Düşünce

Radikal Teori: Vizyon, Strateji ve Aktivizm


Michael Albert - İstanbul Konuşması

Michael Albert - İstanbul Konuşması (İstanbul ODTÜ Mezunları Derneği)

25 Aralık 2007

Çeviren: Ozan Aksoy

Yapışkanlık Sorunu

Türkiye’nin nüfusu nedir? 70 milyon mu? Geldiğim ülke olan ABD’nin nüfusu kabaca 300 milyon. Yeni bir Türkiye toplumu yaratmak için bizden yana olan kaç kişiye ihtiyacımız var? Yeni bir Amerikan toplumu yaratmak için Amerika’da bizden yana olan kaç kışiye ihtiyacımız var? Tahminde bulunmak isteyen kimse var mı? Kaç kişiye ihtiyacımız var? Cevabı tabii ki kimse kesin olarak bilemez. ABD toplumunu gerçek anlamda özgürleştirici, eşitlikçi, adaletli, sınıf ayrımlarının olmadığı, ırkçılığın olmadığı, cinsiyetçiliğin olmadığı bir topluma dönüştürmek istiyorsak, bence 100 milyon kişinin içinde bulunduğu bir harekete ihtiyacımız var; sadece pankart taşımakla kalmayıp ortak bir vizyonu gerçekten paylaşan, hareketin doğasını, hareketin araçlarının ne olacağını ve hangi usullerle hareket edileceğini tasarlayıp tanımlamaya bilfiil katılım gösteren 100 milyon kişi. Aynı şekilde Türkiye’de de kabaca 25 milyona ihtiyacımız var.

ABD’de gerçekten kazanabileceklerinin, gerçekten yeni bir dünya kurabileceklerinin mümkün olmadığını düşünen pek çok insan var. Bu düşünme biçimini tarif eden bazı deyimler de üretildi. ABD’de insanlar sıklıkla: “meleklerin tarafında olmak istiyorum” diyor. Ya da “iyinin yanında savaşmak istiyorum” diyor. “İyinin yanında savaşmak” şu demek: Düşünün ki Mike Tyson’la dövüşeceksiniz. Mike Tyson’la dövüşecekseniz, ne kadar antrenman yaptığınızın, ne kadar çok çalıştığınızın hiç bir önem, yok, kesinkes kaybedeceksiniz. Ya da bu odadaki insanlardan rasgele birilerini seçerek bir futbol takımı kurduğunuzu ve bu takımın Brezilya milli takımına karşı oynayacağını düşünün. Yani bu örneklerde, “iyinin yanında savaşmak” kesinkes kaybedeceğiz demek, ama en azından ortaya çıkarak denemiş gibi görünmek gerektiğini ima ediyor. Ancak daha fazlasını deneme sorumluluğumuz olmadığı, çünkü bunun hiç bir şeyi değiştirmeyeceği anlamına da geliyor. Ciddi, tutarlı ve güçlü bir strateji oluşturma sorumluluğumuz yok, çünkü nasıl bir strateji olursa olsun hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Sadece ABD’de değil, bütün dünyada ve hatta bahse girerim Türkiye’de de mücadeleye böyle yaklaşan pek çok solcu ve anti-kapitalist var. Ama ben onlardan değilim. Ben kazanmak istiyorum, kazanabileceğimize de inanıyorum

Ancak hepimiz “iyinin yanında savaşırsak”, hiçbirimizin kazanma şansı olmadığını da biliyorum. Farz edelim ki gerçekten ciddiyiz ve gerçekten kazanmak istiyoruz. Bu durumda gerekeni yapmalı, yani yıllar süren adım adım ve yöntemli bir mücadeleyle gerçekten kazanabilecek bir hareket yaratmalıyız. Peki karşımıza çıkan ilk soru ne olacaktır?

1995’te bir panele katılmıştım. Panelde bizden 5-6 kişi vardı. ABD’deki Yeşiller Partisi’nin bir paneliydi. İtiraf edeyim, diğer konuşmalara pek dikkat etmiyordum. Kafamda düşünceler uçuşuyordu, hayaller kuruyordum ki bu sırada aklıma aniden bir fikir geldi. 1995 yılıydı, yani 1965’ten beri yaklaşık 30 yıl geçmişti ve kendime şunu sordum: 1965’ten 1995’e kadar kaç kişi ABD’de sol düşünceye yakınlaşmıştı? Vietnam Şavaşı karşıtı eylemlere, işçi hareketine, kadın hareketine, medeni haklar hareketine, gay-lezbiyen hareketine, nükleer karşıtı harekete ya da Nikaragua, El Salvador, Irak’taki savaşlara karşı çıkmış, diğer savaş karşıtı hareketlere katılmış ya da radikal bir profesörden ders almış, kısaca sol düşünceye bir şekilde yakınlaşmış kaç kişi vardı?

Muhafazakâr bir tahminle 10 milyon kişi, daha olası bir tahminle de 15 milyon kişi. Arkasından şunu düşündüm; İyi insanlardık, diğer insanların sorunlarıyla ilgilenen insanlardık, öngörü sahibi insanlardık. Peki Tanrı aşkına hangi cehennemdeyiz? Yeşiller’in panelinde otururken kendi kendime düşündüm, eğer biz bütün bu insanları tutabilseydik ve bu insanların her birinin etkileyeceği diğer insanları da tutabilseydik, ABD’de 1995’e geldiğimizde belki 30, 40 veya 60 milyon solcu olacaktık.

Kendime bu insanları tutamamış olmamızın kimin suçu olduğunu sordum. Bu bizim hatamızdı. Devlet çok güçlü olduğu için mı tutamadık? Hayır, bu insanlar itildiler. Ana-akım medya çok güçlü ve manipüle edici olduğu için mı tutamadık? Hayır, çünkü onlara ulaşamadığımız için tutamadığımız insanlardan bahsetmiyorum. Bir zamanlar aynı yerlerde bulunduğumuz, sohbet ettiğimiz ya da birlikte çalıştığımız insanlardan bahsediyorum.

Sonuçta, eğer biz solcular iyi bir toplumsal vizyona sahip, toplumun diğer bireylerini de düşünen iyi bireylersek, cazibe ve çekim merkezi olmamız gerekir. İnsanlar bize yaklaşmaya başladığında onları daha da fazla kendine çekebilmeliyiz. Zaman içinde bizim savunduğumuz görüşe daha fazla bağlanmalarını sağlamalıyız. Ama Yeşiller panelindeki düşünce deneyimi, bunun tam tersinin gerçekleştiğini gösteriyor; insanlar hareketimize daha da sıkı yapışacağına bizden daha çok uzaklaştılar. İşte ben buna “yapışkanlık problemi” adını veriyorum, çünkü biz ulaşabildiğimiz insanlara bile yapışıp onları kendi tarafımıza dahil edememiştik.

Bu sorun küçümsenecek bir sorun değil. Eğer dünyayı değiştirme konusunda ciddiysek, bu sorun, en ince ayrıntısına kadar tutarlı bir Dünya Bankası analizi yapma sorunuyla karşılaştırıldığında sonsuz derecede önemli bir sorun. “Yapışkanlık problemi” bizim birincil sorunumuz olmalı. Çözmemiz gereken, çözebilirsek de etkilerinin çok büyük olacağı bir sorun. Ancak eğer hareketimiz kazanabileceğini düşünmüyorsa, bu yapışkanlık problemi sıkıcı, hatta gereksiz bir sorun halini alır. Zaten asla kazanamayacaksak neden bu problemi çözmeye uğraşalım ki? Yoksulluk, savaş ve kapitalizmin ne kadar kötü şeyler olduklarını anlatan kitaplar yazmak çok daha kolay. Cevabını bildiğimiz sorular hakkında yazarak büyük bir özgüven kazanabiliriz. Böyle kitaplar yazarak pek âlimane görünebiliriz. Kısaca, şayet kazanmak istiyorsak, kazanabilecek bir hareket oluşturmak istiyorsak “yapışkanlık sorunu” üzerinde durmamız gereken bir sorundur. Bu konuya sonra tekrar döneceğim, şimdi size başka bir sorun …

Vizyon Sorunu

60’ların ortasında solcu olduğumda insanlar, “tamam anladık, seni can sıkıcı bir insansın, elimizde olanları beğenmiyorsun, peki sen ne istiyorsun?” diye soruyordu. Aynı soruyu 40 yıl boyunca duydum. “Ne istiyorsun?” solcuların cevabını veremedikleri bir sorudur.

60’lardan bu güne kadar solcuların yazdığı-ürettiği, ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, kapitalizmin, savaşın ne kadar kötü olduğunu anlatan bütün bildirileri, yazıları, kitapları, videoları ve söyleşileri üst üste koysak Ay’a ulaşacaktır. İnsanlar bize “lütfen yoksulluğun ne kadar kötü olduğunu bir kere daha açıklar mısın?” diye sormuyor. Ya da “hadi cinsiyetçiliğin ne kadar kötü olduğunu bir daha anlat” ya da “bombalar nasıl öldürür?” demiyor. “Ne istiyorsunuz?” diye soruyor. Bizse Ay’a kadar ulaşan yazılarımızla insanları sıkıntıya sokan şeylerin ne kadar kötü olduğunu tekrar edip duruyoruz. Tamam, olayların sebepleri hakkında çok derin hatta bazen de oldukça zekice yorumlar yapabiliyoruz, ama yine de …

Şimdi de “Ne istiyoruz” sorusuna cevap arayan ve dolayısıyla kapitalizme, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe ciddi alternatif bir vizyon sağlayabilecek bildirileri, kitapları, makaleleri, videoları ve söyleşileri üst üste koyduğumuzu düşünelim, bence dizime kadar ancak gelir. Gerçekten vizyon sorununa sadece işaret etmekle yetinenler dahil, bu konuda pek az şey üretiyoruz. Görünürde vizyon problemiyle ilgilenmesi gereken, başlığında “Sosyalizm” geçen kitapları bu guruba ekleyemeyiz, çünkü birkaç istisna dışında böyle bir kitabı okuduğunuzda kapitalizmin ne kadar kötü olduğundan bahseden 300 sayfaya karşın ne istediğimizi anlatan sadece 5 sayfa görürsünüz. Bu soruna da “vizyon sorunu” adını veriyorum. Önce bu sorun hakkında konuşacağım, yapışkanlık sorununa daha sonra döneceğim. İleride göreceğimiz gibi, bu iki sorun ilişkilidir.

Şimdi vizyon sorununu çözmeye çalıştığımızı düşünün.

1969’da insanlar beni susturmak için “ne istiyorsun?” diye sorardı. Cevabını bilmediğimizi biliyorlardı. “Eğer cevap veremiyorsan başımdan defol, bırak sokakları da evine git” diyorlardı. Benim cevabımsa aşağı yukarı şöyle oluyordu: “Köleliğe karşı çıkmak için alternatif bir pamuk üretme yöntemi bilmeme gerek yok. Ondan kurtulduğumuzda işlerin nasıl gideceğini henüz bilmesem de köleliğe karşı olabilirim.” Aynı şekilde kapitalizme bir alternatif geliştirmeden de ona karşı çıkabilirim. Ve kapitalizmden kurtulacağım, ondan kurtulmak için savaşacağım da. Bunları söylediğim 1969’da teknik olarak ve mantıken doğru söylüyordum, ahlaki olarak da haklıydım. Ama stratejik olarak söylediğim hiç de doğru değildi. Maalesef solun bu tavrı o günden bu yana hiç değişmedi. Bugün ne istediğimizi soranlar bizi susturmak için sormuyor. Soruyorlar, çünkü gerçekten ne istediğimizi bilmek istiyorlar. Vizyonumuzun olmamasının, solun bu kadar küçük olmasında çok büyük bir pay sahibi olduğunu iddia ediyorum. Şu ana kadar sadece vizyon hakkında bir tartışmayı körüklediğimi biliyorum, ama daha çok vaktimiz var; bir süre daha bana tahammül edin, bu konuyu biraz daha sürdüreyim.

11 Eylül’ün hemen ertesinde, Afganistan’ın bombalanması gündemdeyken kaldığım eve bilgisayarların tamiri için otuzlu yaşlarda genç bir bilgisayarcı gelmişti. Bir ailesi, karısı ve çocukları vardı. Kendisine ait, 3-5 çalışanı olan küçük bir bilgisayar tamir şirketi vardı. Z ve ZNet’i bu evde hazırlıyoruz, yani bayağı radikal bir ev. Duvardaki posterleri ve dergileri görünce doğal olarak sohbet etmeye başladık. Bu genç adam Bush’a oy vermiş birisiydi. Amerikan sağının büyümek için seslenmek istediği seçmen kitlesinde yer alıyordu. Konuşmaya başladık ve bütün bu savaş planlarının ne olduğunu anlamak istedi. Kendisine neden ABD’nin uluslararası bir uyuşmazlığı çözmek için Uluslararası Mahkemelere başvuramayacağını anlatmaya çalıştım. ABD bu mahkemelere başvuramazdı, çünkü böyle bir adım bu mahkemeleri meşrulaştırırdı. Bu durum da ABD’ye karşı kullanılabilirdi; oysa ABD kendisini uluslararası hukukun üzerinde görüyordu. Bu sefer bana ABD’nin neden bu kadar şiddete başvurduğunu sordu. Kendisine örnek olarak mafyayı verdim: “Mafya birine borç verip geri alamazsa o şahsı cezalandırır değil mi?” Bunun üzerine hemen anladı, dünya imparatoru ABD, itaat etmeyen ülkeleri cezalandırmalıydı. Tabii eğer bu genç ABD’de politika, gazetecilik ya da iktisat doktorası yapmış birisi olsaydı, söylediklerimden hiç bir şey anlamayacaktı; beyninin meşrulaştırıcı saçmalıklarla dolu olması yüzünden ona bir şeyler açıklamak imkansız olacaktır. Ama yıllar süren endoktrinasyondan uzak kalmış biri olarak gerçekleri anında gördü, işte şimdi asıl önemli noktaya geliyoruz.

Bu bilgisayarcıya, eğer derinlemesine bakarsan Afganistan’daki bütün gurupların, gıda yardımı ve barınak sağlayan bütün grupların “Bombalamayın” dediklerini göreceksin dedim. Dizleri üstünde bombalamamamız için bize yalvardıklarını, çünkü eğer bombalarsak 5 ila 7 milyon arasında insanı öldüreceğimizi söylediklerini aktardım. Bu insanlar şarapnellerden değil, bombalama neticesinde tarımsal üretimi ve hasat mevsimini kesintiye uğratacağımız için açlıktan öleceklerdi.

Biraz daha ayrıntıya girdiğimde ağlamaya başladı. Sol cenahtan pek az insan böyle bir tepki verirdi. Ama gerçekten acı içindeydi, hatırlayın Bush’a oy vermişti. Medya, akademi ya da hükümetten hiç kimse insanların öleceği fikrine karşı çıkmamıştı. İnsanların ölmesi, bombalama öncesi profesyonelce hesaplanmış olasılıklarda yer almıştı. Yani insanların ölmesi riskinin farkında olmamıza rağmen bombalamıştık.

Sonra bu arkadaş bana: ‘Tamam da Michael, ben bunları duymak istemiyorum, karım da istemez, arkadaşlarım da istemez, ayrıca yanımda çalışanlar da duymak istemez”. Ben de ona “aynı bir depremin yaratacağı korku ve acıyı düşünmekten kaçınmak gibi mi?” dedim. O da “Tam üstüne bastın! Benim yapabileceğim ya da tanıdığım hiç kimsenin yapabileceği bir şey yok.” “Çok çalışıp biraz daha fazla kazanarak sevdiğim insanlara iyi bakabilir, bulunduğum çevreyi güzelleştirebilirim, ama bu olanları etkileyemem” dedi. Dikkat edin “yalan söylüyorsun, ABD dünya için bir velinimettir” demedi.

Sonra ona dedim ki: “Bak, eğer sana bombalamayı durdurmak için hükümeti ve kapitalizmi defetmemiz lazım deseydim, o zaman niçin bunu yapamayacağımızı ya da en azından zamanında yapamayacağımızı düşündüğünü anlardım. Ama eğer 20-30 milyon ABD’li olarak sokağa dökülüp bu katliamı protesto edersek, bombalamayı durdurabiliriz.” Bana döndü ve: “Haklısın, fakat o zaman da bombalayacak başka bir yer bulurduk” dedi.

Önemli olan nokta su: Bush’a oy vermiş olan birisi, işlerin nasıl yürümekte olduğunu, her şeyin ne kadar kötü ve adaletsiz olduğunu gerçekten anlamıştı, ama “Başka Bir Şeçenek” Yok diye düşünüyordu. BBSY! Olanların kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu.

Vizyon problemi şudur: İnsanlara “yoksulluğun, ırkçılığın, cinsiyet ayrımcılığının ve savaşın can yaktığını” söylemeye devam ediyoruz. Ama onlar bunu zaten biliyorlar. Belki en ince ayrıntısına kadar bilmiyorlar, ama ana hatlarıyla biliyorlar. Toplumsal hareketlerin ortaya çıktığı 60’lardaysa bilmiyorlardı. Hareketler ortaya çıktığında, insanlar ikiyüzlülük ve yalanları görünce dehşete kapılmışlardı. Vietnam Savaşı’nın ne kadar korkunç olduğunu görünce şaşırmışlardı. 1967-68’lerde kadın hareketi doğduğunda, kadınlar oturma odalarında bir araya gelip başlarından geçenleri, nasıl yok sayıldıklarını, nasıl kötü muamele gördüklerini, dövüldüklerini, tecavüze uğradıklarını, erkekler tarafından nasıl şiddete maruz bırakıldıklarını birer birer anlattığında ve benzer şeylerin nasıl bu kadar kadının başından geçmiş olduğu gördüklerinde, bu acıların sistemik olduğunu anladılar. Kadınlar anladı ki suçlu kendileri değil, hatta öküz eşleri de değildi: bütün bu problemlerin temelinde büyük bir sistem yatıyordu.

Aynı şey ırkçılık için de gerçekleşti, yoksulluk için de. İnsanlar acı çekmelerinin sebebinin kendi yetersizlikleri olmadığını anladı. Ortada sistemik bir suç vardı. Dolayısıyla insanlar aldatıldıkları için, adaletsizlik yüzünden öfkelenip kendilerini 60’lardaki toplumsal hareketlere attılar. Bundan 40 sene sonra, bu gün aynı senaryoyu tekrarlayamayız. Aynı şey tekrar olmayacaktır, çünkü insanlar her şeyin berbat bir şekilde işlediğini biliyor. Artık adaletsizlik dediğimizde, mesajlarımız kimseyi şaşırtmıyor. Artık şaşkınlık yok.

Bush’a oy vermiş olan bu bilgisayarcı adam, genel anlamıyla dünyada neler olduğunun farkındaydı. Açıklamalarım onu şaşırtmadı. İnsanlar artık şaşırmıyor. İnsanların harekete geçmemesinin arkasındaki neden, yaşanan adaletsizlikleri bilmemeleri değil. Yazı ve konuşmalarımızda üzerine gitmemiz gereken sorun, alternatifler hakkında yaşanan bilgisizlik olmalı; hiç bir alternatifin olmadığı ya da yapılacakların hiçbir şeyi değiştirmeyeceği inancının üstesinden gelecek temalar işlemeliyiz. Bu konunun üstünde ısrarla duracağım ve daha sonra olası bir vizyonun ne olabileceği tartışmasına geleceğim; çünkü insanlar sonunda bir vizyon gerektiğini anlamış olmalarına rağmen bu anlayışa göre davranmıyorlar.

Hareket İnşası

Geçenlerde Orlando, Florida ve Salt Lake City, Utah’daydım. Orlando, Florida’nın askeri üslerin oldukça yoğun olduğu bir bölümüdür. Salt Lake City de ABD’de Mormon dininin merkezidir. En son yapılan savaş karşıtı gösterilerin hemen öncesinde gösterilere katılmak için gitmiştim ve yerel örgütleyicilerle deneyimleri hakkında konuşuyordum. Onlara “Ne zaman sokağa çıkıp insanları eylemlere katılmaları için örgütlemeye çalışıyorsunuz ve nasıl tepkiler alıyorsunuz? Vietnam Savaşı dönemindeki gibi insanlar size saldırıyorlar mi?” diye sordum. Hayır! Tam tersine “Sizinleyim, fikirlerinize katılıyorum, savaş çok kötü bir şey ve politikalarımız da korkunç” diyen yığınla insanla karşılaşıyorlarmış. Ama gerçekte bu insanların hiçbiri onlarla birlikte değildi, çünkü hiçbirisi eyleme katılmadı. Yani cevaplanması gereken çok önemli bir soru bu. Nasıl bu kadar insan savaş karşıtı olduğunu söylüyor, eylemcilerin fikirlerine katılıyor, ama eylemlere katılmıyorlar?

Soruyu daha da genişletebiliriz. Irak savaşından önce bütün dünyada eylemler vardı. Dünyada henüz başlamamış olmasına rağmen bir savaşa karşı düzenlenmiş en büyük eylemler yapıldı. Öngörülemez bir şeydi bu. Bir savaş tehdidi vardı ve hemen öncesinde, savaş daha başlamadan milyonlarca insan sokaklara dökülüp savaşı protesto ediyordu. Ama ABD nüfusunun yalnızca yüzde 20’si savaşa karşıydı. Eğer bir örgütçüyseniz, düşüneceğiniz şey savaş başladıktan sonra milyonların daha da artacağı ve muhalefetin zirveye ulaşacağı olur. Özellikle de ABD’de. Ancak bunun yerine, olan şuydu: Savaş karşıtı insanların sayısı gittikçe artarken, eylemcilerin sayısı gittikçe azaldı. Şu anda ABD nüfusunun 3’te 2’si savaşa karşı, ama öncesiyle karşılaştırıldığında, göreli olarak konuşursak neredeyse hiç kimse eylemlere katılmıyor. Yani bu cevaplanması gereken çok önemli bir soru. Nasıl bu kadar insan savaş karşıtı olduğunu söylüyor, eylemcilerin fikirlerine katılıyor, ama eylemlere katılmıyorlar?

Bu sorun savaş karşıtı eylemlerin örgütleyicilerinin önündeki en büyük sorun. Ama hiç bir örgütçü ve bir kaç istisna haricinde hiç bir yorumcu – açıklamayı ve çözmek için bir şeyler yapmayı bir yana bırakın – sorunun bile farkında değil.

Aktif muhalefete katılımın düşmesinin sebebi milyonlaca insanın korkmuş olması değil. Örgütleyicilerin birden muhalif olmayı bırakmaları da değil. Savaşın başlamasından önce olduğu kadar muhalifler. Katılımın düşmesinin sebebi, Afganistan Savaşı’ndan hemen önce bizim eve gelen bilgisayarcı için geçerli olan dinamiklerle aynı. Umutsuzluk, yapılacak hiç bir şeyin bir işe yaramayacağı düşüncesi, eylem yapmanın anlamsızlığı. Ne yazık ki kendi kendisini doğru çıkaran bir kehanet bu, çünkü ABD hükümeti gerçekten insanların kendi evlerinde, tek başlarına ne kadar savaş karşıtı olduğuyla ilgilenmiyor. Savaş politikasının demokrasiyle ilgisi yok. Bizim fikirlerimizi salladıkları yok. Petrolle ilgileniyorlar, jeopolitikayla ilgileniyorlar. Amerikalıların ya da başka herhangi birisinin ne düşündüğünün onlar için bir önemi yok. Hâl böyleyken savaş karstıtı hareketin anlamı ne? Savaşı durdurmak olmalı. Ama amaç savaşı durdurmaksa, bunun için nasıl bir muhalefet gerektiğini anlamaya çalışmalıyız. Hareketin savaşı durduracak seviyeye gelmesi için neleri çözmesi gerektiğini düşünmeliyiz.

Vietnam Savaşı döneminde, savaş uzadıkça pek çok ensesi kalın parlemento üyesi, senator, hatta şirket yöneticisi taraf değiştirerek savaş karşıtı oldu. Bu ağır toplar ne düşündükleriyle ya da ne hissettikleriyle herkesin ilgilendiğini düşündükleri için fikir değiştirdiklerinde basın toplantısı yaparak görüşlerini neden değiştirdiklerini anlatıyorlardı.

Hiç birisi şunu demedi: “Önceden savaş taraftarıydım, ama şimdi savaşa karşıyım, çünkü anladım ki Güney Asya halkına ahlakdışı bir soykırım uyguluyoruz.” Hiç birisi şunu da demedi: “ABD ordusunun Vietnam’da, çocuklar ellerine aldıklarında patlayan oyuncak şeklinde küçük bombalar attığını öğrendim. Bu oyuncaklar bombalar, plastik parçalar çocukların vücuduna girdiğinde yetişkin Vietnamlılar parçaları bulamasın diye plastikten yapılıyor. X-ışını cihazlarıyla parçaların vücudun neresinde olduğunu bulamıyorlar. Bu silah fikri, Vietnam’ın altyapısını baskı altına almak için dizayn edilmiştir. Artık buna daha fazla katlanamayacağım.” ABD, çocuklara bakan Vietnamlıları mümkün olduğunca zor durumda bırakmak için çocukları öldürmek yerine sakat bırakıyordu. Kısaca, taraf değiştiren hiçbir kodaman senator, Kongre üyesi ya da şirket avukatı açıkça “bu iğrençlikler beni çok rahatsız ettiği için taraf değiştirdim” demedi. Bu sebeplerden savaşa karşı çıkanlar aktivistlerdi, seçkinler değil.

Seçkin avukatlar, doktorlar, Kongre üyeleri ve senatörler “Vietnam’da binlerce ABD askeri ölüyor” bile demediler. Zaten ölen askerler pek umurlarında değildi. Söyledikleri şuydu: “Herhangi bir vicdani rahatsızlık duymadan, bu savaşı daha fazla desteklemek istemiyorum. Sokaklarımız karışıklık içinde. Bir sonraki nesli, gençlerimizi kaybetmek üzereyiz. Toplumumuzun kumaşı yırtılmak üzere. Bu savaşı daha fazla destekleyemem.” Olayın söylemedikleri asıl noktası ise şuydu: “Savaşı kendi seçkin çıkarlarım için destekliyordum. Savaşı desteklememi sona erdiren şey – ki ancak böyle bir gerekçeyle savaşa olan desteğimi çekebilirim – savaşı sürdürmenin artık çıkarlarıma ters düşmesidir. Savaş artık çıkarlarıma ters düşüyor, çünkü savaşın yan etkisi olarak ortaya çıkan toplumsal hareket benim şirket iktidarım dahil, toplumdaki her şeye meydan okumaya başladı. Bu tehdide daha fazla dayanamıyorum.”

Yani bugünkü ironi şu ki, savaş karşıtlığı yüzde 20’den yüzde 65’lere çıkıyor ve elbette bu durum savaş politikalarını pek etkilemiyor; çünkü muhalefet sadece savaşa karşı olma temelinde yürütülüyor ve insanların kendi özel alanlarında dile getirdiği görüşlerle sınırlı kalıyor. Seçkinlerin, Irak Savaşı’ndan vazgeçip evlerine dönmelerini sağlayabilecek güçte bir tehdit oluşturmuyor. Savaş politiklalarını sürdürdüklerinde, karşılarına çıkacak hiçbir tehlike ya da tehdit yok. Hareketler gün be gün güçlenip ve gittikçe militanlaşıp vurgu noktalarını çeşitlendirselerdi, yani sadece Irak’taki savaşa değil, savaşın kensine muhalefet etselerdi; ardından şirketleri, hükümeti, toplumsal yapıları hedef almaya başlasalardı, işte o zaman güçlü bir tehdit oluşurdu. Böyle bir muhalefet yörüngesi tehlikeli olurdu. Bu durumda seçkinler hareketi durdurmak için savaşa son vermek zorunda kalırdı. Yani yalın gerçek şu: Savaş başlamadan önce sokağa dökülen milyonlarca insan eylemlerini sürdürseydi, en önemlisi de gittikçe kalabalıklaşıp daha da militan hale gelse ve odak noktalarını genişletseydi, savaş çok daha önce bitmiş olurdu. Yani gerçek, milyonların aktivizmle ilgili meselelere yapışmamış olmasıdır. Savaşın sürmesinin sebebi bu. Peki milyonlar neden eylemlere devam etmedi? Neden sayıca artıp daha militan hale gelmediler ve hedeflerini genişletmediler?

Bence bunun bir sebebi, ne yaptığımızı iyi anlayamamış olmamızdır. Başarılı olabilmek için her eylemde biraz daha çoğalmamız, güçlenmemiz ve hedeflerimize biraz daha bağlı hale gelmemiz gerektiğini anlayamadık. Bir eylemin başarısını, o tek eylemin savaşı durdurup durduramamasıyla ölçtük. Durduramadığında da umutsuzluğa kapılıp evimize döndük. Neyi başardığımızı görmek, bundan sonra nasıl devam edeceğimizi ve savaşı nasıl sona erdireceğimizi düşünmek yerine, savaşın geçici olarak devam etmesini, asla başarılı olamayacağımızın kanıtı sayarak mücadele etmeyi bıraktık.

İnsanların mücadeleye devam etmek yerine mücadeleyi bırakmasının ikinci bir sebebi de vizyon problemidir. Alternatifin ne olabileceğini ve bu alternatife nasıl ulaşabileceğimizi ortaya koyan kapsayıcı bir fikirden yoksunuz. Bu eksiklik zamanla bizi umutsuzluğa sürükleyip evimize dönmemize yol açıyor. Tabii yapışkanlık problemi de önemli.

Katılımcı Ekonomi – Değerler

Tamam, şimdi asıl konuya geliyoruz. Lafı bu kadar dolandırdığım için özür dilerim. “Ne istiyoruz” sorusunun cevabı nedir? Bu soruya nasıl ikna edici, gercek ve esin verici bir cevap bulabiliriz? Kapitalizmin alternatifi ne olabilir? Bu sorunun cevabı olarak katılımcı ekonomiyi öneriyorum.

Sorunumuz, kapitalizme nasıl bir alternatif bulacağız. Hatta bu konu hakkında nasıl düşüneceğiz. Şimdi bu konuyu benim nasıl düşündüğümü anlatacağım. Benim düşünce biçimim iyi veya kötü olabilir, buna siz kara vermelisiniz.

Öncelikle ekonomi nedir? Ekonomiden ne yapmasını istiyoruz? Ekonomi, bunu nasıl yapar? Ekonomi, hepimizin bildiği gibi, üretim, üretilen malların dağılımı ve tüketimdir. Bu tanıma göre bir ekonomiden ne istiyoruz? Hangi değerleri ön plana çıkarmalıdır? Vizyon, yöntemsel olarak bu şekilde geliştirilir. Önce hangi değerler istediğimizi düşünür, daha sonra hangi kurumları istediğimizi ele alırız.

Ekonomi, insan ilişkilerini etkiler. Ekonominin insan ilişkilerinde hangi değerleri hayata geçirmesini istiyoruz? Bizi anti-sosyal, bireyci ve başkalarıyla ilgilenmeyen hale getiren bir ekonomi ister miyiz?

Cevabınız hayır, dayanışma istiyoruz diyorsunuz, katılıyorum. Dayanışma, istediğimiz değerlerden biri ve insanların yardımlaşması anlamına geliyor. Ekonomimizin, bizi ilerlemenin tek yolunun birbirimizi çiğnemek olduğu bir yarışa sokmak yerine, bizi birbirimizle ilgili hale getiren, dayanışmacı olmamızı sağlayan niteliklere sahip olmasını istiyoruz. Yani ilk değerimiz: dayanışma. Bu, tartışma götürmeyecek bir konu. “Diğer her şeyin aynı olması koşuluyla, insanları çıkarcı ve birbirinin kuyusunu kazan bireyler haline getiren bir toplum istiyorum” diyen kimseyi tanımıyorum. Herkes dayanışmanın iyi bir değer olduğunda hemfikirdir.

Başka? Ekonomi elimizdeki seçenekler kümesini belirler. Bu konuda solun anlayışı nedir? Dar ve tektipleşmiş bir seçenekler kümesi ister miyiz? Tektip seçenekler istemiyorsak ne istiyoruz? Çeşitlilik diyorsunuz. Evet katılıyorum. Geniş bir seçenek yelpazesi istiyoruz. Deyim yerindeyse, bütün yumurtaları tek sepete koymak istemiyoruz. Seçme şansı istiyoruz. Bizim yapmadığımız şeyleri başkalarının yapabilmesinden istifade etmek istiyoruz. İkinci değerimizi de bulduk ve bu da tartışma götürmeyen bir değer.

Sonra? Ekonomi ne kadar miktarda üreteceğimizi belirler. İnsanların gelirlerini etkiler. Bu konudaki değerimiz ne? Hakkaniyet diyorsunuz. Katılıyorum. Peki hakkaniyet nedir? İşte tartışma burada başlıyor. Bir iktisatçıya sorarsanız, gelir dağılımına ilişkin olarak birkaç olası seçeneğimizin olduğunu söyleyecektir. İstediğimiz değeri bulmak için bu olası seçeneklere bir bakalım.

Birinci seçenek, sahip olduğunuz mülklerin sağladığı bütün geliri, bu mülklerin ürettiği şeylerin karşılığında oluşan bütün kazancı almaktır. Bill Gates’seniz ve cebinizde üzerinde Microsoft’un büyük bölümünün size ait olduğunu yazan bir kağıt parçası, bir mülkiyet belgesi varsa, pek çok Üçüncü Dünya ülkesinin toplam nüfusundan daha zenginsiniz demektir. Buradaki herkesin, cebinde bir kağıt parçası taşıdığı için birinin Karun kadar zengin olmasını saçma bulduğunu düşünüyorum. Bu fikri eliyorum.

İkinci seçenek, Harvard Business School’da (Harvard İşleme Fakültesi), Oxford ya da Cambridge’de okutulan normdur. Al Capone de gelirleri doğru şekilde dağıtmanın yolunun bu olduğu konusunda hemfikirdir. Ünlü Amerikan mafya babası, kitle katliamcısı ve hırsıza Amerika Birleşik Devletleri hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, şöyle cevap vermiş: “Amerika’ya aşığım. Amerika bir cennet. Burada istediğiniz her şeyi alabiliyorsunuz.” Yani bu, geliri pazarlık gücüne göre dağıtma normudur. Daha güçlüyseniz daha çok geliriniz var demektir, yok eğer güçsüzseniz geliriniz de ona göre azalır. Pazar sisteminde olan budur. Sanırım Al Capone’le ya da Harvard Business School hocalarıya –
hangisinin daha kötü olduğundan emin değilim – aynı tarafta olmak istemezsiniz. Dolayısıyla bu seçeneği de eliyorum.

Diğer bir olası gelir dağılımı normu da pek çok sosyalistin savunduğu kuraldır. Herkes toplumda emeğiyle katkıda bulunduğu miktara eşdeğer bir gelir elde etmelidir. Kulağa çok hoş geliyor. Eğer belli bir miktar çalışmış ve üretmiş, ama ürettiğim miktara göre daha az gelir elde etmişsem, birileri benim emeğimin bir bölümünü alıyor demektir. Yok eğer ürettiğime göre fazla ücret alıyorsam, bu sefer ben başka birilerinin ürettiğinin bir kısmını alıyorum demektir. Yani bu kurala göre, herkes kendi emeğiyle katkıda bulunduğu miktara eşdeğer bir gelir elde etmelidir. Çoğu sosyalistin savunmasına rağmen ben bu kuralı da eliyorum. Elememin pek çok sebebi var ve şimdi bunları tartışabiliriz.

Kaçınız Michael Jordan’ı tanıyor? Hani şu basketbol oyuncusu. Ne yazık ki görünüşe göre herkes. Michael Jordan, NBA’de oynayan ve belki de son 50 yılın en ünlü sporcusu olan Amerikalı bir basketbolcudur. Şu anda oyunculuğu bıraktı. Ama oynadığı zamanlarda sahada ayağı yukarı koşarak, basketler atarak yılda, diyelim ki 20 milyon dolar kazanıyordu. Kaçınız Jordan’ın gereğinden fazla kazandığını düşünüyorsunuz? Hepiniz. Kaçınız gereğinden az kazandığını düşünüyorsunuz? Hiçbiriniz. Demek ki hiçbiriniz sosyalist değilsiniz. Çünkü insanlara ürettikleri değere göre ücret ödenseydi, Jordan gerektiğinden az kazanıyor olurdu. Siz kendi kendinize Jordan’in ürettiği ürüne bu kadar yüksek bir değer biçmenin yanlış olduğunu düşünüyor olabilirsiniz, ama bunun konumuzla bir ilgisi yok. İnsanlar Michael Jordan’ı izlemek için çıldırıyor. Jordan’ın oyunuyla ekonomiye kazandırdığı para yılda 20 milyon dolardan epey fazla. Peki bu parayı kim alıyor? Chicago Bulls’un sahipleri, Nike’in sahipleri ve pazarlık gücüne sahip başkaları. Yani aklınızın bir köşesine, insanların ürettikleri değerin eşdeğeri bir ücret elde etmesi gerektiği fikrinde sezgisel olarak bir yanlışlık olduğunu düşünüyorsunuz.

Başka bir örnek. Şu ön sıradan iki kişi tarlada şeker kamışı kesiyor olsun. Siz soldaki 1,90 boyunda, 90 kilo ağırlığında kaya gibi sağlam ve güçlüsünüz. Siz sağdaki ise o kadar güçlü değilsiniz. Her ikiniz tarlada günde 8 saat çalışıyorsunuz. Aynı güneş altında ve aynı koşullarda çalışıyorsunuz. Siz güçlü olan, bu kadar, kocaman bir yığın yapıyorsunuz. Siz o kadar güçlü olmayanınız ise işte bu kadar, diğer yığının yarısı kadar toplayabiliyorsunuz. Bu durumda, güçlü olana zayıf olandan iki katı fazla mı ödemeliyiz? Eğer elde edilen çıktı (ürün) kadar ücret ödeyecek olsaydık, böyle yapmamız lazımdı. Burada bir yanlışlık olduğunu düşünüyorsak, başka bir kural aramalıyız. Olguları değil, değerler konusunda neyi sevip neyi sevmediğimizi tartışıyoruz.

Şimdi farz edin ki ertesi gün yine tarlaya gittiniz, ama bu sefer siz daha küçük olanınızın daha iyi bir aleti, daha iyi kesen bir aleti olsun. Şimdi topladığınız yığının oranı tersine döndü. Siz küçük olanınız daha büyük, daha kötü kesiciye sahip olan diğeriniz ise daha küçük bir şeker kamışı yığını topladı. Bu durumda, iyi bir kesiciye sahibi olduğunuz için sizi ödüllendirmeli miyiz ya da kötü kesiciniz var diye sizi cezalandırmalı mıyız?

Eğer üretilen miktarı ödüllendirirsek, başka pek çok değişkeni de ödüllendirmiş oluruz. Genetik mirası, becerileri, cüsseyi ve doğuştan getirdiğimiz diğer yetenekleri de ödüllendirmiş oluruz. Kullandığımız aletleri ödüllendirmiş oluruz. Ayrıca, bir şekilde daha değerli ürünler üreten insanları da ödüllendirmiş oluruz. Bütün bu değişkenlerin gelir için baz alınması ahlaki açıdan ve ekonomik olarak bana göre yanlış. Sanırım ahlaki yanlışı görebiliyorsunuz. Fakat ekonomik yanlışlık nerede?

Bir iktisatçı şunu söyleyecektir: “İnsanlara ücret ödememizin bir nedeni de onları teşvik etmektir.” Michael Jordan gibi basketbol oynamanız için size dünya kadar para versem, 20 milyon dolar önersem, siz 2. sırada oturan ya da bu salondaki herhangi birisi, Jordan gibi oynayabilir misiniz? Hayır! Yüksek ücretler devraldığınız genetik mirası değiştirebilir mi? Bana tonla para verseniz de kendimi daha iri ya da güçlü yapamam. Genetik donanımla ilgili olarak teşvik etkisi yaratamazsınız. Aslında Michael Jordan’a basketbol oynaması için 20 milyon dolar versem, muhtemelen bir yıl oynayıp, bir ömür boyu yetecek para kazanıp bırakacaktır. Bırakmamasının sebebi para değil, oynamayı sevmesi. Yani buradaki teşvik mantığı yanlıştır, işlemez. Teşvik vererek ortaya çıkarabileceğiniz şeyler, insanların daha uzun zaman çalışmayı, daha yoğun çalışmayı ya da daha kötü şartlar altında çalışmayı kabul etmesidir. Hem ahlaki hem de teşvikle ilgili sebepler yüzünden insanları ödüllendirmek için temel kriterlerimiz bu olmalıdır. Kısaca, uğruna mücadale etmeye değer bir ekonominin üçüncü değeri hakkaniyettir. Hakkaniyetten kastım, süre – kaç saat çalışıyoruz? – yoğunluk – ne kadar sıkı çalışıyoruz? – ve çalışma koşullarımızın yıpratıcılığı dikkate alınarak ücretlendirilmemiz gerektiğidir.

Devam etmeden önce, sizce ana-akım bir iktisatçı, niçin toplumsal olarak faydalı emeğin süreye, yoğunluğa ve koşulların yıpratıcılığına göre ödüllendirilmesinin kötü bir fikir olduğunu düşünür? Doktorları ele alalım. ABD’de bir doktor yılda 400.000 dolar kazanır. Hamburgercide çalışan biri de 30.000 dolar kazanır. Ama süre, yoğunluk ve koşullara göre ödeme yapacak olursak, hamburgercide çalışan işçi doktordan daha fazla kazanmalıdır. Birileri şunu söyleyebilir: Bu durumda kimse doktor olmak istemeyecektir. Bunu o kadar çok söylüyorlar ki, çoğumuz buna inanıyoruz. Ama bu tam bir saçmalık. Bunun saçmalık olduğunu anlamak için tek yapmamız gereken açıkça ve dikkatlice konu üzerinde düşünmektir.

4. sırada solda oturan siz ikinizi ele alalım. Farz edin ki liseden yeni mezun oldunuz. Siz bayan, doktor olacaksınız. Siz beyfendi de diyelim kömür madeni işçisi olacaksınız. Siz doktor olan, yılda 400.000 dolar kazanacaksınız. Siz de madenci olan yılda 60.000 dolar kazanacaksınız. Pek parlak zekâlı iktisatçımız, sizin 400.000 dolar almanızın sebebi olarak şunu söyleyecektir: Madencinin madenlerde çalışıtığı yıllar boyunca, siz ancak tıp fakültesini bitirip bir hastanede internlik yaptıktan sonra tam bir doktor olabileceksiniz. Yani önce lisans eğitimi görecek, ardından tıp fakültesine gidecek, bir hastanede intern olarak çalışacak ve geriye kalan 35 yıl boyunca yılda 400.000 dolar kazanacaksınız. Beyefendi ise liseden sonra hemen ise başlayarak bu feci üniversite hayatı ve internlik akıbetinden kurtulduğu için – sanırım hikâyeyi anlıyorsunuz – yılda 60.000 dolar alacak.

Şimdi hemen kabul etmek yerine, bu analizi test edelim. Doktorun maaşını azaltmaya başlayacağım. Siz doktor olacak bayan, maaşınızı ne kadar azaltırsam, feci tıp eğitimine dayanıp doktor olabilmek için gereken karşılığı almadığınızı düşünür ve okuldan sonra tıp fakültesi yerine doğrudan kömür madeninde çalışmayı tercih edersiniz? 300.000 dolara indirsem ne dersiniz? Fikrinizi değiştirmezsiniz. Peki 200.000 dolar? 100.000 dolar? 50.000 dolar? Bunu ABD’nin pek çok farklı üniversitesinde sordum. Sonunda şunu demeyen tek bir öğrenci bile görmedim: “Hayatımı sürdürebilmem için en az ne kadar ücret almam gerektiğini bilmiyorum, ama benim madenciliği seçmem için işte o az kadar para vermeniz lazım.” Şimdi de 40 sene madende çalışacak kişiye dönelim. Maaşı 60.000 dolardan başlayarak artırıyorum. Ne kadar arttırırsam madencilik yerine lisans ve uzmanlık eğitimi alıp doktor olmayı seçersiniz? 60.000 dolar ve 2 cente ne dersiniz? Şunu söylemeyen tek bir kişiye bile rastlamadım: “Maaşı azaltsanız bile doktor olmayı seçerim.”

Bu çok öğretici. Eğlendirici, ama ne kadar eğlendirici olsa da asla bir oyun değil. Çok önemli gerçekleri gözler önüne seriyor. Hemen gözümüzün önünde modern ekonomik düşüncenin koca bir yalanı duruyor ve üzerinde düşünmüyoruz bile. Düşünmek yerine hemen kabul ediyoruz. Doktorlar neden 400.000 dolar alıyor? Çok zor şartlar altında, korkunç bir tip eğitimine katlandıkları için değil. Bu büyük bir saçmalık. Bu kadar maaş alıyorlar, çünkü alacak güçleri var. Peki bu gücü nerden alıyorlar? Bu kadar para kazanabilmelerinin sebebi, doktor arzını belli bir sınırda tutabilmeleri. Amerikan Tıp Birliği, ABD’li doktorların üyesi oldukları bir kurumdur. Amacı, Amerikan halk sağlığını korumak değildir. Amacı, doktor sayısını sınırlı tutarak ve belirli bilgi ve beceriler üzerindeki tekellerini koruyarak, doktor maaşlarının çok yüksek olmasını sağlamaktır.

Tartışmayı tamamlamak adına, toplumda doktorların en büyük düşmanı nedir? Doğru, hemşireler. Çünkü hemşireler doktorların yaptığı pek çok şeyi yapabilirler. Yani doktorların pazarlık güçlerini yüksek tutabilmek için tıpla ilgili bilgi ve beceriler üzerinde tekel kurmaları gerekir. İktisatçının argümanı, “gayret ve fedarârlığı – çalışma süresini, yoğunluğunu ve çalışma koşullarının zorluğunu –
dikkate alarak ücret vermek saçmatır; çünkü bu durumda kimse doktor olmak istemez” fikri açıkça yanlıştır.

Çabalarımıza devam edersek, elimizde değer olarak dayanışma, çeşitlilik ve hakkaniyet var; hakkaniyet de gayret ve fedakârlığa, çalışma süresine, yoğunluğuna ve çalışma koşullarının zorluğuna göre ücret ödemek demek.

Sırada ne var? Ekonomi, neyin, hangi miktarda ve hangi araçlarla üretileceği üzerinde ne kadar söz hakkımız olduğunu ve bu kararları ne oranda etkilediğimizi belirler. Bu konuda bizim sol değerimiz nedir? Demokrasi? Tamam bu bir ilerleme, ama benim biraz farklı bir cevabım var.

Farz edin ki burası bir işyeri, sizler ve ben de çalışanlarız. Hepimiz işyerinin küçük bir alanında çalışıyoruz. Siz, arkadaki, evet siz. Sizin de küçük bir çalışma alanınız var ve oraya karınızın ya da çocuğunuzun resmini koymak istiyorsunuz. Nihai kararı kim verir? “Kendim, tek başıma” diyorsunuz. Peki şuradaki beyefendi? “Onun bu kararda söz hakkı yok” diyorsunuz. Yani kararı tek basınıza mı vereceksiniz? Kendi kendinize? Stalin gibi? Doğru cevabı hepimiz biliyoruz, evet, kendiniz karar verirsiniz. Bu karar, özel bir meseleyle ilgili.

Bütün işçilerin bir araya gelip birinin kendi iş alanında eşinin ya da çocuğunun resmini asıp asmamasına karar vermesi saçma olur. Çünkü bu tek kişinin vereceği bir karardır. Hepimiz burada hemfikiriz. Şimdi farz edin ki birisi koca bir hoparlör getirdi ve heavy metal müziği çalmak istiyor. Şimdi soru, buna kimin karar vereceği. “Herkes birlikte mi” diyorsunuz? Peki ya müziği duyamayan yan komşu? Yani “müzikten etkilenecek olan herkes” diyorsunuz. Bence de. Şimdi bu ufak düşünce egzersiziyle bir kural bulduk, ben buna öz-yönetim adını veriyorum. Kararlardan etkilendiğimiz oranda kararlar üzerinde söz hakkımız olmalıdır.

Bu kurala göre bazen söz konusu kararın sonucundan çok büyük ölçüde sadece bir kişi etkilendiği için kararı bir kişi verecek. Bazı durumlarda ise demokrasiyi, yani herkese bir oy ve “çoğunluğun dediği olur” kuralını uygulayacağız; çünkü herkese mümkün olan en uygun etkileme gücünü ancak böylelikle verebileceğiz. Bazen de herkese en uygun öz-yönetim gücünü verebilmek için konsensüs kuralı uygulamalıyız. Evet, önermek istediğim dördüncü değer de bu: öz-yönetim

Tamam, devam etmeden önce, eleştirmenimiz bu dördüncü değer hakkında ne söyleyecektir? Bence kimse ahlaki olarak yanlış olduğunu söyleyemez. Tipik tepki şu olacaktır: “Tamam kulağa iyi geliyor, ama ya aptalca ve yanlış kararlar verirsek? Karar vermek için uzmanlara ihtiyacımız yok mu?” Benim cevabım da şu olur: “Bu görüşe bir noktada katılıyorum.” Peki, sizin tercihleriniz konusunda dünyadaki en büyük uzman kimdir? Evet doğru, siz kendinizsiniz! Ne yazı ki bazen Amerika’da “annem” diyenler oluyor. Çalıştığımız yerin duvarlarını boyayacaksak, hangi marka boyanın içinde bizi öldüren kurşun olduğunu söylemesi için bir uzmanın, yani bir kimyagerin görüşüne ihtiyacımız vardır. Ama bu sadece, sürecin bir yerinde bir uzmana danışmamız gerektiğini söylüyor. Fakat kimyagerin bizim yerimize karar vermesine ihtiyaç duymayız. Bilgi alırız, ama sonuçtan biz etkilendiğimiz için biz karar veririz. Tercihler arasında karar kılmak için uzmana başvurmak, aslında etkilenen herbir kişiye danışmak demektir; çünkü tercihleri konusunda en uzman kişiler, tercihi yapan kişilerin kendisidir.

Katılımcı Ekonomi – Kurumlar

Çabucak ulaştığımız değerler konusunda söyleyeceklerim bunlar. Alternatif bir ekonomi vizyonu geliştirmek istiyorsak malların üretimi ve dağıtımını gerçekleştirecek kurumları da düşünmeliyiz. Bu kurumlar da işlerken dayanışmayı azaltmak yerine arttırmalı, çeşitliliği azaltmak yerine arttırmalı, hakkaniyeti yok etmek yerine güçlendirmeli ve birkaç kişinin hükmettiği ve diğerlerinin de itaat ettiği bir ortam yerine öz-yönetimi sağlamalı.

Şimdi 10 dakika ufak bir ara verelim. Dönüşte isteklerimizi yerine getirecek kurumlar düşünme fikrini göz önünde bulundurarak, hızlıca kapitalizme alternatif bir vizyon, katılımcı ekonomi olarak adlandırılan vizyonu geliştireceğiz. Sonra kısaca bu vizyonun daha önce bahsettiğim süreçler üzerindeki etkisi hakkında konuşacağım. Önce vizyon problemi açısından – basit ve açık olduğu için – katılımcı ekonominin nasıl sonuçlar doğurabileceği hakkında konuşacağım. Daha sonra da, çok daha ilgi çekici yapışkanlık problemi üzerindeki etkisini konuşacağım. Neden toplumsal hareketler üye kaybediyor?

[ARA]

Şimdi elimizde ne var: Kapitalizmi sevmiyoruz, çünkü bizi yoksullaştırıyor, eziyor, kontrolü elimizden alıyor, vs. vs. Ve kapitalizmin yerini alabilecek bir ekonomi geliştirmeye başladık. Bir alternatif geliştirme fikrini tartışırken bize anlamlı gelen bazı değerlere ulaştık: dayanışma, çeşitlilik, hakkaniyet ve öz-yönetim. Şimdi de bize bu değerleri sağlayacak bir ekonomik sistem arıyoruz.

Bulunduğumuz bu odanın bir işyeri olduğunu farz edin. Hepimiz burada çalışarak bisiklet üretiyoruz. Yeni ekonomimizde, istediğimiz değerleri ve pratikleri kendisinde cisimleştiren örnek bir işyeri kurmaya karar verdik. Bu farazi bir örnek değil, sıklıkla gerçekleşen bir şey. Örneğin Arjantin’de çok uzun olmayan bir süre önce, daha önceleri kapitalistlerin özel mülkiyetinde olan yüzlerce fabrika işçilerin kontrolüne geçti. Farz edin ki biz de Arjantinli işçiler gibiyiz ve bisiklet fabrikamızı nasıl örgütleyeceğimizi düşünüyoruz. Öz-yönetim ilkesine inandığımız için, işçiler olarak sonuçlarından etkilendiğimiz oranda kararlarda söz sahibi olacağız. Yapmamız gereken ilk şey bir işçi meclisi ya da konseyi kurmak olacaktır. Bu işçi konseyinde her işçiye öz-yönetim hakkı vermek için kafa yoracağız, tartışacağız ve oylayacağız. Bu konuda çok ciddiyiz. Hepimiz buna inandık ve gerçekten yapmak istiyoruz. Ve aynı Arjantinli işçiler gibi yapabiliriz.

Fabrikaları ele geçirdiklerinde, onlar da tıpkı bu örnekteki bizler gibi – ben öz-yönetim dediğimde kast ettiğim şey kadar ileri gitmeseler de – daha öncesine göre çok daha demokratik olan işçi konseyleri kurdular; İşçi konseyi fikri sol anlayışta pek ihtilaf konusu değildir. Anti-kapitalist olan herkes, bütün tarihsel deneyimlerin de gösterdiği gibi, işçi konseyleri kurmuştur.

Tamam, işyerindeyiz, etrafa bakınıyoruz ve hakkaniyet istediğimize karar veriyoruz. Ne kadar süre çalıştığımıza, ne kadar yoğun çalıştığımıza ve çalışma şartlarımızın ağırlığına göre ücretlendirme yapacağız. Dolayısıyla toplantılar yapmaya, tartışmaya başlıyor, aynı zamanda da çalışmaya devam ediyoruz. Ama eski işbölümünü koruyoruz. Eskisi gibi yüzde 20’miz yöneticilik, mühendislik, insan kaynakları, zihinsel işler ya da bunu gibi başka güçlendirici işlerle meşgulüz. Geri kalan yüzde 80’imiz de rutin, aynı şeyin tekrar edilmesine dayalı ve güçlendirici olmayan işler yapıyoruz. Bu rakamları verdim, çünkü herhangi bir endüstriyel toplumda aşağı yukarı geçerli oran budur. Bir yanda çalışanların yüzde 20’si kendilerine sosyal beceriler kazandıran, özgüven sağlayan, işlerin nasıl gittiği hakkında bilgi veren ve günlük karar alma süreçlerine erişim imkânı veren güçlendirici işler yapıyor. Diğer yandan ise, çalışanların yüzde 80’i rutin ve tekrara dayalı, güçlendirici hiç bir etkisi olmayan işler yapıyor.

Şimdi işçi konseyi toplantısında bir araya gelip kararlar alacağız. Toplantı gündemlerini kim belirleyecek? Ortada bir tartışma yürüyor. Bu tartışmada daha fazla öz-güven sahibi olan, bilgi sahibi olan, sözel yetenekleri daha kuvvetli olan taraf hangisidir? Evet, yüzde 20 gündemi belirleyip tartışmaları yürütecektir. Kesinlikle. Geri kalanımız da, yani yüzde 80 de olup biteni izlemekle yetinecektir. Olsa olsa liderlerden hangisinin görüşünü tercih edeceğimize karar vereriz.

Peki kim daha fazla kazanacaktır? Fabrikayı ilk işletmeye başladığımızda kim daha fazla kazanacaktır? Neye inanmıştık? Bu işe başladığımızda elimizde değerler vardı, gayreti ve fedakârlığı ödüllendirecektik; yani, çalışma süresini, yoğunluğunu ve koşulların yıpratıcılığını ödüllendirecektik. Bu ne demek? Siz yüzde 80’e girenler daha fazla kazanacaksınız demek, çünkü sizlerin çalışma şartlarınız daha kötü. Yüzde 20’lik kesim klimalı ofislerde, siz ise kızgın üretim ocaklarında çalışıyorsunuz. Onlar ayakları masada, siz ise bütün gün ayakta çalışıyorsunuz. Onlar 3 saatlik öğle tatili yapıyor, sizse fazla mesai yapıyorsunuz. Eğer süreyi, yoğunluğu ve yıpratıcılığı ödüllendireceksek, siz yüzde 80’e dahil olanlar daha fazla alacaksınız demektir.

Genelde ele geçirilen fabrikalarda bu kadar ileri gitmiyorlar. Ama eşit ücret uygulamasına başlıyorlar. Olaya, yüzde 80’lik kesim daha öncekiyle aynı, fakat bu kez diğerleriyle eşit ücret aldığı için uygulamadan memnun diye de bakabilirsiniz; ya da yeni kural sebebiyle yüzde 80’lik kesim daha fazla ücret alıyor diye de. Ama şirketle ilgili kararların alındığı toplantılarda bütün konuşmaları yüzde 20’lik kesim yapıyor. Gündemi onlar belirliyor. Tartışmayı onlar yapıyor. Ve sonucu belirleyen onların istekleri oluyor. Siz yüzde 80’lik kesim de işinizden sıkılıyor ve yoruluyorsunuz. Yeni işyeri yapısının yarattığı coşku geçtikten sonra da toplantılar sırasında evde kalmayı tercih etmeye başladınız. Bir süre sonra, yüzde 20’lik kesim tek başına gündemleri belirlemeye, tartışmaları yürütmeye, bütün konuşmaları kendileri yapmaya başlıyor; yüzde 80 ise toplantılara bile katılmıyor. Peki bu durumda yüzde 20 neye karar verecektir? İşler bu duruma geldiğinde, yapacakları ilk şey ne olacaktır? Evet, doğru. Kendi maaşlarını arttıracaklardır. Peki bunu yaptıklarında sizce kendilerine şunu mu diyecekler: “Güç bizde olduğu için, hadi gelin toplantıya bile gelmeyen bu aptalları kazıklayalım?” Peki eğer kendinize bunu söyleyemezseniz, ki söyleyemezsiniz, o zaman ne dersiniz? Daha fazla ücret almayı kendinize nasıl açıklayacaksınız? Evet doğru. Kendini daha önemliymiş gibi hissedeceksin. Sen daha zekisin, daha yaratıcısın, sen daha önemlisin. Yüzde 20’nin kendine söyleyeceği şey bu olacaktır.

Peki bu yüzde 20, siz yüzde 80’i nasıl görecektir? Çocuklar kadar cahil. Bir baba gibi sizin yerinize karar vermeli gerektiğini düşüneceklerdir. Onlara göre siz aptalsınız. Kendilerine böyle diyecekler. Yani, maaşlarını artırdıklarında kendilerini kötü hissetmeyeceklerdir. Doğrusunu söylemek gerekirse, daha da ileri gideceklerdir. Bir seviyeden sonra bu yüzde 20, siz yüzde 80’e iyilik yaptığını bile düşünmeye başlayacaktır. Sizin zevkleriniz yeterince gelişmediği için bu kadar parayla ne yapacağınızı şaşıracağınızı düşüneceklerdir. Eğer bu kadar paranız olursa, bu parayla ne yapacağınıza karar veremeyeceğiniz için gergin olacaksınız. Ama onlar bu parayı alırsa parayı güzel yemeklere, sanata ve başka şeylere nasıl harcayacaklarını iyi bilirler. Yani size iyilik yaptıklarını düşünürler.

Şimdi örnek işyerimizde bir problem var demektir. Hâlâ öz-yönetim fikrine bağlı olmamıza rağmen, hakkaniyete inanmış olmamıza rağmen, sürdürdüğümüz eski işbölümü bütün emeklerimizi boşa çıkartıyor. Yavaş yavaş ama kesinkes eski işbölümü işyerimizin sınıfsal olarak bölünmesine yol açıyor. Ve buradaki sınıf bölünmesi işçilerin üzerinde işyeri sahiplerinin olması biçiminde gerçekleşmiyor. Unutmayın, mülk sahipleri yok. Yeni ortaya çıkan ve üstte yer alanlar mülklerin üzerinde bir tekele sahip değiller; bisiklet fabrikasının sahipleri değiller. Belli bilgi ve beceriler, özellikle de onlara bu bilgi ve becerileri sağlayan güçlendirici işler üzerinde bir tekele sahipler.

Çözüme geçmeden önce, şayet vakit yeterse size bu işbölümünün yarattığı sorunlarla ilgili iki hikâye anlatmak istiyorum.

Pek uzun olmayan bir süre önce, Arjantin’de pek çok farklı işyerinin yanı sıra bir cam fabrikasını ziyaret etmiştim. Bu fabrika daha öncesinde iflasın eşiğine gelmişti, yani yeteri kadar kâr elde edemiyordu. İşyeri sahipleri, işyerini satmak istemişti. İşçiler: “Hayır! Eğer satarsanız işlerimizi kaybederiz, dolayısıyla işyerini biz devralıyoruz” demişlerdi. İşyerini ele geçirip devraldılar. Bunun üzerine, daha öncesinde işyerinde müdürlük, mühendislik ve diğer güçlendirici işleri yapanlar işlerini bırakmış, başka yerlerde daha iyi işler bulacaklarını düşünerek ayrılmışlardı. Şimdi ortada sahibi gitmiş, bütün mühendisleri, finans bölümde çalışanları vs. işten ayrılmış bir cam fabrikası kalmıştı. İşçiler burayı ele geçirdi. Ücretleri eşitlediler. İşçi konseyleri kurdular. Demokratik katılımı ve oy vermeyi (ama öz-yönetimi değil) kurumsal hale getirdiler. Birilerinin, fabrikayı bırakanların işlerini yapması gerekiyordu. İşçiler kendi aralarından bu işleri yapacak olanları seçtiler. Bir toplantı oldu ve oturum başkanı “kim finansal işlerde çalışmak ister?” diye sorduğunda kimse istemedi, işin nasıl yapılacağını kimse bilmiyordu. Sonunda cesur bir kadın “ben yaparım, ama önce bir süre işi öğrenmem lazım” dedi. Sonunda, altı ay sonra, bu kadın daha önce finans müdürünün yaptığı işi yapmaya başlamıştı. Ve işyeri daha önce yapamadığı bir şeyi becermiş, yani kâr elde etmeyi başarmıştı.

Finans işlerini yapan bu kadınla konuştum. “Daha önce bütün gün 40 derece sıcakta cam dökümhanesinde çalışmış birisi olarak yeni işinize alışırken en çok zorlandığınız şey neydi? En zor şey bilgisayar programı öğrenmek miydi?” diye sordum. “Yo hayır” dedi. “Peki en zor şey muhasebe kavramlarını öğrenmek, bütün bunların takibini yapıp kaydını tutmak mı?” dedim. “Hayır bu da değildi” dedi. Burada en zor şeyin ne olduğunu tahmin edebilecek var mı? Yok, ben de edemedim. Bana şunu söyledi: “En zorlandığım şey okumayı öğrenmekti.”

Bu konuda lütfen biraz düşünün. Bu kadın, öncesinde cam dökümhanesinde çalışırken, işçiler fabrikayı ele geçirdikten 6 ay sonra finans müdürünün yaptığı işi yapıyordu. Bu sıçramayı yapmak için de sadece bilgisayar ve muhasebe değil, okuma yazma da öğrenmek zorunda kalmıştı! İnsanların güçlendirici işleri beceremeyeceği fikri koca bir yalandır.

Şimdi size başka bir hikâye. Yine Arjantin’deydim, ele geçirilen fabrikalardan temsilcilerin olduğu bir oda dolusu insanla konuşmak için çağrılmıştım. “Ben konuşmadan önce sizler ele geçirdiğiniz fabrikalarda yaşadığınız kendi deneyimlerini aktarsanız, ben sonra konuşsam nasıl olur?” dedim. Sonra sırayla anlatmaya başladılar. Dört beş kişi yaşadıklarını anlattıktan sonra odadaki insanlar ağlamaya başladı. İnsanlar gerçekten ağlıyorlardı. Yaşadıklarını anlatan kişi sayısı 10 olduğunda o kadar üzülmüşler, o kadar sıkılmışlardı ki artık devam edemediler. Sonra ben konuşmaya başladım. Onları bu kadar üzen şey, daha önce her birinin sadece kendi işyerinde olduğunu sandığı olayların bütün işyerlerinde gerçekleşmesiydi. Yani her birinin anlattığı korku filmi, diğerleri için de geçerliydi. İlk başlarda insanların cam dökümhanesinden finansal işlere geçiş yaptığı, hakkaniyetli ücretlendirmenin ve gerçek bir demokrasinin uygulandığı bütün bu işyerlerinde, son derece heyecan verici ve ilham verici olan şeyler yalnızca bir kaç ay içinde, bazı işyerlerinde de bir yıl içinde eskiye dönmüştü. Temsilcilerin canı sıkılmıştı, çünkü gerçekten ciddiydiler ve gelecek için model olabilecek örnek bir işyeri yaratmak istemişlerdi. Teker teker hepsi “hayır olmuyor, çözülüyoruz” demeye başladı. Hatta sonunda birisi “hiç böyle düşüneceğim aklıma gelmemişti, belki de Margaret Tatcher haklıydı, belki de gerçekten bir alternatif yok. Belki de bütün bu boktan işin böyle yürümesi gerekiyor” dedi. Peki yanlış giden şey neydi?

Yüksek değerlerin benimsenmesine ve bazı mükemmel değişiklikler olmasına rağmen olan şey şuydu: İşçiler, eski işbölümünü korumuştu. Daha önce örnek olarak verdiğim kadın, cam dökümhanesinden finans işlerine geçmişti. Ama hâlâ finans işleri yapmaya devam ediyordu. Daha önce hayali olarak kurguladığımız işyerimizde, eğer işbölümü sorununu çözemezsek, yüzde 20’lik kesimin iktidar kurmasını sağlayacak bilgi, enformasyon, sosyal beceriler ve özgüven veren güçlendirici işler üzerindeki tekellerinden ötürü egemen olacağını görmüştük. Ele geçirilen işyerlerinde olan tam da buydu. Eski işbölümü korunmuştu ve işçilerin kurmaya çalıştığı hakkaniyetli ücretlendirmeyi ve demokrasiyi boşa çıkartıyordu. Peki bu sorunun çözümü nedir?

En azından tahmin yapacak birisi var mı? Bir keresinde tanıdığım birisi gelip “Şu senin Katılımcı Ekonomi’de her şey çok basit görünüyor. Sen konuşurken her şey çok basit görünüyor, ama gerçekte o kadar basit değil” demişti. Evet, doğru, bütün ayrıntıları halletmek, şu an bulunduğumuz yerden öteye gitmek biraz zor olabilir. Ama genel olarak, işin özü kafası açık olan birisi için çok kolay. Pek çok iktisatçı, siyasal bilimci ya da felsefeci söylediklerimin tek bir kelimesini bile anlamakta zorluk çekebilir; ama bunun nedeni, söylediklerim anlaşılması çok zor şeyler olması değil. Anlayamamalarının sebebi, aldıkları eğitimin söylediğim şeyleri duymalarına engel olması. Ama yine de anlattıklarımı çok açık ve bildik bir şekilde aktarmaya çalışıyorum. Şimdi işbölümü sorununun nasıl çözülebileceği üzerine bir örnek vereceğim: ilk başta bu örnek size saçma gelebilir.

Farz edin ki, daha önce hiç bulunmadığımız, hatta hakkında hiçbir şey duymadığımız bir ülkeye alan çalışması yapmaya gidiyoruz. Ziyaret ettiğimiz işyerlerinde bir işyeri sahibinin olmadığını, bütün işyerlerinin kamuya ait olduğunu hemen anlıyoruz. Ama bu işyerlerine biraz daha yakından baktığımızda, bir işyeri sahibi olmamasına rağmen, bu işyerlerinin aynen bildiğimiz işyerleri gibi olduğunu görüyoruz. Kararlar yukarıdan aşağıya veriliyor. Gelir dağılımında büyük farklılıklar var. Daha da yakından bakıyoruz ve çalışanların yüzde 20’sinin daha iyi şartlar altında çalıştıklarını, daha fazla güç sahibi olduklarını, daha çok kazandıklarını ve kalan yüzde 80’inin ise bu olanaklara sahip olmadığını görüyoruz. Yani yakından baktığımızda, yüzde 20’nin bütün karar verme süreçlerine hâkim olduğunu görüyoruz. Sonra daha garip bir şey fark ediyoruz. İşbaşı yapmadan önce bu yüzde 20 her gün iki adet çikolata yiyor. Yüzde 80 ise hiç çikolata yemiyor. Bu çikolataları incelediğimizde anlıyoruz ki, çikolata insanları kendine güvenli yapıyor, zihinsel işler yapmaları ve güçlenmeleri için onlara sosyal beceriler kazandırıyor ve kapasitelerini arttırıyor vs. Peki şimdi size yüzde 20’nin yüzde 80 üzerinde tahakküm kurduğu bu hiyerarşiden kurtulmak için ne yapmamız gerekir diye sorsam, ne dersiniz? Cevap çok zor değil, haklısınız, herkes çikolata yemeli! Ya daha çok çikolata almalıyız, ya da elimizdekilerden fazla alamıyorsak herkese daha az çikolata dağıtmalı, ama herkesin eşit bir miktar alabilmesini sağlamalıyız.

Şimdi Arjantin’deki işçilerin ele geçirdikleri işyeri örneğine dönelim. Ortaya çıkan hiyerarşiden kurtulmak için ne yapmalıyız? Burada çikolataya denk düşen şey ne? Pek çok şey sayacaksınız; kararlar, eğitim vs. Bütün bunlar doğru, evet, ama olup biteni daha iyi anlamanız için asıl bakmanız gereken şey “güçlendirici iş” kavramına yoğunlaşmak. Arjantin’deki fabrikada eski işbölümünde yer alan yüzde 20’nin tekelinde tuttuğu şey çikolata değil, onları bilgi, enformasyon ve beceriyle donatan ve kararlar üzerinde söz sahibi olmalarına imkân sağlayan görevlerdi. Eşit çikolata dağıtma mantığımıza dönersek, yapmamız gereken herkese bir parça güçlendirici görev vermektir.  

Katılımcı ekonomi şunu söylüyor: “Yeni bir işbölümüne sahip olmalıyız.” Bu demektir ki, ele geçirdiğimiz bisiklet fabrikasında işçi konseylerinin, öz-yönetime dayalı karar vermenin, süre, yoğunluk ve koşulların yıpratıcılığının ödülendirildiği hakkaniyetli gelir ücretlendirmenin yanında “dengeli iş bileşenleri” olarak adlandırılan şeyi de kurumsallaştırmalıyız. Buna göre herkes bir iş ve sorumluluklar karışımını yerine getirmeli. Ama sadece güçlendirici görevleri birleştirip onu yüzde 20’nin eline vermek ve güçlendirici olmayan görevleri birleştirip onu da yüzde 80’in eline vermek yerine, her bireye başkalarının işiyle benzer şekilde güçlendirici olan bir görevler bileşimden oluşan bir iş vermeliyiz. Yani şeçkin bir yüzde 20’lik kesimin olmadığı, çünkü sadece güçlendirici işler yapan herhangi bir grubun olmadığı bir ortam yaratmalıyız. İşyerinde, gün boyuna yaptığı işlerden dolayı başkalarından daha üstün bir konuma yerleşen hiç kimse olmamalı.

Farzedin ki kapitalist bir ekonomide bir cerrahsınız. Katılımcı bir ekonomi modeline geçtik. Yine ameliyat yapacak mısınız? Evet, doğru tabii ki yapacaksınız. Peki başka ne yapacaksınız? Evet, hastaların yatak lazımlıklarını temizleyeceksiniz, etrafı süpüreceksiniz ya da kafeteryada çalışacaksınız. Yani bir görevler karışımını yerine getireceksiniz. Sizin karışımınız da başka herhangi birisinin karışımı kadar güçlendirici olmalı.

Peki burada nasıl bir problem var? Ana-akım bir iktisatçı burada nasıl bir sorun görecektir?

Şöyle diyecektir: “Bu verimli olmaz.” Neden? “Bak, adamın bu kadar cerrahi becerisi var ve yerleri temizlerken bu becerilerin hiç birini kullanmayacak! 5 saat süren bir kalp nakli yapması, 5 saat boyunca hastaların yatak lazımlıklarını temizlemesinden daha verimli değil mi?” Evet, doğru, iktisatçımızın diyeceği bu olur ve bir yere kadar haklıdır da. Eleştirmenimiz şunu diyecektir: “Tarif ettiğin şey kulağa güzel geliyor, adil ve doğru, ama hepimiz öleceksek bu güzellik neye yarar! Sınıfsız bir toplumumuz olacak ama tadına varamayacağız, çünkü hepimiz ölmüş olacağız!”

Peki bizim cevabımız ne olur? Daha fazla cerrah mı? Evet, daha fazla insan cerrahlık yapacak, yani toplamda daha öncesine kıyasla aynı sayıda, hatta aslında daha fazla sayıda ameliyat yapılabilecek. Peki bu kadar cerrahı nereden bulacağız? Tıp okullarından mı? Peki elimizde eskisiyle aynı sayıda tıp mezunu var ve sadece cerrahlık yaptıkları zamanı yarı yarıya azalttık, şimdi aynı sayıda doktor bulmalıyız. Bu kadar yeni doktoru nereden bulacağız? Evet doğru, yüzde 80’in içinden bulacağız. Ve eğer bu yüzde 80’in cerrahlık ve diğer güçlendirici işler için gereken becerileri edinemeyeceğini düşünüyorsanız, ırkçısınız, cinsiyetçisiniz ve sınıfçısınız demektir. Ve bunu gerçekten ispat edebiliriz.

Bu tartışmayı bundan 40 sene önce ABD’de yaptığımızı düşünelim. Bütün cerrahları bir stadyumda toplasaydık, sizce aralarında kaç tane kadın cerrah çıkardı? Esasen hiç olmazdı, ya da birkaç tane olurdu. Olmamalarının sebebi cerrah olmalarını engelleyen genetik bir eksiklik miydi? 40 yıl önce insanlar gerçekten böyle düşünüyordu. Peki ABD’de bugün tıp okuyan kaç kadın var? Kadınların yüzdesini bilen var mı? Evet, yarıdan biraz fazla. Bu da bize gösteriyor ki, ne kadar önyargılı olursak olalım, 40 yıl önce toplumun kadın olan bu kesiminin cerrah olmamasının sebebi kabiliyetsizlik değildi; tıpkı Arjantin’de daha önce hiç güçlendirici iş yapmamış olan, fakat sonra finansal işler yapmaya başlayan kadın örneğinde olduğu gibi, kadınları engelleyen yapıydı. 40 sene önce kadınlarla konuşsaydınız kendilerine güven duymadıklarını görürdünüz. Nispeten cahillerdi. Pek çoğu kadınların doktor olamayacağını düşünürdü, hatta bu fikir karşısında dehşete kapılırdı. Fakat 40 sene önceki bütün bu neticeler, kurumsal yapıların işleyişinden kaynaklanıyordu. Tabii ki kadınlar o zaman nasıl ameliyat yapılır bilmiyordu, eğitimsizlerdi ve cinsiyetçilik yüzünden mahvolmuşlardı.    

Şimdi tekrar günümüze dönelim. Eğer kapitalist ekonomiden katılımcı ekonomiye geçiş yaparsak, bu yeni ekonomideki cerrahlar dengeli iş bileşenlerine sahip olacaktır. Bu insanlar, örneğin eskisinin yarısı kadar cerrahlık yapacaktır; aslında daha da az yapacaktır, çünkü işgününü kısaltacağız. Yani başka bir yerden cerrahlık yapacak insanlar bulmamız gerekecek. Onları yüzde 80’lik işçi sınıfının arasından bulacağız. Yüzde 80’in içindeki herkes cerrah olamayabilir. Aynı 40 yıl önce gerekli eğitimi almış olmasına rağmen her kadının cerrah olamayabileceği gibi. Ama genel olarak bu insan havuzunda öncesine göre azalan cerrahlık kapasitesini karşılamaya yetecek kadar cerrahi kapasiteye sahip insan olacak ve diğer güçlendirici işler için de aynı şey geçerli olacak. Yani önceki işbölümünü devam ettirmeden ihtiyacımız kadar cerraha sahip olabileceğiz. Aslında şu anda üzerinde durmaya vaktimiz yetmediğinden değinemeyeceğimiz çok çeşitli nedenler yüzünden çok daha iyi düzeyde cerrahlık yapılacak.

Şimdi işyerimizde bütün bu değişiklikleri yaptımızı farz edin. Farz edin ki Arjantin’deki işyeri, hakkaniyetli ücretlendirme uygulamasının yanında, öz-yönetimin yanında, işçi konseyi kurmanın yanında, eski işbölümünü de değiştirdi. Aslında Arjantin’deki bazı işyerlerine buna epeyce yaklaşmış durumda. Ama hâlâ durumlarını tarif etmek için bir odada toplanıp konuşuyorlar ve hâlâ işlerin kötü gittiğini söylüyorlar. Neden?

Farz edin ki bir bisiklet fabrikamız var. Farz edin ki işyerimizi katılımcı ekonomi modeline çevirdik ve bütün bu yeni özelliklere sahip, ama hâlâ bir pazar sistemi içinde işliyor. Öyleyse ne yapmak durumundayız? Pazar bizden ne yapmamızı ister? Biri kâr diyor. Ama tam olarak doğru değil. Fabrikaya sahip olan kimse yok, yani mülkiyet üzerinden elde edilen bir kâr yok. Rekabet etmemiz lazım. Doğru. Fakat ne için rekabet etmeliyiz? Pazar payı için rekabet etmeliyiz. Doğru.

Bisiklet üretiyoruz. Eğer pazar payı için rekabet etmezsek, işyerimizin başına ne gelecektir? Doğru, işyerimiz faaliyetini sürdüremeyecek ve iflas edecektir. Mükemmel bir işyerimiz olur, fakat işimiz olmaz. İflas ederiz ve işyerimiz kapanır. Dolayısıyla pazar payı için rekabet etmeliyiz. Bir işçi konseyi kurduk ve işyerimizde bir kreş olmasına karar verdik. İşyerimizde sağlıklı bir ortam ve havalandırma sistemi olsun istiyoruz. Güzel koşullarda öğlen tatilleri istiyoruz. Çalışma hızımızı arttırmak istemiyoruz. İnsani olmayan aptalca bir tempoda çalışmak istemiyoruz. Eğer işyerimizin etrafını kirletiyorsak, kirlilik yaratıyorsak, hemen temizlemek istiyoruz; çünkü sorumlu insanlarız ve kendimiz de aynı bölgede yaşıyoruz. Ama bütün bunlara rağmen, yani bütün bunları yapmak istememize rağmen, rekabet etmemiz gereken bir pazar olduğu için, rekabet edebilmek için ne yapmak zorunda kalırız?  

Doğru, maliyetleri kısmalıyız. Peki neden maliyetleri kısmalıyız? Pazar payını koruyabilmek için. Doğru, fakat nasıl? Artı-değer yaratmalıyız. Haklısınız, fakat neden? Artı-değerle ne yapacağız? Neden artı-değere ihtiyacımız var?

Rekabet edebilmek için elde ettiğimiz artı-değeri reklam için harcamalıyız. İşyerimizde yenilikler yapmak için harcamalıyız. Tamam, buna ihtiyacımız var, peki bu artı-değeri nereden bulacağız? Nasıl aynı sektördeki başka işyerlerinden daha fazla artı-değer üretebiliriz?

Diğer işyerleri yarattığı kirliliği temizlemiyor. Eğer kirlilik yaratan bir teknoloji temiz olana göre daha ucuzsa, kirli olan teknolojiyi kullanıyorlar. İşçiler için havalandırma sistemini kapatıyorlar. Çalışma temposunun arttırılmasını dayatıyorlar. En azından bisikletleri son kullanıcıya gittikçe daha ucuza satıyorlar ve kazandıkları artı-değerle bize kıyasla daha fazla reklam yapıyorlar. Biz ise pazar payımızı ve dolayısıyla işimizi kaybediyoruz. Hemen bir şeyler yapmalıyız.

İlgilelenler için, burada kabaca Yugoslavya’daki “Pazar Sosyalizmi” adını verdiğimiz sistemi tarif ediyorum. İşçiler, işyerleri üzerinde tam bir kontrole sahipti. Ücretleri eşitlemeyle başladılar, demokrasiye sahiptiler, ama pazar için rekabet etmek zorundalardı. Yani bazı kararlar vermek zorundalardı. Kreş uygulamasını bıraktılar, havalandırma sistemlerini kapattılar, çalışma hızını arttırdılar, temiz teknoloji yerine ucuz ve kirli teknolojileri kullandılar. 

Fabrika örneğimize dönersek, tam bu noktada, biz bu kararları yeterince iyi bir şekilde verebilir miyiz? Bir anlamda bu akşamki ilk ince nokta oluyor bu. Bu kararları yeterince iyi bir şekilde veremeyiz, çünkü bu kararlar bize zarar verecektir. İnsanın kendi kendisini ezmesi kolay değildir. Bu kararları vermesi için başka birisini aradığımızı farz edin. Özel olarak bu kararları vermek üzere eğitilmiş olan birilerini, yani sadece kararları nasıl vereceğini öğrenmiş olan birilerini değil, başkalarına zarar veren kararları hiç tereddüt etmeden alabilecek olan birilerini nerede bulabiliriz? Böyle bir yaratığı nereden bulabiliriz?

Harvard İşletme Fakültesi’nde! Tam üstüne bastınız. Peki Yugoslavlar ne yaptı? Seçkin işletme okullarından, özellikle Batı’daki okullardan mezun olmuş yöneticiler tuttular. Biz de maliyetleri azaltma kararlarını bizim yerine alacak böyle insanlar tutacağız. Peki bu insanlara “dengeli iş bileşenleri” sistemini uygulayacak mıyız? Onları da bizim katlandığımız koşullarda mı çalıştıracağız? Doğru, böyle yapmamız onları tutma mantığımıza ters düşer. Eğer bu insanları tutup, sonra da onlardan hepimiz gibi dengeli iş bileşenlerinde çalışmalarını istersek, hiç bir ilerleme kaydetmemiş oluruz. Gereken kararları verme konusunda onlar da bizim gibi yetersiz kalırlar. Dolayısıyla bu insanları tutar, onlara klimalı ofisler verir, istedikleri her şeyi verir ve “tamam, hadi ağzımıza sıçın” deriz.

Burada, pazar sisteminden ve pazar sisteminin bizim adil işyeri mantığımızı nasıl boşa çıkardığından bahsediyorum. Bütün değerlerimize rağmen, bütün isteklerimize rağmen, pazar sisteminin nasıl bütün emeklerimizi boşa çıkardığından ve nasıl tekrar işçilerin çoğunluğu üzerinde bir sınıf yaratmamıza yol açtığından bahsediyorum. Eski işbölümü gibi pazar sistemi de bize bir koordinatör sınıf/işçi sınıfı ayrımı dayatır. Merkezi planlama ise aynı şeyi daha açıkça yapar. Merkezi planlamacılar koordinatör sınıftır ve öz-yönetimle işleyen işçi konseyleriyle pazarlık yapmak kendi çıkarlarına aykırıdır. Dolayısıyla işçi konseyleri yerine, işyerlerinde kendileri gibi olan, yani güçlendirici işleri ve bunun gerektirdiği eğitimi vs. tekeline almış olan insanlarla ilişki kurarlar.

Daha önce birisi koordinatör sınıfı işçi sınıfından ayıran şeyin eğitim olduğunu söylemişti. Bu konunun üzerinde biraz durmak istiyorum. Eğitimin koordinatör sınıfa girebilmek için bir ehliyet, bir giriş ücreti olduğu doğru. Kapitalist bir toplumda, eğitim sisteminin topluma bu tür insanlar kazandırması asli önemdedir. Bu da eğitim sisteminin, toplumun yüzde 80’ini ücretli köle olmaya hazırlaması gerektiği anlamına gelir. Lisede olduğunuz ve günün sonuna yaklaştığınız zamanları hatırlayın; sürekli başınızı kaldırıp saate bakarsınız, zaman çok yavaş geçer ve günün bitmesi için dua edersiniz. Eğer böyle bir şey hatırlamıyorsanız, o zaman yüzde 20’lik gruba yönlendirilmişsiniz demektir. Ama eğer yüzde 80’lik gruba yönlendirildiyseniz, başınıza böyle şeylerin geldiğini çok iyi hatırlayacaksınız. Ama bahse girerim ki o an kalkıp gitmediniz. Orada oturup emirlere uydunuz ve can sıkıntısına katlandınız. Eğitim sisteminin yüzde 80 için amaçladığı da budur: can sıkıntısına katlanmayı ve emirlere uymayı öğretmek. Eğer bunu yapmazsa, eğitim sistemi kapitalizmde işlevini yitirir.

1960’lardan sonra hükümet geçmişe baktı ve “Ulu tanrım! Yanlış giden neydi?” diye sordu. Onlar açısından 60’lar tam bir korku filimiydi. Çok yüksek düzeyde bir komisyon kurdular; bu komisyonun amacı, 60’lardaki olayların sebeplerini ve bir daha tekrarlanmaması için neler yapılması gerektiğini araştırmaktı. Komisyonun ismi, Carnige Komisyonu’ydu. Profesörlerden, avukatlardan vs. oluşan bu üst düzey komisyon araştırdı ve ilginç bir şekilde açıklamanın bir parçasını buldu. Raporlarında belirttikleri şey şuydu: “İnsanları gereğinden fazla eğitiyoruz.” Kast ettikleri şey, eğitim sisteminin hayatlarında itibar ve haysiyet sahibi olmak isteyen mezunlar yaratıyor olmasıydı. Bu mezunlar sokağa çıkıp istediklerinin olmadığını, dürüst ve haysiyet sahibi insanlar olmak yerine maaşlı köle olduklarını görünce çılgına döndüler. Komisyon, sorunun çözümü olarak hükümete, eğitim düzeyini düşürmeyi, yüksek eğitimi daha pahalı hale getirmeyi, işçi sınıfı çocuklarının gittiği okulların ödeneklerini azaltmayı ve insanlara emir almayı ve can sıkıntısına katlanmayı öğretecek cemaat kolejleri ve meslek okulları kurmayı önerdi. Kapitalist sınıf yapısı ve işbölümünün mantığı böyleydi.

Katılımcı ekonomide eğitimin amacı bunun tam tersidir. Herkes dengeli iş bileşenine sahiptir. Dolayısıyla, toplumsal açıdan istenilen şey, herkesin kapasitesini mümkün olduğunca çok kullanabilmesidir. Böyle bir toplumda iyi vatandaşlar olmamız için kapasitemizi azami düzeyde geliştirmemiz gerekir.

Burada bir parantez açmak istiyorum: ABD eğitim sistemini, bu tespit doğrultusunda gayet başarılı bir şekilde değiştirdi. Aslında bu konuda o kadar başarılı oldular ki, bugünkü Amerikan eğitim sistemine bakarsanız sonuçlarını görürsünüz. ABD’de doktora programlarındaki – ABD’nin dünyada hâlâ bir numara olmayı sürdürdüğü bir kaç alandan birisi – öğrencilerin oranına bakarsanız, bu programlarda gittikçe artan sayıda, bazı alanlarda ise yarıdan fazla oranda öğrencinin Amerikalı olmadığını görürsünüz. Bunun sebebi, Amerikan üniversitelerinden mezun olanların çok kötü bir eğitim görmüş olması ve Amerikan yüksek lisans programlarına devam edememeleridir.  

Konumuza dönersek, katılımcı ekonomi, işçi konseylerini, tüketici konseylerini (bu ikincisi bütün sistemi anlamak için hayati bir yerde olsa da, bu konuda çok fazla konuşamadık) öz-yönetime dayalı karar vermeyi, dengeli iş bileşenlerini ve süre, yoğunluk ve çalışma koşullarının ağırlığını dikkate alan hakkaniyetli ödüllendirmeyi içerir. Son olarak ihtiyacımız olan şey de pazar sistemi ve merkezi planlamanın yerine geçebilecek yeni bir tahsisat sistemidir.

Tahsisat sistemini derinlemesine anlatamayacağım. Geç olmaya başladı, sizler de çok yoruldunuz ve anlatmam biraz uzun sürebilir. Bunun yerine katılımcı planlama adını verdiğimiz, katılımcı ekonominin yeni tahsisat sistemi hakkında çarpıcı bir iddiada bulunacağım. Katılımcı ekonominin çekirdek kurumlarının sonuncusu olan ve pazarın veya merkezi planlamanın yerine önerilen katılımcı planlamanın, dışsallıklar ya da ekolojik etkiler de dahil ekonomideki mallara gerektiği şekilde değer biçeceğini; işyerimizin özelliklerini boşa çıkarmak yerine, istediğimizi söylediğimiz özellikleri daha da güçlendireceğini; ve aynı zamanda her işçiye ve tüketiciye öz-yönetim ilkesine göre, ekonomik kararlar üzerinde uygun miktarda etkide bulunma imkânı sağlayacağını iddia ediyorum. Şimdi bu çok büyük ve pek de inandırıcı gelmeyen bir iddia olabilir. Ama eğer söylediklerim doğruysa – ki doğru olduğunu iddia ediyorum – katılımcı planlamanın ve bahsettiğimiz diğer kurumlarla birlikte katılımcı ekonominin, dayanışma, hakkaniyet, çeşitlilik ve öz-yönetim değerlerini üretecek bir ekonomi meydana getireceğinde hemfikiriz olabilmeliyiz. Ve eğer bu doğruysa, kapitalizme ve tarihsel olarak sosyalizm olarak adlandırılan sisteme bir alternatifimiz var demektir. Yani BBSY’ye (Başka Bir Seçenek Yok) son. 

Bu aşamada iddia ettiğim şeye inanmanız için bir sebep yok. En fazla akla yatkın gelmeye başlayabilir. Daha fazlası için daha fazla araştırmalı, üzerinde daha fazla düşünmeli ve ne düşündüğünüze karar vermelisiniz. Eğer doğru olduğuna karar verirseniz, siz “katılımcı ekonomiyi savunan birisisiniz (pareconish)” demektir. Eğer yanlış ya da hatalı olduğuna karar verirseniz, dürüst olarak söylüyorum, en baştan başlayın ve daha iyi bir şey üretin, çünkü bir şeyler yapabilmek için bir vizyona ihtiyacımız var.    

Sorular

Şimdi sorularla devam edip daha sonra yapışkanlık problemi üzerinde biraz durmaya ne dersiniz? Belki de soru cevap sırasında onu da tartışırız, olur mu?

Soru: Katılımcı sosyalizm ile katılımcı ekonomiyi karşılaştırabilir misiniz?

Şunu sormak istiyorsunuz: Katılımcı ekonomi olarak tarif ettiğiniz şey ile sosyalizm olarak adlandırılan şey arasında ne fark var? Eğer birisi anlattığım şeye “katılımcı sosyalizm” adını vermek isterse buyursun versin. Sosyalizm kelimesine iki farklı şekilde yaklaşabiliriz: Birincisi kendisini sosyalist olarak tanımlayan hepimizin sevdiği ve bu kelimeyle özdeşleşmiş olan değerler açısından yaklaşabiliriz: hakkaniyet, dayanışma, insanların kendi hayatlarını kontrol edebilmeleri, öz-yönetim, adalet vs. Eğer sosyalizmden kastınız buysa, o zaman katılımcı ekonomi sosyalizm derken kast ettiğiniz şeyin kendisi olur. Dış dünyadan bir örnek vermek gerekirse, Hugo Chavez “21. yüzyıl sosyalizminden yanayım” dediğinde, ne demek istiyor? Ne söylediği pek fazla bir açıklama getirmediği için çok açık değil, ama bence söylediği şey şu: “Daha önce ne zaman ya da nerede olursa olsun sosyalizm adı altında işlemiş olan kurumlardan hoşlanmıyoruz. Ama sosyalist değerleri seviyoruz.” Yani, bu değerleri içinde barındıracak yeni bir şey istiyoruz. Burada olsaydı o kişiye şunu sormak isterdim “Lütfen, acaba katılımcı ekonomi aradığınız şey olabilir mi?”

Peki sosyalizm kelimesinin bir başka anlamı nedir? Diğer anlamı, kurumsaldır. Tarihsel olarak sosyalizm adı verilen belirli bir kurumlar kümesidir. Bu kurumlar şunlardır: Bir, üretim araçlarının özel mülkiyetinin kaldırılması, yani kapitalistlerden kurtulmak. Buna katılıyorum. Ama ikincisi, sosyalizm her zaman eski işbölümünü korumuştur. Halbuki anladık ki eski işbölümü değerlerimizi boşa çıkartıyor. Burada sosyalizmin bu özelliğini savunamayız. Ayrıca sosyalizm tarihsel olarak ücretlendirmeyi, kısmen pazarlık kısmen de çalışanların ne kadar katkıda bulunduğu üzerinden yapmıştır; ama biz bunu da reddettik. Sosyalizm tarihsel ve kurumsal açıdan merkezi planlama ya da pazar sistemi demektir ve biz bunu da reddettik. Yani kurumsal model olarak sosyalizmi reddettik. Bence pek çok sosyalist de reddediyor, ama bu konuda hâlâ pek çok insanın kafası karışık. Ve ben çok açık ve net olmak istiyorum.

Daha da açık ve net olmak adına bir adım daha ileriye gideyim. Aranızda Marksist olanlarınız varsa, Marks “eğer birisi değerlerden bahsediyorsa, söylediklerinin ötesine geçip pratiklerine bakmalıyız” der. Örneğin Bill Clinton’ı dinlerseniz, özgürlükten yana olduğunu, adaletten yana olduğunu, hakkaniyetli bir gelir dağılımından ve başka birçok değerden yana olduğunu söyler ve bunu çok ikna edici ve duygusallık içinde başarılı bir şekilde dile getirir. Dinleyiciler arasında bir Marksist varsa: “Bir saniye, bunu olduğu gibi kabul etmemeliyim. Retoriğin ötesine, pratiklere bakmalıyım” der. Bunu yaparsak, Bill Clinton’un sahip çıktığı değerlere ters düşen özel mülkiyet, şirketler gibi kurumları desteklediğini görürüz. Bill Clinton’un retoriğini artık kabul etmeyiz. “Hayır, bu değerlerden yana olmadığını biliyoruz. Hayır, bu değerlerden yana değilsin,” deriz.

Şimdi yapacağım analojiyi tahmin ediyorsunuzdur. Etkileyici konuşan bir Marksist kalkıp şunu söyleyebilir: “Hakkaniyetten yanayım, paylaşımdan yanayım, öz-yönetimden yanayım, adaletten yanayım.” Eğer iyi bir Marksistsek bunu duyduğumuzda “bir saniye, retoriğin ötesine, pratiklere bakmalıyım,” deriz. Eğer en azından bu hususta iyi bir Marksist gibi davranacaksak, sınıf kavramını akılda bulundurmalıyız. Peki ne yapmalıyız?

Farz edin ki içinde sosyalizm kelimesi geçen bir Marksist-Leninist tarafından yazılmış bütün kitapları ve bildirileri okuyoruz. Marksist-Leninistlenin iktidarı ele geçirdiği ve yeni bir ekonomi sistemi başlattığı bütün vakaları inceliyoruz. Kitap ya da pratik olsun fark etmez, baktığımız her durumda yeni sistemin yeni bir yönetici sınıf ürettiğini görürüz. Her durumda, güzel değerleri ifade etmesi anlamında incelediğimiz şeyin sosyalizm olmadığını, yüzde 20’lik bir kesimi yönetici konumuna yükselten koordinatörist bir ekonomi olduğunu görürüz. ABD’de sosyalizm deyince insanların aklına sosyalizm kelimesiyle özdeşleşmiş olan kurumlar gelir. Sadece kelimenin kendilerine başka anlamlar ifade ettiği göreli olarak çok az sayıda solcu bu mirasın olumlu yanlarını sahipleniyor. Bu yüzden bu modele, beğendiğim bu vizyona “katılımcı sosyalizm” adını vermedim, çünkü bu isim vizyonun ne olduğu konusunda kafa karışıklığına yol açabilirdi. Sosyalist tashisat sistemini içermiyor, sosyalist işbölümünü reddediyor, sosyalist ücretlendirme sistemini paylaşmıyor; bence yeni bir isme ihtiyacı var.   

Soru: Katılımcı ekonomi sadece gelecekte ulaşabileceğimiz ya da ulaşamayacağımız bir vizyon mudur? “Katılımcı ekonomiyi savunan birisi olmak” ne anlama geliyor? Yalnızca vizyonu yaymaya çalışmak anlamına mı geliyor? Katılımcı ekonominin toplumsal hareketler açısından ve “ne yapmalı?” ve “nasıl yapmalıyız?” soruları açısından içerimleri nelerdir?  

Toplumsal Hareketlerdeki Koordinatörizm

Tabii ki bütün hikâye sadece vizyon hakkında konuşmaktan oluşmuyor, onun için savaşmayı da içeriyor. Vizyon hakkında konuşmak önemli, evet. Fikri yaymak, aynı fikri paylaşan ve dolayısıyla onunla tutarlı yol ve yöntemlerle birlikte çalışacak insanların sayısını arttırmak önemli. Koordinatörizme dönmek, eski sisteme dönmek istemiyoruz. Yani kapitalizmden katılımcı ekonomiye geçiş yapacağımız; ataerki ve cinsiyetçilikten feminizme, ırkçılıktan benim cemaatlerarası yakınlaşma (interkomünalizm) dediğim şeye, siyasal otoritecilikten katılımcı siyaset diyebileceğimiz şeye geçiş yapacağımız bir devrim yapmak istiyoruz. Peki farklı yollar izleyerek kazanımlar hedeflemek ne anlama geliyor?

İlk olarak, değerlerimizi ve vizyonumuzu kendisinde cisimleştiren hareketler inşa etmemiz gerekiyor. Kendi hareketlerimizin içinde kapitalizmdeki işbölümünün aynısı korursak, hareketlerimizde aynı işbölümünün var olduğu kurumlara yer verirsek, çalışanlar hareketimize güvenmeyecektir. Çünkü hareketimiz işçi sınıfının özgürleşmesiyle değil, koordinatörlerin hâkimiyetiyle ilgilenecektir. Yani katılımcı ekonominin toplumsal hareketler açısından ilk içerimi şu: Hareketlerimizde dengeli iş bileşenleri oluşturmalı ve öz-yönetime yer vermeliyiz. Biraz daha ince bir çıkarım daha var: Siz birey olarak anti-kapitalist olabilirsiniz, ya da bir hareket anti-kapitalist olabilir, samimi bir şekilde anti-kapitalist olunabilir, ama sınıfsızlığı savunmayabilirsiniz. Aksine kapitalizme karşı olabilir, fakat bunu koordinatör sınıfı yönetici konumuna yükseltmek için isteyebilirsiniz. Hareketin stratejisi, politikaları ya da yapısı bizi koordinatörizme götürüyor olabilir, tıpkı Leninizmin ya da Bolşevizmin yaptığı gibi. Bu da bizi çok daha önemli olduğunu düşündüğüm bir noktaya getiriyor. Ve aynı zamanda daha önce bahsettiğim yapışkanlık sorununa getiriyor.

1967/68’lere dönüp bakarsanız kadınlar ve Siyahların ABD’deki hareketlere dönüp şunu dediğini görürsünüz: “Dışarıdaki toplumda var olan cinsiyetçiliği ve ırkçılığı kendi içinizde de barındırarak faaliyet gösteremezsiniz. Bu ikiyüzlülüktür, ahlak dışıdır ve ayrıca intihardır. İntihardır, çünkü bu durumda hareket, kadınları, Siyahları, Latinleri vs. kendine çekip onları kendi içinde tutamaz. Hareket, bu insanlar için fazlasıyla yabancılaştırıcı olur. Liderliğinizden kazanacağımız bir şey olamaz. Böyle olursa, hareketimiz zayıf bir hareket olacaktır.” Hareketler bu ders iyi çalıştılar ve şimdi hareketler açısından durum eskiye göre çok daha iyi. Fakat şimdi sınıf konusuna bakalım. Birisi gelip: “Biliyor musun, eskiden ABD’nin güneyindeki plantasyonlar çok verimliydi. Buralarda şeker kamışı kesiliyordu. Dolayısıyla, bence Güney’deki bu plantasyonları örnek almalıyız. Kölelik ve ırkçılığa geri dönmeliyiz” derse solcu olan herkes bu sözlerden dehşete kapılıp bu kişinin ya deli ya da bir çeşit provokatör olduğunu düşünecektir. Aynı şekilde birisi “dünyayı erkek soyunma odası atmosferine kavuşturmalıyız. Kadınlar sadece seks ve temizlik hizmeti verirlerse her şey daha zevkli ve daha verimli olur” derse, yine daha iyi bir dünya yaratmaya çalışan bir hareket hakkında böyle şeyler söylediği için dehşete kapılırız. Çünkü böyle bir şey yapacak olursak, hareket kadınlar için dehşet verici bir yer olur; aynı zamanda ikiyüzlü ve toplumsal cinsiyet hakkında iyi görüşlere sahip olamayacak bir yapı olur vs.      

İşte şimdi analoji geliyor. Birisi çıkıp da, “Şirketlere bakarak nasıl daha verimli olabileceğimizi öğrenmeliyiz” derse, bu benim için aynı derecede dehşet verici olur. Ama solcular bunu söylemekle yetinmeyip sıklıkla şirket özelliklerini hareketlerin yapısına dahil ediyor. Hareketlerimizin içinde aynen şirketlerdeki gibi bir işbölümü var ve çoğu zaman aynen şirketler gibi karar alıyoruz. Amerikan gelir vergisi sisteminden bile daha az ilerici olan aidat yapılarımız var. Ayrıca biliyor musunuz, işçiler hiç de aptal değildir. Tıpkı kadınların hareketlerdeki cinsiyetçiliği görebildiği gibi, Siyahların hareketlerdeki ırkçılığı görebildiği gibi, işçiler de hareketteki sınıfçılığı görebiliyor. Ve bu da çalışanlar açısından yabancılaştırıcı ve baskıcı bir nitelik taşıyor, dolayısıyla da sol harekette kalmıyorlar.   

Bu da başka bir önemli içerim: Hareketimiz koordinatör sınıf çocuklarına kıyasla, işçiler için daha cana yakın ve elverişli, onları destekleyici ve güçlendirici bir ortam sunmalıdır. Bu son derece önemli bir nokta. Eğer hareketimizin kültürü, karar alma yapılarımız, görevleri dağıtma biçimimiz şirket gibiyse, yani sınıfçıysa, hareketimiz işçiler için yabancılaştırıcı olacak demektir. Görmeye alışık olduğumuz şeyi göreceğiz: Çok az işçinin katılması ve katılanların da büyük ihtimalle bırakacak olmaları. Bunun sebebi yeterince bağlı olmamaları ve hareketi terk etmeye eğilimli olmaları değil, hareketlerin bu kadar kusurlu bir yapıya sahip olmasıdır. Türkiye’yi çok bilmiyorum, ama Amerika’da şöyle şeyler çok olur: Hareket üyeleri, McDonalds’ı ve burada yemek yiyenleri şiddetle “ahmaklar ve manipüle edilmişler” diyerek aşağılar. Ama şık bir restoranı ve burada yemek yiyenleri aynı şekilde aşağılamazlar. Halbuki restoranlar da tıpkı McDonalds gibi insanları maaşlı köle olarak çalıştırır. Peki birisine karşı bu kadar düşmanca davranırken diğerine böyle davranmamamızın sebebi ne olabilir? Ne yazık ki, bence bunun sebebi McDonalds’ın işçi sınıfına hizmet veriyor olması.  

Amerika’da her solcu New York Times ya da Washington Post ya da Los Angeles Times gazetelerinden birisini günde en az bir saat okur. New York Times gazetesinin gezegendeki en adi kurum olduğunu – ki gerçekten öyledir – söyler. Yalan söyler, manipule eder, haberleri güç sahibi seçkinlerin çıkarları doğrusunda eğip büker. Bunu diyen solcular ertesi gün tekrar bir New York Times alıp iki saat okurlar. Amerika’da bir işçi hiç bir zaman New York Times okumaz, genelde New York Daily News – bir bulvar gazetesi – okur. Daily News’in hepsini de okumaz. Peki Daily News’in en çok okunan bölümü hangisidir? Evet, spor sayfası! Gazetenin tek okunan bölümü, biraz da ölüm ilanları sayfası okunur. Yani işçilerin okuduğu sayfalar, gerçekleri söyleyen yegane sayfalardır. Bir sürü solcu yalnızca gerçekleri yazan bölümleri okudukları için işçileri “manipüle edilmiş, kandırılmış aptallar” olarak niteler. Bunun üzerine biraz düşünmeliyiz. Eğer ABD’de hareketlerde yer alan insanlara bir anket yapıp neleri sevip neleri sevmediklerini sorarsanız, insanların sevdiğini itiraf ettiği spor genelde tenistir, bir kaç kişi de belki artistik patinaj gibi şeyler söyleyebilir. ABD’deki solcular, beyaz ve genç olanları, her nasılsa futbol, Amerikan futbolu, beyzbol ve basketbolun yalnızca ahmaklar için olduğunu söyler. Amerika’daki en popüler iki spor olduğunu düşündüğüm bowling ve araba yarışını da aşağılarlar.   

Burada ortaya bir kalıp çıkıyor. Zamanımız olsaydı çok daha fazla örnek verebilirdim, ama esas nokta şu: İşçilerin sevdiği ve yaptığı şeyler, hareketler tarafından sıklıkla küçük görülmüştür. Öte yandan, koordinatör sınıfların yaptığı şeylerse hareketler tarafında sıklıkla alkışlanmış ve onlara öykünmeye çalışılmıştır. Sonra da hareketimizin işçi sınıfına neden çekici gelmediğini bulmaya çalışıyoruz.

Türkiye’de de böyle bir imge var mı bilmiyorum. Ama Amerika’daki imge, Pazar günleri bütün gün televizyon karşısında yatıp bira içip maç seyreden insan imgesidir. Aynısı Türkiye’de de var mı? Evet mi? Tamam, ben Amerika’da verdiğim konferanslarda sıklıkla dinleyicilere şunu soruyorum: Bütün Pazar gününü koltuğa serilip TV karşısında maç izleyerek geçiren soytarıları küçümser misiniz? Kaçınız zamanını böyle boşa harcayan birisi için aynı şeyleri düşünüyor? Pek çoğunuz, anlıyorum. Peki sizce bu işçi zamanını boşa harcamak yerine ne yapmalı?

“İyi de neden maçları izlemek yerine gidip kendileri top oynamıyorlar” diyen birisi mutlaka çıkıyor. Bunun cevapsa şöyle verilebilir: Amerika’da son elli yılda top oynayabileceğiniz bütün alanlar ortadan kaldırıldı. Sosyal politikalar insanları birbirinden uzaklaştırmak üzerine kuruldu, dolayısıyla insanlar bir takım kuracak kadar insan tanımıyor. Tanısanız bile oynayacak alan ve gerekli altyapı yok. Bütün bunlar bilerek yapılmış şeyler. Tamam, peki insanlar bunu yapamıyorsa, Pazar günlerini TV karşısında futbol izleyerek geçirmek yerine ne yapmalılar? Birileri de mutlaka istisnasız şunu söylüyor “niçin Pazar akşamları Chomsky okumasınlar?”

Gülüyorsunuz, ama insanlar gerçekten böyle düşünüyor. Bende “peki işçiler Pazar akşamları ya da Pazartesileri Chomsky okuyacak olursa ne olur?” diyorum. Olacakları kestirebilmek için dahi olmaya gerek yok. Eğer insanların bazı şeyleri yapıp bazı şeyleri yapmamasının sebeplerini anlamak istiyorsanız, kendinize şunu sorun: Yapmadıkları şeyleri yapsalardı ya da yaptıkları şeyleri yapmasalardı acaba ne olurdu? Peki Amerikalı bir işçi her Pazar akşamı maç seyretmek yerine Chomsky okursa ne olur? Diğer işçi arkadaşlarıyla sosyalleşme imkânı bulabilir mi? Doğru, cevap hayır. Bütün konuşmalar futbol üzerine. Eğer arkadaş edinmek, birileriyle iletişim kurmak istiyorsanız, futbol hakkında her şeyi bilmeniz lazım. Peki Pazartesi günü işi bundan nasıl etkilenir? Pazar günü Chomsky ya da Allah korusun Albert okuduğu için Pazartesi günü işteki çalışması etkilenir mi? Evet, size katılıyorum, işi çok daha zor olur, çünkü daha önce görmekten kaçındığı detayların yaratacağı öfke onu yabancılaşmanın eşiğine getirecektir. Okuyup üzerine kafa yorduğunuz için adaletsizlik suratınıza bir tokat gibi çarpar. Kitlesel hareketlerin olmadığı bir ortamda bu öfkeyi dışa vurmak isterseniz olacak olan şey nedir? Bu öfkeyi işyerinizde dışa vurmak isterseniz ne olur? Başınıza ne gelir? Doğru, isten atılırsınız. Peki şimdi işçimiz Pazar günleri Chomsky okumayıp maç izlediği için aptallık mı yapmaktadır, yoksa zekice mi davranmaktadır? Birden işçinin aslında Pazar günleri çok zekice davrandığı ortaya çıkar. Bu aptal dünyada biraz zevk veren, arkadaş edinmekte işe yarayan şeyleri yapıp, kafasını sürekli acı ve sıkıntıyla meşgul edecek ve yarattığı öfke yüzünden işten atılmasına yol açacak şeyleri yapmaktan kaçınıyorlar. Ve kibirli solcumuz da konu hakkında 10 saniye düşünmeye tenezzül etmeden insanları bu tercihlerinden dolayı küçümsüyor.

Solcular genelde etraflarına bakarken kendileri dışında herkesin aptal olduğunu düşünür. İnsanların – siz bunu işçiler diye anlayın – bir malı, reklamlarla kandırıldıkları için satın aldığını düşünürüz. Ama insanlar malları bu yüzden satın almıyor. İnsanlar hepimizin katlanmak zorunda olduğu bu iğrenç ortamda bir ölçüde tatmin olabilmek için satın alıyor. İşin altında yatan pis, iğrenç gerçek ise aslında kandırılmış olmaktan çok daha beter bir durumda olduğumuz. Bir şirket, giysi, araba ya da yiyecek reklamını nasıl yapar? Hangi yola başvurur ve insanların hangi yönlerine hitap etmeye çalışır? Bu ürünlerin, sağladıkları imajla hangi ihtiyaçlarınızı tatmin edeceğini söyler? Hadi söyleyin, nelere hitap etmeye çalışırlar? Malı nasıl satmaya çalışırlar ve satarlar? Doğru, statü bunlardan birisi, peki başka? İktidar, mutluluk .... evet. Hadi söyleyin. Evet, cinsellik, doğru. Biraz da malın itibar ve saygınlık kazandırdığını söylerler. Peki bu durumda izleyiciler kandırılmış mı oluyor? Dikkatlı olun. Hayır, aslında izleyici kandırılmamıştır. Neden? Çünkü reklamın dayandığı iddialar büyük ölçüde doğrudur. Acı ama gerçek. Seçeneklerin o kadar kısıtlı olduğu bir dünyada yaşıyoruz ki gidip yeni elbiseler alırsanız, birisiyle tanışıp birlikte olma imkânı bulabileceğiniz doğrudur. İtibar ve statü elde etmek için yeni elbiseler ya da bir araba almanız gerektiği doğrudur. Bir ölçüde tatmin sağlamanın neredeyse tek yolunun gidip bütün bu ürünleri satın almaktan geçtiği doğrudur.

Bir işçinin bir miktar parası olduğunu ve bunu da birileriyle tanışıp onu etkilemek umuduyla güzel bir gömlek almak için harcadığını düşünün. Öte yandan, bir radikalin zeki ve karizmatik görünmek için, sonunda da evet, seks yapabilmek için gidip Negri’nın “İmparatorluk” kitabını aldığını düşünün. İnsanların bu kitabı almalarının sebebi başka ne olabilir, değil mi? Çünkü kitabı kimsenin anlamadığı kesin. İnsanlar anlamış gibi yapıyor, ama aslında kimsenin bir şey anladığı yok. Yani işçilerin kararlarına, bulundukları ortamı ve onlara dayatılan kısıtlamaları ve seçenekleri göz önünde bulundurarak saygı gösterin; makul kararlar alıyorlar. Radikalin, içinde bulunduğu ortama rağmen, yine de aptalca olan kararına ise saygı göstermeyin.

Bunun gibi binlerce örnek verilebilir. İzin verin, kışkırtıcı olduğunu düşündüğüm son bir örnek vereyim. Hatırlarsanız daha önce, Afganistan Savaşı’nda ve öncesinde, bombalamaların 5 ila 7 milyon kişiyi öldürebileceği ihtimalinin pek çok kişi tarafından kabul edildiğinden bahsetmiştim. Pentagon duvarlarına yerleştirilmiş bir dinleme cihazınızın olduğunu ve Afganistan’ı bombalama meselesinin tartışıldığı sırada – ki bence 2/3/4 gün boyunca konu üzerinde düşünüp tartıştılar – orada olduğunuzu düşünün. Saldırının Afgan halkı açısından sonuçlarını tartışmak için bir gün bile ayırdıklarını düşünmüyorum. Ortalama ömrün 40 yıl olduğu, halkın 3’te 2’sinin okuma yazma bilmediği, çoğunun Bush ya da bin Ladin kelimelerini hiç duymadığı, ama 5 ila 7 milyon kişiyi öldürecek bir politikayla karşı karşıya kalan insanlardan bahsediyoruz. Ve bir gün bile, hatta 20 dakika bile bu konu üzerinde tartışıp konuşmadılar. 2 dakika bile harcamadılar, 10 saniye bile harcamadılar. Hiç zaman harcamadılar. Onlar için Afgan halkının taşıdığı değer şuydu: Evden çıkarken bir karıncaların üstüne basarsınız. Ama bunun için, evden çıkıp çıkmamayı düşünür musunuz? Bizim hükümetimiz için Afganistan halkının taşıdığı değer de işte buydu. Yani bir hiç.

Türkiye’de Nükleer karşıtı bir hareket var mı? Tamam, o zaman yukarıdakiyle bağlantılı örneğimiz buraya da uygulanabilir. Amerika’da 80’lerde nükleer karşıtı hareket çok güçlüydü. Eylemlerin en yoğun olduğu zamanlarda New York’taki eylemlere yarım milyon kişi katılıyordu. Nükleer enerji santrallerinin etrafındaki çitleri yıkıp santral bölgesine girdiğimiz kitlesel sivil itaatsızlık eylemleri yapıyorduk. Genelde işçiler nükleer karşıtı eylemlerden nefret ederdi. Solcular bu durumu açıklamak için işçilerin işlerini kaybetme tehlikesi yüzünden kendilerinden nefret ettiğini söylerdi. Bu açıklamada birazcık gerçek payı var, ama büyük oranda saçmadır. Nükleer enerji santralleri işçilere iş sağlayan yerler değil, koordinatör sınıf üyelerine iş sağlayan yerlerdir. Ayrıca yüksek oranda otomasyonla işleyen tesislerdir. Peki işçiler neden bizi sevmiyordu?

Nükleer karşıtı hareketler nükleer santrallerin kapatılmasını istiyordu. Peki nükleer santralleri kapatırsanız, bunun yerine ne koymalısınız? “Daha fazla rüzgâr enerjisi, daha fazla güneş enerjisi, gel-git enerjisi” diyebilirsiniz. Peki 1985’lerde elimizde ne vardı? Kömür. Peki kömür nereden geliyordu? Kömür madenlerinden. Peki kömürü kim çıkartıyordu? İşçiler! Peki yaptıkları işin karşılığında bu işçiler ne alıyordu? Akciğer hastalıkları! Hareket hiç “santralleri kapatma talebimizin, savunduğumuz politikaların işçiler açısından sonuçları nelerdir?” diye sormadı. Aynen Bush’un Afganistan’ı bombalarken Afgan halkına ne olacağını düşünmediği gibi. İşçi sınıfını dikkate almayan toplumsal hareketlerin olduğunu gösteren çok rahatsız edici bir analoji bu. Bu tür hareketler işçileri düşünmüyor, onları anlamaya çalışmıyor, hatta onları sallamıyor bile. Tamam biraz sert oldu, ama işçilerin hissettiği bu, bundan dolayı hareketlerden uzak duruyorlar.

İhtiyacımız olan işçilere sıcak ve cana yakın gelecek ve onları güçlendiren bir harekettir. Kadınlar, ABD’de Siyahlar, Türkiye’de Kürtler açısından da bütün bu özellikleri barındırması gerekiyor. Hareket alt sınıflardaki insanlar için, bir ölçüde de orta sınıftakiler için – ama üst sınıftakiler için değil – değişimler ve reformlar elde eder; bu kazanımlar insanlarda daha fazlasını talep etme isteği uyandırır, onlara savaşma becerisi kazandırır ve daha fazlasını kazanma imkânı sağlar. İşçi ve tüketici konseyleri kuran, bünyesinde dengeli iş bileşenlerini ve öz-yönetimi barındıran bir harekete ihtiyacımız var.

Katılımcı bir toplum isteyen; yani katılımcı bir ekonomiye, aynı zamanda katılımcı akrabalık ilişkilerine, feminizme, katılımcı kültüre, komünalizme ve katılımcı bir siyasal sisteme sahip bir toplum arzulayan bir hareketimiz olduğunda ve ne için mücadele ettiği konusunda ortak bir anlayışa – bir vizyona – sahip bir hareketimiz olduğunda, bu vizyona dayanan tutarlı bir stratejimiz de olabilir. İşte o zaman ilerleriz, hem de hızla.

Teşekkürler…




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/radikal-teori-vizyon-strateji-ve-aktivizm/michael-albert-istanbul-konumasi

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.