Bir Kitap: Pasif Devrim, İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi-1
İlker Yasin Keskin
12.101.2011
Her tiyatrocunun bir yapıt üretebilmesi için öncelikle elinde çarpıcı bir öykü
olmalıdır. İkinci olarak da bu öyküyü nasıl yorumlayabileceğine dair toplumsal
analize ihtiyaç duyar. İlki hikaye yazma sürecini kapsar; ikincisi ise ilkiyle
bağlantılı olarak yorumun inşa sürecinde çağını anlayabilme kabiliyetini… Bu
anlamda toplum bilim her zaman tiyatronun ayrılmaz bir parçasıdır. Teatral
analiz toplum bilimin ışığında yolunu bulmaya çalışır. Dolayısıyla tiyatro
yazarlarını, (eserin yorumuna şekil verenler olması ölçüsünde) yönetmenleri ve
oyuncuları, yaşadıkları çağların aynı zamanda birer toplum bilimcileri olarak
görmek mümkündür. Bu anlamda, klasikleşmiş ve büyüklüğü yadsınmaz tiyatro
yazarlarını günümüze ulaştırabilen şeyin, sadece edebi kabiliyetleri değil aynı
zamanda çağlarının büyük toplum bilimcileri olmalarından kaynaklandığını
söylemek de güç değildir. Aradan asırlar geçse de onları hala sahnelerimize
taşıyan özellik, insana ve topluma dair değerlendirmelerinin derinliği ve
sağlamlığından kaynaklanır.
Shakespeare’i ve Fırtına’sını düşünün… Montaigne olmasaydı emin olun ki
Caliban’ı, Ariyel’i, Prospero’yu şu anki derinliğinde ve çelişkileriyle
yaratamayacaktı. Ya da Machivalli okumayan bir Shakespeare’in taht kavgalarının,
kısır iktidar döngülerinin bireyde ve toplumda yarattığı tahribatı işleyebilmesi
mümkün olabilir miydi? Yeni burjuva değerlerin doğuşunu ve feodalizmin çöküşünü
kavrayamayan bir Shakespeare, Shakespeare olur muydu? “Tiyatronun
kabul edilebilir bir şekilde sunulan derslerle, insanların kusurlarını
yüzlerine vurmak için ustalıklı bir yol arayan şiir formundan daha fazla veya
daha az bir şey olmadığını”
söyleyen
Moliere’in hukuk eğitimi almadığını ve filozof Gassendi’den dersler almadığını
Descartes okumadığını düşünün. Böyle bir Moliere’in, özentilik, paraya taparlık,
narsizm gibi burjuva hastalıklarını sahnesinde gülme ve alayla cezalandırması da
mümkün olmayacaktı…
Tiyatrocuların, yaratıcılıklarını bir bağlama oturtan; önlerini görebilmelerini
sağlayan analiz araçlarına ihtiyaç duyduklarını herkesin saygıyla andığı iki
büyük yazar üzerinden böylece hatırlatmış ve vurgulamış olduk. Dolayısıyla dram
sanatı ile uğraşanların buluşma noktası haline gelen; bilgi alış verişini ve
düzeyli tartışma ortamlarını sağlaması bağlamında bu sitede yazanların, günümüzü
değerlendirebilmeyi sağlayan araçlara dair öneriler ve değerlendirmeler yapması
da pek normal olacaktır.
Şimdi bu uzun girizgahtan sonra gelelim asıl meseleye: Shakespeare’e tapan,
Moliere’i sevgiyle anan tiyatro camiamızın büyük çoğunluğunun günümüz
Türkiye’sine dair söylemlerini hatırlayarak işe başlayalım. Malumdur, özellikle
tiyatro hakkında yazıp çizen veyahut söylem üreten bu kesimin dilinde pelesenk
olmuş günümüz Türkiye’sini açıklama iddiasına sahip bazı söylemler var: Takiye
ve gericilik… Bu ve buna benzer söylemlerin pek çok çelişkinin ve karmaşıklığın
üstünü örttüğü, meseleleri dar kalıplar içerisinde değerlendirmeye neden olduğu
rahatlıkla savunulabilir. Bu analiz körlüğüne çare olacak bir kitap önermek ve
bu kitap hakkında bir kaç kelama girişmek de işte bu yazının konusunu
oluşturuyor.
Gündelik
yaşamın içerisinden diyaloglara yer vermesi itibariyle okunması gayet zevkli,
ilginç anekdotlardan oluşan, dili sade, kuru bir doktora çalışmasının
sınırlarını zorlayan bir kitap. Günümüz Türkiye’sini anlatma derdinde olan her
tiyatrocunun, güncel toplumsal analizlerini geliştirme yönünde bir adım niteliği
taşıyacak Cihan Tuğal’a ait
“Pasif Devrim, İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi”
adlı doktora çalışmasını okumayı tavsiye ediyorum.
Kitap, mütedeyyin insanlara dair kaba, indirgeyici, içeride var olan çelişkileri
ve karmaşıklığı takiye ve gericilik söylemleri ile düzleştirerek görmezden gelen
“güya” muhalefet söylemlerinden kurtulmak konusunda derde deva bir alan
çalışması niteliğinde.
Şöyle ki, Cihan Tuğal 90′larda İslamcıların bir nevi kalesi haline gelen
Sultanbeyli’de 2000′lerin başında bir alan çalışması yapıyor. Daha sonrasında
AKP’nin kuruluşu ve toplumsal hayatın ciddi dönüşüme uğradığı Sultanbeyli’ye
tekrar gidiyor ve 2006′da bir kez daha alan çalışması yapıyor. Kamusal alanın ve
insanların nasıl bir dönüşüm geçirdiğini, kimi zaman anekdotlar eşliğinde ve
kimi zamansa insanların hayata bakışlarını gündelik konuşmalarıyla sunuyor.
Mekanın ve insanın değişimini gündelik yaşamın ayrıntıları içerisinden veren
böyle bir çalışmadan bir tiyatrocunun etkilenmemesi haliyle pek mümkün olmuyor.
Zaten, araştırma yaptığı bölgede pek çok insanla “muhabbet kurmuş” bir toplum
bilimcinin yıllar sonra tekrar aynı yerde araştırma yaparak değişime tanık olma
durumu başlı başına dramatik bir hareket noktası kuruyor.
Kitap sayesinde günümüzde yaşanan ciddi siyasal ve sivil dönüşümün nedenlerini
ve nasıllarına dair kafa yoruyor; bu dönüşüm sürecinde İslami çevrelerin
çelişkilerine ve çatışmalarına tanık oluyorsunuz. Çelişki ve çatışmanın olduğu
yerde ise dram sanatının kıvılcımı çakılmış oluyor. Herhalde bu kitabı bir
tiyatrocunun kaynak kitapları arasına alması için bunlar yeterli bir sebepler…
Kestirmeden söyleyelim kitabın temel tezi şunun üzerine kurulu: AKP’yi ve öncü
olduğu toplumsal dönüşümü gerçek İslamcı gündemi gizleyen bir vitrin olarak
görmenin sığlığını ortaya koyması ve bu dönüşümün İslami ve muhafazakar kesimin
sisteme entegre olması üzerinden okunması gerektiğini ispat etmesi… Yazar,
dönüşümün devlete karşı gelişmediğini,
bilakis devletin İslamcılara saldırıları ile bağlantı (hatta bazen
işbirliği) içinde oluştuğunu
savunuyor.
Yazar şu sorunun yanlış bir soru olduğunu söylüyor: Türk İslamcıları gerçek
emellerini gizliyorlar mı, yoksa gerçekten değişip sıradan muhafazakarlar haline
mi geldiler?
Yazar yukarıdaki sorunun içerisinde yer alan ikiliğin, siyasal ve toplumsal
dönüşümü anlamanın önünde engel teşkil ettiğini belirtiyor. Ki bu görüşe
katılmamak mümkün değil. Saha çalışmasında Sultanbeyli’nin seçilmesinin nedenini
ise İslamcılığın bir dönem kalesi olan bu yerin 2000′lerdeki toplumsal dönüşümle
birlikte İslamcılığın sisteme soğurulması ile bu vasfını kaybetmesi olgusundan
kaynaklandığını belirtiyor.
Kitabın içeriğine daha derinlemesine değinmeyi ve Sultanbeyli’de kamusal hayatın
dönüşüm hikayesini anlatmayı ise bir sonraki yazıya bırakalım…