Ülke

Yeni Rejim İnşası ve Seküler Muhalefet İçin Tarihsel Bir Perspektif
Yeni Rejim İnşası ve Seküler Muhalefet İçin Tarihsel Bir Perspektif

Fatih Yaşlı’nın ilk baskısı 2014’te yapılan “AKP, Cemaat, Sünni-Ulus: Yeni Türkiye Üzerine Tezler” adlı çalışması[1], “AKP-Erdoğan iktidarıyla birlikte Türkiye’de yeni bir rejim mi kuruluyor?” sorusuna somut ve tarihsel perspektife dayalı bir yanıt üretmeye çalışır.

Bu yazıda öncelikle Fatih Yaşlı’nın sözü edilen kitaptaki temel tezlerini ele almaya çalışacağım. İkinci olarak bu tezlerin görmezden geldiği ya da yeterince dikkate almadığı bazı hususları kısaca gündeme getireceğim. Son olarak ise, Fatih Yaşlı’nın “Cumhuriyet’in Uzun İntiharı” olarak adlandırdığı tarihsel perspektifin bugün toplumsal muhalefet açısından önemini tartışacağım.

Yeni bir rejimin-yeni bir ulusun inşası

Fatih Yaşlı özellikle AKP iktidarının son döneminde “1. Cumhuriyet’in” yerine Sünni İslamcılığa dayalı yeni bir rejimin inşa edilmekte olduğu kanısındadır. Bugünden bakıldığında görüşünü dayandırdığı somut gelişmelerin “yeni bir rejimin kurulma çabasını” yeterince desteklediğini düşünüyorum.

Türkiye’de kurulmakta olan yeni rejim “neo-liberal İslamcı otoriter” bir düzendir. Yönetimsel düzeyde tek parti rejimi inşa edilmeye çalışılmakta, hatta devlet ile parti özdeşliği kurulmak istenmektedir. Yargı sisteminden mülki idareye (valiler, kaymakamlar…) ve şimdilik TSK dışındaki diğer baskı aygıtlarına (emniyet, artık İçişleri Bakanlığı’na bağlanmış olan jandarma vs.) bakıldığında AKP’nin devlet kurumlarını giderek “kendi” kurumlarına dönüştürmek konusunda epeyce yol kat ettiği zaten ortadadır. Bu parti devlet özdeşliğini inşa etme süreci tek bir adamın, “R. Tayyip Erdoğan’ın” liderliğinde ve kesin denetimi altında gerçekleşmektedir.

Bununla birlikte, Fatih Yaşlı yeni rejimi bu özelliklerle tanımlamanın yetersiz olacağını savunur. O’na göre yeni iktidar mekanizmasının dizginleri çok daha dar bir kesiminin, Erdoğan Hanedanlığı’nın, Saray’daki danışmanların ve yeni rejimin palazlandırdığı bir grup işadamının elindedir. Dolayısıyla bu rejimin seçkinleri için “aile-devlet” kavramını kullanmak daha doğru olacaktır. Politik bir aile şirketi kimliği kazanan Erdoğan ve yakın çevresi ülkedeki kaynak dağılımında giderek belirleyici hale gelmiştir. Büyük ölçüde 17-25 Aralık sürecinde ortaya dökülen yosuzluk iddialarına dayanan Yaşlı, büyük devlet ihalelerinin “politik aile şirketinin” kararlarıyla dağıtıldığını, bu ihaleler karşılığında elde edilen gelirlerden bir havuz oluşturulduğunu ve böylelikle yeni rejimin finansmanında kullanılan ikinici ya da paralel bir devlet bütçesinin oluştuğunu savunur.

Yeni rejim bu finansman kaynağına dayanarak kendi medyasını oluşturmuş, “yandaş” medya olarak adlandırılan bu propaganda aygıtı ana-akım medya mecrasında mutlak hâkimiyetini ilan etmiştir. Geleneksel ana-akım medyaya boyun eğdirilmiş, AKP-Erdoğan çizgisine muhalefet eden hemen bütün medya mensupları tasfiye edilmiştir.

Ulus kimliğinin yeninden tanımlanması

Fatih Yaşlı yeni bir rejimin kurulmakta olduğunu savunurken bakılması gereken en önemli göstergenin, yurttaşlar topluluğunun yeniden tanımlanması olduğuna dikkat çeker. 1923’te kurulan 1. Cumhuriyet, Sünni İslam kimliğini ulusun kimliğinin unsurlarından sadece biri olarak tanımlamıştır. Oysa Erdoğan-AKP öncülüğünde inşa edilmekte olan yeni rejim, Sünni-İslam’ı yeni yurttaşlık tanımının en merkezi unsuru haline getirir. Sünni-İslam unsurunu Türklük, ardından milliyetçi-muhafazakarlık ve tabii ki erkeklik izler. Ulusal kimliklerinde ısrar eden ve direnç gösteren Kürtler eski terimde olduğu gibi yeni yurttaş topluluğunun da dışına itilmiştir. Seküler toplum ve onun en büyük bileşenini oluşturan Aleviler ise “yeni ulusun” zaten dışındadır. 

Eğer yeni ulus Erdoğan-AKP hegemonyasına rıza gösteren Sünni İslam toplumundan oluşuyorsa, geriye kalanların konumu ne olacaktır? İki olasılık bulunmaktadır ki zaten bu olasılıkların gerçeğe dönüşmüş biçimlerini farklı dönemlerde yaşamış bulunuyoruz: 1) Çok yönlü krizlerin yaşanmadığı nispeten “istikrarlı” dönemlerde Sünni-İslam toplumunun dışında yer alanlar tahammül edilmesi ve lütfedilen bazı haklarla sınırlı bir alanda nefes almasına izin verilmesi gereken ikinci sınıf yurttaşlar topluluğu muamelesi görürler. 2) Yoğunlaşan kriz dönemlerine ise -ki 2013/14’ten bu yana bu dönemi yaşıyoruz- Sünni-İslam topluluğunun dışında kalanlar her düzeyde dışlanır, giderek düşmanlaştırılır ve nihayet “hain” kategorisine dahil edilir. Dolaysıyla Fatih Yaşlı’ya göre, 1. Cumhuriyet’in getirdiği “anayasal eşit yurttaşlık” fiilen ortadan kaldırılmış durumdadır. Elbette burada bir parantez açıp eski rejimde de kimliğinde ısrar eden Kürtler, Müslüman olmayan azınlıklar ve dönem dönem de Alevilerin “eşit anayasal yurttaşlık” statüsünde olmadıklarını hatırlatmakta fayda var. Dolayısıyla Yaşlı’nın tezi 1. Cumhuriyet açısından belirli bir ideali-zasyon içeriyor.

Yeniden tanımlanan ulusun simgeleri, ritüelleri ve tarih bilinci

Erdoğan-AKP liderliğinde kurulmakta olan yeni rejim demokratik katılımı son sınırına kadar daraltır ve sandığa indirger. Kendisine oy veren ve Sünni-ulus olarak tanımlanan “millet”in temsilcisi olarak ilan eder kendini. Bu durumda Erdoğan ve AKP’nin kazandığı her seçim “mili iradenini” zaferi demektir ve böylece “millet” her seferinde kendini “temsil edenlerin” meşruiyetini tekrar tekrar sağlamış olur.

İnşa sürecindeki yeni rejim, 1. Cumhuriyet’in popüler simgeleri, ritüelleri ve meşruiyet kaynakları alanında da radikal bir dönüşüm peşindedir. 19 Mayıs, 23 Nisan gibi “milli bayramlar” gözden düşerken onların yerini Kutlu Doğum haftası, Fetih kutlamaları, Çanakkale ve Malazgirt zaferleri ve Sarıkamış hadisesi alır. 1. Cumhuriyet paranteze alınır; hatta bununla da yetinilmez Tanzimat’tan 1. Cumhuriyet’e uzanan, bürokrasi eliyle Batlılı kurumlardan esinlenerek gerçekleştirilen uzun reform dönemi de paranteze alınmaya çalışılır.

Fetih kutlamalarında, Malazgirt ve Çanakkale zaferlerinin yıldönümlerinde üretilen söylem, 1. Cumhuriyet’in içe kapanmacı dış politikasına bir tepki niteliğindedir ve Osmanlı döneminin yeniden ihyası için çağrıda bulunur. Söz konusu kutlamalarda yoğun bir milliyetçi söylemin yanı sıra “fetih” ve “cihat” gibi İslami kavramlar da başat konumdadır. Zaten yeni rejimin söylemi, 1. Cumhuriyet’in Batılılaşma (“muasır medeniyetler seviyesine ulaşma”) projesini reddeder ve Türkiye’nin gerçekte ait olduğunu varsaydığı İslam (ya da Türk-İslam) medeniyetine geri dönmesini savunur. 

Fatih Yaşlı’nın Yeni Rejim” tezinin değerlendirilmesi

Bugünden bakıldığında, Sünni-İslam’ı yurttaşlar topluluğunun merkezi kimliği olarak tanımlayan, bu çerçeveye dahil olmayanları “teröristlik” ve “vatan hainliği” ile suçlayarak hedef haline getiren, özellikle eğitim ve kadınların yaşam evreni alanında toplumu istikrarlı bir İslamileştirme programına tabi tutan yeni bir rejimin inşa edilmekte olduğu açıkça görülüyor.

Bununla birlikte, Türkiye’yi yöneten iktidar bloğunun Erdoğan-AKP’den ibaret olmadığına dikkat çekmek ve Fatih Yaşlı’nın “yeni rejim” tezinin yeterince kapsayıcı bir analiz olmaktan uzak kaldığını vurgulamak önem taşıyor. İktidar bloğunun diğer ortağı, büyük ölçüde Avrasyacı ve ulusalcı bir çizgiyi benimseyen, esas olarak TSK içinde güçlü bir konumda olan ve MGK’da temsiliyetini bulan “Ergenekoncu” yapıdır.

Soğuk Savaş sonrasında Batı Bloğu’nun Türkiye’nin başına “Kürdistan belasını” sardığı düşündüğü için Avrasyacı bir çizgiye kayan TSK içindeki bu yapı günümüzde Türkiye Devleti’nin “bekası” uğruna Erdoğan-AKP ile pragmatik bir ittifak içindedir. Kökleri 2007’deki Erdoğan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt arasındaki mutabakata uzanan bu ittifak, 17-25 Aralık operasyonu sonrasında Cemaat’in iktidar bloğundan aşama aşama tasfiye edilmesiyle birlikte Erdoğan-AKP’nin giderek Türkçü ve devletçi bir çizgiye kaymasının da müsebbibidir.

Sağ Kemalist çizgideki Ergenekoncu yapının Erdoğan-AKP gibi İslamcı bir iktidarla kurduğu ittifakın mantığı, örneğin Doğu Perinçek’in yazı ve demeçlerinde açıkça görülebilir: Devletin bekası açısından temel sorun Kürtlerin Ortadoğu’ki kazanımlarıdır. Türkiye’de Kürt sorununun denetim altında tutulabilmesi için bu kazanımlar şu ya da bu şekilde ortadan kaldırılmalı, yurtiçinde ise Kürt halkına sürekli bir baskı uygulanmalıdır. Bu gereklilikler milli bir seferberlik halini zorunlu kılar. Erdoğan-AKP iktidarı bu açıdan vazgeçilmezdir, çünkü Türk-İslamcı bir ideoloji çerçevesinde Türk toplumunun ciddi bir kesimini seferber edebilmekte, örneğin OHAL’e rıza devşirebilmektedir. Diğer yandan Ergenekoncu yapı, Erdoğan-AKP’nin ittifakın dengelerini bozmasının önüne geçmeye, örneğin başkanlık sisteminin 2019’da Erdoğan liderliğinde yaşama geçmesine mani olmaya çalışmaktadır.

Devletin bekasını temel alan bu Ergenekoncu strateji, süreç içinde Erdoğan-AKP’nin yıpranmasını ve “miili çizgide” yeni iktidar alternatiflerinin oluşmasını beklemektedir. Böylece zamanı geldiğinde laiklikle ilgili zemin kaymasını tersine çevirmeyi ummaktadır. Aslında Ergenekoncular ile siyasal İslamcılar arasındaki mevcut ittifak, 1950’lerden bu yana Kemalist seçkinlerin Türk-İslam sentezcileriyle kurduğu ittifakın Kemalist ayağının fazlasıyla güç kaybetmiş bir versiyonudur.

Sonuç olarak, Fatih Yaşlı’nın “AKP, Cemaat, Sünni-Ulus” kitabında öne sürdüğü gibi Türkiye’de yeni bir rejim inşa edilmekte olsa da bu rejimin gerçek anlamda tesis edilebilmesi çok sayıda iç ve dış dinamiğin yanı sıra, iktidar bloğunun diğer kanadının bundan sonraki tutumuna da bağlıdır. Bu bağlamda “rejim kavgası” henüz sona ermiş olmakta uzaktır.

Cumhuriyet’in uzun intiharı: Verimli bir tarihsel perspektif            

Fatih Yaşlı adı geçen çalışmasında bugün seküler topluma olduğu kadar Türk-İslam toplumuna da büyük ölçüde hâkim olan tarih paradigmasını da sorgular.

Bu paradigmaya göre, 2002’deki AKP iktidarına kadar ülkeyi klasik Kemalist döneminin temel politikalarına (yani katı laiklik anlayışına) sahip çıkan Kemalistler tek başlarına yönetmiştir.

Bu paradigmanın seküler yorumu şöyledir: 2002’de iktidara gelen AKP sinsi bir plan uygulamış ve Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet rejiminin ilkelerini birer birer ortadan kaldırma yolunu girmiştir. Bu bakışa göre, siyasi İslamın Türkiye’de iktidara gelişi tarihsel bir sürecin sonucu değil, aniden gelişen felaket gibi bir olayın sonucudur. Böyle olunca, bu “felaketten” kurtulmanın yolları da olağanüstü yol ve yöntemlerle, örneğin TSK’nın bir darbesiyle mümkün olabilir. Fakat ne yazık ki Erdoğan-AKP, TSK’yı etkisizleştirmiştir ve “kurtarıcı” bir darbe ihtimali ufukta gözükmemektedir. Günümüzde seküler topluma hâkim olan algının bu olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Aynı paradigma siyasal İslamcılar açısından da, fakat farklı bir yorumla geçerlidir: Katı laiklik yanlısı Kemalistler sadece tarikatların baskı altına alındığı, tekke ve zaviyelerin kapatıldığı klasik Kemalist dönemde değil, bütün Cumhuriyet dönemi boyunca dindar toplumu baskı altında tutmuş, zulüm uygulamıştır. Bu çerçeveden bakıldığında, AKP iktidarının Sünni-ulus inşasına dönük yeni bir rejim kurma çabasının neden dindar kesimler arasında geniş destek bulduğunu anlamak zor değildir.

Fatih Yaşlı “AKP, Cemaat, Sünni-Ulus” adlı kitabında, aslında Türkiye’nin yakın tarihine dair daha nesnel bilgilere sahip pek çok kişinin gayet iyi bildiği tarihsel gelişmeleri yeniden hatırlatır. Burada Fatih Yaşlı’nın ortaya koyduğu izleği takip ederek Cumhuriyet rejiminin milliyetçilikle tahkim edilmiş bir İslamcılıkla (veya Türk-İslam senteziyle) flörtünü kısaca ele alabiliriz. Fatih Yaşlı bu süreci, Cumhuriyet rejiminin kendi değerlerine ihanet etmesi ve sonunda kendi kuyusunu kazması anlamında “Cumhuriyet’in yavaş intiharı” olarak adlandırır.

1946 yılı klasik dönem Kemalist seçkinler için bir dönüm noktasına işaret eder. Türkiye savaş sonrası Batı kampı içinde yer alır ve kapitalist-emperyalist sistemin SSCB’ye komşu kanat ülkesi durumuna gelir. Bunun iki yönlü bir etkisi olacaktır. Bir yandan çok partili yaşama geçilmesi gerekecek, diğer yandan dönemin ruhuna uygun olarak anti-komünizm devlet politikasının başat eksenlerinden biri haline gelecektir. Toplum tabanında son derece zayıf bir desteğe sahip olduğunun farkında olan CHP, mevcut rejimi, muhafazakâr-milliyetçi söylemleri ve kadroları içerecek şekilde restore etme ihtiyacı duyar. 

Böylece ilk imam-hatip kurslarının açılması CHP’nin kararıyla 1948’de gerçekleşir. Demokrat Parti (DP) döneminde bu kurslar imam-hatip okullarına dönüşecek ve aynı yıllarda Köy Enstitüleri kapatılacaktır.

Daha 1945’te, rejim açısından tehditkâr sayılabilecek sosyalist bir örgütlenme ortada yokken, devlet desteğiyle hareket eden Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) liderliğindeki milliyetçi-muhafazakâr öğrenciler Tan Gazetesi matbaasını basacak ve dönemin sosyalist aydınları Behice Boran, Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes’in Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nden tasfiye edilmesini sağlayacaktır. MTTB 1960’ların sonlarında üniversitelerdeki sosyalist öğrenci örgütlenmelerine saldıran başlıca oluşumlardan birine dönüşecek, Komünizmle Mücadele Derneği ile birlikte 1969’da Kanlı Pazar olayını tertipleyecektir.

Demokrat Parti ve 1965 sonrası Adalet Partisi (AP) iktidarları döneminde resmi dinsel eğitim ağı güçlenlenmeye devam eder. İmam-hatipler çoğalır ve 1973’de liseye dönüştürülür. 1975’de İmam-hatip mezunlarına kendi alanlarında üniversitelere doğrudan girme hakkı verilir. 1974’de kurulan MSP-CHP koalisyonunun icraatlarından biri de eğitim müfredatına zorunlu “ahlak bilgisi dersi”nin konulmasıdır.

60’lı ve 70’li yıllarda tarikatlarla devlet yapısı iç içe geçmeye başlar. Başta Milli Eğitim Bakanlığı ve Diyanet olmak üzere çeşitli bakanlıklarda tarikat kökenli kadrolara yer açılır ve tarikat örgütlenmelerinin yaygınlaşması için devlet imkânları kullanılır. Temel amaç, İslamcı akımların özellikle milliyetçilikle uzlaşan kanatlarını devletin kontrolü altında toplum tabanında yaygınlaştırmaktır. Bu noktada devleti yöneten Kemalist seçkinlerin kaygısı açıktır: 60’larda seküler Türk milliyetçiliği, yükselen sol hareketler ve işçi hareketiyle mücadele etmekte yetersiz kalmaktadır; böylece bir tür gayriresmi devlet ideolojisi olarak Türk-İslam sentezi vücut bulmaya başlar.

Devlet yapısının tarikatlarla iç içe geçmesi, enformel bir İslamcı örgütlenme ağının güçlenmesini de beraberinde getirir. Örneğin Nakşibendi Tarikatı’nın çeşitli kolları esnaflıktan holdingleşmeye geçiş yapar ve bu mali gücü dinsel eğitim kurumlarının finansmanında kullanır. Bugün de eğitim alanında oldukça faal olan, İslamcı işadamlarının desteğiyle kurulan İlim Yayma Cemiyeti yeni imam-hatiplerin açılmasına öncülük eder. Nakşibendiler bir yandan da devlet bürokrasisine alınırlar. Örneğin başında Turgut Özal’ın bulunduğu mukaddesatçı bir ekip 1967’de Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) başına getirilir. Nurculuk içinden çıkan Fethullah Gülen hareketi, özellikle 12 Eylül döneminde önü açılan cemaat yapılarının başında gelir; devlet bürokrasisi içinde örgütlenir. Süleymancılık ise özellikle Kur’an kursları ve öğrenci yurtlarını alanında gelişme gösterir. 

Daha seçkin milliyetçi-muhafazakâr entelijansıya ise 1970’de kurulan Aydınlar Ocağı’nda (AO) bir araya gelir. Temel motivasyonu 60’lı ve 70’li yıllarda yükselen sol hareketlere karşı merkez sağ ile çeperdeki Türkçü ve İslamcı akımların yakınlaşmasını sağlamaktır. AO, sol düşüncenin gelişmesine zemin sunduğunu düşündüğü Kemalist ideoloji içindeki Batıcı, pozitivist ve materyalist öğelerin resmi ideolojiden tasfiyesini savunur. Devlet resmi ideoloji içinde siyasal İslama ve ırkçı milliyetçiliğe daha fazla yer açmaya çalıştıkça, AO da devletle o ölçüde yakınlaşacaktır. İşte AO adlı bu oluşum 12 Eylül darbesinin ideolojisini (Türk-İslam sentezini) formüle edecek ve cunta rejiminin tavsiyelerini yakından takip ettiği bir tür düşünce kuruluşuna dönüşecektir. 12 Eylül darbesiyle birlikte, o zamanlar sol Kemalistlerin temsil ettiği Kemalizmin aydınlanmacı yönü ölümcül bir darbe yerken, eğitim müfredatı Türk-İslam sentezine göre yeniden şekillendirilecek ve radikal nitelik taşımayan tarikatlar ve İslamcı ağların önü hiç olmadığı kadar açılacaktır. İslamcı kurumları ve muhafazakâr işadamlarını desteklemek üzere Suudi Arabistan destekli sermayenin Türkiye’ye buyur edilmesi de buna dahildir. 

Sonuç olarak Fatih Yaşlı’ya göre, 1946 sonrasında Batı Kampı içinde konumlanan ve SSCB’ye karşı “ileri karakol” vazifesi üstlenen Cumhuriyet rejimi köklü sorunlar karşısında sıkıştığı ölçüde kontrollü (milliyetçilikle tahkim edilmiş) bir İslamizasyon süreci başlatmış, açılan kapıdan içeri giren İslamcılar da yeterince güçlendiğinde devlet aygıtını ele geçirmiştir. Yazarın, “Cumhuriyet’in uzun intiharı” derken kast ettiği budur.

Bu anlatı, seküler kesime olduğu kadar Türk-İslam toplumuna da hâkim olan “80 yıllık Kemalist yönetim” paradigmasına göre çok daha gerçekçidir. Elbette Türkiye’de İslamcı yapıların güçlenmesini tek başına tarikatların devletle iç içe geçmesine ve dinci örgütlenmelerin sol hareketlenmeye karşı önlerinin açılmasına bağlayamayız. İslamcı hareketlerin güçlenmesinin güçlü tarihsel ve sosyolojik dayanakları vardır. Bununla birlikte, bugün Türkiye’nin başına bela olan Türk-İslam sentezci diktatörlüğün kökenlerini, 1950 sonrasında devlet ile tarikatlar ve milliyetçi/İslamcı ağlar arasındaki iç içe geçişte aramak son derece doğru ve gerçekçi olacaktır.

Öyleyse ne yapmalı?

Bu tarihsel perspektife dayanarak bazı sonuçlar çıkarmak mümkün.

Öncelikle seküler muhalefet gerçek anlamda demokratik ve laik bir cumhuriyet hedefleyecekse, 94 yılllık Cumhuriyet tarihine eleştirel bakması gerekiyor. Unutmamak gerekir ki Cumhuriyet rejiminin Türk-İslamcı yapıları  güçlü biçimde iktidara taşımakla sonuçlanan serüveni, sınıflar arasındaki gelir dağılımından Kürt sorununa ve devletin aşırı merkeziyetçi yapısının dönüştürülmesine kadar demokratik reformlara ayak diremesinden kaynaklandı. Farklı alanlarda toplumsal dönüşümü savunan kitle hareketlerini zayıflatmak için girişilen milliyetçi-muhafazakâr restorasyon çabaları pek hayırlı sonuçlar doğurmadı. Dolayısıyla özgürlükçü bir perspektifi savunmak ve devlet yapısını demokratikleştirmek zorundayız. Türk-İslamcı diktatörlükten kolay bir çıkış yolu olduğunu düşünürsek yanılırız.

İkinci bir önemli sonuç ise, tarikatların ve İslamcı ağların devletle ilişkisi bağlamında ortaya konabilir. Devletin kendi bekası uğruna tarikatlara ve İslamcı ağlara kapılarını açması, Diyanet İşleri gibi kurumların hem dini kontrol altında tutmak hem de toplum tabanında milliyetçilikle barışık bir dinselliği yaygınlaştırmak üzere devreye sokulması, Türkiye toplumu açısından son derece ağır sorunlara yol açtı. Bu noktada çözüm, devlet kurumlarının yönetiminde ve kadroların atanmasında kamusal yarara ve liyakata dayalı evrensel kriterlerin gözetilmesinden geçiyor. Bu ise ancak devlet yönetiminin güçlü demokratik mekanizmalar aracılığıyla denetlenmesiyle mümkün. Demokratik hak ve özgürlükler güçlü biçimde sağlanmadan böyle bir denetimin sağlanması olası gözükmüyor.

Tarikatlar ve İslamcı hareketler sivil toplumda örgütlenebildikleri ölçüde örgütlensinler, eğitim kurumlarını açsınlar ve daha doğru bir İslam anlayışı için rekabet etsinler. Dini kontrol altında tutma ve milliyetçi bir renge boyama işlevini üstlenen Diyanet İşleri Başkanlığı ve benzeri kurumlar kaldırılsın. Devlet kurumları ise tarikatlar ve İslamcı ağların toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürme projesinin araçları olmaktan çıkarılsın. Esas olarak Türkiye toplumunun çok renkliliğini yansıtsın ve iyi tanımlanmış bir kamu yararı ilkesine göre faaliyet göstersin.  

 

[1] Yordam Kitap, 2. baskı Nisan, 2015. 




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/ulke-gundem/yeni-rejim-insasi-ve-sekuler-muhalefet-icin-tarihsel-bir-perspektif

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.