Toplumsal Cinsiyet

Türkiyede Kadın Hareketleri

Bu dosyada Türkiye`deki feminist hareketler ve farkli kadin hareketlerine dair yazılmış çeşitli makaleleri bulabilirsiniz.


Kürt Hareketinde Kadınlar ve Kadın Kimliğinin Oluşumu

Bu yazı, Tiroj Dergisi'nin 15 Temmuz - 15 Eylül tarihli 27. sayısında yayınlanmıştır.

Handan Çağlayan’ın Analar, Yoldaşlar, Tanrıçalar: Kürt Hareketinde Kadınlar ve Kadın Kimliğinin Oluşumu isimli incelemesi geçen aylarda İletişim Yayınları’ndan çıktı. Kürt siyasetinde kadınlık kimliğinin farklı evrelerde ve farklı şekillerde kurgulanışını ve bu siyasete katılan kadınların gene farklı şekillerde bu kurguları üstlenişini kapsamlı olarak ele alan bu kitap bir çok açıdan bir ilk özelliğini taşıyor. Kanımca kitabın en önemli özelliği kullandığı teorik literatür ve metodolojik yaklaşım aracılığıyla hem Kürt siyasetini hem de Kürt kadınlarını basitleştirici tanımlara hapseden söylemlere karşı son derece ayrıntılı bir cevap arz etmesi. Çağlayan, kadınların siyasete katılımlarına odaklanırken, bu katılımın biçimlerini ve etkilerini, Kürt hareketinin ideolojik dönüşümü, entelektüel birikimi, farklı siyasetlerle diyaloğu ve kitlesel mobilizasyonda etkinlik kazanan söylemleri bağlamında inceliyor ve böylelikle Kürt hareketi’nin kendine has üretim ve yaratıcılık süreçlerine ışık tutuyor.  Çağlayan, bir yandan da hem anketlere hem de mülakatlara dayanarak kadınların bu süreçte nesne ile özne olma arasında gidiş gelişlerini ve hareketi biçimlendirişlerini ortaya koyuyor, siyaset-gündelik hayat, güçlenme- kısıtlanma, iktidara direniş - kolektif kimlikle uyuşma gibi gerilim alanlarını haritalandırıyor.  

Öncelikle Handan Çağlayan’ın kitabının İletişim Yayınları’ndan çıkmış olmasının anlamını vurgulamakta yarar var. Her ne kadar çok farklı yayınevlerinden çıkan kitaplar aracılığıyla hem Kürt kadınlarının anlatılarına, hem de Kürt hareketi’nin ideolojik üretimine dair fikir sahibi olmak mümkün olsa da, bu kitapların genellikle kendini belli siyasetlerin içinde tanımlayan bir okuyucu kitlesine ulaştığı ve Kürt hareketi ve direnişini “öteki” ne anlatırken görünmeyen ve kanıksanmış dil, inanç vs. gibi sınırlara dayandığı bildiğimiz bir durum. Bir diğer deyişle Kürt hareketi söz konusu olduğunda elimizde çoğunlukla iki tür yayın var. Bunlardan birincisi Kürt anlatılarının dolaşıma girdiği ve Kürt kamusunu kuran ve sağlamlaştıran, ideoloji ve dili ile başka kamulardan ayrışmış bir halde duran yayınlar. Diğeri ise Kürt hareketini basitleştiren, başka bir şeyi örneğin Türkiye demokratikleşmesi, devlet reformları gibi konuları anlatmanın aracı kılan daha akademik ve daha geniş bir sözde evrensel sol ve demokrat eğilimli okuyucu kitlesine ulaşan yayınlar. Çağlayan’ın kitabı bu iki kamunun kesişmesinden, eklemlenmesinden doğan bir kitap. Akademik dil ile, İletişim Yayınları’nın savunuculuğunu yaptığı sol, demokratik, “evrensel” dil ile, Kürt kamusunun deneyim ile ideolojiyi, direniş ile mağduriyeti “ben” ve “biz” üzerinden anlamlandığı dilin buluştuğu yerde ortaya çıkan oldukça emek sarf edilmiş bir kitapla karşı karşıyayız.  

Bu anlamda Çağlayan’ın kitabı yeni bir soluk hepimiz için. Chatterjee’nin sömürge sonrası milliyetçilik incelemelerini ve bu milliyetçiliklerin üretici yanına işaret ettiği yazıları son derece ciddiye almış, üzerinde düşünmüş ve kurduğu dil aracılığıyla da ödevini başarmış bir kitap. Örneğin Çağlayan’ın 80 sonrası Kürt hareketi’nin kadınlığa dair söylemlerinde aile ve yeni kadın ve yeni erkek üzerinden ortaya çıkan ideolojik yaratıcılığa dair analizi, hareketin kendine kurduğu otonom alanı ve dolaşıma soktuğu toplumsal bilgileri değerlendirişi takdire şayan. Çağlayan, Kürt hareketinin de tüm yeni toplum yaratmaya soyunan hareketler gibi bu toplumu cinsiyet kimliklerinin yeniden inşası üzerinden yaptığının anlatıyor. Ancak bunu yaparken ne Türkiye’deki gibi çekirdek aileye uygun, ilerici ve modern, birbirini tamamlayan cinsiyet kimlikleri kurguluyor Kürt hareketi, ne de örneğin Hindistan’daki gibi kadını otantikliğin, erkeği ise bilimin ve mantığın taşıyıcısı haline getiriyor.       

Kürt hareketi kadınların iktidarın sessiz mağdurları, erkeklerin ise hane içinde iktidar taşıyıcıları olmalarını topyekun eleştirerek, erkekleri kendi erkekliklerini öldüremeye, kadınları ise özgürleşmeye çağırıyor. İki cins için de dağa çıkmak, siyasete katılmak hem halk için haksızlığa karşı savaşmak, hem de kendilerini toplumun baskın kadınlık ve erkeklik kimliklerinden kurtarmak demek. Toplumsal ilişkileri ve hiyerarşileri anlamlandırmakta önemli bir yer işgal eden namus kavramı da böylelikle başka bir anlam kazanıyor hareket içinde. Namus kolektifleşiyor. Kadın bedeninden uzaklaşıp, her türlü haksızlığı, köleleştirmeyi işaretlemeye yarayacak şekilde yaşanan toprağa ait olarak kurgulanıyor. Kolektivitenin bedensel ve kültürel bütünlüğüne karşı yapılan tüm zulümleri içererek korunması gereken bir ulusal değer olarak beliriyor. Kadınları savaşa, siyasete çağıran, kadın kurtuluşunun ve erkek egemen toplumsallığa karşı mücadelenin merkeze konulduğu bir direniş ideolojisinin Türk milliyetçiliğinin bir türevi olmadığı, tam tersine kendi özgün otonom alanını oluşturduğu son derece açık böyle bir durumda. Çağlayan’ın gene kitabın üçüncü bölümünde anlattığı gibi Abdullah Öcalan’ın hareket üzerindeki etkisini de bu bağlamda ele almak mümkün. Öcalan erkekliği öldürmüş ve kendini cinsiyet kalıplarından kurtarmış androjen bir kimlik olarak beliriyor. Öcalan’ın cinsiyetleri aşmaya dair yaptığı çağrı, çağrıcının son kertede söylem dışında kurgulanabilmesini sağlıyor. Bu bir yandan Öcalan’a mutlak bir kuvvet verirken bir yandan da en azından ideolojik boyutta kadınlar ve erkekleri eşitliyor. Ne gerçek kadınlar, ne de gerçek erkekler hiç bir zaman öngörülen yeni kadın ve erkek olamayacaklar (belki sadece şehitler dışında) ve bu yüzden de hiç birinin iktidarı sorgulanamaz değil. Nitekim Çağlayan’ın sonraki analizlerinde Kürt hareketi’nin tam da bu yüzden sürekli olarak yeni eleştiriler ve yeni sorgulamalara girebildiğini, kemikleşen iktidarlara yönelik sürekli yeni söylemler oluşturabildiğini görüyoruz.  

Ancak Çağlayan bilhassa 3. ve 4. bölümlerde kadınların kendi anlatılarına yer vererek hareketi idealleştirmemize, fetişleştirmemize de izin vermiyor. Bunu da hem deneyim anlatıları hem de ideolojik çözümlemeler (ideolojileri sınıra dayatıp oradan okuma metodu ile) aracılığıyla, hareketin limitlerini algılamamızı sağlıyor. Her şeyden önce kadınlar gündelik hayatta halihazırda var olan kültürel kodlarla başa çıkmak durumunda. Toplumsal ilişkileri kuran bu kodlar toplumsal dönüşümle birlikte değişmekte ancak yine de çeşitli bağlamlarda kadınların denetimini sağlamaya imkan tanımakta. Üstelik bunların ne işlev gördüğü aile, dernek, parti, cezaevi, dağ mekansallıklarında farklılaşmakta ve hareket içinde de gerilim yaratmakta. Kadınların aktörlüğü ve mücadelesi tam da buralarda erkeklerinkinden kimi zaman ayrışarak harekete de damgasını vurup, dönüştürücü bir etkileşim sağlıyor.  

Ayrıca farklı dönemlerde farklı kadınların harekete dahil olmaları da ayrı bir gerilim alanı. 80ler ve 90larda kadınlar çoğunlukla kendi mağduriyet deneyimleri ile harekete girip, ana, eş, kardeş olarak var olmuşlarsa da, hali hazırda hareketin tümünde olduğu gibi kadınlar arasında da eğitimli, orta sınıf kadınların çoğaldığını söylemek mümkün. Bu kadınlar feminist bakış açısı ile iş yapsalar da sınıfsal bağlamda ki iktidar dönüşümünün kadın hareketindeki izdüşümlerinin ne olduğuna dair söyleyecek sanırım daha çok şey olsa gerek.  

Kitabın belki de tek sorunlu bölümü birinci bölümü. “Kürt kadını’nın Konumu” isimli bu bölümde Çağlayan farklı kaynaklara dayanarak Kürt toplumunda kadınların nasıl tanımlandığına ve ezilme biçimlerine sair bir özet veriyor. Her ne kadar bu bölüm okuyucuyu belli bir izlek içine oturtmak amacıyla ve okuyucu düşünerek yazılmış olunsa da tüm kitap boyunca kimliklerin çoğul ve hiç bir zaman tamamlanmamış olduğunu söyleyen Çağlayan burada kültürel antropolojinin kimi zaman yaptığı indirgemeciliğin tehlikeli sularında gezinmekten kurtulamıyor. Kendisinin de gösterdiği gibi Kürt kadın kimliği çok uzun bir dönemden beri mücadele ve mağduriyet içinde, son derece ağır siyasal ve ekonomik koşullarda oluşuyor. Bu bağlamda da Kürt kültürünün dayattığı tekil ve siyasal ve ekonomik sömürü süreçlerinden bağımsız bir kadınlıktan bahsetmek haliyle hiç bir zaman için mümkün değil.  

Son olarak bu yazı aracılığıyla Handan Çağlayan’a Türkiye akademisinde Kürt hareketi ve Kürt kadınları üzerine basitleştirilmiş ve araçsallaştıran bilgiler üretilmesini son derece zorlaştıracak olan bu çok şey öğrendiğim kitap için teşekkür etmek isterim. Çağlayan bir kez daha teorik birikim kadar, ezilenlerin öznelliğiyle diyalog halinde kurulan bir siyasi angajmanın ve kapsamlı araştırmanın akademik bilgi üretiminde olmazsa olmaz şartlar olduğunu bize göstermiş oldu. 




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/turkiyede-kadin-hareketleri-1/kurt-hareketinde-kadinlar-ve-kadin-kimliginin-olusumu

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.