Ülke

Başkanlık Sistemi Neden Gerekti?
Başkanlık Sistemi Neden Gerekti?

Türkiye, 21. yüzyılın başında bir yönetim sistemi değişikliğine karar verilmesi için referanduma gidiyor. Kimi yorumculara göre aslında bir “rejim değişikliğine” doğru gidiyoruz. AKP iktidarı şimdiye kadar hiçbir iktidara nasip olmayan bir çoğunluk ile hâkimiyet sağlamışken böylesi bir değişikliğe neden gereksinim duyuldu? Belli siyasi kişiliklerin, etnik-dinsel grupların, ya da siyasi partilerin zaafları, ihtirasları, ya da korunma içgüdüleri, gündeme getirilen yönetim değişikliğini anlamak için asli değil, ancak tali nedenler olabilir. Neden bu değişikliğin gündeme geldiğini anlamak için hem dünyadaki gelişmelere, hem de coğrafyamızdaki gelişmelere bakmamız gerekiyor.

Dünya sistemi, ekonomik durgunluk, küresel iklim değişikliği, bölgesel savaşlar ve tüm bunların sonucunda ortaya çıkan büyük nüfus hareketleri ve siyasi istikrarsızlıklarla boğuşuyor. Dünya sisteminin en güçlü devletleri ya da blokları bu kargaşa içinde 21. yüzyılda yönlerini bulmaya çalışıyor. Ancak bu kargaşanın altında yatan neoliberal dönemin derinleştirdiği bölgesel ya da sınıfsal eşitsizlikler, dışlanmışlık, vb. nedenlerin üzerine gitmek yerine her ülke kendisini sınırları dahilinde izole ederek ayakta kalmaya ve avantajlarını korumaya çalışıyor.

Bunun en yakın örneklerini Britanya’da Brexit referandumunda “çıkış” eğiliminin ağır basması ve ABD’de izolasyon yanlısı politikaları savunan Trump’ın başkan seçilmesi ile gördük. Dünyanın en güçlü ekonomileri, artan işsizlik, göçmen akını, ekonomik istikrarsızlık ve güvenlik tehditleri ile başa çıkabilmenin yolunu ancak kendi içine kapanıp sınırlarına duvarlar örmekte ve içerde işkence de dahil her türlü baskı yönteminin kullanıldığı, güçlü liderlerin yönetiminde bir istihbarat devleti kurmakta görüyor. Ekonomik küreselleşmenin bu içe kapanma sürecinden yara alıp almayacağını önümüzdeki yıllar gösterecek, ancak ilk sinyaller bu içe kapanma isterisinin ulusötesi şirketleri de etkileyebileceğini gösteriyor.

Kendi coğrafyamıza baktığımızda, I. Dünya Savaşı sonrası kurulan ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra Pax Americana ile daha da pekiştirilen Ortadoğu düzeninin çatlamaya başladığı, ABD’nin ve NATO’nun bölgedeki gücünün gerilediği, İran gibi bölgesel güçlerin yükseldiği, Rusya’nın Suriye iç savaşı sayesinde gücünün arttığı bir süreç yaşıyoruz. Bu süreçte IŞİD, El Kaide gibi cihatçı güçler sınırları ve bölgeleri aşan küresel bir güç haline geldiler. Tüm bu gelişmeler Kürtlerin, cihatçı yayılmaya karşı durabilecek bölgesel bir seküler güç olarak yükselmelerini ve Suriye ve Irak’taki iktidar boşluğundan yararlanarak göreli bir özerklik elde etmelerini sağladı.

Türkiye’nin ise İslam kardeşliği kozunu kullanıp kendisine yeni pazarlar ve nüfuz alanları açarak bölgesel güç olma emelleri Suriye’de duvara tosladı. Rusya’nın Suriye’de Esad rejiminin yanında sahaya inmesi, İran’ın bölgede giderek artan etkin gücü ve ABD’nin bölgesel etkisinin zayıflaması Türkiye’nin emellerini suya gömdü.

Öte yandan Türkiye, AKP iktidarları döneminde, özellikle de 2008 krizinden sonra, krizi aşmak için yaratılan küresel likidite bolluğundan kalıcı bir fayda sağlayamadan “asr-ı saadet” dönemini kapattı. 2002-2016 arasındaki 14 yıllık AKP iktidarları döneminde, Türkiye’nin 2002’de 129 milyar dolar olan dış borcu 2016 sonunda 417 milyar dolara çıktı. Bu borçlanma, sanayi ve hizmet sektörlerinde üretkenliği arttıracak ve ülkenin rekabet gücüne katkıda bulunacak bilimsel ve teknolojik yeniliklerin üretilmesi ve kazanılması yerine otoyollar, havaalanları, köprüler, gayrimenkul türünden üretken olmayan mega-projelere “gömüldü”. Büyük inşaat ve emlak projeleri sayesinde yaratılan rant, klientalist ağlarla yukarıdan aşağıya damlayarak her düzeyde bu ranttan nemalanan kesimleri iktidara bağladı. Ancak bu “asr-ı saadet” ABD merkez bankasının faizleri arttırması ve “yükselen piyasalardan” hızlı sermaye çıkışlarının başlaması ile birlikte sona erdi.

Ekonomik alanda tüm bu olumsuzluklar yaşanırken zaten ağır-aksak işleyen askeri ve sivil devlet bürokrasisi de “askeri vesayetin ortadan kaldırılması” uğruna önce siyasi müttefik olan Cemaat kadrolarına terk edildi, daha sonra da “Paralel Devlet Yapılanmasının” yok edilmesi uğruna berhava edildi.

Türkiye, kuruluşunun 100. yılına yaklaşırken, devlet bürokrasisi işlemez durumda felç olmuş,  önemli bir kısmı tasfiye edilmiş ordusu el-Bab kapılarında batağa saplanmış, ekonomisi borç yükününün altında durgunluğa girmiş, halkı rant ve çıkar düzeni içinde ahlaki yozlaşmaya sürüklenmiş ve en önemlisi yüzyıllardır çözemediği Kürt sorunu daha da katmerlenmiş bir ülke olarak sendelemeye başlıyor. Üstelik Türkiye nüfusunu bölen üç büyük çatışma alanında, yani etnik (Türk- Kürt), dini (Sünni-Alevi) ve kültürel (Muhafazakâr-Modernist) fay hatlarında AKP iktidarları döneminde daha da fazla gerilim birikti ve bu gerilim artık bu fay hatlarını harekete geçirmeye yetecek bir düzeye ulaştı.

İşte bu noktada, tüm bu sorunlara bir çözüm olarak önümüze sürülen, adı ne olursa olsun “güçlü liderliğe” dayalı merkezileşmiş yönetim modeli, milli birlik ve beraberliği sağlamak ve ülkenin dağılmasını önlemek için ortaya konan bir devlet projesidir. Bu proje, “Tek Millet, Tek Vatan, Tek Bayrak, Tek Devlet” şiarına dayanmaktadır. Bu “Tek”lere bir de devlet dini haline gelen Nakşibediliğin özel bir türüne dayalı “Tek Din”i rahatlıkla ekleyebiliriz. Bu şekilde, ülkede saydığımız üç fay hattında çoğunluğu temsil eden kesimlerin, yani Sünni Muhafazakâr Türklerin kenetlenmesi, yok edilemeyecek ve kıyıma uğratılamayacak kadar çok olan, ama artık birer azınlık cemaati düzeyine indirgenmiş diğer etnik, dinsel ve kültürel kesimlerin şiddetli bir baskı altında tutulması hedeflenmektedir. Böylelikle 7 Haziran 2015 seçimlerinin sonuçları türünden bir anomalinin bir daha ortaya çıkmaması garanti altına alınacaktır.

Bu projenin bir devlet projesi olduğunu; devletin geleneksel çekirdeğinden, Ergenekon-Balyoz-15 Temmuz darbe girişimi badirelerinden arta kalan kesimlerinin ve AKP’deki siyasi kıyımdan arta kalan figürlerin ve onların etrafında türeyen ikbal meraklılarının girişimi ile kotarıldığını; ve geniş halk kesimlerinin darbe, ekonomik kriz, Kürt devleti ve terör tehdidi, ayrıca havuz medyasının katkıları ile bu projeye razı edildiğini söyleyebiliriz.

15 Temmuz darbe girişiminin araştırıldığı meclis komisyonuna gitmeye tenezzül etmeyen Genel Kurmay Başkanı ve MİT müsteşarının Atatürk’ü “firavun” olarak değerlendiren bir İslamcı yazarla sohbet etmeye gitmesi, Genel Kurmay Başkanı’nın, eski başbakanlardan Çiller’in fethettiği Kardak kayalıklarını muzaffer bir komutan edasıyla yeniden fethetmesi ve bu sayede referanduma giderken milliyetçi duyguların kışkırtılması, ordudan geriye ne kaldıysa onun da bu projenin kurucularından olduğunu göstermektedir. Bu “çelik çekirdek”, dünyada dengelerin sarsıldığı, ciddi ekonomik krizlerin kapıda beklediği, Ortadoğu’daki gelişmelerin büyük altüst oluşlara gebe olduğu bir dönemde, ancak güçlü bir liderin etrafında kenetlenerek ülkenin birliğinin sağlanabileceğini ve bu badirenin atlatılabileceğini düşünmektedir. Ülkedeki fay hatlarının daha da derinleşmesi ise umurlarında değildir, hatta işlerine gelmektedir. Çünkü her üç fay hattı, yani Kürt-Türk, Alevi-Sünni ve Muhafazakâr-Modernist fay hatları toplumu dikey bölen, yani yatay sınıfsal bölünmeleri talileştiren hatlardır. Böylelikle önümüzdeki dönemlerde daha da derinleşecek olan geçim sıkıntısı, işsizlik, açlık, eğitimsizlik, çevresel yıkım, ruhsal depresyon, yaşam alanlarının yok olması, göç gibi sorunların üstü örtülecektir.

Tespitler doğru, çözüm önerisi yanlış. Yani dünya sistemin ülkelerin içlerine kapandığı, birbirlerine çevre sorunları ve işsizlik ithal etmeye çabaladıkları, sınırlarındaki duvarları yükselttiği, böylelikle göçmenleri ve terörü uzak tutmaya çalıştıkları, göreli avantajlarını sürdürmek ya da ayakta kalabilmek için güçlü liderlerin etrafında kenetlendiği bir post-neoliberal döneme girdiği doğru. Özellikle Türkiye gibi ülkeleri bu süreçten daha fazla etkileneceği de açık.

Ancak dünya çapında yaygınlaşan bu siyasi eğilim, gidişatı yavaşlatmak bir yana daha da hızlandırıyor. Örneğin Trump’ın bazı Müslüman ülke vatandaşlarının ABD’ye girişini yasaklaması, Ortadoğu’da zaten derinlere kök salmış olan Amerikan karşıtlığını ve cihatçı terör riskini daha da derinleştiriyor. Britanya’nın Brexit kararı hem Britanya’nın kendi birliğini hem de Avrupa Birliği’ni dağılma sürecine soktu.

Diğer yandan Türkiye’de Sünni Muhafazakâr Türklerin güçlü lider etrafında kenetlenmesine dayanan yeni Türkiye projesi, hem dünyada hem de Ortadoğu’da meydana gelmesi kaçınılmaz olan bir takım gelişmeleri önleme imkânına sahip olmadığı gibi, gelmekte olan ekonomik ve ekolojik krizleri de daha derinleştirme, üstelik ülkeyi bir iç savaşa sürükleme potansiyeli taşıyor. Örneğin Muhafazakâr Kürtlerin, Modernist Türklerin ve Alevilerin bu projeye rıza göstermeyip kendi cephelerinde ya da ittifak halinde karşı çıkması çok muhtemel. Türkiye’de gerilim biriktiren fay hatlarında, yani etnik (Türk-Kürt), dini (Sünni-Alevi) ve kültürel (Muhafazakâr-Modernist) fay hatlarında biriken enerji bir iç savaşı tetikleme potansiyeline sahip.

Güçlü lider etrafında kenetlenmeye çağırılan Sünni Muhafazakâr Türklerin en büyük korkularından birisi de ülke sınırlarında bir Kürt Devleti kurulması ya da Irak’tan sonra Suriye’de de Kürtlerin özerklik kazanması. Bu gelişmelerin Türkiye’deki Kürtlere de esin kaynağı olacağı ve Türkiye’nin dağılma sürecine gireceği düşünülüyor. Muhafazakâr olmayan Türklerin önemli bir bölümünün de bu tehdit algısına ikna edildiği görülüyor. Güçlü liderin etrafında merkezileşmiş bir savaş devletinin bu tehdidi ortadan kaldırılabileceği düşünülüyor. Ancak yıllardır sürdürülen savaş ve inkâr politikalarının ülkede yaşayan Kürtlerin devlet ile duygusal bağını kopardığı, Türkiye’nin sınırları dışında yaşayan Kürtlerin daha fazla özerklik kazanmasını engellemeye gücünün yetmeyeceği görülüyor. “Tek”çi söylem etrafında örülen güçlü lider yönetimi Kürtleri daha fazla uzaklaştıracak bir merkezkaç etkisi yaratacaktır.

Öte yandan AKP iktidarlarını da içine alan, ama aslında 12 Eylül askeri darbesi ile başlayan neoliberal dönem Türkiye’de tarım ve hayvancılığı bitirirken, ciddi bir bilimsel ve teknolojik birikim ya da yüksek katma değerli bir üretim sağlayamadı. Özellikle AKP’li yıllarda tarım arazileri, sulak alanlar, havzalar gibi üretken doğal kaynaklar otoyollar, kentsel alanlar, havaalanları, irili ufaklı HESler ile yok edildi. Türkiye gittikçe derinleşen ve önümüzdeki dönemde de hızlanması beklenen küresel ısınma kaynaklı ekolojik krize üretken doğal kaynaklarının önemli bir bölümünü kendi eliyle yok etmiş bir şekilde giriyor. Başkanlık sistemi savunulurken ortaya konan gerekçelerden biri de otoyol, havaalanı, köprü, HES türünden kalkınmacı projelerin idari yargıya, HES mevzuatına vs. takıldığı için geciktiği, kuvvetler birliğinin bu türden projelerin hayata geçirilmesini hızlandıracağı idi. Evet, güçlü liderlik, ülkenin hızla kalkınarak açlığa mahkûm olmasını kolaylaştıracaktır.

Güçlü liderliğin ekonomik krize de bir faydasının olmayacağını, zaten 15 Temmuz darbe girişimi ve anayasa değişikliği gündeme geldikten sonra ekonomide meydana gelen gelişmeler fazlasıyla kanıtladı. Uluslararası derecelendirme kuruluşları art arda Türkiye’nin kredi notunu “yatırım yapılamaz” seviyeye indirdi. Kapitalizmin temel kurallarından olan mülkiyetin dokunulmazlığının bile rafa kaldırıldığı, merkez bankasının bağımsızlığından ve serbest piyasadan söz edilemeyeceği bir ahbap-çavuş ekonomisine dönüşen Türkiye ekonomisini, zaten bu hale gelmesine neden olan otoriter merkezi yönetim mi kurtaracak?

Güçlü liderlik etrafında daha da merkezileşen ve otoriterleşen bir yönetim sisteminin, Türkiye’nin sorunlarına çare olmayacağı, tam tersine ülkenin dağılması sürecini daha da hızlandıracak bir merkezkaç etki yaratacağı, ülkedeki fay hatlarını harekete geçirerek bir iç savaş tehdidini ortaya çıkartacağı, ekolojik yıkımı ve ekonomik krizi daha da derinleştireceği, üstüne üstlük güvenliğe ve teröre ilişkin kaygılara çare olmayacağı açık.

İhtiyacımız olan daha fazla merkezileşme ve otoriterleşme değil, daha fazla demokrasi ve âdemi merkeziyetçilik. Kimlikler üzerinden daha fazla ayrışma ve belli bir kimliğin çoğunluk gücüne dayalı bir yönetim değil, farklı etnik, dini ve kültürel kimliklerin bir arada yaşamasını mümkün kılacak bir uzlaşma kültürü. Doğanın ve üretken doğal kaynakların daha fazla tahribatını getirecek ve gelecek kuşaklara büyük bir ekonomik yük bindirecek daha fazla mega-proje değil, ülkemizin tarımsal zenginliğini ve biyolojik çeşitliğini koruyacak ve gelir eşitsizliğini azaltacak ekonomik politikalar. Rant ve kayırmacılık nedeniyle insanımızın daha fazla yozlaşması ve bencilleşmesi değil, daha fazla diğerkâmlık ve dayanışma. Daha maceracı dış politika, daha fazla iç ve dış askeri operasyon değil, ülke içinde sağlanacak siyasi istikrar ve uzlaşma ile bölgede daha fazla ağırlığı olan bir ülke haline gelmek.  




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/ulke-gundem/baskanlik-sistemi-neden-gerekti

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.