Ülke

On Soruda Güncel Gelişmeler
On Soruda Güncel Gelişmeler

BGST Toplumsal Araştırmalar Birimi, zaman zaman “On Soruda Güncel Gelişmeler” dizisi ile güncel gelişmeleri bütünsel bir çerçevde değerlendirmeye ve bu gelişmelerin toplumsal muhalefet için yarattığı tehditleri ve sunduğu fırsatları vurgulamaya çalışıyor. Bu yazıda da on soru çerçevesinde dış politikadaki gelişmelerden, Atatürkçülüğün yeniden keşfedilmesine, belediye başkanlarının istifasından, başkanlık seçimleri çerçevesinde ülkeyi bekleyen tehditlere güncel gelişmeleri yorumlamaya çalıştık.

1)      15 Temmuz darbe girişiminden sonra AKP ve Avrasyacılar arasında kurulan ittifak, İslamcılaşma politikalarına rağmen devam ediyor mu?

Daha önceki yazılarımızda 15 Temmuz darbe girişimiyle ile birlikte Türkiye siyasetine hakim olan ittifakların değiştiğini, AKP içinde Recep Tayyip Erdoğan etrafında kümelenen bir zümre ile ordunun ve bürokrasinin milliyetçi ve “Avrasyacı” kesimleri arasında yeni bir ittifakın şekillendiğini öne sürmüştük. Bu gerilimli ittifakın daha fazla gerilim biriktirerek devam ettiğini söyleyebiliriz, çünkü ittifakı bir arada tutan tehdit algıları halen yerli yerinde durmaktadır.

Bu tehditlerden ilki Kürtlerin hem Suriye’de hem de Irak’taki kazanımlarıdır. PYD ve YPG, Suriye’de ilan ettikleri demokratik konfederalizmi siyasi ve askeri olarak genişletmiş, hem Rusya hem de ABD nezdinde kendilerini uluslararası siyasette güvenilir bir seküler müttefik olarak kabul ettirmiştir. PYD ve YPG’nin öncülüğünü yaptığı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) IŞİD’in Suriye’deki varlığını büyük ölçüde tasfiye ederek Suriye siyasetinde de bir müzakere ortağı haline gelmiştir. Suriye’nin iç savaş sonrasında yeniden kurulması sürecinde aktif bir rol alacakları kesin görülmektedir. PYD, Rusya tarafından 16 Kasım’da Soçi’de toplanması planlanan “Ulusal Diyalog için Suriye Kongresi”ne davet edilmiş, ancak bu kongre Türkiye’nin yoğun itirazları sonucunda ertelenmiştir. Ayrıca Rusya’nın federatif bir yapı öneren taslak bir anayasayı Esad rejimine kabul ettirdiği ve bu anayasanın savaş sonrası yeniden kuruluş sürecinde Suriye Kürtlerine daha fazla özgürlük sağlayacağı anlaşılmaktadır.

Öte yandan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde 25 Eylül’de yapılan bağımsızlık referandumu ile Kürtlerin tarihte ilk defa bağımsız bir devlet kurma ihtimallerinin çok zayıf da olsa gündeme gelmesi Türk devletinin büyük bir telaşa kapılmasına neden olmuştur. Suriye ve Irak’ta yaşayan Kürtlerin daha fazla hak ve özgürlük elde etmesinin Türkiye’de yaşayan Kürtlerin de elini güçlendireceğini düşünen yeni Türkiye ittifakı birbirine daha sıkı kenetlenmiştir.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra oluşan ittifak açısından diğer bir tehdit unsuru da Fethullah Gülen Cemaati'dir. OHAL çerçevesinde yapılan tasfiye ve tutuklamalar ile Cemaatin bürokrasi ve ordu içindeki gücü büyük ölçüde kırılmış olsa da yurtdışında faaliyetlerine devam etmekte ve Fethullah Gülen’in iadesi için girişimler başarıya ulaşamamaktadır.

Sonuç olarak 15 Temmuz darbe girişiminden sonra oluşan ittifakın temelini oluşturan her iki tehdit algısı da ortadan kalmış değildir. Dolayısıyla ittifakın dağılması için bir sebep bulunmamaktadır. Ancak normal şartlar altında hiçbir şekilde bir araya gelemeyecek ve aralarında doku uyuşmazlığı bulunan iki unsurun –Siyasi İslam ve Ulusalcılar- oluşturduğu ittifak, RTE liderliğinde sürmekte ancak bu ittifakın içinde barındırdığı gerilim de giderek artmaktadır.

2)      Türkiye Batı’ya karşı blöf mü yapıyor, yoksa Türkiye’nin dış politikasında bir eksen kayması söz konusu mu?

Türkiye geleneksel olarak Batı Bloku içinde yer almıştır. Askeri olarak NATO ittifakı içinde yer alırken ekonomik olarak kendisini Avrupa Birliği içinde konumlandırmaya çalışmaktaydı. Ancak son yıllardaki gelişmeler Türkiye’nin bu kurumlarla arasındaki gerilimin tırmandığını ve kopma noktasına geldiğini göstermektedir. Almanya ile yaşanan gerilim, ABD ile vize krizi ve son olarak da NATO tatbikatı sırasında yaşanan skandal ve AB’nin Türkiye’ye ekonomik yardımı kesmesi Türkiye’nin Batı blokundan dışlanması sürecinin göstergeleridir. Bu dışlanma sürecinde Türkiye’nin dış politika tercihleri belirleyici olsa da temelde Türkiye’nin dış politikasının bir paranoya üzerine kurulduğu düşünülebilir. Gezi Parkı isyanının Almanya tarafından çıkartıldığı, 15 Temmuz darbesinin ABD tarafından organize edildiği, ABD’nin Suriye’de bir Kürdistan kurulmasına yeşil ışık yaktığı yeni anaakım medyada sıklıkla vurgulanan temalardır.

Paranoyanın ötesinde Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşması sürecinde iki temel faktörün söz konusu olduğunu söyleyebiliriz: Birincisi Batı bloku içinde çatlaklar ve ABD hegemonyasının zayıflaması, ikincisi ise Türkiye’nin ideolojik olarak seküler dünya görüşünden uzaklaşmasıdır. ABD, tarihinde gördüğü en beceriksiz başkanın yönetimi altında giderek hegemonik gücünü yitirmektedir. ABD’nin Ortadoğu politikası tam bir başarısızlık olarak değerlendirilebilir. Suriye’de rejim değişikliği amacıyla kışkırttığı iç savaş amacına ulaşmamış, Rusya bölgeye daha sağlam bir şekilde yerleşmiş, Irak’ta rejim değişikliği ise İran’ın nüfuzunu artırmıştır. Türkiye ise önce ABD’nin Suriye’de iç savaşı kışkırtmasını desteklemiş, IŞİD’in yenilmesi ABD’nin birinci önceliği haline gelince ortada kalmıştır. ABD’nin Türkiye’nin bölgede oynayabileceği rol hakkında bir vizyonu bulunmamaktadır. AB ise özellikle Brexit sonrası Almanya’nın öncülüğünde kendisine yeni bir yön verme çabası içinde kendi içine kapanmış ve Türkiye ile ilgili bir vizyon geliştirememiştir. AB açısından Türkiye’ye biçilen rol mülteciler için bir tampon bölge olmanın ötesine geçememektedir.

Öte yandan Türkiye, özellikle Gezi Parkı isyanı sonrasında Batı ile gerilimi tırmandırma politikasını bilinçli olarak benimsemiş ve ülke içinde yüzü Batı’ya dönük ve seküler kesimler üzerinde baskıyı artırarak toplumu İslamcılaştırma politikasını derinleştirmiştir.

Tükiye’nin ABD-AB ekseninden uzaklaşarak Rusya eksenine girmesi bir tercihten çok bir zorunluluk olarak değerlendirilebilir. Türkiye özellikle Rus uçağının düşürülmesinden sonra Suriye’de Rusya ile işbirliğine gitmezse bu ülkedeki gelişmeler üzerinde söz sahibi olma şansını tümden yitireceğini düşünmüş, bu nedenle Rusya ile ilişkileri yumuşatmak için girişimde bulunmuş ve Astana sürecine katılmıştır. Yine Rusya’nın onayı ile önce Fırat Kalkanı Operasyonu düzenleyebilmiş, son olarak da İdlib Harekatını başlatmıştır. Her iki hamle de Cezire ve Kobane kantonları ile Afrin kantonunun birleşmesini engelleme amacı gütmektedir. Burada etkili olup olmayacağı Astana sürecinde kendisine verilen İdlib’de cihatçıları etkisiz hale getirmede misyonunda ne kadar başarılı olacağına bağlıdır. Rusya açısından her ne kadar Akkuyu nükleer santrali, Türk akımı projesi, S400 füzeleri gibi stratejik işbirliği gibi görünen girişimleri olsa da Türkiye ile kurduğu ilişki pragmatik bir ilişkidir. Rusya açısından birinci öncelik Ortadoğu’daki stratejik ortağı Suriye rejiminin devamını sağlamak ve buradaki üslerini muhafaza etmektir.

Bu nedenle yukarıdaki soruya bugün için tam bir yanıt vermek mümkün değildir. Türkiye’nin NATO’dan ayrılması ve Batı blokundan kopması bu blokla ekonomik ve askeri olarak içiçe geçmiş olması nedeniyle bu aşamada mümkün görünmemektedir. Türkiye için bir eksen kaymasından daha ziyade artık herhangi bir ekseni olmayan ve tamamen güncel gelişmeler ve paranoya ile belirlenen bir dış politikadan söz etmek mümkündür.

3)      İç politikada yükselen milliyetçi söylemin Ortadoğu’daki gelişmelerle bir ilişkisi var mı?

RTE liderliğindeki ittifakın Ortadoğu’daki birinci önceliğinin Kürtlerin daha fazla kazanım ve özgürlük elde etmesini önlemek olduğunu belirtmiştik. Türkiye bu nedenle, KYB’nin kontrolünde bulunan Kerkük’ün 25 Eylül referandumundan sonra Irak kuvvetleri tarafından işgal edilmesine göz yummuş Ortadoğu’daki en önemli müttefiklerinden birisini kaybetmiştir. Bu gelişme Suriye’de Esad rejiminin otoritesini yeniden tesis etmeye başlaması ile birlikte düşünüldüğünde İran-Irak-Suriye eksenindeki Şii ittifakının üstünlüğünü daha da pekiştirmesi anlamına gelmektedir. Bu durum, RTE liderliğindeki ittifakın unsurlarından birisi olan Sünni temelli Selefi İslamcılık açısından büyük bir yenilgidir. Ayrıca Türkiye’nin Rusya’ya verdiği tavizler sayesinde IŞİD sonrasında Suriye ve Irak’taki petrol sahalarındaki faaliyetlere ortak olma hayalleri de gerçekleşecekmiş gibi görünmemektedir. 2011 yılından itibaren Arap Baharı ile Türkiye’nin önüne açıldığı düşünülen fırsatlar penceresinden geriye Türk dış politikası açısından büyük bir enkaz kalmıştır. Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması da Rusya açısından, Türkiye ile stratejik bir ittifaktan çok Türkiye’nin zayıflıklarından faydalanarak Ortadoğu’daki etki alanını genişletmeyi amaçlayan asimetrik bir ilişki şeklinde seyretmektedir.

Bu durum Türkiye’nin bölgede yalnızlaşmasını ve izole olmasını hızlandırmakta, IŞİD sonrası Suriye ve Irak’ın hem siyasi hem de ekonomik olarak yeniden kurulmasında söz sahibi olma şansını tamamen yitirmesine neden olmaktadır. Bu nedenle iç politikada milliyetçi söylemlerin dozu artmakta ve Türkiye’nin bekasının tehdit altında olduğu paranoyası güçlenerek yeniden üretilmektedir. Bu paranoya da aslında sözünü ettiğimiz ittifakın sürekliliği açısından birleştirici bir çimento görevi görmektedir.

4)      Suudi Arabistan’daki darbe Türkiye’yi nasıl etkiler?

Önceki soruya yanıt verirken İran ve Rusya’nın Ortadoğu’daki hakimiyetinin arttığına ve bu durumun Türk Devletinin emellerinin çöpe gitmesine neden olduğuna değindik. Rusya ve İran’ın hakimiyetinin artması aynı zamanda ABD’nin bölgedeki gücünün gerilemesi anlamına gelmektedir. ABD Suriye’de amaçladığı rejim değişikliğini gerçekleştirememiş, Irak’ın ise büyük ölçüde İran’ın nüfuz alanına girmesini engelleyememiştir. Suriye’deki iç savaş Esad’ı zayıflatsa da Rusya’nın Ortadoğu’ya kalıcı bir şekilde yerleşmesini sağlamıştır. ABD’nin SDG ile geliştirdiği ittifak ise oldukça kırılgandır ve PYD’nin federatif bir Suriye anayasası çerçevesinde rejim ile uzlaşmaya varması durumunda ABD’nin Suriye’deki varlığı sona erebilir. Rusya’nın, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığına müsamaha göstermesi Kürtlerin savaş sonrasında Suriye siyasetindeki gücünü dengelemeye yönelik bir oyun olarak da değerlendirilebilir.

ABD’nin Ortadoğu’daki diğer geleneksel müttefiki Türkiye ise giderek NATO ittifakından uzaklaşmakta ve ABD PYD ve YPG’yi müttefik olarak gördüğü ve Fettullah Gülen’i iade etmediği için ABD’ye karşı tepkili bir politika izlemektedir. Bu durumda ABD’nin bölgede zemin tutabileceği tek Müslüman müttefiki Suudi Arabistan kalmaktadır. Ancak Suudi Arabistan Vahabi-Selefi ideolojisi nedeniyle ABD’nin hem kendi kamuoyuna hem de dünya kamuoyuna karşı müttefik olarak kabul ettirebileceği bir ülke değildir. Ayrıca Suudi Arabistan oligarşisi korkunç bir yozlaşma ve ekonomik bunalım içindedir. Ayrıca Suudi Arabistan fakir komşusu Yemen’deki Husi’lere karşı yürüttüğü savaşta hiçbir ilerleme elde edememektedir. Tüm bu etmenler bir araya gelince Suudi Arabistan’ın güvenilir bir müttefik olması mümkün değildir. Rejiminin reforme edilmesi, Sünni İslam ülkelerinin geneline ve uluslararası sermayeye hitap edebilecek bir çekim merkezi haline gelebilmesi gerekir. Bu şekilde bölgede giderek güçlenen İran’ın ve Rusya’nın nüfuzunu dengelemesi, İran’dan Lübnan’a uzanan Şii Hilali’nin güçlenmesini engellemesi mümkün olacaktır. Bu gelişmeler, önce Türkiye’de AKP ile, sonra da Mısır’da Müslüman Kardeşler ile hayata geçirilmeye çalışılan ama maya tutmayan “Ilımlı İslam” modelinin bu kez de Suudi Arabistan’da denenmesi için Suudi Arabistan oligarşisine karşı bir darbenin zeminini hazırlamıştır.

Suudi Arabistan’daki ABD destekli saray darbesi, Türkiye’nin Ilımlı İslam'ın model ülkesi olarak “Sünni İslam dünyasının lideri” olma hayallerine büyük bir darbe vurmuştur. Bu darbe Türkiye’nin daha fazla içine kapanarak izolasyonist bir politika izlemesi ve kendi beka sorununa daha fazla gömülmesi sürecini daha da hızlandıracaktır.

5)      AKP’li belediye başkanları neden istifaya zorlanıyor?

Bu konunun iki temel nedeni olduğu söylenebilir. Birincisi, Ulusalcı-İslamcı ittifakın ulusalcı kanadının özellikle Cemaat ile mücadele kapsamında Erdoğan üzerinde kurduğu baskı. Bu ittifakın temel koşullarından biri (başta “devletin beka”sının korunması adına Kürtlerin ezilmesinin yanı sıra) Cemaatin tasfiye edilmesi idi. Özellikle Ulusalcı-Ergenekoncu kanadın bu konudaki hassasiyeti biliniyor. Ancak uzunca süredir FETÖ’nün siyasi ayağına dokunulmadı ve artık AKP’nin bu baskıya daha fazla dayanması mümkün görünmüyor. Ancak AKP’nin süreçten mümkün olduğunca “hasarsız” çıkması için doğrudan bir operasyon yerine, zamana yayılan bir süreçte tasfiyelerin gerçekleştirmesi benimsenmiş durumda. “Metal yorgunluğu” kavramı da tasfiye yerine “yenilenme” söylemini güçlendirmek için başvurulan bir kavram olarak gündeme getirildi. Ancak örneğin Ankara Belediye Başkanı'nın istifa ederken özellikle “yorgun değilim” şeklindeki vurgusu ve istifa sürecinin çok uzaması, AKP için bu sürecin o kadar kolay yönetilemeyeceğini ve “hasarsız” olamayacağını çok açık bir şekilde gösterdi. Ankara Belediye Başkanı'nın istifa süreci karşısında geniş bir kesimin sosyal medyadaki sevinç gösterileri de bu konuda başka bir gösterge oldu.

İkinci sebep ise 16 Nisan referandumunda söz konusu belediyelerde “Hayır” oylarının beklenenin üzerinde çıkmış olması (Bursa hariç; zira Bursa’da Evet oyları P’nin üzerindeydi). 2019 seçimlerinde gerekli P +1 oya nasıl ulaşabileceğinin hesapları yapılırken, “olur da bu sefer YSK destekli manipülasyonları da yapamazsak” endişesiyle özellikle büyük şehirlerdeki 16 Nisan başarısızlığının nedenleri araştırılıyor. Buna karşı geliştirilen önlemlerden birinin de oldukça yıpranmış olan belediye başkanlarının değiştirilmesi olduğunu söylemek mümkün. Ancak Balıkesir Belediyesi örneğinde yaşananlar, konunun oy meselesine indirgenemeyeceğini açık bir şekilde gösterdi. Kaldı ki AKP, bu başkanları yerel seçimlerin yenilenmesine yakın tekrar aday göstermeyerek daha “sessiz sedasız” tasfiye edebilirdi. Bu yola gidilmemesinin bir nedeninin oy kaybını bir an önce durdurmak olabileceği düşünülebilse de bazı örneklerde diğer nedenlerin daha belirleyici olduğunu söylenebilir.

Öte yandan bu konuyu tartışırken yukarıda sözünü ettiğimiz iki temel sebebin ötesinde bir tespiti de gündeme getirmek gerekiyor. Özellikle Ekim 2014 tarihindeki ünlü MGK toplantısından sonra iktidar bloğunun yeniden şekillendiği Türkiye’de, bu bloğun güçlü bileşenlerinden AKP’nin bizzat kendisi ciddi bir dönüşüm süreci yaşamaktadır. Artık AKP bir siyasi parti olma vasfını yitirmiş ve devletin toplum içindeki doğrudan uzantısına dönüşmüştür. AKP liderliği de bu misyona uygun olarak doğrudan devlet (RTE) tarafından belirlenmektedir.

Ulusalcı-Ergenekoncu ve Avrasyacı kanatların kırmızı çizgilerine teslim olan AKP, bu dönemden sonra 2002’deki temel çıkış noktalarında hızla uzaklaşmaya başlamıştı. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu gibi önemli isimlerin tasfiyesi, Kürt sorununda şiddet sarmalından çıkılamaması, dış politikada yaşanan hezimet, ekonomide durgunluğa girilmesi gibi unsurlar AKP’nin temel çıkış politikalarının uygulanamaz bir noktaya geldiğini gösteriyor. Günümüzde de artık tamamen pragmatik, iktidarı koruma odaklı politikalara mahkum olan AKP'nin, önüne “yenilenme” hedefini koysa da topluma yeni bir şey söyleyememenin ve kendisinden önceki iktidarların tosladığı duvarların içinde kalmanın getirdiği çelişkilerle başının epey dertte olduğu görülüyor.

Özetle belediye başkanlarının istifaya zorlanmasının, dönüşüme uğrayan AKP’nin kendi içerisi ile yeni iktidar bloğunun kırmızı çizgileri arasında yaşanan çelişkilerin ve çekişmelerin bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

6)      AKP neden Atatürkçü bir söylem kurmaya çalışıyor?

Son aylarda AKP çevrelerinde Mustafa Kemal Atatürk’ü överek öne çıkaran söylemler artmaya başladı. Özellikle 10 Kasım günü AKP’li çevrelerin övgü dolu konuşmaları, Anıtkabir ziyaretleri ve Atatürk için okuttukları dualarla geçti. Oysa AKP’nin İslamcı seçmen kitlesinin bir bölümü için Atatürk’ün temsil ettiği çizgi din karşıtı, hatta din düşmanı, yaşam tarzı kesinlikle İslam’a uymayan bir çizgi olarak görülüyor. “İki ayyaş” söyleminden nasıl bu noktaya gelindiğine dair seküler kamuoyundaki ortak kanı, AKP’nin seküler seçmen kitlesinden oy alma çabası. Bilindiği gibi, referandum sonuçlarında başkanlığa “evet” diyenlerin oy oranı beklenildiği gibi yüksek çıkmamış ve belediyelerin AKP’de olduğu büyükşehirlerin bir kısmında ise hayır oyları baskın gelmişti. Ardından MHP içinde bir grubun Meral Akşener liderliğinde yeni bir parti kurması hem AKP-MHP koalisyonunu zayıflatma hem de AKP seçmeninden İYİ Partiye oy kayma riskini ortaya çıkarmıştı. RTE’nin 12 Eylül resmi ideolojisinin şekillendirdiği haliyle sağ bir Türk-İslam figürü olarak Atatürk’e kullanışlı bir şekilde sahip çıkması son siyasi gelişmeler nedeniyle bölünebilme ihtimali olan Türk-İslam tabanını konsolide etme çabası olarak görünebilir.

Bu noktada önemli olan hangi Atatürk’ün öne çıkarılacağı. Çünkü Atatürkçülüğün aydınlanmacı, sol, halkçı milliyetçi, müslüman... pek çok yorumu bulunuyor. Cumhuriyet tarihinde iktidara gelmiş her siyasi parti hatta parlamenter zemini yok eden darbeciler, pratiklerini Atatürk ilkeleri çerçevesinde meşrulaştırmaya çalışmıştır -ki son olarak 15 Temmuz darbe girişimini yapanların bildirisinde bile laiklik ve Atatürk vurgusu merkezdeydi. 10 Kasım günü Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı “Atatürk’ü ruhu faşist, söylemi Marksist çevrelerin tekeline mi bırakacağız” konuşması hangi Atatürk’ün öne çıkarılacağını oldukça iyi açıklıyor. Türkiye solunda ve Alevi çevrelerde Atatürkçülüğün halkçı, laik ve aydınlanmacı yönü ön plandadır. Kadın erkek eşitliği, pratikte sorunlu ilerlese de söylem düzeyinde tartışmasız kabul edilir. AKP söyleminin ve pratiğinin; kadın erkek eşitliğini savunan, kültürel alanda aydınlanma değerlerini öne çıkaran, Türkiye medeniyetini Batı medeniyetiyle buluşturan, hukuki alanda yasama, yürütme ve yargı üzerinde güçler ayrılığını savunan, halkçı ve laik ilkeler etrafında şekillenen bir Atatürkçülüğü savunmaktan uzak olduğu; eğitim alanında ise “hür” nesiller yetiştirmek yerine dindar nesiller yetiştirmeyi hedeflediği görülebilir. Türkiye’de Atatürkçülük adına yapılan her darbe sol görüşlü, halktan ve laiklikten yana kesimlerin tasfiyesinde önemli rol oynamış ve hem toplumsal alanda hem de ülke yönetiminde İslamcı kesimlerin/kadroların önünü açmıştır. Özellikle 12 Eylül 1980 Darbesi Türk-İslam ideolojisini merkeze almış ve bu ideoloji ancak AKP döneminde gerçek anlamda iktidara gelmiştir. “Ruhu faşist, söylemi Marksist” çevrelere savaş açan AKP Atatürkçülüğü ise yeni bir söylem değil 12 Eylül Darbesi’nin Atatürkçülük anlayışının izinde olunduğunu ortaya koyan bir söylemdir. Ancak yeni olan Sünni İslam’da Selefi dozun artmasıdır.

7)      Gelişmeler 12 Eylül darbesinin resmi ideolojisi olan Türk-İslam sentezinin yeniden keşfi mi yoksa onu aşan yeni bir resmi ideolojiye mi işaret ediyor?

12 Eylül’den farklı olarak İslamcılık, günümüzde kitle tabanına dayalı ve daha Selefi bir doz içeriyor. İslamcılık Türkiye siyasetinde hep bir kurtuluş ideolojisi olarak kodlanmıştır. Şimdi de İslamcılar Türkiye’nin bir beka sorunu yaşadığını düşünüyorlar. Ancak güçlü bir liderin etrafında kenetlenmiş, milliyetçi duygularla hareket eden bir millet haline gelirsek Türkiye’nin kendisine karşı kurulan oyunların üstesinden gelebileceğini düşünüyorlar.

Mevcut haliyle Türk-İslam sentezinin 12 Eylül ideolojinden farkı, sadece ideolojinin terkibinde İslamcı-Selefi dozun artması değil. 12 Eylül sağ Kemalistlerin kontrolünde bir "Türk-İslam ideolojisi" benimsemişti. İslamcı kadrolarla işbirliği yapıldı, önleri açıldı, ancak kontrol hep sağ Kemalistlerde idi ve İslamcıların nerede ve nereye kadar hareket edeceklerini onlar tayin edebiliyordu. 

Oysa şimdiki Türk-İslam ideolojinde durum çok farklı: Mevcut ittifakta İslamcılar toplumsal tabana sahipler; devlet kurumlarının ve zenginliği dağıtma mekanizmalarının büyük bölümünü ele geçirmiş durumdalar. Selefi renkler barındıran yeni Türk-İslam anlayışı hem bu toplumsal tabanı genişletmek ve bir arada tutmak için kullanılıyor, hem de bizzat bu taban tarafından devletten talep edilir hale geliyor. 12 Eylül artığı denebilecek sağ Kemalistler ise ordu içinde sıkışmış durumdalar ve hareket alanları çok daha fazla daraldı. 15 Temmuz da güç ve itibarlarını çok aşındırdı. 

Siyasi gelişmeleri değerlendirirken iki düzeyi ayırt ederek değerlendirmek gerekir: Birincisi, yüksek siyaset düzeyinde referandum sonuçlarının etkisi ile Atatürkçülük gündeme getirilerek, Trük-İslan tabanı konsolide edilmeye çalışırken tabanda kadın hakları ve eğitim alanı, hayatın içinde ise Selefi tonları olan siyasal İslamcılık güçlendiriliyor ve toplum 12 Eylül'de olduğu gibi sadece yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya da "fethediliyor".

8)      Bir yandan Atatürk yeniden keşfedilirken diğer yandan toplumun ve eğitimin İslamcılaştırılması bir Ulusalcılar açısından çelişki oluşturmuyor mu?

Ulusalcılar açısından Kürt sorunu hal yoluna girdiği sürece Selefi İslamcı dozun artması bir rahatsızlık yaratsa da müsamaha gösterilmeyecek bir gelişme değil. Ayrıca 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan kitle seferberliği, İslamcıların kolayca bastırılamayacak ciddi bir tabanı olduğunu ve Türkiye siyasetinde önemli bir ağırlığa sahip olduğunu gösterdi. Ulusalcılar İslamcılarla kurdukları ittifak içinde RTE liderliği aracılığı ile İslamcıları da dizginlediklerini düşünüyor olabilirler. İslamcılar ise 15 Temmuz darbe girişimi ile iktidarlarını sürdürebilmelerinin ancak Türkiye siyasetinin çelik çekirdeği ile bir uzlaşı içinde mümkün olduğunu gördüler. Dolayısıyla RTE liderliğindeki ittifak, birbirine mahkum iki antagonistin mecburi birlikteliğinden doğan bir ittifaktır. Ulusalcılar için de güçlü bir lider ve milliyetçilik, iç ve dış düşmanları yenip beka sorununun üstesinden gelebilmek için vazgeçilmez bir siyaset tarzıdır. Dolayısıyla diğer meselelerin ikincil öneme sahip sorunlar olduğu söylenebilir.

9)      Bu, Türkiye ekonomisi açısından sürdürülebilir bir durum mu?

Türkiye Cumhuriyet tarihi boyunca, özellikle II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Batı bloğu ile en derin krizini yaşıyor. Bu derin krizin en belirgin nedeni Ortadoğu'da Kürtlerin konumu ve rolü konusundaki anlaşmazlık olarak kendini gösterse de hiç kuşkusuz krizin başka ve derin boyutları var. Bu kriz hali Türkiye'yi giderek daha fazla Rusya-İran ekseninde yer almaya zorladı ve ekonomik açıdan bakıldığında bunun ciddi bedelleri olması kaçınılmazdı. Referandum öncesi Almanya ile tırmanan kriz, ekonomik düzlemde Almanya'nın Türkiye'de doğrudan yatırım yapacak Alman şirketlerine açacağı kredilere belirli bir üst sınır getirmesiyle sonuçlandı. Alman şirketleri Türkiye'ye doğrudan yatırım yapan yabancı şirketler arasında ilk sırada yer alıyor.

Hemen arkasından ABD ile yaşanan krizin ekonomiye yansımalarına tanık olduk. Kökeninde Türkiye'nin Rusya-İran eksenine yanaşmasının yattığı bu kriz, ekonomiyi etkileyen çok önemli iki gelişmeye yol açtı. Bunlardan birincisi, 27 Kasım'da ABD'de başlayacak olan Rıza Sarraf davası. Medyada Rıza Sarraf'ın itirafçı olabileceği ve İran'a uygulanan yaptırımların delinmesinde AKP Hükümeti içinde işbirliği yaptığı isimleri açıklayabileceği haberleri yer alıyor. İkinci önemli gelişme ise Reuters kaynaklı bir haberdi. Haberde ABD'nin İran'a yönelik yaptırımların delinmesinde rol oynadıkları gerekçesiyle 5-6 Türk bankasına milyar dolarlar mertebesinde cezalar verebileceği belirtiliyordu. Son haftalarda TL'nin dolar karşısında ciddi şekilde değer yitirmesinde asıl belirleyici olan faktörler bunlar oldu.

Sorunu daha genel düzeyde ele alacak olursak şunu söyleyebiliriz: Dolar kurunu fırlatan bu gelişmeler yakın gelecekte yaşanacak benzer krizlerin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Türkiye uluslararası derecelendirme kuruluşları tarafından “en kırılgan 5 ülke” arasında sayılmaktadır. 2019 seçimleri yaklaşırken Erdoğan liderliği bir yandan devlet desteğiyle ekonomik büyümeyi sürdürmeye dönük hamlelerine devam ederken bir yandan da döviz kurunu kontrol altında tutmak, cari açığı finanse etmek ve başta inşaat olmak üzere yüksek oranda borçlu durumdaki reel sektör şirketlerini yatırıma yönlendirmek zorunda. “Faiz” tartışmalarının kökeninde de ekonominin 2017 3. çeyreğinden itibaren durağanlaşması tehlikesi yatıyor.

Türkiye'yi ayakta tutan sıcak para akışının büyük bölümü ise Batılı fonlar tarafından kontrol ediliyor. Batı bloğu ile yaşanan krizler yönetilmesi oldukça güç olan bu denklemi daha da zorlaştırabilir ve 2018'de Türkiye ekonomisinin kapsamlı siyasi sonuçları da olabilecek zor bir döneme girmesine yol açabilir. 2018'in beraberinde getireceği bir başka önemli küresel gelişme de gerek Amerikan Merkez Bankası FED'in gerekse Avrupa Merkez Bankası'nın parasal genişlemeyi daraltıcı adımlar atmasının güçlü bir olasılık olması. Erdoğan liderliğinin bütün bu zorlukları görece hafif bir hasarla atlatabilmesinin yolu ise şimdiye kadar olduğu gibi Körfez ülkelerinden sıcak para akışını artırarak devam ettirmesinden geçiyor. Körfez bölgesinde Suudi Arabistan merkezli yaşanan gelişmeler ise bunun eskisi kadar kolay olmayabileceğini gösteriyor. Zira ABD-İsrail öncülüğünde Ortadoğu'da “Şii eksenine” karşı pişirilen gerilim ve hatta savaş politikaları Türkiye'nin eksen tercihlerini zora sokacak bölge çapında büyük krizlere yol açabilir.

10)   Türkiye’de siyasi ve ekonomik krizin derinleşmesi ulusalcı-selefi ittifakının dağılmasını ve 2019’da yapılacak başkanlık seçiminde CHP merkezli muhalefetin adayının kazanmasını ve bu kişinin başkanlığında restorasyonu sağlayabilir mi?

Her rasyonel gözlemci Türkiye'nin giderek yönetilemez bir ülkeye dönüştüğü, kurumlarının içinin boşaldığı ve ulusalcı-İslamcı ittifakına dayanan mevcut yönetimin ülkeyi gerek ekonomide gerekse uluslararası alanda daha büyük krizlerle karşı karşıya getireceği tespitini yapıyor. “Rasyonel” olarak bakıldığında, ülkenin bütün kurumları ve yönetim sistemiyle bir restorasyondan geçmesi, parlamenter sisteme dönüşü ve erkler arasında nispi bir güçler ayrılığının yeniden tesisini öngören bir sürecin yaşanması bir zorunluluk olarak kendini dayatıyor.

Restorasyon sürecinin zorunluluğu CHP ve İYİ Parti tarafından vurgulanırken, klasik devlet bürokrasisinin bir bölümü, TÜSİAD'ta temsil edilen geleneksel büyük burjuvazi ve seküler toplum kesimleri bu restorasyon hareketinin devlet içinde ve toplumsal yapıdaki dayanaklarını oluşturuyorlar.

Buna karşın, ulusalcılar-İslamcılardan oluşan mevcut iktidar bloğu Türkiye Devleti'nin yaşadığı derin krizi bir beka sorunu, özellikle Ortadoğu'da Kürtlerin genişleyen rolüne karşı bir beka sorunu çerçevesinde tanımlıyor ve egemenliğini ancak OHAL'in kalıcılaştırılması sayesinde sürdürebiliyor. Bunun da ötesinde AKP'li yıllar siyasal İslamcıların ekonomik yaşamın küçük hücrelerinden devlet kurumlarına, yürütme ve yargı erkine kadar geniş bir toplumsal tabana da dayanan bir güç sistemi kurmasına yol açtı. Bu güç sistemi, iktidarını başka hiçbir toplumsal kesimle paylaşmayıp bütün yönetsel ve ekonomik avantajları kendi uhdesinde topladıkça, bir restorasyon sürecinde büyük ölçüde tasfiye edileceğinin de farkında.

Dolayısıyla karşımıza toplum tabanında da yoğun olarak tartışılan şu soru çıkıyor: Erdoğan'ın liderliğini üstlendiği bu siyasal İslamcı güç sistemi normal bir seçimle iktidarı devreder ve sahip olduğu olağanüstü avantajlardan vazgeçer mi? Biz bu soruya ikinci bir soru daha ekleyelim: Erdoğan/AKP ile ittifak halinde olan ulusalcı/Avrasyacı güç odakları olağanüstü yönetim teknikleri sayesinde sürdürdükleri “terörle mücadele”nin (gerçekte Kürt sorunun güçle bastırılması politikasının) bir restorasyonun getireceği nispeten ılımlı koşullar altında aynı ölçüde “başarıyla” yürütüleceğini düşünür mü? Ya da restorasyonun aktörlerinden bu konuda “güvence” mi ister?

Her durumda CHP'nin İYİ Parti'yle bir restorasyon temelinde kuracağı ittifakın içine düşeceği en büyük yanılgı şu olacaktır: OHAL koşullarında seçimlere gitmek ve böylece mevcut iktidar bloğuna, muhalefet partilerinin iç düşman ilan edilmesi de dahil siyasi dengeleri devlet gücüyle değiştirme olanağını altın tepside sunmak.

Bu noktada toplumsal muhalefetin öncelikle seküler toplum kesimleriyle güçlü bağlar kurması gerektiği ve devlet gücüyle siyasi dengelerin değiştirilmesi riskini azaltacak, dolayısıyla OHAL'in kaldırılmasını sağlayacak demokratik-sivil kampanyalar geliştirmesi gerektiği açık. Bunun için de her şeyden önce henüz ufukta görülmeyen bu toplumsal muhalefeti oluşturacak öznelerinin ortaya çıkması ve güçlenmesi elzem görünüyor.




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/ulke-gundem/on-soruda-guncel-gelismeler

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.