Düşünce

Postmodernizm

Postmodernizm dosyasında, Bgst Toplumsal Araştırma Birimi’nde sosyal teori, tarih yazımı, hafıza çalışmaları, kültürel/dilsel dönüşüm, akademi, bilgi, iktidar ve eleştirinin rolü üzerine yürüttüğümüz bir dizi tartışmadan sonra ortaya çıkan makalelerle daha önce bgst Yayınları’ndan çıkmış olan Postmodernizm ve Sol ve Postmodernizm ve Rasyonalite kitaplarından bazı bölümleri bulabilirsiniz.


Sokal Vakası - I

BGST Yayınları, Sonbahar 2007 sezonunda “Bilim, Rasyonalite ve Postmodernizm Tartışmaları” başlığını taşıyan iki kitaplık dizinin ilkini yayımlıyor. Diğer kitap, Şubat 2007’de yayımlanacak. İlk kitap, “Postmodernizm ve Sol” alt başlığını taşıyor. Michael Albert, Noam Chomsky ve Edward S. Herman’ın yazılarından oluşan bu çalışma, postmodernizmin sol aktivizm üzerindeki tahripkâr etkisini inceliyor ve alınabilecek olası önlemleri tartışıyor. Aşağıda, kitapta yer alan ve postmodernist düşüncenin eleştirisinde bir kilometre taşı sayılabilecek ünlü Sokal Vakası’na ilişkin Michael Albert’in iki makalesini okurlarla paylaşıyoruz.

New York Üniversitesi’nden fizikçi Alan Sokal’ın, önde gelen sol kültür/felsefe dergilerinden Social Text’e {{dipnot1}} sunduğu ve onların da yayımlamaya değer görüp yayımladıkları makale hadisesi hakkında şimdiye kadar muhtemelen pek çok Z okuyucusu en azından bir şeyler duymuştur. Sokal, olayın hemen ertesinde makalesinin postmodernist düşüncenin iflasını ortaya koymak amacıyla tasarlanmış bir parodi olduğunu duyurdu. Bunu, New York Times’da, Wall Street Journal’da, tüm ülke genelindeki birçok yerel ana-akım gazetede ve bunlara ilaveten Village Voice, Nation, IIT gibi degilerde Social Text ile alay etmek üzere yayımlanan bir yığın makale takip etti.

Fakat, “bilim savaşları” olarak adlandırılabilecek sürecin ilk kurşunu değildi bu. Öyleyse anlaşmazlık neydi? Sol cenahtan, içlerinde pek çok bilim insanının da bulunduğu birçok kişi uzun zamandır bilimin ahlâka aykırı tercihleri savunmak uğruna kötüye kullanılmasını, yalanların bilim olarak yutturulmasını ya da pek çok bilimsel girişimin dar görüşlülüğünü eleştirmekteydi. Fakat postmodernizmden esinlenen filozoflar, antropologlar, edebiyat kuramcıları ve kadın araştırmaları uzmanları öne sürdükleri iki iddiayla bu eleştiriyi çok daha ileriye götürdüler:

  1. Bilimsel yöntem ve “Batı Rasyonalitesi” temelde sömürgeci ve ataerkildir.
  2. Bizi çevreleyen dünyayla ilgili hakikatler yoktur; sadece kendince bir retoriği ve yararı olan farklı hikâyeler vardır.

Bilim-karşıtı, postmodern filozof; “İnsan merak ediyor” der, “acaba üniversitelerdeki evrenbilimciler yıldızları anlamaya çalışırken astrologlardan daha mı gerçekçi davranıyorlar; yoksa finansmanları ve halka ilişkileri daha iyi olduğu için mi öyle görünüyorlar?” Başka bir deyişle, bir yanda evrenbilim, diğer yanda astroloji vardır ve bunlar, zaten mevcut olmayan hakikati referans almadığımız sürece aralarında istediğimiz gibi – örneğin finansmanına ya da sunumundaki zerafete ya da bizde ne tür duygular uyandırdığına bakarak – tercih yapabileceğimiz birbiriyle yarışan iki hikâyedir. Postmodern filozof, “Kuantum fiziği ve moleküler biyolojide bilim insanları ve teknoloji uzmanları nedenlerin açıklanmasına ilahiyatçılardan ve rahiplerden daha fazla yaklaşamamış olmalarına rağmen, şamanlık sıralamasında onları geride bırakarak ilk sıraya otururlar” diye ekler. Ardından, bilim insanlarının sadece hakikate ulaşmamakla kalmadıklarını, yöntemlerinin yetersizliği yüzünden cinsiyetçi önyargılar vs. de içeren arzularını dayattıklarını belirterek sözlerine devam eder.

Buna karşılık, bilim insanları ve (postmodern olmayan) solcular, uzun bir süredir bilimsel yöntemin algılarımızı bozduğunu ve her şeyin birer hikâye olduğunu iddia edenlere şöyle karşı çıkmaktadır: Öyleyse bir kayalığa tırmansınlar, kendilerine yerçekiminin olmadığı, dolayısıyla uçabilecekleri şeklindeki hikâyelerini anlatsınlar ve sonra da aşağı atlayıp ne olacağını görsünler. Veya öldürücü bir gribe yakalanırlarsa kendilerine morallerini yükseltecek, fiziksel olarak iyi durumda olduklarına dair bir hikâye anlatsınlar ve tıbbi tedaviyi bıraksınlar. Veya biraz tasarruf etmek için, kendilerine eski daktilolarının o güzel yazılarını pahalı ve yeni bir bilgisayar kadar iyi saklayabildiğine dair ekonomik hikâyeyi yaratıcı bir biçimde anlatsınlar ve böylelikle bilgisayar masrafından kurtulsunlar.

Her iki taraf da geride bıraktığımız birkaç yıl içerisinde pek geri adım atmadı ve sonunda numarasıyla birlikte Sokal çıkageldi. Bu numara tartışmayı çözümleyebilecek mi? Taraflardan biri artık geri adım atacak mı? Sonuç, insanların Sokal’ın yaptığı hamleye bakışına göre değişecektir. Eğer Sokal’ın makalesi bir tuzaktan başka bir şey değilse, makalenin yayımlanması postmodernizm veSocial Text hakkında ya çok az şey ortaya koyacak ya da hiçbir şey ortaya koymayacaktır. Ancak eğer makale iyi tasarlanmış bir sınamaysa, yayımlanması epeyce şey ortaya koyabilir.

Tartışmanın bilim kanadındakiler alaycı bir tavırla, yayımlanmak üzere dergiye sunulmuş olan bir parodinin nasıl olup da bir tuzak olarak görülebileceğini sorabilirler. Bir postmodernistin bazı bilimsel dergilerin içe kapanıklığını göstermek istediğini varsayalım. Postmodernist, bilimsel tarzı ve akıl yürütmeyi tamı tamına kopyalayarak bir metin yazar ve metnin taraf değiştirip bilim insanlarının kampına geçen birisine ait olduğunu belirterek metni daha da çekici kılar. Bütün bilim insanları heyecanlanır. Metni yayımlarlar. Sonra yazar, metnin bir aldatmaca olarak yazıldığını ve kendi açısından metnin işe yaramaz bir zırva olduğunu alenen duyurur. Herkes güler ve şöyle der: “Bakın, şu bilim insanları kendi kanaatleri dışındaki her şeye gözlerini tamamen kapatmışlar. Aldatıldıklarını bile anlayamıyorlar. Ha ha, nasıl da şaşırttık!”

Açıkçası bu tutum adil olmaz. Postmodernist yazar, eğer bilim dergisinin her zamanki metinlerinin tipik mantığını, kanıtlarını ve argümanlarını yeniden üretme işinin üstesinden gelmişse, derginin normlarına göre makale yayımlanmayı hak etmiştir. Tabii ki yazar metnin düzmece olduğunu düşünmektedir, o derginin yayımladığı her şeyin düzmece olduğunu düşünmektedir ve kendi makalesi de tasarımı itibariyle diğerlerine benzer başka bir metindir. Ve tabii ki derginin editörleri de metni beğenmişlerdir; onlar yayımladıkları her şeyi beğenirler ve bu makale de tasarımı itibariyle diğerleri gibi bir metindir. Bu tuzakla hiçbir şey ortaya çıkmış olmaz.

Öyleyse, eğer Sokal birçok postmodern makaleyi incelemişse ve sonra bunları dikkatlice taklit ederek postmodernizmin standartlarına göre oldukça iyi sayılan, onların öne sürdükleri argümanları öne süren, altını çizdikleri hususların altını çizen vs. bir metin kaleme almışsa – elbette Sokal’ın standartlarına göre makalenin berbat bir şey olduğu anlamına gelecektir bu – doğal olarak parodisi yayımlanacaktır.

Bütün bu hususlar, bana göre, hem postmodernizmi ve postmodernizmden esinlenen bilim eleştirilerini savunan çoğu kişinin hem de Social Text’in editörlerinin niçin üzülmelerini, özür dilemelerini ve mahçup olmalarını gerektirecek bir sebep olmadığını düşündüklerini açıklıyor; o nedenle bunları gündeme getiriyorum. Derginin editörleri kendi açılarından yayımlayabilecekleri nitelikte iyi bir makale yayımladıklarını düşünüyorlar. Peki ya bu makale içeriğine inanmayan biri tarafından kaleme alındıysa? Makalenin içerdiği kavrayış, (yazar onları anlamamış olsa bile) yaratıcısının çevirdiği dolaplardan daha geçerlidir. Social Text’in editörleri Sokal’a cevaben şöyle yazdılar: “Alan Sokal’ın Social Text’e oynadığı oyunu ilk öğrendiklerinde derginin editörlerinin ilk tepkilerinden bazıları neydi, biliyor musunuz? İçlerinden birine göre Sokal’ın parodisi hiç de onun düşündüğü tarzda bir şey değildi; itirafına, düşüncelerini değiştirmesinin ya da entelektüel kararlılığındaki bir kırılmanın yol açtığından şüphelenmişti. Başka biri, Sokal’ın teşhir etmeye çalıştığı şey hakkında yeterli bilgiye sahip olduğuna pek ikna olmamıştı. Üçüncüsü, derginin bir aldatmacanın, özellikle de bir fizikçi tarafından yapılan bir aldatmacanın hedefi olarak seçilecek ölçüde ciddiye alınmış olmasına şaşırmış ve bundan memnun olmuştu ...” Başka bir deyişle, onlara göre makale gayet iyiydi; belki de anlaşılmaya muhtaç olan tek şey Sokal’ın – veya başka eleştirmenlerin – psikolojisi ya da saikleriydi.

Keza, postmodernizme giriş dersi veren bir arkadaşım bana, Sokal’ın makalesinin parodi olduğunu duyduktan ve makaleyi tekrar okuduktan sonra bile makalenin mükemmel ve bilgilendirici olduğunu düşündüğünü anlattı. Bizi taklit ederek yazmışsa ne olmuştu yani? Arkadaşım, kötü bir şaka yapan biri tarafından kurnazca kurguladığı halde, gayet iyi bir kopya olduğu ve her ne olursa olsun çok değerli olduğu için Sokal’ın metnini kendi tarzlarının güzel bir örneği olarak görüyordu.

Öyleyse bu olay herhangi bir şeyi kanıtlar mı? Ben Sokal’ın metnini bizzat okuduğumda kuşkuya kapılmıştım. Bu bir sınamaydı, bir tuzak değil. Şu ana kadar tartışmada eksik olan şey, Sokal’ın kasıtlı olarak yaptığı çok sayıdaki hatanın açık bir şekilde fark edilmemiş olmasıdır. Bu yüzden de, ne Social Text’in editörlerinin bilim hakkındaki cahillikleri ne de daha genel olarak postmodernizmin muğlak ve zor anlaşılır formülasyonlarının mantıksızlığı ortaya konabildi.

Bunu arkadaşlarıma şu şekilde izah etmeye çalıştım: Modern sporları ve toplumda oynadıkları rolü eleştirmeye odaklanmış, sporcu olmanın insanların değerleri ve davranışları üzerinde bıraktığı etkileri sorgulayan bir süreli yayın düşünün. Bu yazıların tonunun ve üslubunun oldukça farklı ve çok zor anlaşılır olduğunu farz edin. Profesyonel bir sporcu, bu spor-karşıtı süreli yayın için sık sık yazan yazarların terminolojisini ve cümle yapılarını kullanıp onlardan kendi görüşü lehine alıntılar yaparak bir makale yazar ve bunu dergiye sunar. Ancak editörlere süreli yayının diğer tipik makaleleri türünden bir makale okuduklarını düşündürtecek şekilde cümleleri ve paragrafları yazarken, bir yandan da bunların hem akıl yürütmeden ve anlamdan yoksun olması hem de kendi içinde tutarsız olması için elinden geleni yapar. Bunun yanı sıra profesyonel sporcu, futbolda beş kere faul yapılan takımın nasıl bir penaltı kazandığı; ya da teniste bir oyunda altı beraberlikten sonra nasıl hemen bir set sayısı oynamanız gerektiği şeklinde açıklamalar yaparak spor dallarına ilişkin birçok referansa da yer verir. Böylece makale, kasıtlı anlaşılmazlığına ve muhtevadan yoksun oluşuna ilaveten, spor dallarıyla ilgili yanlışlıklarla da süslenmiş olur.

Sporla ilgili bu süreli yayın için böyle bir makaleyi yayımlamanın ne kadar yıkıcı olacağını görebilirsiniz. Sokal’ın, sporun yerine bilimi koyarak ve metne yukarıda belirtilenler kadar belirgin olmayan kasıtlı hatalar yerleştirerek Social Text’e yaptığı da işte budur.

Sokal, e-posta aracılığıyla yolladığı mesajda kendi sözleriyle şunu belirtiyor: “[Makalenin] içeriği ve üslubu, parodisini yaptığım çeşitli cemaatlerde (her ne kadar evrensel olmasa da) yaygın olan baştan savma düşünme ve akıl yürütme tarzının bazı açılardan abartılı, bazı açılardansa daha mütevazı bir taklidi olarak tasarlanmıştı. Bu nedenle, metnin tümüne heyecan verici bir ton hakimdi; neyi sevdiğim ve neyi sevmediğim gayet açıktı; fakat “akıl yürütme” kasıtlı bir biçimde, (doğrudan doğruya bilim insanı olmayanlara yönelik bilim gazeteciliği yapılan az sayıdaki paragraf hariç) hem yerel hem de bütünsel düzeyde mantık dışıydı. Makalenin, başka herhangi birinin yazacağı bir metne benzediğini söyleyemem – kasten tutarsız bir üsluplar çeşitlemesi olarak yazılmıştır ... Bu metni kasten, makul derecede dikkatli herhangi bir editörü veya hakemi bana sorularla, eleştirilerle ve itirazlarla geri dönmeye kışkırtmak üzere yazdım. Özellikle makalenin son (“siyasi”) bölümünü, bilimsel bölümden hiçbir şey anlamayan birisinin bile boşluklarla dolu olduğunu düşüneceği şekilde yazdım. Editoryal süreç boyunca makaleyi inceleyenlerden defalarca yorumda bulunmalarını, eleştiri ve öneriler yapmalarını talep ettim; ancak hiç cevap almadım.”

Sokal, Lingua Franca adlı süreli yayında hilesini açıklamak için yayımladığı metinde şunları yazdı: “Makalem, kaynakça listemde sayısız örneği bulunabilecek tarzı hicvetmeyi amaçlamaktadır ve bu tarzla yazılan pek çok makale gibi benim makalem de doğruların, yarı doğruların, çeyrek doğruların, yanlışların, mantık dışı çıkarsamaların ve hiçbir şekilde anlam taşımayan ancak sözdizimsel olarak doğru olan cümlelerin bir karışımıdır. (Ne yazık ki, sonuncusundan ancak bir elin parmakları kadar mevcut; onları üretmek için çok uğraştım, fakat nadir olarak gerçekleşen ilham patlamaları dışında böyle bir hünere sahip olmadığımı keşfettim.) Ayrıca bu tarzın içine (bazen bilinçsizce de olsa) iyice yerleşmiş bulunan bazı stratejilere de yer verdim: mantık yerine otoriteye başvurmak; spekülatif teorileri kurumsallaşmış bilim olarak yutturmak; zorlama, hatta saçma benzeşimler kurmak; kulağa hoş gelen, ancak anlamı muğlak olan bir retorik ve İngilizce kelimelerin teknik ve gündelik anlamları arasındaki karışıklık gibi.

Sokal’ın "Transgressing the Boundaries: Toward a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity" [Sınırları Aşmak: Kuantum Yerçekiminin Dönüşümsel Bir Yorumsamasına Doğru] adıyla yayımlanan makalesini Social Text’te veya internet üzerinden, Sokal’ın web sitesinde – http://www.nyu.edu/gsas/dept/physics/faculty/sokal/index.html - bulabilir ve okuyabilirsiniz. Sokal’ın metni hakkında yaptığı değerlendirme doğru gibi görünüyor. Cümlelerinde mantık aramak boşuna. Paragraflarının içerisinde tutarlılık bulmakta güçlük çekiyorum. Paragrafları boyunca argümanların tutarlı bir şekilde birbirini izlediğini ise neredeyse hiç göremiyorum. Tam da amaçladığı şeye ulaşmış.

Öyleyse bu bize ne anlatır? Sokal’ın hilesinin ortaya attığı soru şudur: Belli bir “disiplin” içerisinde yer alanların, kasti olarak tutarsız ve saçmalıklarla dolu olarak yazılmış bir metni yayımlamaya layık görmesi nasıl açıklanabilir?

Cevap 1: Metnin aslında bir anlamı vardır. Makale değerli bir metindir. Sokal anlam üretmekten uzak durma çabasına karşın, daktiloda tesadüfen cümleler yazan maymunlar gibi, tesadüfen bilgelik inşa etmeyi başarmıştır.

Cevap 2: Postmodernistler o kadar yaratıcı ve o kadar devrimci bir entelektüel hamle yapmışlardır ki, Sokal gibi insanlar, beyinlerinde nöronlar arasındaki veri alışverişi ve kavrayışları kabul etmediğinden onu bir karmaşa olarak görürler. Postmodernizm, çoğu insanın idrak etmesi için fazlaca yeni, fazlaca karmaşık ve fazlaca derinliklidir.

Cevap 3: Postmodernizmin büyük bölümü, hepsi tutarsızca birbiri içine karıştırılarak bir araya getirilen ve bir bilgelikmiş gibi gözükmesi için özenle süslenen (a) lise ikinci sınıf öğrencisinin bilebileceği türden bildik doğruları, (b) aşikâr yanlışları ve (c) anlamsız, zorlukla okunup yazılan ifade tarzını gizlemekte kullanılan, gereksiz yere karmaşık hale getirilmiş bir dil bataklığıdır. Elbette postmodernizm geniş başlığı altında yapılan bazı ciddi çalışmalar vardır; ancak bu çalışmalar postmodernizm düşünce okulunun genel gidişatına aykırıdır ve okulun esas vurgu noktasının dışındadır.

Yazarının tutarsız olduğunu iddia ettiği bir makalenin nasıl olup da değerli bulunabildiğine ilişkin muhtemel açıklamalar üzerinden yapılan tartışma, en azından karşı kutuplarda yer alanlar açısından kısa vadede bir sonuca bağlanacakmış gibi gözükmüyor. Fakat üzerinde düşünülmesi gereken bir konu daha var: Bilim hakkında yeterli düzeyde bilgiye sahip olmak. Bununla ilgili bir sonuç çıkarmak gerekirse, şunu aklınızdan çıkarmayın: Bilimsel yöntemin özünde sömürgeci olduğunu veya rasyonalitenin Doğulu ve Batılı gibi birçok biçimi olduğunu, yahut da hakikate dair bütün iddiaların sadece az veya çok faydalı olan ya da söylem gücü taşıyan – fakat daha doğru olma iddiasında bulunmayan – hikâyeler olduğunu öne süren insanlar bilim, bilim insanları ve bilim yapma eylemiyle ilgili oldukça tartışılır iddialarda bulunuyorlar; ve bu iddialarını antropoloji, kadın araştırmaları, edebiyat eleştirisi vs. gibi birçok alana taşırıyorlar. Gündeme getirdikleri konu hakkında herhalde bir şeyler biliyor olmalılar.

İlgilenenler için, Sokal’ın makalesinden sadece birkaç tane örnek vereceğim. Makale, ünlü sabitler Pi [π] ve G’nin [yerçekimi ivmesi –ç.n.] değişken olduklarını iddia ediyor. Çılgın bir New Age teorisi olan morfogenetik alanlarla {{dipnot2}} kuantum yerçekimi {{dipnot3}}  arasında – tamamen uydurma ve çılgınlık eseri – bir bağlantı olduğunu öne sürüyor. Makale, aslında 19. yüzyıl soyut matematiğinin bir dalı olan ve matematik ve fizik bölümlerinde lisans düzeyinde müfredatta yer verilen kompleks sayılar teorisini, matematiksel fiziğin yeni ve spekülatif bir alanı olarak tanımlayan bir dipnot içeriyor. İki farklı şey olan sanal sayılarla irrasyonel sayıları birbirine karıştıran bir Lacan alıntısı üzerine lehte bir yorumda bulunuyor. Latour’un, (aslında gözlemcilerin referans çerçevesinden bağımsız olarak değişmeyen şeylerle ilgilenen) göreliliğin, iki referans çerçevesini birden inceleyemediği iddiasını destekleyen yorumlar yapıyor. Stanley Aronowitz’in kuantum mekaniğinin “erken burjuva çağındaki endüstriyel disiplinle” ilişkili olduğu şeklindeki iddiası lehine yorumlarda bulunuyor ve bunu desteklemek için Bell teoremindeki çalışmalardan (rezilce) alıntı yapıyor, vesaire vesaire. Tabii ki, bilim insanı olmayanlar için bu örnekler çok önemli değildir ve kesinlikle anlayamayacakları şeylerdir. Ancak bilimsel faaliyetin içinde yer alan veya bilim hakkında felsefe yapmak niyetindeki bir insan için bu boş lafların yayımlanmasına izin vermek son derece kahredicidir.

Peki Sokal kendi parodisi üzerine kopan gürültüye ne anlam veriyor, ona bakalım: “En önemli skandal makalemin içeriğindedir; makalem, önde gelen düzinelerce Fransız ve Amerikan entelektüelinin şarlatanlıkları, zırvalamaları ve itinasız düşünme biçimleri hakkında açıklamalı bir bibliyografidir.”

Fakat ilginç bir şekilde Sokal şundan da bahsediyor: “İnsanlar bana yemeklerde, kokteyllerde ve buna benzer ortamlarda bu türden konuşmalar yapıldığını anlattılar. Aynı şeyi söyleyen inanılmaz sayıda e-posta aldım. Bunların önemli bir kısmı, yıllardır süren bu saçmalıktan bıkmış; söz konusu entelektüel camiaya dahil olmayan (dolayısıyla kaybedecek hiçbir şeyi olmayan), birinin kralın çıplaklığını ortaya koymaya cesaret etmesinden büyük heyecan duyan, beşeri ve sosyal bilimlerde çalışan – birçoğu solcu olan – insanlardan geliyordu. Kralın yeni giysileri metaforu tekerrür ediyor ve doğruyu söylemek gerekirse, ben de kralın çıplak olduğunu safça ağzından kaçıran küçük çocukla özdeşleşiyorum.”

Ve Sokal tekrar şunu söylüyor: “Benim yapmaya çalıştığım bilimi, edebiyat eleştirisinin barbar kavimlerinden korumak değil. (Onlara cevabım şu olur: Biz başımızın çaresine bakarız, teşekkürler!) Amacım solu, (a) yanlış, (b) solun gözden düşmesine sebep olacak kadar saçma, ve (c) ilerici bir toplumsal eleştiri çabamızı baltalayan fikirler ortaya atan, yine sol içindeki moda bir kesimden korumaktır.”

Sokal ne tip düşüncelerden rahatsız oluyordu? İşte, Sokal’ın Şubat 1996 tarihli Social Text’in sayfalarından alıntıladığı Andrew Ross’un sözleri: “Yerçekimi yasasının var olduğunu inkâr etmeyeceğim. Bununla birlikte, doğada hiçbir yasanın var olmadığını, yasaların sadece toplumda var olduğunu savunacağım. Yasalar, erkekler ve kadınların yaptığı ve değiştirebilecekleri şeylerdir.”

Bu ne anlama geliyor? Ross sadece fiziğin yasalarını kavrayışımızın zaman içerisinde değiştiğini söylüyorsa niçin bu şekilde söylemiyor, bunda büyütülecek ne var? (Bu bildik doğrular bölümüne dahil.) Ama eğer gerçekten söylediği şeyi kastediyorsa, o zaman dedikleri şu anlama gelir: Yerçekimi yasası bizim koyduğumuz bir yasadır ve biz onun geçerli olduğunu söylediğimiz sürece geçerli olacaktır; ve artık bağlayıcı olmadığına karar verdiğimizde geçersiz hale gelecektir. Öyleyse biz yerçekimi yasasının artık geçerli olmadığını söylersek uçabilir miyiz? (İşte bu da aşikâr yanlışlar bölümüne giriyor.) Gerçekte, Sokal’ın belirttiği gibi, “doğa yasaları toplumsal inşalar değildir; evren bizim varlığımızdan çok daha uzun süre önce de vardı. Doğa yasaları hakkındaki teorilerimiz toplumsal inşalardır. Bilimin amacı teorilerimizi, doğa yasalarına mümkün olduğunca yaklaştırabilmektir.”

Biri çıkıp “kimin umurunda?” diyebilir. Bu basitçe saçma ve küçük bir ağız dalaşı değildir. Birileri hakikatin olmadığını ve var olanın sadece hikâyeler olduğunu söylüyorsa, o zaman nesnellik uğruna çaba sarf etmeye, olgularla canımızı sıkmaya veya mantıksal olarak tutarlı olmaya gerek yoktur; ya da sadece kulağımıza hoş geliyor ya da içerimlerini beğeniyoruz diye eski bir hikâye uydurmamak için de bir neden yoktur. Dahası, herhangi bir iddia hakkında vereceğimiz hüküm – postmodernizmin büyük bölümünde ya da Sokal’ın makalesinin kabul edilişinde görüldüğü gibi – yalnızca destekleyici retoriğin dilbilimsel veya duyguları harekete geçirici niteliğine, onu savunanların itibarına veya içerimlerini sevip sevmememize bağlı olacaktır.

Öyleyse geriye bilim ve rasyonalite için söylenecek işe yarar ne kalıyor?

Feminizm bilimsel maşizme saldırır. Çokkültürcülük bilimsel ırkçılıktan nefret eder. Toplumsal ekoloji aşırıya kaçan bilimsel indirgemeciliğe saldırır. Antropoloji bilimsel soyutlamaya abartılı bir şekilde bel bağlamayı reddeder. Hümanistler nesneleri bilmenin tek yolu olarak “bilimsel yöntemin” yüceltilmesine karşı çıkarlar. Sağduyu bilimsel propagandayı reddeder. İşçi sınıfı entelektüel seçkincilikten nefret eder. Bütün bu eleştirileri yapanlar, iddialarını bizatihi bilimin kendisine yöneltecek kadar abartmadıkları sürece, iddialarında son derece rasyonel oldukları gibi hedefi de tam on ikiden vururlar.

Doğrulanmış bir bilgi gövdesi olarak bilim, bazen kısıtlı veya önyargılıdır. (Bilim insanları bazen propaganda da yaparlar, ancak bu durumda ortaya konan şey bilgi değildir artık.) Doğrulanmış bilginin biriktirilmesi eylemi olarak bilimin soruları ve cevapları bazen çarpıtılmıştır; bazen bilim farklı gündemleri olanların egemenliği altına girmiştir; bazen de sadece alınıp satılan bir şey haline gelmiştir. Doğrulanmış bilgiyi biriktiren insanların davranışı olarak bilim ise bazen dar, mekanik, sömürgeleştirici veya ikiyüzlüdür. Sonuç olarak, bilim meşru olmayan bir toptanlaştırma projesi olabilir, daha az bilimsel şekilde sunulmuş olan başka bilgileri marjinalize edebilir ve en iğrenç projeleri gayet rasyonel görünen şekilde savunabilir. Kısacası bilim etiketine sahip olan şeyler kimi zaman cinsiyetçidir, ırkçıdır, çevre düşmanıdır, sömürgecidir, kibirlidir, oportünisttir, sömürücüdür ve birçok bilim insanı da böyledir.

Öyleyse “biraz antirasyonalist olmakta ne sorun var?” diye merak edebilirsiniz. “Bilim” kurumunun büyük bölümünün neredeyse karşı konulmaz kibirliliğine ve ikiyüzlülüğüne karşı mücadele edilmesinde bir sorun yoktur. Ünlü bilim insanlarının alçakça değerlere sahip oldukları, savaşa katkıda bulundukları veya başkalarının haklarını sömürgeci bir şekilde gasp ettikleri için kınanmasında bir sorun yoktur. Bilim olma iddiası taşımakla birlikte, aslında kâr ve mevki arayışı amacıyla öne sürülmüş aşağılık bir propaganda olan burjuva iktisatının eleştirilmesinde bir sorun yoktur. Aşırı indirgemeciliğe ve ekonomizme karşı çıkarak toplumsal cinsiyet, kültür ve iktidara yönelik ilgileri ekonomi alanına dönük ilgilerle eşit derecede sol teori ve pratiğe dahil etmek için entelektüel metodolojiler geliştirmekte bir sorun yoktur. Soldaki ve toplumdaki seçkinci entelektüel zihniyeti ve pratiği eleştirmekte; toplumsal ve ekonomik hayatta bilgiye dayalı güç ve etkiyle ilgili eşitsizlikleri gerçekten ortadan kaldıracak bir ekonomik vizyon geliştirmekte ve savunmakta bir sorun yoktur. Fakat bu çabaların hiçbiri, bilimi ya da mantığı reddedecek derecede aşırı ve yanlış bir adım atılmasını gerektirmez. Bunların hepsini ve üstelik daha fazlasını, “söylem”, “yapı bozum” ve “yersiz bırakılmış” gibi sözcüklere başvurmadan, kararlı ve tavizsiz bir tavırla yapabilirsiniz. Hepsini, rasyonalizmi veya mantığı eleştirme hatasına düşmeden de yapabilirsiniz. O halde, postmodernizmin en iyi yanlarının büyük bölümünü üreten ve besleyen olumlu itki ve anlayışları savunabilmenin tek yolunun, onun en uç noktadaki görüşlerini de savunmaktan geçtiği fikri basitce yanlıştır.

Kötü bilimi ve bilim insanlarını eleştirmek, dünyayı daha iyi bir yer hale getirmek için onu anlama eyleminin bir parçasıdır. İnsanlara aşırı indirgemecilikten kaçınmak için kullanabilecekleri yöntemler önermek, bilimsel anlayışın kapsamının uygulanması mümkün olmayan alanlara (ki böyle pek çok alan vardır) kadar taşırılarak abartılmasına karşı önlem almak ya da cinsiyetçi, ırkçı ve sınıfçı önyargıların önüne geçmek gerçek bilim insanlarına (ve solcu siyasi aktivistlere) yardım etmenin kullanışlı bir yoldur. Fakat aklı ve mantığı, bilimin birçok kötülüğünün kaynağı olarak eleştirmek yanlıştır ve bunun, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmekte oynayabileceği herhangi bir rol yoktur. Ve bilimsel yöntemi reddetmenin sonuçta vardığı yer de işte burasıdır.

Şiiri düşünün. Irkçı, cinsiyetçi ve sınıfçı ya da başka açılardan baskıcı ve sahtekârca bir içeriği olan birçok şiir vardır. Alçakça davranan bir sürü şair vardır. Bununla birlikte, şiirin (bilimin olumsuzluklarına oldukça benzer nitelikteki) bu yaygın olumsuzluklarının, şiir yazma eyleminin kaçınılmaz bir şekilde bu tür korkunç sonuçlara yol açtığına dair bir kanıt oluşturduğunu kimse kabul etmez. Nitekim, herkes bu tip iddiaları saçmalık olarak görür. (a) Şiir yazmanın; ırkçı, cinsiyetçi, sınıfçı veya sömürgeci olmaya ne şekilde sebep olduğunu gösteren herhangi bir argüman bulunmamaktadır; (b) şiirde çoğu zaman var olan olumsuzluklar, saçma iddialara başvurmaya gerek olmadan da, toplumsal ilişkiler ve baskılar temelinde yeterli düzeyde açıklanabilir.

Gerçek şu ki, egemen kurumlar bilim insanlarının (ve şairlerin) yapacakları şeyler konusunda sınırlar çizer; ve bu gerçek spordaki, tiyatrodaki, işteki, aile yaşantısındaki ve çağdaş toplumun tüm diğer alanlarındaki olumsuzlukları nasıl kolayca açıklıyorsa, modern bilimdeki (ve şiirdeki) olumsuzlukları da aynı kolaylıkla açıklar. Nasıl ki sporda, tiyatroda, işte ve aile rollerindeki olumsuzlukları açıklamak için atletlerin bedenlerinin metabolize etme süreçlerinde, aktörlerin rol ezberleme yöntemlerinde, işçilerin el-göz koordinasyonunu sağlama biçimlerinde ya da aile bireylerinin konuşurken ağızlarını kullanmasında daha temel bir yozlaşma sebebi aramamız için bir neden yoksa, aynı şekilde bilimdeki (ya da şiirdeki) ırkçılığı, cinsiyetçiliği, sınıfcılığı ve otoriteciliği açıklamak için de bütün bilim insanlarının (ya da şairlerin) kullandığı “düşünme” (ya da kafiye oluşturma) biçimlerinde de “daha temel” bir yozlaşma sebebi aramamız için bir neden yoktur. Bilimin (ve şiirin) ırkçı, cinsiyetçi, sınıfçı ve otoriteci olumsuzlukları – tıpkı toplumsal yaşamın diğer alanlarını karakterize eden diğer tüm olumsuzluklar gibi – bütün toplumun egemen kurumsal bağlamından kaynaklanır. Sorun, beyinlerimizin çalışma biçimlerinde değildir. Sorun, beyinlerimizin içinde çalıştığı dünyadadır.

Aslında bilimi ya da daha doğrusu bilimin ideallerini, bilim olmayandan ayıran şeyler tam olarak şunlardır:

  • Bilimin, fikirlerini sabit birer dogma olarak korumaya çalışmak yerine sürekli geliştirme isteği duyması;
  • Birbiriyle çelişen birden fazla açıklamanın var olması durumunda – en azından aralarında bir seçim yapmak için ikna edici bir yolun bulunmadığı hallerde – bilimin bu açıklamaları eş zamanlı olarak kabul etmeye açık olması;
  • Bilimin herhangi bir insanın iddialarını değerlendirirken itibarını, yetkisini ve hatta geçmişteki başarılarını dikkate almaması;
  • Bilimin deneyimi, anlaşmazlıklarda başlıca hakem seviyesine yükseltmesi.

Başka bir deyişle gerçek bilim, tam da bilimin antirasyonalist eleştirmenlerinin hedeflediklerini belirttiği amaçlara olan bağlılığıyla (ki bu bağlılık her zaman tam olarak hayata geçirilmez) ayırt edilir. Dolayısıyla, bilimi eleştirenler ya durumu ciddi bir şekilde incelemiyorlar ya da çok samimiyetsizler. Dahası, bilimin sınamaya verdiği önemin toplumsallaşmış her çeşit önyargıyla savaşma biçimi sayesinde, ırkçı, cinsiyetçi, sınıfçı ve otoriteci iddialar üretmeye meyletmektense rasyonalizmi özellikle bilimsel bir titizlikle kullanmak, bu çarpıklıklara karşı çıkabilmemizi sağlar. Sorun olan bizatihi bilimin kendisi değil, kötü bilimdir.

Son olarak postmodernizmin, baştan sona yanlış ve rasyonalizm ve bilim-karşıtı olmasının yanı sıra, bütün kapsamıyla ele alındığında üç yıkıcı stratejik sonucu vardır.

Birincisi, toplumun nasıl daha iyiye götürülebileceği mücadelesinde, aktivistler olarak mevcut iktidara esasen beyinlerimiz ve bedenlerimizle karşı koyarız. Antirasyonalizm, aklımızın – mantık, kanıta başvurma vs. gibi – önemli bir bölümünü kullanmamamızı öneriyor ve böylece daha mücadele başlamadan sahip olduğumuz en önemli varlıkların birinden vazgeçiyor. Seçkinler artık sadece silaha ve paraya sahip değil; şimdi onların “hakikate” de sahip olmalarına izin veriyoruz. Kendini bundan daha fazla hezimete mahkum eden bir tutum tasavvur etmek zordur.

İkincisi, antirasyonalistler insanları makul bir şekilde sürekli akıldışı davranmaya kışkırtamasa da, kanıtların ve mantığın tercih edilen görüşlerle uyuşmadığı durumlarda herkesi makul bir şekilde bunları göz ardı etmeye çağırabiliyor. Bilim-karşıtı argümanlar öne sürenlerin çoğunun aslında bunu amaçlamadığı açıktır, ama antirasyonalizmin hemen hemen önlenemez bir şekilde böyle boğucu bir dinamiğe sebep olduğuna inanıyorum. Antirasyonalistlerin beğenmedikleri bir konuşmaya şu şekilde cevap verdiklerini kolayca duyabilirsiniz: “Aman Tanrım, konuşmacının tartışma, kanıt öne sürme, mantığı kullanma ve bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu söyleme şeklini bir dinleyin. İçeriğe önem vermek zorunda değiliz. Açık ki fazlaca bilimsel olduğu için itibar edilmemeli.” Bu cevap değildir, olsa olsa kolektif iletişimi ve dolayısıyla demokrasiyi, dolayısıyla da katılımcılığı ve etkin aktivizm için duyulan bütün umutları bitirmektir. Bu şekilde çok değerli kavrayışların elden kaçırıldığını söylemeye bile gerek yok.

Üçüncüsü, analizler arasında seçim yapmak için tercih ettiğimiz araçlar olarak kanıtı ve mantıksal akıl yürütmeyi ortadan kaldıracak olursak geriye ne kalır ki? Hangi açıklamaları destekleyeceğimize, hangi politikaların işe yarayacağına, hangi görevleri güvenli bir şekilde üstleneceğimize nasıl karar vermeliyiz? Ortaya çıkan bilgeliğe göre mi? Dogmaya göre mi? O insanın siciline göre mi? Kaç tane büyük laf edildiğine göre mi?

Bilimin iddiası, etkin olabileceğimiz bir alanda faaliyet gösterdiğimizde, kendi deneyimlerimizi ve başkalarının deneyimlerini, kendi sezgilerimizi ve başkalarının sezgilerini ve hatta kendi korkularımızı ve tahminlerimizi ve başkalarının korkularını ve tahminlerini mümkün olduğu ölçüde mantığa ve kanıtlama kurallarına başvurarak ve deneyle test ederek kullanmamız gerektiği yönündedir. Bütün bunların toplamını, olguları temennilerden ayırt edebileceğimiz bir “argüman” halinde birleştirmeliyiz ve ikna edici bir görüşle mi, yoksa sadece iyi işlenmemiş bir düşünceyle mi karşı karşıya olduğumuz konusunda kolektif bir değerlendirme yapmalıyız. Buna karşılık, bağlantıları ve içerimleri incelemeyi ve sınamayı kolaylaştırmak için kanıtları karşılaştırmanın ve mantığı kullanmanın yerine rasyonaliteyi bir tarafa bırakırsak, şu sonuçlarla karşılaşırız: Sadece başkalarına iletmeye ve test etmeye müsait olmayan duygulara, tutkulara, tercihlere, kaprislere ve vahiye bel bağlamak; veya iktidardan, mevkiden, çeşitli vasıflardan veya görünüşten kaynaklanan otoriteye şuursuzca itaate güvenmek zorunda kalırız. Siyasi mücadele açısından bu durum, felakete davetiye çıkarmak demektir.

Günümüzde ve içinde bulunduğumuz çağda, birçok bilim insanı dahi bilim-karşıtı retorikle empati kurabilir. Bilim insanlarına yöneltilmiş bu mizahi iğnelemelere kim gülmez ki? Başlangıçta bilime yöneltilmiş abartılı saldırılardan aldığımız keyif, makul korkulardan ve arzulardan kaynaklanır. Ne var ki daha sonra, ruh haletimize hitap eden antirasyonalist retorik bizi daha ileri götürür. Çok geçmeden bu retoriği kendi kendimize farklı bağlamlarda tekrar etmeye başlarız. Nihayetinde de “bilimsel yöntem sömürgecidir, mantık erildir, matematik baskıcıdır” demeye başlarız. Tıpkı hikâyeler karşısındaki davranışımız gibi, beğenmediğimiz görüşleri reddeder, hoşumuza gidenleri ise kabul ederiz: gerçeklerin canı cehenneme! Gerek siyasi gerekse kişisel olarak aydınlanmamış, tepkisel ve hezimete davetiye çıkaran bir yoldur bu.

Solcu bir tavır olarak adaletsizliğe ve baskıya düşmanlık duymakla, saçma bir tavır olarak bilim ve rasyonaliteye düşmanlık duymayı birbirine karıştırmanın doğru, akıllıca, insani ya da stratejik bir anlamı yoktur. Düşünmesi için para ödenen, ama bu ayrıcalığını diğer insanlara düşünmenin pek de öyle iyi bir fikir olmadığını söylemek için kullanan akademisyenlerin fikirlerinde zekice, yenilikçi ya da yararlı diyebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Hakikat diye bir şeyin olmadığını, sadece çatışan bir dizi bakış açısı olduğunu, bilimin de tıpkı diğer hikâyeler gibi bir hikâye olduğunu ve beğendiğimiz ya da kulağımıza en hoş gelen görüşü benimsememiz gerektiğini iddia eden siyasi yorumcuların tutumunda yaşadığımız sorunların biraz olsun üstesinden gelebilecek bir boyut yoktur.

Hayır, değerli bir vizyon ve strateji geliştirmek için bilimin veya rasyonalitenin ötesine geçilmesi veya bunların aşılması zorunlu bir önkoşul değildir. Bazı yeni kavramlara ve araştırma yöntemlerine elbette ihtiyacımız vardır, ama kanıtlama kurallarına ve mantığa bağlı kalınması gerekir. Dahası, kanıtlama kuralları ve mantık bizim tarafımızdadır.

Öte yandan, postmodernizmin birçok sol eğilimli uygulayıcısının iyi niyetine rağmen, bir bütün olarak postmodernizm ilerici ve sol umutları şu açılardan tahrip etmektedir:

  1. teknolojiyi, teknolojik seçeneklerin toplumsal düzeyde çarpıtılmasıyla ve bilimi de bilimsel araştırmaların toplumsal düzeyde çarpıtılmasıyla bir tutmak suretiyle bizatihi bilimin ve teknolojinin kendisinin kötü olduğu yönünde yanlış ve üretken olmayan görüşlere yol açmaktadır;
  2. birçok genç öğrenciyi ve akademisyeni cahil görünme, mevkilerini ve hatta işlerini kaybetme korkusuyla muğlak ve zor anlaşılır bir “söylem” kullanmak zorunda bırakarak bu insanları sindirmekte ve depolitize etmektedir;
  3. mantığı, kanıtı ve deneyle karşılaştırmayı kullanmaktan uzak durmakta ve hatta sağlam argümanları bile Batılı, rasyonel veya bilimsel oldukları için reddetmektedir;
  4. toplumsal hedefler ve vizyon geliştirmek için kamusal alanda gösterilen demokratik çabaları totalitaryen ya da her halükârda aşırı mantıksal/rasyonel oldukları için değersiz bularak karalamaktadır;
  5. doğru önermelerin var olma olasılığını inkâr edip bu yolla bir konudaki bütün iddiaları değerlendirmeyi, iddiaları dile getiren kişilerin geçmişteki başarılarını, yaratıcılığını ve önermenin kullanışlılığını takdir etme meselesine dönüştürmekte ve böylece sadece gazeteciliği değil akademik faaliyetin büyük bölümünü de sofistliğe, inanca ve zevk sorununa indirgemektedir;
  6. postmodernizm yaptığı ihlaller dolayısıyla bir bütün olarak solu saldırılara açık hale getirmektedir.

 

İkinci bölüm için tıklayınız..

 



(1)

Social Text, Duke University Press tarafından yayımlanan ve toplumsal ve kültürel alanlarda yapılan araştırmalara yer veren süreli bir yayındır; cinsellik, toplumsal cinsiyet, ırk ve çevre sorunları gibi konular üzerinde odaklanmakta; postmodernizm, postkolonyalizm ve popüler kültür hakkında tartışmalara yer vermektedir.

(2)

Morfogenetik Alan: Biyolog Rupert Sheldrake tarafından geliştirilmiş bir teori; bu teoriye göre, morfogenetik alanlar elektromagnetik alanların biyolojik – potansiyel olarak da toplumsal - karşılıklarıdır; bir canlının oluşumunu, davranışlarını ve diğer canlı nesnelerle ilişkilerini belirlerler. – ç.n.

(3)

Kuantum Yerçekimi: Teorik fiziğin, kuantum mekaniği ile genel göreliliği ve yerçekimini birleştirmeyi amaçlayan dalı ve buna karşılık gelen yerçekimi için kullanılan kavram. – ç.n.


› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/postmodernizm/sokal-vakasi-i

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.