Prodüksiyonlar

Etkinlikler

Etiketler

U.C.B Dans Gösterisi

Politikacıların sanata ucube diyebildiği bir ülkede, sanatçıların ucube diyebileceği o kadar çok politika var ki; hem geçmişe hem günümüze ait. Biz bunlardan sadece üçünü seçtik

Proje Hakkında Kısa Bilgi:
Projenin esin kaynağı, 2011 yılında Taksim Maya Sahnesi'nin dans günleri için hazırladığımız yine aynı adla sahneye koyduğumuz 10 dakikalık dans gösterisidir. Daha sonra bu gösterinin arkaplan çalışmalarıyla desteklenerek ve mevcut sahneleri geliştirilerek 2012 yılında sergilemeye karar verdik.

Çalışma sürecinde arkaplan çalışmalarını ve tartışmalarını bgst web sitesi üzerinden paylaşacağız. Bu çalışmalar, gösterinin de ele aldığı üç ana konu üzerinde yoğunlaşıyor: (i) Türkiye'de yaşanan Doğa tahribatı ve buna karşı oluşan çevreci halk hareketleri; (ii) Taş Atan Çocuklar bağlamında Türkiye'de yaşanan Kürt sorunu; ve (iii) Türkiye'de Cumhuriyet tarihi boyunca Rum azınlık cemaatine dönük yok etme/ azaltma politikaları karşısında Rum azınlığın bugünkü durumu.






Ömer Ongun - 
28.01.2012
Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST)'de çalışma yürüten BGST Dansçıları yeni dans gösterisi "U.C.B" ile 25 Ocak Çarşamba günü Maya Sahnesi'nde seyirci karşısındaydı. "Politikacıların sanata ucube diyebildiği bir ülkede, sanatçıların ucube diyebileceği o kadar çok politika var ki; hem geçmişe hem günümüze ait. Biz bunlardan sadece üçünü seçtik…
Levent Soy - 
09.03.2012
Sık sık gazete sayfalarında karşımıza çıkıyor HES gündemi. Kah yeni projelendirilen bir HES'e karşı ayaklanan bölge halkının mücadelesini, kah bir HES projesini durdurmaya dönük mahkeme kararını okuyoruz. Sonra haberlerde öyle ya da böyle, başbakan tarafından yapılan bir HES açılışını izliyoruz. Karadeniz eskiden fıkralarıyla ünlüydü,

Arka Plan Çalışmaları

Birbirimizi anlamak, ancak çocukluk anılarımızı yok saymamakla mümkün olur.
Arno Gruen

"Bildiğin Gibi Değil" kitabı bu sözle başlıyor ve 90'larda Güneydoğu'da çocuk olmak teması üzerinden o dönemin çocuklarının hikayelerine yer veriyor. 2000'lere geldiğimizde hikayeler değişti desek de Ortadoğu'da çocuk olmak çok değişmedi. Türkiye'de 2000'li yılların gündeminde en çok yer alan çocuklar ise "taş atanlar" oldu. 2010 yılında çıkan yasayla birlikte de bir daha hiç gündeme gelmediler. Müge Anlı'nın Van depremi hakkında söylediği "canımız istediği zaman taş atıyoruz, sonra birşey olduğu zaman hadi mehmetçik gelsin, hadi polis gelsin diyoruz" sözleri gibi istisnalar dışında tabii. Bu çocukluk deneyimlerini unutmamak, tarihe not düşmek ve bir kere daha ders almak adına yasanın değiştirilmesi için örgütlenen kampanyada etkin bir rol oynamış avukat Mehmet Uçum'la "taş atan" çocukları konuştuk.    

TMK mağduru çocuklarla ilgili kısaca bir tarihsellendirme yapabilir misiniz?

Terörle Mücadele Kanunu 1991 Nisan ayında kabul edildi. 91'den önce çocuklar genel ceza kanunu içinde yetişkinlerle aynı kurallara göre yargılanıyorlardı. Ancak, belli yaş kategorilerine göre cezalarında indirim yapılıyordu. TMK ile birlikte hem çocuklar hem de yetişkinler üzerindeki mağduriyet arttı. Yalnız çocuklar iki kez mağdur oluyorlardı; hem çocuklukları göz ardı ediliyordu hem de yetişkin suçluların daha ağır statüsü olan terör suçlularıyla bir tutularak aynı işlemlere tabi oluyorlardı. Bu 1991'de başladı ve geçmişte bu konuda çok sayıda çocuk ciddi mağduriyetler yaşadı. Soldan sağa terör örgütü olarak nitelendirilmiş ve o örgütlerle ilişkilendirilmiş 18 yaşından küçük birçok çocuk ciddi mağduriyetler ve travmalar yaşadı. Hizbullah, İBDA-C, Dev-Sol'la… ilişkilendirilen çocuklar vardı. Mesela ünlü davalardan biri Manisalı gençlerin davasıdır. Onlar da TMK mağduru çocuklardı. Edirneli çocukların davası da geçmişte kamuoyunda yer etmiş davalardandır. PKK ile ilişkilendirilen çocukların davaları da vardı. 1991'den 2010'a kadar 10.000 kadar çocuk tutuklandı, yargılandı, gözaltına alındı ya da cezaya çarptırıldı. 91'den 2006'ya kadar 6000 gibi ciddi bir rakam var ama 2006 yılından yasanın çıktığı döneme kadar yaklaşık 4000 çocuk soruşturma, kovuşturma, tutuklama gördü ya da cezaya çarptırıldı. Bu dönemde göz altı olayları kitlesel bir hal aldı ve yaklaşık 1500 çocuk tutuklandı. Terörle Mücadele Kanunu'nun çocuklar üzerinde yarattığı mağduriyet bir döneme kadar kamuoyunda çok yoğun tartışmalara neden olmadı, sadece çocukların soruşturma, kovuşturma sürecinde gördüğü kötü muameleyle, işkenceyle gündeme geldi. Yani TMK'nın yarattığı problem tam olarak tartışılmıyordu. Biz geçmişte bunu büyük bir sorun olarak gördüğümüz için avukatlıklarını yaptığımız çocuklarla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne de başvurduk. Hatta orada bazı çocuklarla ilgili hak ihlalleri tespit edildi, düşük de olsa tazminat kararları da çıktı.

Peki, olay nasıl daha görünür oldu ve ciddi bir şekilde gündeme geldi?

2006'dan sonra oldu. 2006'yı bir hatırlayın; PKK kendine göre politik bir strateji geliştirerek  ayaklanma haline benzer bir tavır sergilemeye başladı ve burada Filistin'den örnek alınarak çocukların önderlik ettiği bir karşı çıkış, politik davranış şekli yaygınlaşmaya başladı. Bu şöyle bir durumdu: Toplantılarda, yürüyüşlerde, basın açıklamalarında, basın toplantılarında çocukların PKK ve Abdullah Öcalan lehine slogan atmaları, bir kısım çocuğun dağılın diyen güvenlik görevlilerine taş atmaları giderek kalıplaşan, kamuoyunun kafasına kazınan bir davranış biçimi haline geldi. Öncelikle kamuoyunda taş atan çocuklar denmesine şiddetle karşı çıktığımı ifade edeyim, taş attığı iddia edilen çocuklar diyebilirsiniz, hüküm kesinleşinceye kadar onun taş attığından kesin olarak söz edemezsiniz. Zaten bu dosyaları incelediğimizde büyük bir kısmında çocuğun taş attığına dair de bir kanıt yoktu. Bazı çocuklar sırtı terli olduğu için, bazıları elinde çamur izi olduğu için, bazıları da elindeki torbada limon olduğu için gözaltına alınmışlardı. Bunlar kolluğun yani güvenlik güçlerinin yaptığı hukuk dışı uygulamalardı.

Özellikle Diyarbakır'da oldu değil mi Mart olaylarıyla birlikte?

Tabii, Diyarbakır'da oldu, Hakkâri, Urfa, Bitlis, Şırnak, Batman, Van'a yayıldı bu olaylar. Bunun üzerine güvenlik güçleri bu çocuklarla ilgili soruşturma başlatırken özel yetkili savcılıklar devreye girdi ve bu çocukları TMK kapsamında soruşturmaya başladı. Bu çocukları Ceza Kanunu ile Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu kapsamında soruşturabilirlerdi fakat TMK ile ilişkilendirerek soruşturdular.

TMK ile ilişkilendirdiğiniz zaman ortaya çıkan sonuç nedir?

Çocuğu terör suçlusu kategorisinde soruşturmaya alıyorsunuz demektir. Bu iddiayla aldığınızda çocuklarla ilgili ciddi hukuki yaptırımlar ortaya çıkıyor. Şimdi bir çocuğun cinayet işlediğini düşünün. Mesela Münevver Karabulut cinayeti hepimizin yüreğini dağlayan vahşice işlenmiş bir cinayet. Cem Garipoğlu çocuk mahkemesinde yargılanıyor. Ne kadar ceza aldı 24 yıl. Şartla salıverme hakkından yararlandığında bu cezanın üçte ikisini yatması yeterli. Yani toplamda Garipoğlu 16 yıl sonra dışarıda. Ama taş atan çocuklar atılan taş zararlandırıcı sonuç doğurmasa bile (mala ve cana zarar vermese bile) 13.5 yıldan başlayan ve daha da artan cezalar alabiliyordu. Diğer bir taraftan bir çocuk hırsızlık yapıp, genel ceza kanunu çerçevesinde 3 seneye kadar ceza alsa hapse girmez ama bir biçimde seçenek yaptırımlar uygulanabilir. Çocuk TMK ile ilişkilendirildiği için 3 sene ceza alırsa gidip yatacak deniyordu. Bu çocuklar çocuk mahkemelerinde değil, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyorlardı. Normalde çocuk bürolarının ifadeleri almaları, çocuk savcılıklarının bu soruşturmaları yürütmeleri ve sosyal görevlinin olması gerekirken, konu TMK mağduru çocuklara gelince bu uygulamalar yapılmıyor ve yetişkinler gibi soruşturuluyorlardı. Yargılamalar da 15-18 yaş çocuk grubu için özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yapılıyordu. Oysa adli suçlarda yargılamalar çocuk mahkemelerinde yapılır.  Başka problemler de vardı, 15-16 yaşında bir çocuk adli suçlarda 2 yada 3 seneye kadar ceza alırsa, hükmün açıklanmasının geri bırakılması ya da ertelenmesi söz konusu olabiliyor. 1 seneye kadar ceza alırsa ceza paraya dönüştürülebiliyor ya da git kütüphanede kitap oku veya bahçeyi temizle denilebiliyor ama TMK mağduru çocuklar için bu uygulamalar da yasaktı.

2006 yılıyla birlikte TMK kapsamında mağdur olan çocukların birçoğu PKK ile ilişkilendirilen çocuklardı değil mi?

Tabii büyük bir çoğunluğu öyleydi. PKK' nin çocukları da devreye sokan intifada tarzı halk eylemleri yaklaşımına karşı AKP'nin tutumu ne oldu, bana göre yanlış olan bir strateji geliştirdi. O dönem Başbakan Erdoğan'ın bir sözü vardı: "Kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılacaktır." Bu çocukları yargılayanlar da insanlar ve bundan etkilendiler. Sonuçta ortada bir güç savaşı var ve bir nevi ideolojik, politik tercih yaptılar ve TMK kapsamında yargıladılar çocukları. Çocuk kendini ifade edebilir, ancak çocuğun kendini ifade etme biçimi hukuka aykırı bir sonuç doğuruyorsa, mala, cana zarar veriyorsa bu hukuka aykırılığın gerektirdiği cezai yaptırımla sonuçlanabilir ama bunların ölçülü ve orantılı olması lazım. O yüzden biz TMK'nın çocuklarla ilgili düzenlemelerinin değiştirilmesini istedik. Biz bu adaletsizliğe karşı çıktık. Polise ya da kamu malına zarar veren çocuk cezalandırılmasın demedik, çocukların TMK'da yargılanmasına karşı çıktık.

Peki, bu çocuklar neyden yargılandılar?    

Bu çocuklar 3 ana suçlamayla yargılanıyorlardı:
1)Yüzlerini kısmen yada tamamen kapatarak ve/veya slogan atarak terör örgütü lehine propaganda yapmak
2) Örgüt adına suç işlemek.
3) Polise karşı silahlı direnişte bulunmak.

Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları çalışmalarına nasıl başladı?

2009'un Ocak ayında tutuklu bir çocuğun ablası mektup yazıyor ve bu mektup internette dolaşıma giriyor. Bu mektubu gören, aralarında Mehmet Atak, Melek Taylan Uluguay, Emine Uşaklıgil'in de bulunduğu 7-8 kişi bu hareketi başlatıyor. O dönem BDP'den milletvekili Sevahir Bayındır çocuklarla ilgili bir yasa teklifi hazırlıyor. 2009 Nisan ayında Bilgi Üniversitesi'nde katıldığım bir toplantıda bu yasa değişikliğinin yetersiz olduğunu, çocukların mağduriyetini gideremeyeceğini ve daha temel değişiklikler yapılması gerektiğini söyledim. Çocukların asıl mağduriyeti TMK' dan yargılanıyor olmalarıydı. Biz bunu değiştirmek için bir yasa değişikliği hazırladık. ÇİAÇ; Türkiye'de bu kadar kapsayıcı ve hedefi belli olan, sadece çözüm isteyen değil çözüm öneren ilk hareket. Mücadeleyi iki ayakta yürüttük: Meclis ve kamuoyu. Bu hareket içinde herkes bir aradaydı; Türkü, Kürdü, Alevi'si, Sünni'si, politik olanlar/olmayanlar, siyasi görüşü farklı olanlar, sağdan sola çok geniş yelpazede bulunanlar, BDP'li, CHP'li herkes yan yanaydı. Herkes tek bir hedefe odaklanmıştı; TMK mağduru çocukların sorununa bir çözüm oluşturmak. Bu konuyla ilgili kamuoyu oluştururken aynı zamanda başbakan, cumhurbaşkanı ve farklı partilerle de görüşmeler yaptık. Yaptığımız görüşmelerde onlardan çözüm istemedik, ellerine istediğimiz değişikliklerin olduğu yasa taslağını verdik. Yasa CHP, BDP ve AKP'nin katıldığı oylamayla meclisten geçti. MHP ile yaptığımız görüşmede bizi desteklediklerini ama siyasi duruş itibariyle bunun propagandasını yapmak istemediklerini belirttiler ve oylamaya katılmayarak destek sundular. Yasanın geçmesiyle 2009-2010 yılında yaklaşık 900, sonrasında da 500 tutuklu çocuk serbest bırakıldı. 2010 Ağustos ayında Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları misyonunu yerine getirdi ve kapandı. Onun yerine Çocuklar İçin Adalet Takipçileri kuruldu ve hala çocuklarla ilgili yaşanan ve yaşanabilecek başka mağduriyetleri takip ediyorlar. Olayın hukuki boyutuna ilişkin sorunlar genel esaslarıyla aşılmış oldu.

Yasanın TMK mağduru çocuklara ilişkin getirdiği düzenlemeler ve sonuçları nelerdir?

Bu işe başlarken TMK mağduru çocuklar sorununun hukuki analizini yaptığımızda, önümüze yedi hedef koymuştuk.

1. Çocuklar hiçbir durumda özel yetkili savcılıklar tarafından soruşturulmamalı ve özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yargılanmamalı. Bu gerçekleşti. Şimdi çocuk mahkemesi olan yerlerde çocuk savcılıkları ve çocuk mahkemeleri görevli. Çocuk mahkemesi olmayan yerlerde genel görevli savcılıklar ve genel görevli mahkemeler çocuk savcılığı ve çocuk mahkemesi sıfatıyla görev yapıyor. Ayrıca çocuklar yetişkinlerle beraber soruşturma ve kovuşturma geçirdiklerinde, çocukların davaları yetişkinlerin görüldüğü davalarla yetişkinlere ilişkin mahkemede birleştirilemiyor. Yani artık suçun türü ne olursa olsun çocuklar her durumda çocuk savcılıklarınca soruşturuluyor, çocuk mahkemelerince yargılanıyor. Ve bu süreçte özel yetkili mahkemeler yani terör suçlularına özgü soruşturma ve kovuşturma usulü çocuklara hiçbir durumda uygulanamıyor. Yani çocuklar soruşturma ve kovuşturma bakımından terör suçlusu statüsünden çıkarıldı.

2. Terör suçluları bakımından, verilen cezaları yüzde elli artıran hüküm çocuklar bakımından artık uygulanmıyor.
 
3. Sadece yasadışı niteliğe dönüşen toplantı veya gösteri yürüyüşlerine katılmaları nedeniyle, "örgüt üyesi olmadığı halde örgüt adına suç işlediği için örgüt üyesi gibi cezalandırma" uygulaması çocuklar bakımından kaldırıldı. Yani toplantı ve gösteri yürüyüşleri yaparak örgüt adına suç işleme isnadı çocuklar bakımından ortadan kalktı (Eski düzenleme sırasında çocuklara bu nedenle verilen ceza, yaş indirimi olmadan 7 yıl 6 aydı.).

4. Zararlandırıcı sonuç doğurmayan taş atma eylemini güvenlik güçlerine silahlı direnme sayan ve en az 5 yıl ceza verilmesine neden olan hüküm, çocuk, yetişkin ayrımı olmaksızın herkes bakımından kaldırıldı. Yeni hükümlere göre, güvenlik görevlilerine cebir ve tehdit yoluyla direnme olursa TCK'da yer alan hükümler uygulanacaktır.

5. Çocuklardan 16-18 yaş grubundakilere uygulanması yasak olan (3 yıla kadar cezalarda) erteleme, (2 yıla kadar cezalarda) hükmün açıklanmasını geri bırakma, (1 yıla kadar cezalarda) paraya çevirme dâhil seçenek yaptırımları uygulama olanağı getirildi. Yani mevcut yasak kalktı.

6. TMK'yla ilişkilendirilen tüm çocuklar yönünden, terör suçlularına özgü olarak uygulanan şartla salıverilme için cezanın 3/4'ünü (dörtte üçünü) çekme koşulu çocuklar yönünden kaldırıldı. Yeni düzenleme ile adlî suçlarda olduğu gibi, şartla salıverilme hakkı için 16-18 yaş grubundaki çocukların cezalarının 2/3'ünü (üçte ikisini), 12-15 yaş grubundaki çocukların cezalarının 1/2'sini (yarısını) çekmeleri yetiyor. Ayrıca cezaevi disiplin rejiminde TMK'yla ilişkilendirildikleri için terör suçlusu statüsünde sayılan çocuklar, bu kapsamdan da çıkarıldı. Disiplin hukukunda da adlî suçlara özgü kurallar uygulanıyor. Böylece çocukların şartla salıverilme haklarının yanması uygulamasına da son verildi. Önceden üç kez disiplin cezası alan çocuğun şartla salıverilme hakkı yanıyordu. Şimdi hiçbir durumda şartla salıverilme hakkı ortadan kalkmayacak.

Yukarıda sıralanan ve kabul edilen taleplerimize karşın sadece bir isteğimiz bu yasal düzenlemede karşılanmadı.

7. Yasadışı niteliğe dönüşen toplantı veya gösteri yürüyüşü sırasında yüzü kısmen veya tamamen kapatmak örgüt propagandası suçu sayılıyor ve en az 1 yıl ceza veriliyor. Bu hükmün önce çocuklar bakımından uygulanmamasını, sonra herkes bakımından kaldırılmasını talep etmiştik. Bu talebimiz makûl kabul edilmekle birlikte, bu aşamada bazı pratik ve psikolojik engeller yüzünden tasarıya eklenmedi ve yasalaşmadı.

Sonuç olarak, yasadışı niteliğe dönüşen toplantı veya gösteri yürüyüşlerinde zararlandırıcı sonuç doğurmadan taş attıkları iddiasıyla cezalandırılan çocuklara yaş indiriminden önce verilen 13 yıl 6 aylık cezanın 12 yıl 6 ayına ilişkin yasal dayanaklar ortadan kalkmıştır. Kalan 1 yıllık cezanın dayanağı yüzü kısmen veya tamamen kapatmaktır. Bu cezayı almış çocuklar bakımından yaş indirimi ile bu cezalar (16-18 yaşta) 8 aya, (12-15 yaşta) 6 aya düşecektir. Ayrıca bu cezalar üzerinden altıda bir takdiri indirim de yapılabilir. Bu miktarlar tüm seçenek uygulamalara ilişkin sınırların altında olduğundan çocukların ceza yatması söz konusu olmayacaktır.

Bir söyleşinizde, "yasa çıksa da çocukların mağduriyeti bitmeyecek" demiştiniz.

TMK'nın çocuklar üzerinde yarattığı mağduriyet esas olarak çocuk ceza adaleti konusunda bizim sistemimizdeki gerilikten kaynaklanıyor. Bu sadece Türkiye hukuk sisteminde değil, Avrupa ve dünyanın diğer gelişkin ülkelerindeki hukuk sistemlerinde de olan bir problem. "Çocuk Ceza Adaleti" diye farklı bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç var. Oysa çocuklarla ilgili ceza hukuku uygulamaları hem Türkiye'de hem Avrupa'da genel ceza hukukunun bir parçası olarak düzenlenmiş durumda. Çocuklarla ilgili, çocuk kategorisinde sayılacak kuşaklarla ilgili uygulamalar sadece yaşa dayalı farklılıklar içermektedir. Bana göre bu yeterli değildir. Bu yaş dilimleri de ülkeden ülkeye değişiklik gösterebilir. Bizde herkes 18 yaşını tamamlayana kadar çocuktur ama Avrupa'da bu yaş 21-22'ye kadar çıkıyor. Sonuçta coğrafi ve kültürel koşullar bu yaş kategorisini belirler. Önerimin özeti şudur: Suçla ilişkilendirilen ve çocuk kategorisinde sayılacak kuşaklarla ilgili ceza hukuku uygulamasının, kurallarının yani çocuk ceza adaletinin ayrı bir sistem olarak ele alınmasına ve ayrı bir kurumsal yapının olmasına, yetişkinlerden tümüyle ayrı bir infaz sistemine ihtiyaç var. Ancak bağımsız bir çocuk ceza hukukuyla çocukların hakları güvence altına alınabilir.

Peki bahsettiğiniz çocuklara özel hukuk sistemine dair dünyada bir örnek var mı?

Tamamen çocuklara özgülenen ayrı ceza yargılaması ve ceza kanunları yok. Bu tüm dünya için gerekli bir şey. Türkiye bunu gerçekleştirirse bir ilke imza atmış olacak ve örnek bir model oluşturacak. Ben Türkiye'nin bulunduğu konumda reformcu bir yasalaştırma anlayışıyla bu konuda bir adım atabileceğini düşünüyorum.

Son dönem KCK operasyonlarıyla birlikte gözaltı ve tutuklamalar artmış durumda. Bu durum çocukları etkiledi mi? Yeniden içeri alınan çocuklar oldu mu?

Bir kere çıkan yasayla birlikte çocuklar artık benzer bir suçlamayla içeri alınamazlar ya da benzer muamelelere tabi tutulamazlar. Yani terör örgütü üyesiymiş gibi davranışlara maruz kalamazlar. Ancak TCK'ya göre "terör örgütü üyesidir" şeklinde suçlanabilirler, buna yönelik bir engel yok. Bugün KCK operasyonları ve başka uygulamalar bize Türk Ceza Hukuku'nda çocuk ya da yetişkin ayrımı yapmaksızın, ifade özgürlüğünü sınırlayan birçok uygulama olduğunu gösteriyor. TMK' da yer alan terör örgütüne ilişkin son derece geniş ve belirsiz tanımlama çerçevesinde, bu şekilde tanımlanan örgütlerle ilişki içerisine sokularak soruşturma ve kovuşturmaya tabi tutulan insanlar var. Bu ifade özgürlüğünü sınırlayan hükümler üzerinde durmak lazım. Mesela Türk Ceza Kanunu'nun 220. maddesinin 6, 7 ve 8. fıkraları oldukça sorunludur ve sübjektif yoruma açıktır.

Türk Ceza Kanunu'nun 220. maddesinde yukarıda belirtilen fıkralarda şöyle hükümler var: "Terör örgütü üyesi olmadığı halde örgüt adına suç işleyen veya terör örgütü üyesine bilerek ve isteyerek yardım eden kişi terör örgütü üyesi gibi cezalandırılır. Terör örgütünde üyelik cezası da 7,5 yıldır.

Örgüt adına suç işleminin veya bilerek ve isteyerek yardımın kapsamına ekmek, su vermek de girebilir, bir siyasi partinin eğitim akademisinde ders vermek de yahut terör örgütüyle ilişkisi olduğu düşünülen yasal bir partide, dernek de yöneticilik yapmak da.

Ayrıca bu hükümler, örgüt üyesi olmayıp örgütün propagandasının yapıldığı ya da örgüt lehine sloganların atıldığı toplantılara katılan kişiler için de uygulanabilir, nitekim uygulanmıştır da.

Ayrıca örgütün amacının propagandası diye bir suç var. Ama o propagandanın sınırlarının ne olduğu da belli değil. Mesela terör örgütü olarak adlandırılan grup "demokratik özerklik olsun" der, siz de "bu ülkenin yönetiminde bürokrasi ciddi bir sorun teşkil ediyor, oldukça üstten bir yönetim biçimi var, âdemi merkeziyetçilik olsun" derseniz, terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt üyesi olmaktan ya da terör örgütünün amacının propagandasını yapmaktan yargılanabilirsiniz.

TMK' da terör, terör örgütü, terör örgütü adına işlenecek suçlar, terör suçu sayılacak kavramlar ve tanımları son derece belirsizdir. Dolayısıyla Türkiye'de şu dönem hem ifade özgürlüğü bakımından hem de terör suçları ve terör örgütü tanımlamaları bakımından ciddi bir hukuk reformuna ihtiyaç var.

Bütün bunlar tartışılmakta olan yeni anayasa için de önemli değil mi?

Yeni anayasa tartışmalarında herkesin kendini rahatça ifade edebilmesi için ceza tehdidinden de kurtulmuş olmaları gerekiyor. Yeni anayasa aynı zamanda devletin yeniden yapılandırması anlamına geliyor. Yeni anayasaya çerçevesinde devletin yapısına yönelik herhangi bir görüş, bir savcı tarafından ceza kanuna aykırı olarak kabul edilebilir. Oysa insanların kendilerini bu alanda rahatça, özgürce ifade edebilecekleri psikolojide olmaları gerekiyor. Şimdi böylesi kuşatılmış bir ceza hukuku kuralları uygulaması ve yapısı varken, çocukların da bu süreçte mağdur olmaması düşünülemez. Çünkü çocuklar, Kürt sorunuyla alakalı olarak kendilerini ifade etmek konusunda önlenemeyecek bir psikolojiye sahipler. Güneydoğu, Mersin, Adana, İstanbul'daki…, yani Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki çocuklar bir şekilde kendilerini ifade ediyorlar. Bu çocukların yönlendirmelerle veya kendilerinin gösterdiği reaksiyonlarla yahut ergenlik dönemine geçmiş olmalarının yarattığı isyankar duygularla ya da kendilerine göre bilinçli tercihleri sebebiyle kendilerini ifade etmelerinin önüne asla geçilemeyecek. Ancak bu yasal sistem içerisinde yetişkinler nasıl mağdur oluyorsa, çocukların mağduriyeti de kaçınılmaz gibi duruyor. O yüzden artık iş "taş atan çocuklar" meselesini aşmış durumda. Sadece çocukların değil herkesin ama başta elbette çocukların ve gençlerin kendilerini özgürce ifade edebilecekleri yasal zeminlerin ve buna uygun yapıların oluşturulması aşamasına geçmek gerekiyor.  Bunun için atılacak adımlar, hem yetişkinler hem çocuklar bakımından bu toplumu rahatlatacak adımlar olur. O yüzden bugün öncelikli sorunumuz; yeni anayasa sürecinin sağlıklı yürüyebilmesi için Ceza Kanununda, Ceza Muhakemesi Kanunda, Terörle Mücadele Kanununda, Toplantı-Gösteri Yürüyüşleri Kanununda daha demokratik, daha özgürlükçü değişiklikler yapmaktır. Türkiye toplumunun daha demokratik, çoğulcu ve özgürlükçü olmasını istiyorsak, yeni anayasanın yapım sürecinde hiçbir cezai tehdidin olmadığı koşulları yaratmak zorundayız.

Ama bunun tam tersi bir süreç yaşıyoruz.

Tam tersi değil, paralel süreçler yaşıyoruz. Bir yandan umut vaat eden süreçler var, bir yandan umut kıran süreçler var. Bir yandan özgürlüklere, insan haklarına aykırı uygulamalar var, bir yandan özgürlükleri ve insan haklarını geliştirmeye yönelik çabalar, iradeler var.

Olumlu adımlar dediğiniz nedir mesela?

Mesela yeni anayasa tartışmalarında sivil toplumun iradesinin giderek çoğalması, TBMM'nin yeni anayasayla ilgili bir kararlılık ortaya koyup süreci başlatması, birçok siyasi aktörün, partinin tüm bu olanlara rağmen yeni anayasa konusunda iradesini ortaya koymuş olması, aynı zamanda mecliste sözüne ettiğim ilk adım diyebileceğimiz hukuk reformunun, yani ifade özgürlüğü ve katılım konusunda hazırlıkların başlatılmış olması umut vaat edici gelişmeler. Tabi bunun yanı sıra şiddetin giderek artması, bölgede yaşanılan durum, baskıcı uygulamaları işaret edecek şekilde ortaya çıkan operasyonlar... bunlar da negatif süreçler. Yaşadığımız toplumsal pratikler çok olasılıklı pratikler. Burada hem değişime yönelik imkânları görebiliyoruz hem de değişimin önünde engel olabilecek uygulamaları görebiliyoruz. Bu ikisini iyi analiz etmek, iyi tartmak lazım. Üzerinde durmamız gereken şey değişim dinamikleri ve değişim istekleridir. Bu yüzden yeni anayasa sürecini çok ciddi bir biçimde desteklemek gerekir.

TMK 1991'de çıkıyor ve bugün biz "çocuklar açısından mağduriyet eksiksiz olmasa da kalktı" diyoruz ama zaten aradan yıllar geçmiş ve binlerce çocuk soruşturulmuş, kovuşturulmuş ya da tutuklanmış. Sizce kalan iz nedir?

Şöyle düşünün; 12-18 yaş kuşağındaki insanları, yani henüz daha yetişkin olmamış insanları ağır polis, mahkeme ve cezaevi uygulamalarıyla karşı karşıya bırakırsanız, bu çocukların yetişkin oldukları dönemde toplumla barışık olmalarını, kendilerini geliştirerek gerçekleştirmelerini, etkili ve verimli olmalarını beklemek son derece zordur. Elbette bunu başaran çocuklar da vardır. Ama bunun oranının düşük olduğunu bilmek lazım. Ben 12 Eylül koşullarında bu sıkıntıları yaşamış bir çocuğum; 15 yaşında gözaltına alındım, işkence gördüm, askeri cezaevinde 5 ay tutuklu kaldım ve kalan cezamı sonra yine hapse girerek çocuk yaşta tamamladım. Benim içinde bulunduğum koşullarda çeşitli imkânlar doğdu ve ben yaşadığım haksızlıklar nedeniyle hukuk okumaya karar verdim, avukat oldum. Anlamlı bir hayat pratiği üretmeyi başardım. Ama herkes için bu şansa var mıydı? 12 Eylül koşullarında devletin resmi olarak duyurduğu rakamlara göre 660.000 kişi gözaltına alındı. Bunun 'unun yani yaklaşık 60.000'inin 18 yaş altındaki çocuklar olduğu söyleniyor. Şimdi bu 60.000 kişiden ne kadarı toplumsal süreçler içerisinde kendi bireysel pratikleriyle bağlantılı olarak, gerçekten kendilerini geliştirmeyi başardılar? Bunu sormak lazım. Bu işin sosyal psikolojik boyutu son derece travmatik. Hem o çocukların kendilerini geliştirebilmelerinin önüne inanılmaz psikolojik sosyolojik engeller çıkıyor, hem toplumun çocuklarla kurduğu ilişkide sorunlar yaşanıyor. Sonuç olarak konu çocuk olunca, bıraktığı iz çok daha derin oluyor. Çocuğun kişiliğinin oluşum sürecinde yaşadığı bu problemler, o kişiliğin oluşumuna ciddi bir biçimde negatif etki yapan sonuçlar doğuruyor. Sonuçta konu çocuk olunca bir yetişkinin yaşadığı mağduriyetten çok daha kapsamlı düşünmek zorundayız. Konuyu sadece yasal düzenlemede çözmek tam olarak çözmek anlamına gelmiyor. Bu çocukların rehabilitasyonu, eğitimi, toplumsal süreçlere kazandırılmaları, hem kendileriyle hem onlara haksızlık yapmış toplum ve devlet yapısıyla barışmalarının sağlanması gibi son derece önemli konular var. Özetle çocukları kendilerini kazanamıyorsanız attığınız adımların hiçbir değeri kalmıyor.

E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.