Düşünce

Radikal Teori: Vizyon, Strateji ve Aktivizm


Michael Albert ile Küresel Direniş Üzerine Söyleşi

Türkçe altyazılı video seyretmek için tıklayınız...

Nuri Ersoy (NE): Geçen yıl, İşgal hareketi, Yunanistan ve İspanya’da yerleşik parlamenter sisteme karşı hareketler ve Arap isyanları gibi, Türkiye’dekine benzer başkaldırılara tanık olduk. Yine yakın tarihlerde Brezilya, Bosna, Bulgaristan ve Endonezya’da da başkaldırılar oldu. Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’de yaşanan kitle hareketini de dahil edersek, bütün bu hareketlerin ortak özellikleri nedir? Bütün bu isyan ve başkaldırıların hangi ortak özellikleri paylaştığını düşünüyorsunuz diye sormak istiyorum. Türkiye’deki Gezi Parkı direnişini ve iktidar partisinin otoriteryanizmine karşı gelişen direniş hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Michael Albert (MA): Bütün bu olayların bu kadar yaygın, bu kadar kitlesel ölçekte ve bu kadar büyük enerjiyle aynı dönemde gerçekleşmesinin tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla başkaldırılar, bütün bu ülkelerde halkın karşılaştığı şeylerin sonucudur ve o halde hepsinin böyle bir ortak özelliği var. Bu da, hepimizin içinde yaşadığı mevcut toplumsal sistemler ve insanları bütün bu toplumsal sistemlere karşı duyarlı hale getiren krizdir.  Öyleyse bu ortak özelliğin, herkesi her yerde bariz şekilde etkisi altına aldığını söyleyebiliriz. Bazı ülkelerde mevcut krizin insanlara yüklediği acı ve ıstırap (gerçi bu acı ve ıstırap işlerin olağan seyridir) geniş çaplı direnişe yol açarken başka yerlerde böyle bir şey görülmüyor . Böyle bir fenomen meydana geldiğinde ise, onu açıklamak zor oluyor.  Samimi olarak söylemem gerekirse bana göre esas neden şu ki bir yerdeki hareket, başka yerlerde hareketlere yol açıyor.  Yani çeşitli yerlerde meydana gelen bu olaylar birbirinden kopuk değil. Birbirlerinden ve halkın bir ülkede gösterdiği tepkiden ilham alıyorlar. Başlangıçta protestoların asıl nedeninin toplu taşıma ücretlerine zam yapılması olduğu Brezilya’yı alalım. Fakat kısa sürede olay, Türkiye’de olduğu gibi, kitlesel bir sokağa dökülmeye dönüştü ve açık ki toplu taşıma ücretlerine yapılan zammın çok ötesine geçti. Demek ki şöyle bir şey oluyor: Toplumu inciten bir şey, bir politika, bir olay insanların tutkularını alevlendiriyor ve en azından görünür olmaya yetecek kadar çok sayıda kişi, öfkeleri, istekleri vs. yüzünden sokağa çıkacak kadar incinmiş olanlar protestolar düzenliyor.  Bu kesimlerin eylemleri başkalarına esin veriyor ve böylece kitleler sokakları dolduruyor.  Şunu kast etmiyorum: Türkiye’de, Brezilya’da, Yunanistan’da veya İspanya’da toplumun bir kesimi belirli nedenlerle sisteme rıza gösteriyor, sistemi destekleyen görüşlere sahip ve aniden, sanki bir mucize olmuş gibi bir gecede politik bir aydınlanma yaşıyorlar.  Bu iş böyle yürümüyor. Herkes öteden beri öfkeli, herkes öteden beri rahatsız, herkesin öteden beri morali bozuk. Hızla değişen şey şu ki bir umut duygusu oluşuyor, bir şeyler yaparak, harekete geçerek etkili olma arzusu doğuyor. İnsanlar sokaklara döküldüğünde değişen şey bu oluyor. Sonra zamanla bu sürecin bir sonucu olarak başka şeyler de değişebiliyor.   

Dolayısıyla ben bütün bu hareketlerdeki ortak yönün, kapitalizmin, ırkçılığın, cinsiyetçiliğin temelde yatan gücü, iktidarı olduğunu düşünüyorum.  Bu durum, şu anda yaşamakta olduğumuz dönemi, geçmiş on yıllardaki benzer dönemlerden ayırt eden bir özellik değil. Fakat yine de altta yatan temel bu. Bunun üzerine, insanları inciten, aşağılayan tutumlar, özel bazı politikalar, insanların öfkesini uyandıran belirli yasalar geliyor. Bu tek tek gelişmeler, belirli bir grup insanı o kadar güçlü şekilde etkiliyor ki harekete geçiyorlar. Etkili olan bir diğer faktör de, biriken bu hareketliliğin, başkalarına umut vermesi ve çok daha büyük sayılarda insanın harekete geçmesine yol açması. Burada ortaya çıkan gerçek sorun bana göre şu: Bu başkaldırılar nereye doğru gidiyor? Bunlar, sorunları ifade edebilen, insanların düşünceleri üzerinde, konuştukları şeyler üzerinde derin bir etki uyandıran, o dönemin değer yargılarını etkileyen, fakat sonra dağılıp giden hareketler mi? Yoksa kalıcı olmaya aday mı?  Şu ana kadar bu tür kitle isyanlarının dağılıp sona ermesi daha sık gördüğümüz bir durum oldu. Umarım bu kadar büyük ve derin bir başkaldırının etkisi çok daha kalıcı olur ve yapısal bir karakter kazanır.   

NE: Önemli bir diğer unsur şu ki bir korku eşiği var; Türkiye’deki son başkaldırı sırasında bu eşik aşıldı. Örneğin, pahalı gaz maskeleri almaya maddi gücü yeten ve bankalar veya finansal kurumlardaki mesaileri bittikten sonra, saat 19:00’dan sonra direnişe katılan üst-orta sınıftan insanlar görebiliyordunuz. Fakat tabii önemli olan nokta, bu direnişin ne kadar süreceği.

Gezi Parkı’ndan zorla çıkarıldıktan sonra direnişçiler yakın çevrelerindeki halka açık parklarda toplanmaya başladı. Şimdi büyük forumlar oluşturup karar alma mekanizmaları tesis etmeye çaba gösteriyorlar, böylelikle bir özörgütlenme gerçekleştirmeye çalışıyorlar.  

Sizin de belirttiğiniz gibi buradaki temel sorunlardan birisi şu: Başlangıçta katılım yüksekti. İnsanlar, sol partiler de dahil olmak üzere, mevcut politik yapılardan duydukları hayal kırıklığını ifade etmek istedi. Fakat zaman geçtikçe bu toplantılar örgütlü yapılara evrilmiyor ve ivme kaybediyor. Diğer taraftan bunun çok yalın bir nedeni var: Bu tür hareketler hiyerarşik şekilde örgütlenmiş politik yapılara karşı. Oysa insanları olayların gidişatı hakkında haberdar etmek, katılımlarını sağlamak ve tekrar gündelik yaşamalarına gömülmelerinin önüne geçmek için şu veya bu şekilde bir örgütlenmeye gereksinim var.

Başka ülkelerdeki benzer deneyimlerden hangi dersleri çıkarmamız gerektiğini düşünüyorsunuz?

İşgal Hareketleri’nden, hiyerarşik olmayan, fakat yine de başkaldırının ilk günlerindeki ruhu taşımayı sürdüren ve uzun süreli örgütlenmelere evrilen bazı örnekler verir misiniz? Bu örneklerde hangi faktörler etkili oldu?

MA: Öncelikle tamamen katıldığım bir konu hakkında biraz yorumu yapayım, ardından sonunda sorduğunuz spesifik soruyu yanıtlamaya çalışayım. Birinci konuda haklı olduğunuzu düşünüyorum. Ben korkunun, kitle hareketlerinin dağıtılmasında güçlü bir rol oynadığı kanısında değilim. Elbette çok tahripkâr saldırılar yapılırsa, bunun korkunç etkileri olabilir. Fakat ben, hareketlere yapılan saldırıların, büyük ölçüde, hareketleri daha da güçlendirdiğini, insanları daha fazla ayağa kaldırdığını, daha fazla öfkelendirdiğini ve kendi aralarında daha fazla dayanışmaya yönelttiğini düşünüyorum.  Şimdiye kadar bütün örneklerde bunu gördük. İşgal Hareketi, İspanya ve Yunanistan’daki hareketlerde hep böyle oldu. Baskının insanlara zarar vermediğini söylemek istemiyorum, veriyor! Baskının bazılarının gözünü korkutmadığını söylemek istemiyorum, elbette korkutuyor!  Ancak sonuçta bu dengesiz durum daha fazla desteğe yol açıyor. Peki o zaman hayal kırıklığına ne yol açıyor? Bu kadar insan harekete katılırken zamanla sayının azalmasının nedeni ne? Bu soruya verilecek cevap diğer tarafın ne yaptığıyla değil, bizim tarafın ne yaptığıyla veya ne yapmadığıyla alakalıdır. Bu duruma yol açan hayal kırıklığıdır. Yabancılaşmadır. Tükenmedir. Hareketin ilerlemediği hissiyatına sahip olmak, yaptığımız şeylerin nasıl bir ilerleme sağladığını anlayamamaktır. Tek hedefimizin yarın Nirvana’ya ulaşmak, yani yeni bir sistem kurmak olduğunu söylersek, o zaman her gün başarısız olduğumuz duygusuna kapılırız. Eğer yarın insanları mükemmelleştirmek gibi bir amacımız varsa ve yarın mükemmel insanlar olmamızı sağlayamazsak, o zaman da başarısızlık duygusuna kapılırız.  Bu durumda gün geçtikçe başarısız olduğumuz duygusuna kapılırız ve buna baskıyı ve bize karşı söylenen bütün yalanları eklersek, o zaman oluşan atmosfer insanların umudunu ve enerjisini kemirmeye başlar. Başlangıçta bütün olayı besleyen umut ve enerjidir; bu dağılmaya başladığında, hareket de dağılır. Dolayısıyla eğer bu doğruysa, ki Türkiye’de olup bittiğini söylediğiniz şeylerin temelde aynı olduğu kanısındayım, o zaman size katılıyorum ve sanırım bu sorunlar sadece Türkiye için değil başka birçok yer için de geçerli.

Tabii o zaman karşımıza şu soru çıkıyor: Ne yapacaksınız? Gereksinim duyulan şeylerden bir tanesi aklımızda makul hedeflerin olmasıdır. Uzun vadede yeni bir sistem hedefliyoruz, ama kısa vadede daha güçlü bir hareket, biraz daha büyük bir hareket istiyoruz. Her şeyi bir yenilgi olarak görmek yerine, yaptığımız şeylere ilişkin bir kavrayışa sahip olmalıyız. Bu kavrayış bizim hem kazanımlarımızı hem de kayıplarımızı anlamamızı sağlayacaktır. Örneğin harekete daha fazla insan katabiliyorsak, son derece önemli bir iş başardığımızı anlamalıyız. Daha fazla insanın gelişmelere zihin açıklığıyla bakmasını sağladıysak, bu da son derece önemli bir iştir. Özellikle önemli olan ise sizin söylediğiniz şey: Kalıcı bağlar, kalıcı karar alma mekanizmaları, isteğimiz şeyleri keşfetmeye ve arzularımızı eylemlerle dışa vurmaya dönük kalıcı araçlar geliştirebilirsek, işte o zaman harikulade bir iş yapmışız demektir. 

İşgal Hareketi’ne bakacak olursak, bu unsurların her ikisinin de meydana geldiğini söyleyebiliriz. Bir yanda, işgali ve katılımı sağlayan tutku, öfke ve arzu vardı. Çok daha küçük ölçekte ise, işgal edilen alanlarda kalıcı yapılar kurmaya çalışan bir alt-küme vardı, kütüphane vs. oluşturmak gibi işler yapıyorlardı. Çok güzel bir şey elbette, ama kolayca da bastırılabilir, yok edilebilir bir şey. Denenmiş olmakla birlikte daha az yapılmaya çalışılan ise, mahallere, cemaatlere gitmek, komşular arasında bağlar kurmak, aynı cemaatte yaşayanlar arasında bağlar kurmaktı. İnsanlar buralarda toplanabilir ve bazı şeyleri şekillendirmeye başlayabilirdi: Ne istiyoruz? Mahallemizde ne olmasını istiyoruz? Bölgemizde, ülkemizde ne olmasını istiyoruz?  Baskı veya hayal kırıklığı yüzünden yok olup gitmeden benzer talepleri olan başka mahallelerdeki kişilerle nasıl ilişkilenebiliriz?

Bana göre olması gereken, olması arzu edilir olan ve süreklilik ihtimalini güçlendiren şey şudur: İspanya, Brezilya veya Türkiye’de olup bitenler yalnızca etkin ve sıkı çalışan, uzun vadeli küçük aktivist çevreler yaratmakla kalmamalı –ki kuşkusuz önemlidir bu. Aynı zamanda, yeni insanların kendi mahallelerinde, işyerlerinde bir araya gelmesine, konuşmasına, görüşlerini, kendilerini özgür hissederek ifade etmesine yol açmalı. Ve yeni insanlar tüm bunları, uzun süredir mücadele içinde olan, bu meseleler üzerine daha çok düşünüp gerçekten daha fazla şey bilenler tarafından aşağılanıp eleştirilmeden yapabilmeli. İnsanların kendi görüşlerini ve anlayışlarını geliştirmesi gerekir. Pekala, şimdi pek çok yerde bunlar oluyor mu? Evet. Doğrudan görmeden, kişisel olarak yer almadan, günlük olarak katılmadan –ki insanların bu durumumu dikkate alması gerektiğini düşünüyorum– ABD’de olanlar hakkında bunu söyleyebilirim. İspanya’da, Yunanistan’da, Türkiye’de duyduklarımdan yola çıkarak söyleyebilirim ki bu tür şeyler oluyor. Peki bu hareketler nasıl bir biçim kazanabilir? Niçin mahalle örgütlenmeleri bölgeler ve ülkeler için talepler ileri sürmesin veya önermesin? Niçin bu talepler bir araya getirilmesin?

Genellikle bu olmuyor, çünkü yanlış şekilde tanımlanan “siyaset”e karşı çok fazla direnç var. Siyaset, insanların Türkiye’de sokaklarda yaptıkları şeydir. Siyaset budur. İnsanların bunu yaparken siyasete bulaşmak istemiyorum demesi, kafa karışıklığına işaret ediyor. İki ayrı sözcük kullanmak isterseniz, siyaset, insanların Türkiye, Brezilya sokaklarında yaptıkları şeydir.   Diğer yandan siyaset, talepler ileri sürmek ve bu taleplerin yerine gelmesini hedeflemektir. Eğer Türk Hükümeti’ne “canımız yanıyor, acı çekiyoruz, bunu düzeltin!” deniyorsa, bu yanlış bir yoldur. Bütün bu hareketlerin, bütün bu insanların karşı durması gereken bir şeydir bu. Esasında hükümete nazik ve iyi bir hükümet olması için dilekçe vermektir.  Fakat öte yandan, hükümete, “sizden şunu yapmanızı istiyoruz, sizden istediğimiz bu ve eğer bunu yapmazsanız, biz buradayız, protesto etmeye devam edeceğiz, destek tabanınızı yok edeceğiz, sizi iktidardan uzaklaştıracağız, dolayısıyla bunu yapmanız hayrınıza olacaktır” derseniz, bu siyasettir. Bu, bir önceki durumla aynı şey değildir, hükümetten nazik ve kibar olmasını talep etmek değildir. “Siz akıllı insanlarsınız, sorunu çözecek bir önlem geliştirin” demek değildir. Onun yerine, “Biz kibar ve akıllı insanlarız, bir çözüm düşünüyoruz, şimdi iktidarın manivelaları elinizin altında olduğundan –ki bu durumun süregitmesini istemiyoruz, ama madem ki şu anda durum bu– istediğimiz değişiklikleri yapın;   yapın çünkü size başka şansınız olmadığını söylüyoruz. Bir politik hareketin yapması gereken şey budur.

Belki İstanbul veya Ankara’daki bir örgütlenmede 50 kişi toplanır ve milletin ne istediğini tartışır. Sonunda bir talepler listesi oluşturup bu listeyi diğer gruplara, diğer mahallelere duyururlar. Belirli bir süre sonra çok fazla sayıda insanın talepleri olur. Türkiye veya Brezilya, İspanya veya Yunanistan’daki bir hareketin öne sürdüğü talepler vardır ve bu talepler toplum tabanından destek görüyordur.  Bunlar, halkın gerçek isteklerinden doğan taleplerdir. Bu iyi bir şey olur. Peki, mahallelerde insanların bir araya gelmesi, mümkünse gizli değil açık toplantılar düzenlemesi, mahallede neye ihtiyaç olduğunu tartışmasına ne dersiniz? Herhangi bir yaşam birimindeki kişiler bunu yapabilir: Bir apartmandaki insanlar, apartmanda hangi değişikliklerin yapılması gerektiğini, bir okuldaki insanlar o okul veya üniversitede nasıl değişiklikler yapılabileceğini konuşabilirler. Bu türden şeyler başlarsa, o zaman sokaklardaki tutku ve enerji kendini pozitif bir formda ifade etmeye başlar; sadece “şuna karşıyız” denmez; bunun yerine, “şunu istiyoruz ve bunun gerçekleşmesi için mücadele edeceğiz” denir. Bu çok çok güçlü bir konumdur. Bunun bir adım ötesi, aslında bir adım ötesi değil de buna ek olarak ve onu destekleyecek şekilde muhtemelen herkes katılmasa da sokaktaki herkesin katılabileceği bir örgüt oluşturmaktır. Tarif etmeye çalıştığım örgüt sözcüğün gerçek anlamında sokaklarda olan herkes içindir.  Mahallelerde, sokaklara çıkan herkesin katılabileceği meclisler oluşturulabilir.  

Bundan daha az kişinin katıldığı, daha küçük bir politik örgütlenme de düşünebiliriz. Bu politik örgütlenme daha küçüktür, çünkü daha ideolojiktir, benimsediği vizyon, amaçları, yöntemleri ve stratejisi hakkında zihni daha berraktır. Bu tür şeylerin oluşması da pozitif bir adımdır. Peki böyle şeyler oluyor mu? Oluyor, ama çok amatörce olduğunu sanıyorum. Size, “evet, Atina’da böyle örgütlenmeler var” diyemem. Atina’da harika şeyler yapan insanlar tanıyorum. Fakat genel olarak bu türden olumlu şeylerin olup olmadığını söylememem, çünkü bilmiyorum. Umarım oluyordur.

NE: Türkiye’deki toplantılarla ilgili olarak şöyle güzel bir durum var: Bir web sitesi var ve toplantı tutanakları bu siteye gönderiliyor. İstanbul’da yaklaşık 50-60 parkta meydana gelen toplantıların notları burada yayımlanıyor. Sadece evinizde oturup bu toplantılarda ne konuşulduğunu okuyabiliyorsunuz.  

MA: Yunanistan’da bunu yapmışlardı. Bu tutanaklara bakabiliyorsunuz. Ben de oradaki bazı toplantılara katılmıştım. İşte bunlar oldu. Öyle sanıyorum ki içinde bulunduğumuz durumla dürüst bir şekilde yüzleşmeliyiz. Tam da şimdi sizin anlattığınız şeyler yaşandı. Başlangıçta, sıradan, işinden çıkıp gelen, mahallede oturan, aileleriyle birlikte yaşayanlar toplantılara katıldılar ve hararetle hislerini, yaşadıklarını, nelerin olmasını umut ettiklerini anlattılar. Çok güçlü duygularla ve sempatiyle, korkunç bir karşılıklı yardım duygusuyla konuşuyorlardı.  Fakat zaman geçtikçe şu oldu: Konuşanlar arasında artan şekilde erkekler baskın olmaya başladı. Konuşmacıların gittikçe büyük bir bölümünü, bütün yanıtları bildiğini düşünen, politik örgütlenmelerin içinde yer alan kişiler oluşturmaya başladı. Artık karşınızda ne hissettiğini ve ne düşündüğünü tutkulu bir şekilde anlatan kişiler olduğunu düşünmüyordunuz. Karşınızda sanki bir ders kitabından parçalar okuyan kişiler vardı. İşte bu dinamik, bu ton değişikliği toplantıları boşaltıyor. Parkları boşaltıyor ve bununla başa çıkmak çok zor. Özellikle başkalarını baskılamak, sansür etmek istemediğinizde bu insanlarla başa çıkmak çok güç oluyor. Son derece saçma sebeplerle her şeyi bildiğini düşünen bu insanları büyük sözler yumurtlamaktan alıkoyacak kadar özel biriymiş gibi davranmak istemiyorsunuz. Fakat yine de bunu yapmak zorundasınız.  Gerçek tutkunun, genellikle parklara bir şeyler öğrenmeye gelmeyen ve daha zeki olan yeni insanların sesinin duyulmasını sağlamak zorundasınız. Bu sıradan insanlar bir sürü kaynağa göndermede bulunmuyor, bir sürü kitaptan alıntı yapamıyorlar. Bir ders kitabından alıntı yapar gibi davranamaz bu insanlar. Fakat düşünebiliyorlar ve maalesef bir ders kitabından alıntılar yaparmış gibi konuşanlar düşünmüyor. Meseleyi böyle ortaya koymaktan nefret ediyorum, fakat doğru olan bu.

İstanbul’da pek çok yerde toplantılar yapıldığını ve konuşulanların görünür hale gelmesini sağlamak için internete konduğunu söylüyorsanız, bu çok güzel bir şey. Fakat insanlar sözünü ettiğim konulara dikkat etmezse, bunun hareketi geliştirmek yerine dağıtabileceğini düşünüyorum.

NE: Başka ülkelerdeki deneyimlerden bir şeyler öğrenmek istiyoruz.

MA: Dilerseniz özellikle İspanya ve Yunanistan’dan birileriyle ilişki kurmanızı sağlayabilirim. Brezilya’da kiminle temas kurmak gerektiğini tam bilmiyorum… kimler gerçekten sokakta, bilmiyorum.

NE: Bu söylediğiniz çok önemli. Politik yapılardan gelen insanların kendi gündemleri var. Gelişmelere belirli bir açıdan bakıyorlar. Kendilerini daha fazla geliştirmişler, daha uzun süre konuşabiliyorlar. Diğer insanların da sesinin duyulması ve düş kırıklığına uğrayıp çekip gitmemesi için ne tür pratik önlemler geliştirebiliriz?

MA: Bir düşünelim. Bir mahalle toplantısı düşünelim; eğer açık hava toplantısıysa, insanlar büyük bir alanda toplanır, genellikle yere otururlar, belki bir mikrofon kullanılır veya sadece yüksek sesle konuşulur. Kapalı mekân toplantıları için de aynı şeyler geçerlidir. Örneğin Yunanistan’da tipik olarak şöyle bir şey oluyordu: Konuşacak olanlar ellerini kaldırıyor, isimlerini bir listeye kaydettiriyor, ilk önce ismini yazdıran ilk olarak söz alıyor. Dolayısıyla elini en çabuk kim kaldırıyorsa listeye yazılıyor. İlk konuşma sırasını kapanın belirli bir partiden olduğunu varsayalım. Daha sonra isimlerini yazdıranların çoğu da aynı partiden olsun. İkinci sıradaki kişi, gerçekten konuşmalardan bir şeyler öğrenmeye çalışan mahalleden birisi, ama ilk konuşmanın üzerine tedirgin oluyor ve çekindiği için çok kısa konuşuyor. Üçüncü sırada konuşan da ilk konuşanla tam olarak aynı şeyleri söylüyor, dördüncü sıradaki kişi de yine esas olarak benzer şeylerden bahsediyor ve böyle devam edip gidiyor… Ne demek istediğimi anlıyorsunuz.

Böyle bir durumda ne yapılabilir? Muhtemelen böyle bir sorunu aşmanın birçok yolu vardır. İşte size birkaç tanesini söyleyeyim: Dünyanın pek çok yerinde sanki bir ders kitabından okuyormuş gibi nutuk atanlar vardır. O halde yapabileceğiniz ilk şey, şöyle bir kural koymak olabilir: Arka arkaya iki erkek konuşamaz. Bir erkekten önce iki kadın konuşmacı olabilir, dört kadın olabilir, ama asla iki erkek arka arkaya konuşamaz. Erkekler konuşabilir, ama biri diğerinin arkasından söz alamaz. Bu tamamen soyut bir kural, özel olarak hiçbir bireyi veya hiçbir politik grubu hedeflemiyor, fakat derin bir etkisi vardır. İşte yapabileceğiniz şeylerden birisi bu ve eminim bu yöntemi çeşitlendirebilirsiniz. Yapabileceğiniz başka bir şey de şu: İzleyicilerin 50 kişi, 100 kişi veya 1.000 kişi olduğunu varsayalım. Şimdi bu kişilerin yüzde kaçının bir aydan daha uzun süredir politik bir bağlantısı olduğunu ve yüzde kaçının olmadığını tahmin etmeye çalışalım. Oran onda birden yüzde bire kadar değişir. Böyle bir durumda, toplantımızda katılan geniş bir kesimin sesini duymak istiyoruz. Bu demektir ki topluluğun onda birini veya yüzde birini defalarca dinlemek istemiyoruz. Bu durumda oturum başkanı şöyle bir yol izleyebilir: İyice kendini yetiştirmiş politik bir aktivist olduğu açıkça belli olan birisi söz aldığında, bu kişilerin konuşmasını bir dakika veya bir buçuk dakika ile sınırlandırabilir.  Yine iki politik aktivist arka arkaya konuşamaz. Ya da beş konuşmacıdan en fazla birisi, kendini geliştirmiş politik bir aktivist olabilir. Bu tür şeyler son derece mekaniktir, ama işe yarayacaktır.

Bu tür önlemler örneğin, “şu partiden olanlar konuşamaz” türünden bir şeyden daha iyidir. Bir kere, kimin şu partiden olduğunu söylemek mümkün değildir, ikincisi hemen “sansür var!” nidaları yükselecektir. Bu kesinlikle sansür değildir. Çünkü şunu söylüyoruz: “Bakın bu bin kişilik dinleyici kitlesi içinde on kişi bu partiden geliyorsa bu on kişinin diğer herkesi dışlayacak şekilde uzun uzun konuşması doğru değildir. Sansür işte tam da budur. Ancak bu, öne sürülmesi biraz zaman gerektiren bir argümandır ve tasvir ettiğim soyut biçim belki de daha iyidir diye düşünüyorum. İşte bazı yollar anlattım, kolay olduğunu iddia etmiyorum, kolay değil, ancak son derece önemli. Bu tür şeyler bana göre göz yaşartıcı gazla nasıl başa çıktığımızdan, sokaklarda nasıl dağılıp kendimizi gizlediğimizden, bir kitabın altıncı cildini ne kadar iyi çalıştığımızdan daha önemlidir. İşte bu türden şeyler direnişin çakmağını ateşler ve bunu gerçekten anlarsak, ciddiye almamız gerekir, ve bu çok önemlidir.

Yapabileceğiniz başka bir şey de şudur: Konuşan herkes, toplumsal cinsiyet meseleleri, savaş ve barış meseleleri, ırk meseleleri, tüm bu meseleler konusunda hassas. Ama tekrar tekrar aynı şeyler hakkında defalarca konuşamazsınız. İdeolojik eğiliminiz her ne ise bunun hakkında defalarca konuşamazsınız. Yapabileceğiniz başka bir şey de budur. Eminim ki başka önlemler de düşünebilirsiniz, çünkü oradasınız ve dinamiklerin ne olduğunu gözlemleyebiliyorsunuz. Burada işin püf noktası bu türden önerileri denemekten ve hayata geçirmekten korkmamak, insanların giderek artan bir şekilde desteğini alacağınız, yabancılaştırıcı değil pozitif bir ortam yaratmaktır.

NE: Diğer bir önemli nokta da tam karşı tarafta yer alan, iktidardaki partiye oy veren, ancak özünde iyi insanlar olan insanlara ulaşmak. Bu insanlara ulaşılabilirsek, muktedirlerin hiç de iyi şeyler yapmadıklarına ikna edebiliriz. Aynı zamanda sosyal medyayı kullanarak, kapı kapı dolaşıp insanlarla yakın zamanda ülkede olan biten hakkında konuşarak anaakım medyadan ve hükümet sözcülerinden, muktedirlerden yağmakta olan anti-propagandayı kırmaya çalışmak lazım.

MA: Biliyorsunuz bir twitter hayranı değilim, bu dünyanın en büyük casusluk örgütü.

NE: Ben de değildim, ana son bir aydır günde en azından bir-iki saatimi facebook ve twitter’da geçiriyorum. Son bir ay içinde açılan hesaplar belki de hâlihazırda mevcut olan hesapları ikiye katladı. Dolayısıyla bunun başkaldırıda bir rolü var.

MA: Tabii ki bir rolü var, çünkü alternatiflerini yaratamadık. Bu tip toplantılara katılan neredeyse herkesin bir banka hesabı vardır. Maaşları bu hesaplara yatıyor. Dolayısıyla hayatlarında bankanın bir rolü var. Ancak bu bankaları sevdikleri anlamına gelmiyor. Bu konuda kafaları karışık değil. Toplum o kadar kötü ki biz bu panzehri, yani bankayı kullanmak zorundayız diye umarım ki kafaları karışıp da bankanın bizim müttefikimiz olduğunu düşünmüyorlardır. Bankayı kullanabiliriz, ancak ne olduğunu, bizi nasıl yolumuzdan saptırdığını, arzularımızı nasıl saptırdığını anlayabiliriz. Aynı şey facebook ve twitter için de doğru, hatta bunlar için daha doğru. Bir bakıma daha doğru, çünkü bunun farkına varmak çok daha zor. Bu kurumlar mesajı saptırıyorlar, kısaltıyorlar, insanların dikkatini saptırıyorlar, hakkımızda casusluk yapıyorlar, bizi ticari olarak pazarlıyorlar, bizi reklam için kullanıyorlar, her türden zararlı, negatif etkiye sahipler. Bunları kullanmayı deneyebiliriz, burada yanlış bir şey yok. Ancak gözlerimizi açarak kullanmazsak bu iyi bir şey değildir. Yaygın bir şekilde iletişim kurmak için üç şeyden söz ettiniz: Kendi medyamızı kullanabiliriz, sosyal medyayı kullanabiliriz ve kapı kapı dolaşabiliriz. Bunları düzgün bir sıraya koyalım. Kapı kapı dolaşmak en önemlisidir. Kendi medyamız ikinci önemli şeydir. Sosyal medya ise en az önemli olandır, çünkü sosyal medya en olumsuz yan etkilere sahip olandır. İnsanların neden kullandığını anlayabiliriyorum, ancak diğer ikisini bastırmaktadır. Çok daha fazla gerek duyulan şeyi yapmak için çok az zaman bırakmaktadır: insanlarla yüz yüze görüşmek. Yani, bir twitter mesajı ya da bir facebook mesajı atıp da birilerinin dikkatini çekmesini, hemen bir sonraki mesaja geçmek yerine bundan etkilenmesini ve bunun hakkında düşünmesini ummak yerine insanlarla yüz yüze görüşmek, tam da tarif ettiğiniz gibi kapı kapı dolaşmak. Mesajınızın dikkat çekmesini ummak biraz boş bir umut, böyle olacağını düşünmüyorum. Ancak kapı kapı dolaşırsak bu olur, dolayısıyla kapı kapı dolaşmak daha iyidir. Biliyorum ki, belli bir içeriği olan , gerçek tartışmalara olanak tanıyan, daha formel bir tarzda iletişim sağlayan kendi medyamızı yaratabilirsek bu olacaktır. Dolayısıyla, uzun erimli yapılar yaratmamız gerekir dediğinize katılıyorum. Bunu düzenli toplanan ve bir program geliştiren mahalle meclisleri, belki de zamanla işyeri meclisleri yoluyla yapmamız gerekir dediğinizde fevkalade katılıyorum. Ancak denememiz ve geliştirmemiz gereken başka bir şey daha var: söylediğiniz gibi bir web sayfası kurmak. Bunu bir krizin tam ortasında kısa vadeli ve faydacı bir çözüm olarak görmeyin, yeni bir kurum olarak görün, yeni bir medya kurumu olarak görün ve yenilerini geliştirin. Talk Show türünden yerel medya kurumları geliştirin. Biliyorsunuz böyle şeyler yaratıcılık gerektirir. Bu da hayata geçirilebilecek başka bir uzun erimli yapıdır ve muazzam etkileri vardır.

NE: Sanırım bu noktada bitirebiliriz, çok teşekkür ederiz.




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/radikal-teori-vizyon-strateji-ve-aktivizm/michael-albert-ile-kuresel-direnis-uzerine-soylesi

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.