Pasif Devrim, İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi-2
İlker Yasin Keskin
18.11.2011
Tiyatro
Boğaziçi’nde Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı toplumsal dönüşüme dair
bir proje üzerinde çalışırken çeşitli arka plan okumaları yapıyoruz.
Yazı, bu okumalar sırasında fark ettiğim bir kitap hakkında olup Pasif Devrim, İslami Muhalefetin Düzenle
Bütünleşmesi-1 başlıklı yazının devamı niteliğindedir.
Bertolt Brecht’in
sonraları bilim çağının tiyatrosu dediği epik tiyatro kuramının
temellerinde modern bilimin mimarlarından sayılan Francis Bacon’un
bilimin doğasına dair kurduğu ilkelerin etkisi büyüktür. Brecht’in
alışıldık olanın alışıldık olmaktan çıkarılması şeklinde
tanımlanabilecek yabancılaştırma ilkesinde, Bacon’un “Neuen Organon”[1]
eserinde yer alan doğru bilgiye ulaşmanın yolunun ön yargılardan
kurtulmak şeklinde özetlediği şey ile bağlantısı vardır.
Bacon insan zihninin
bilgiye ulaşmasını engelleyecek ön yargılarla dolu olduğunu söyler. “Kendisine
egemen olmak için doğayı tanımaya, bilmeye girişirken ilk yapılacak
şey, ön yargılardan kendimizi kurtarmaktır. Doğanın dünyasına girerken,
önceden edinmiş olduğumuz yargılar ile sanıları bir yana bırakmamız
gerekir.”[2]
Bacon ön yargıları dört
grupta toplamış:
1) İnsanın doğayı insan
biçiminde görme eğiliminde olması (idola tribus)
2) Bireyin kendi bakış
açısına saplanıp kalması (idola specus)
3) Dilde yer alan
gelenekselleşmiş yargılar (idola fori)
4) Otorite olmuş kimselere
inanma eğilimi (idola theatri).
Üstat Bacon, doğaya hakim
olmanın yolunun doğru bilgiye erişebilmekten geçtiğini, bunun için de
öncelikle ön yargılardan kurtulmak gerektiğini söylemiş. Doğaya egemen
olmayı Brecht’in yaptığı gibi toplumsal koşullara hakim olabilmek
olarak da anlayabiliriz…
Ön
Yargılardan Kurtulmak
İşte bu iki yazıda benim
yapmaya çalıştığım da doğru bilgiye erişebilmek; toplumsal koşullara
hakim olabilmek için önemli bir ön yargı hastalığına dikkat çekmek
oluyor. Maalesef pek çok tiyatrocu da bu ön yargı hastalığından
muzdarip… Bu ön yargı hastalığı yukarıdaki Bacon’ın
sınıflandırmasında 2, 3 ve 4 numaraya giriyor.
Bir örnek vereyim.
Moliere’in hayatını ve tiyatrosunu anlatan bir gençlik tiyatrosu
projemiz var: Moliere Efendi. Bu oyunla turnelere gittiğimizde,
tiyatrocular tarafından pek çok kez şu sözlerle karşılaşıyoruz.
“Moliere… Tartuffe oyunu bizi çok iyi anlatıyor. Bir Tartuffe izledim
müthiş bir yorumdu. Fevkalade güncel ve politik.” Aslında burada
kastedilen tabi ki oyundaki iki yüzlü rahip figürünün yerine “sapık
imam” veyahut güya üstü örtülü “Tayyip Erdoğan” göndermeleri ile güya
“güncelliğin” yakalanmasından ibaret. Bu gibi örneklerde pek de
üzerinde çalışılmamış bir dramaturji anlayışı ile AKP’nin öncüsü olduğu
sosyal ve ekonomik değişime karşı çıkış, gericilik ve takiye eksenine
indirgenir. Bu anlayışa göre İslamcılar gizli gündem taşırlar; devleti
İslami kanunların kuşattığı bir şeriat devletine dönüştürmek ve laik
cumhuriyeti yıkmak için yeni bir kılığa (AKP) bürünmüşlerdir.
Baştan söyleyeyim, tam da
bu söylemlerin gerçekliğin görülmesini engelleyen bir perde olduğunu
düşünüyorum. Kökleşmiş ön yargıları içeren bu söylemlerden kurtulmak
için de naçizane bir kitap öneriyorum. Cihan Tuğal’in eserine değinerek
sıkça baş vurulan İslamcılara dair kullanılan takiye ve gericilik ön
yargısı hastalığından kurtularak devletin yeni ortakları (yeni
sahipleri mi desek yoksa) hakkında daha sağlam analizlerin önünü açmak
gerektiğini iddia ediyorum.
Gericilik,
Takiye, Örgütlü Cehaletin Yükselişi vs…
Bu yazıda kitabın
içeriğinden bahsedecek; C. Tuğal’in AKP’nin siyasi vizyonunu özetleyen
toplumsal jestlerden örnekler verecek ve bunlar hakkında bir kaç kısa
kelam ederek yazıyı noktalayacağım.
C. Tuğal 90'lı yılları
İslamcı muhalefetin canlı, dinamik bir dönemi olarak resmediyor. Ancak
AKP’nin ortaya çıkışı ile bu muhalefetin sisteme entegrasyonu
sağlanarak sistemin kendini ayakta tuttuğunu belirtiyor. Bunu yaparken
AKP’li kurucuların kendilerini radikal İslamcı gelenekten
ayrıştırdıklarını; yeni partiyi batı ve kapitalizm yanlısı, devletle
barışık olarak pazarladıklarını söylüyor. Özetle dindar işadamların AKP
kanalı ile İslamcı muhalefetin enerjisini absorbe ettiklerini ve yine
parti kanalı ile İslamcı çevrelere kendi görüşlerini empoze ettiklerini
belirtiyor…
Yukarda kısaca tanımlanan
gelişmenin iki sebebi var: 1) 28 Şubat darbesi ile İslamcıların pek çok
hareket alanını kaybetmesi 2) AKP’nin yeni sınırlamalara uyum sağlamayı
düzenleyen bir alternatif olarak belirmesi…
C. Tuğal, kitabın
girişinde ilginç bir değişime tanıklık ettiğinden bahsediyor: İslami
muhalefetteki değişimi Yasin adındaki bir esnaf üzerinden anlatıyor.
Yasin 2000'de tanıştıklarında, kırklı yaşlarında radikal İslamcı bir
esnaf… Kayıt dışı mescitlere gidiyor. Sürekli ibadete hazır bulundurmak
için dükkanına girerken ayakkabıların çıkartılmasını istiyor. Fazilet
Parti’sini korkak ve kısmen de milliyetçi olarak gördüğünden Fazilet
Partili değil.
C. Tuğal, Yasin’le
karşılaştıklarında civarda Nurcuların yer aldığını söyleyince Yasin
kahkahayı patlatıyor ve şu cevabı alıyor: İslamcıların dolu
olduğu bir yerde Nurcuların ne işi var! Bu yanıtı alan
Tuğal, cehaletinden utandığını söylemeyi ihmal etmiyor: Çünkü devlet
yanlısı, Türk milliyetçisi, kapitalist İslami grubun, yani Nurcuların,
İslamcı bir mahallede yoğun olabileceğini düşünebilmesindeki hatayı
fark ediyor.
Gelin görün ki Tuğal, altı
yıl sonra Yasin’le tekrar karşılaşıyor. Yasin’in siyasi vizyonu ve
hayat tarzının ciddi bir değişim gösterdiğini fark ediyor: Nurcularla
arasında belirgin bir mesafe olan Yasin artık Nurcuların sohbetine
katılmaya başlamış. Kayıt dışı mescitlere değil devletin camilerine
gidiyormuş. Çünkü eski tutumunun toplumu kamplaştırıcı bir yere hizmet
ettiğini itiraf etmiş. Sistemli çalışmaya önem veriyor, iş yeri ile
ibadeti ayırıyormuş. Artık dükkanına girerken ayakkabılarını
çıkarmıyormuş. Devletine saygı duyuyor ve bu devletin Ortadoğu’da
İslama hizmet eden en büyük devlet olduğuna inanıyormuş. Tahmin etmek
güç değil; o artık AKP’ye oy veriyormuş. Ona göre AKP sistemli
çalışmayı, bilimle iş görmeyi ve hoşgörülü Müslümanları temsil
ediyormuş. Pek doğal olarak hayatında değişmeyen şeyler de var: beş
vakit namazını eksik etmemesi, vücut hatlarını belirsizleştiren
kıyafetler giymeye devam etmesi, çember sakalını kesmemesi vs…
C. Tuğal bu değişimi
simgesel bir yere koyuyor. Ve AKP’nin öncüsü olduğu değişimi aklileşme
ve kısmi sekülerleşme olarak tanımlıyor.
Yeni Bir
Şehir Yaratırsan Yeni Bir İnsan Yaratırsın
Değişim insanlarda olduğu
kadar yönetim mekanizmalarında da hissediliyor: AKP ve eski İslamcı
gelenek ile arasındaki ayrımı en belirgin hatlarla yerel yönetim
mekanizmasında görmek mümkün. Önceki RP ve FP döneminde belediye
elindeki araziyi halka dağıtmış. Tabi bu dönem dinin yaşamı doğrudan
örgütlediği bir dönem… İnsanlar devletin camileri yerine kuran
kurslarına gidiyor; sosyal yardımlaşma ağları güçlü; yoksullar tespit
ediliyor ve yardımlar yapılıyor. Cuma namazı sonrası kitlesel
yürüyüşler rahatlıkla organize edilebiliyor vs… Bu dönemde belediye
binası ise camiyi anıştıracak şekilde yeşil renkli… İnsanlar belediyeye
ayakkabılarını çıkararak giriyor. Belediye başkanına bile rahatlıkla
ulaşabiliyorlar. Çünkü başkan sadece belediye işlerinden sorumlu olan
bir profesyonel değil; o aynı zaman da dini bir otoriteye de sahip…
Başkan uzun sakallı ve konuşmaları yoğun dini söylemleri içeriyor.
Ancak AKP iktidara
geldikten sonra yeşil renkli belediye binası yıkılıyor. Yerine yeni bir
bina yapılıyor. Artık eskisi gibi başkanla görüşmek kolay değil.
Çeşitli bürokratik mekanizmalardan geçilmek zorunda. Yeni yönetimin
destekçileri eski yönetimi Robin Hoodculukla suçluyor. Ne de olsa
dağıtılan arazilerle birlikte çarpık kentleşmenin öncüsü olmuşlar. Eski
başkan ve kadrosunun büyük bölümü ilçe içerisinden. Yeni başkan ve
kadrosu ise bazı ilçe sakinlerine göre ilçe dışından; hatta kimilerine
göre başkan, Sultanbeyli’yi köylü olarak görüyor. Yeni başkan eskisi
gibi sakallı değil, ince bıyıklı… Yönetim işlerinde hiyerarşi ve
profesyonelleşmeye dayalı söylemleri ile yeninin sembolü…
Yeni yönetim, modernist
toplum mühendisliğinin temel özelliklerinden birini miras alıyor ve
“yeni bir şehir yaratırsan yeni bir insan yaratırsın” söylemi ile
kentte önemli mekansal değişimlere imza atıyor. Üst düzey bir belediye
çalışanı ise şöyle konuşmuş:
Fiziki yapıyı
değiştirirsek, insanların fikirleri de değişecektir. Parklar, kültür
merkezleri ve tüneller inşa edersek insanlar da değişecektir. Bunların
öncesinde inşa edilmemiş olması önceki yönetimlerin ve popülizmlerinin
bir sonucudur. Eğer doğru şeyler yapsalardı, eğer inşaatlara sınırlama
getirselerdi, bu ilçe bir varoş olacağına, İstanbul’un en zengin
yerlerinden biri olurdu.[3]
Yeni yönetimin eskiyi
İslamcı popülizmle suçlamasının ve ilerleme arzusunun altını çizmek
gerekiyor.
90'lı yıllarda buz dağının
görünen yüzü olan kitlesel gösteriler yani Cuma hutbelerinden sonraki
kitlesel yürüyüşler artık öyle eskisi gibi kolay organize edilemiyor.
Üstelik önceden devlete, devletin polisine ve askerine karşı atılan
sloganların esamesi okunmuyor.
Kısaca not ettiğim
yukarıdaki tablolar AKP’nin siyasi vizyonunun İslami muhalefetin
yaratıcı bir şekilde modernizasyonu tespitinin kısa ipuçları olarak
okunabilir.
Şimdi AKP vizyonunu
özetleyen en ince gözlemlerden birinden bahsedelim. Hatırlarsınız 2005
yılında Danimarkalı karikatürcülerin Hz. Muhammed’in karikatürlerini
çizmeleri ile bir olay patlak vermişti. Türkiye’de bu karikatürler pek
çok şekilde protesto edilmişti. C. Tuğal kritik bir anın kısa bir
fotoğrafını çekerek önemli bir dönüşümün izini yakalıyor.
Bu gündemin çalkalandığı
sırada bir cuma hutbesinde ilginç bir şekilde eski
dönemi anımsatacak sertlikte mesajlar verildiğine şahit
oluyor. Bu mesaj, meşhur “Emr-i bil maruf nehy-i anil münker” (iyiliği
emretmek, kötülükten men etmek) üzerine kurulu… Emir ve men
fiillerinden rahatlıkla anlaşılabileceği üzere bu ayet insanları
çevrelerini İslami dönüşüme uğratmak yolunda aktif bir pozisyona
çağırıyor. Bazı İslamcılara göre bu ayet tehlikeli bir şekilde
yorumlanmaya da müsait… İmam konuşmasında bu ayete referans veriyor.
Ancak konuşmasına yine ilginç bir şekilde şöyle devam ediyor:
Bu yüzden biz
çocuklarımızı, eşlerimizi, dost ve akrabalarımızı düzeltmekle
mükellefiz. Ayrıca peygamber efendimiz ne emretmiştir? (eksen
değişimine dikkat) Bir yerde haksızlık varsa elinle düzelt,
elinle düzeltemiyorsan dilinle düzelt.
Bunu da yapamıyorsan kalbinle
buğzet. Çevremizdeki bazı kötülükleri düzeltecek kadar
güçlü olmayabiliriz. Bunları da kalbimizde mahkum edeceğiz. (vurgular
ve parantez içi bana ait)
C. Tuğal, imamın ünlü
ayeti yorumlarken ayetin ılımlı tefsirlerinden birini kullandığını
söylüyor. Bu tavır değişikliğinin radikal hareketliliği
normalleştirmeyi ve kapsamayı amaçladığını belirtiyor. Devlet kaynaklı
hutbenin, insanların akıllarında olan bu ünlü ayeti ılımlı yorumu ile
kullanarak muhalefeti kontrol altında tutmayı amaçladığı sonucunu
çıkarıyor.
C. Tuğal çalışmasında
değişimi tanımlayan yukarıdakilere benzer pek çok anekdot ve tablo
sunuyor: Örtülü kadınların giyim tarzlarına blucinlerin eklenmesinden
tutun, başı açık kadınların tezgahtar olarak çalışabilmesine, parti içi
ve cemaat ilişkilerinin sınıfsal yükselme amaçlı kullanımının
artışından, faizli bankacılığa başvurmanın kanıksanmasına
kadar kapitalizmin İslami çevreler içerisinde normalleşmesi ve
dünyevileşme konusunda çok sayıda detaylı örnek
sunuyor.
Birileri
Kazanıyorsa Birileri de Kaybediyordur!
Öte yandan kitapta gelecek
projeksiyonuna dair dikkatimi çeken iki nokta var: İlki Kürt sorunu ile
ilgili. İkincisi ise tabanda oluşacak bir yarılmanın ipuçlarını taşıyor…
2000 başlarında Kürtler
ayrımcılığa maruz kalabilmektedir ancak bu 2006'da bir parça
yoğunlaşıyor. Devleti sahiplenen AKP’li insanların devlete muhalefet
etmeye devam eden Kürtleri ötekileştirmesi pek normal elbet. Ancak
Tuğal, 2006'da ilk defa Kürtlerin doğrudan işsizliğin müsebbibi olarak
görüldüklerini ve tabanda bu görüşün yaygın olduğunu fark etmesi
çarpıcı bir gelişme… C. Tuğal böylesi bir düşünce yapısına daha önce
rastlamadığını belirtiyor.
İkinci önemli nokta ise
bölgenin proleterleri olan inşaat işçileri arasındaki diyaloglar…
İçlerinden MHP’den AKP’ye geçen Vehbi örgütsüz olmaktan yakınıyor:
Bugün insanlar
kurbanlık koyun gibi çalıştırılıyorsa, bunun nedeni inşaat sektöründe
başların olmamasıdır. Mimarların odaları var, mühendislerin, esnafların
odaları var, emekli kamu işçilerinin odaları var, daha birçok örnek
sayabiliriz. Ama bizim bir odamız yok. Devletin kusurlarından biri
budur. Peki, bunları devlet mi kurmalı, yoksa halk kendi mi yapmalı?
CT: Sizce
hangisi?
Asıl sence
hangisi. (Duraklama) İnşaat sektöründeki vatandaşlar bunu koordine
etmeli. Her şeyi devletten bekleyemeyiz, değil mi?
CT: Bu yönde
herhangi bir girişim var mı?
Henüz olmadı,
olacağını da düşünmüyorum. Başıbozukluk birilerinin ekmeğine yağ
sürüyor.
Vehbi önce örgütlenme
sorumluluğunu devlete atıyor ancak sonra çark ederek anarşiye mahal
vereceğinden dolayı sorumluluğu kendi üzerine alıyor. Yine de Tuğal’e
göre 2000'lerin başına nazaran değişim çarpıcı… Çünkü o zaman
örgütlenmeden ve sendikalaşmadan kimse bahsetmemiş…
Yukarıdaki iki kritik konu
geleceğe dair ipuçlarını veriyor. Sistem muhalefeti entegre ederken
yeni muhalefetini üretmeye de devam ediyor.
Bu arada şunu da
belirtelim: Kitabın amacı sadece İslamcı siyaseti tanıtmak değil; aynı
zamanda toplumsal ve siyasal radikalizme dair insanların anlayışını
derinleştirmek. Derinleştirmek sözcüğünün altını çizelim… Kitabın
dramaturjisinin bu yanını hafifsememek gerekiyor. Bu bakımdan kitabı,
radikal ve devrimci hareketlerin sisteme entegrasyonuna bir örnek
teşkil edecek bir hikaye gözüyle de okumak mümkün.
Şimdilik bu kadar… Daha
fazlası kitap özetine girer ki bunu yapmak yerine kitabın içerisinden
dikkatimi çeken ve beni etkileyen bazı noktaları sunarak, içerisinde
olduğumuz toplumsal dönüşümü açıklayacak bir kitabı tavsiye etmek
istedim.
Bu çalışma en temel
anlamda, AKP ve öncüsü olduğu siyasal ve toplumsal dönüşümün, neoliberal
dönüşüm olarak ve İslami çevrelerin yaratıcı bir şekilde modernizasyonu
olarak tanımlanabileceğini açıklıyor. Yine bu çalışma
“takiye”, “gericilik”, “örgütlü cehaletin yükselişi” vs. gibi sığ
yakıştırmaların komikliğini ifşa etmesi anlamında önemli bir yerde
duruyor.
Yukarıdaki sloganlar,
toplumsal değişimi gösteren bir tablonun ancak küçücük bir bölümünü
ifade ediyor. Gerçekliği açıklamaktan uzak bu yakıştırmalar ile
insanlar avuna dursun; işte bu kitap, tablonun önemli bir bölümünü
açıklayacak parçaları içeriyor. Kitabı okuduğunuzda, parçaları yavaş
yavaş yerlerine oturtacak ve tabloda bir resmin belirdiğini
göreceksiniz: Fonda Üsküdar’ın Kız Kulesi ve üzerlerinde ince bıyıklı
sürücüleri ile sahilde dörtnala koşan atlılar…
[1]
İsim benzerliği açıktır. Brecht ve Bacon arasındaki etkileşim, en bariz
işaretini epik tiyatro kuramının temel ilkelerini açıkladığı Tiyatro
İçin Küçük Organon’un isminde belli eder. Çünkü Bacon’ın da bilimin
temel ilkelerini sunduğu Neuen Organon adlı bir yapıtı vardır.
[2]
Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi
Kitabevi, 2008, s. 215
[3]
Cihan Tuğal, Pasif Devrim, Koç
Üniversitesi Yayınları, 2010, s.239