Cumhuriyet’ten Günümüze Kürt Müziği -2
Genel Bakış
Nezan N. Çelebi
23 Temmuz 2008
“Sözlü Kültür ve Dengbêjlik”
Sesin biçim ve devinim kazanmış sanatsal bir formla dinleyende duygulara
yönelik etkileşim yapması diye tanımlanabilecek müziğin, kuşkusuz ki tek
bir tanımını yapmak çok zordur. Çünkü müzik, toplumların sosyolojik, kültürel,
politik, psikolojik, ekonomik vb. yapılarıyla, evreleriyle ve kimlikleriyle
de ilişkilidir. Kürt müziği, genellikle ortak bir biçim içinde yaratılıp
üretildiği zamandan bugüne kadar yaşayan, bulunduğu yöre ve çevrelerde icra
edilen; çoğunlukla anonim bir müziktir. Bu geleneksel müzik, yerel kültürlerin
izlerini taşır ve 20. yüzyıldan önceki yaratıcılarının adları çoğunlukla
gün yüzüne çıkarılmış değildir.
Kulaktan kulağa aktarılarak günümüze kadar ulaşan geleneksel Kürt müziğini
ve onun dayandığı sözlü kültür zenginliklerini; Kürtlerin tarihsel süreç
içerisinde geçirdikleri evreleri ve toplumsal yapılarını, bağlı bulundukları
devletlerin baskı ve asimilasyon politikalarını, Kürt halkının varoluş mücadelesini
irdelemeden yorumlamak güçtür.
Bağımsız gelişimlerini yaşayacakları siyasi bir yapılanmaya gidemeyen
Kürtler, bağlı bulundukları devletlerin asimilasyon ve baskı politikalarını
esnetebildikleri ölçüde kültürel değerlerini hayata geçirebilmişlerdir.
İşte bu varoluş sürecinde “Kürt folklorü” ya da “sözlü kültürü”, özelde
de Kürt müziği; Kürtlerin kültürel kimliğini korumada ve gelecek kuşaklara
aktarmada önemli bir toplumsal ve kültürel işlev üstlenmiştir.
Sevdalardan ayrılıklara, savaşlardan barışlara, günlük hayatta yapılan
işlerden doğal yaşam ile kurulan bağlara, aşiretler arası ilişkilerden
kahramanlıklara, av törenlerinden iyi/kötü mîrlere, dini ritüellerden düğünlere,
töresel vaka’lardan didaktik öğelere, ninnilerden çocuk tekerlemelerine,
ağıtlardan masallara, göçlerden atasözlerine, halk hikâyelerinden destanlara
kadar kimi anonim, kimi söyleyeni belli birçok sözlü kültür zenginliği dengbêjler,
çîrokbêjler ve stranbêjler tarafından kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.
Kürt romancılarından Mehmed Uzun dengbêjliği şöyle tanımlar; “Anadilim
Kürtçe’de deng sestir. Bêj ise sese biçim verendir, sesi söyleyendir. Sese
ruh kazandıran, sesi canlı hale getirendir. Sesi meslek edinmiş usta, mekânı
ses olmuş insandır. Dengbêj, sesi kelam, kilam, müzik haline getirendir.
Yani dengbêj; söyleyen, sözü nakşeden, belleği canlı, diri tutan, hatta
bellek olandır.”(Uzun:2006)
Çoğunlukla yığmalı bir okuma üslubuyla lawje formuna yakın bir tarzda
divanlarda, düğünlerde, ölüm törenlerinde, uzun kış gecelerinde farklı müzikal
formlarda özellikle de doğaçlama ve ezgisel okuyan ve de usta-çırak ilişkisi
üzerinden yetişen dengbêjleri üçe ayırmak mümkün; mîrlerin, ağaların dengbêjleri,
halkın içindeki dengbêjler, mıtrıp/mutrım denilen dengbêjler.
Nebi Güler ise, “Kürt Kültüründe Dengbêjlik ve Tragedya” adlı makalesinde
dengbêjliğe dair şu yorumda bulunur; “Her konu ve temanın, üslup ve
tarzın ayrı ayrı dengbêjliği vardır; kimi mâtemliler için , kimi gülmeceliler
için, kimi savaş veya düğün için ve diğer konular için de mutlak bir dengbêjlik
yolu vardır, ilk akla gelenleri sırası ile belirtmeliyim: 1-) Destan dengbêjleri-trajedi
betimleyiciler- 2-) Govend dengbêjleri 3-) Milli- siyasi dengbêjler 4-)
Şîn dengbêjleri –mâtem, yas için- 5-) Savaş dengbêjleri 6-) Mürüvvet dengbêjleri-dengbêjê
mirazşahî , şahîvan- 6) Evlilik törenlerinde halaysız gelin süsleme ve damadı
çömertleştici dengbêjler 7-) Aşk-evîn- dengbêjleri 8-) Komedyen-mizahçı
veya hicivci dengbêjler 9-) Atışmalı dengbêjler 10-) Kürt kültüründe hızla
gelişen çalgılı , enstrümanlı yeni tarz dengbêjleri, 11) Gülbank-Gulbank-
ilâhi okuyan dengbêjler.12-) Yukarıda sayılanların tümünü bir arada sürdüren
dengbêjler.(Güler:2008)
Bazı Kürt Dengbêjleri
Söz ve kelâmın cambazları olarak da tanımlanabilecek bazı Kürt dengbêjleri
şunlardır; Evdalê Zeynikê, Baqi Xido, Miradê Kine, Zahiro, Bekirê Îdirî,
M. Arif Cizrawî, Zulkufê Qado, Emînê Hemdûnî, Birahîmê Newrozî, Salihî Qûbînî,
Mehmûd Qızıl, Şakiro, Şeroyê Biro, Resoyê Gobala, Karabetê Xaco, Feyzoyê
Riza, Mahmud Baran, Egidê Tecîr, Neçoyê Cemal, Mecidê Silêman, Susika Simo,
Zadina Şekir, Belgia Qadir, Hesen Zîrek, Kawis Axa, Eyaz Zaxoyî, Salih Amedî,
Meryem Xan, Ayşe Şan, Fatma İsa, Keremê Kor, Reso, Hesen Cizrawî, Cemîlê
Horo, Fadilê Kufrawî, Abo, İsa Berwarî, Gülbahara Koçanisî, Taybet, Mahmudê
Xiyalê, Seyadê Şame, Evdî, Evdilayê Kazo, Keremo, Sidiko, Teshîn Teha, Sayder,
Dewrêş Baba. Bu listeye Ekremo, Nuro, Sidikê Qarlıova, Fadil, Elmaz Mihemed,
Mihemed Şexo, Aziz Sharok, Xana Zazê, Seid Usiv, Şêx Silo, Zahiro, Tahsinê
Pasûrî, Îsmaîlê Sêlimi, Salihê Qubîdê, Raziye Kızıl, Teyiboyê Siertî gibi
dengbêleri eklemek mümkün.
Bu dengbêlerden bazıları Erivan, Bağdat, Tahran radyolarında görev almış,
Türkiye’de yayın yasağı varken sözkonusu radyolar vasıtasıyla halka ulaşmışlardır.
Her ne kadar dengbêjlerin, Kürt müziğinin yapı taşları oldukları söylense
de kaynak yetersizliğinden dolayı tarihlerini Evdalê Zeynikê ile başlatıyor
olmamız bu alandaki araştırma eksikliklerinden biridir. [Örneğin: Evdalê
Zeynikê’den önce yaşadığı varsayılan şair ve dengbêj Selim Silêman, 17.
ya da 18 yüzyılda yazdığı Yusuf ile Züheyla adlı eseriyle bilinir. Mîr Şeref’in(Xizan
Miri) dengbêjidir.] Öte yandan özellikle Türkiye’de, gerek baskı ve asimilasyon
politikalarından gerekse de Kürt kültür sanat kurumlarının perspektif eksiklerinden
dolayı bilimsel bir derlemecilik ve arşivleme çalışması yapılamadığı için
kültürel birikimlerin çoğu kayda geçirilememiştir. Bu anlamda 2000’li yıllardan
sonra Diyarbakır, Van, Batman gibi illerde açılan “dengbêj evleri” önemli
bir görev üstlenebilir.
Bazı Şarkı ve Destanlar
Dengbêjler tarafından söylenen bazı şarkı ve destanlardan vereceğimiz
örnekler dengbêjliğin Kürt kültüründeki önemli yerini anlamamıza yardımcı
olabilir: “Şerê Pencînaran û Elikan, Meyrema File û Eliyê Qolaxasî, Emê
Gozê, Gênc Xelîl û Edûlê, Eminê Perîxanê-Evdilê Birahim, Şerê Filîtê Quto
û Mamê Elê Etmenkî, Şerê Newala Qeremûsê, Behçetê Dawûd, Bişarê Çeto, Raperîna
Mala Elîyê Ûnis, Şerê Xûrûcê, Babê Fexriya Siwarê Gêjo, Şerê Hethetkê, Çûro
û Fesîhê Mihê Mîrze, Heso û Nazê, Ferzende Beg, Ferzende Beg, Firmana, Qezaya
Bûlanixê.” (Kevirbirî:2001)
Ayrıca Evdalê Zeynikê tarafından söylenen "Bilur, Çemê Diyarbekir,
Çiya Bilinde, Çiyano, Evdalê Zeynike, Koçero, Melorine Daye, Mihemedo, Saliho
ve Wer Halime”, Eyşe Şan tarafından söylenen “Lê lê Bêmal, Lorkê
Lorkê, Daykê Qurban, Xezal, Yar Meyro, Memê Alan, Sallana Sallana, Nazlîyê”,
M. Arîf Cizrawî tarafından söylenen “Bavê Fexro, Hesenîko, Gidyano,
Xirabo, Xeco”, Kewê Ribat/Rabat Kekliği olarak nam salan Şakiro
tarafından söylenen “Gewrê, Ez Xezal im, Kewa Gozel, Neminim, Lawiko”,
Meryemxan tarafından söylenen “Helîmcan, Mihemedo Ronî, Dotmam”,
Mirado tarafından söylenen “Ziravê, Keçikê Bimeş Bimeş, Ax lê Nûrê,
Dersima min, Kinê”, Tahsîn Teha tarafından söylenen “Seyranî, Berivanê,
Pismamo”, Karabetê Xaco tarafından söylenen “Eyşana Elî, Zembîlfiroş,
Genc Xelîl, Xumxumê, Hesenîko, Lê dihol e, Bişêriyo, Lê lê Edûlê, Xezal,
Filîtê Quto, Silêmanê Mistî, De Xalo, Mîrzikê Zaza, Lawikê Metînî(dayîkê),
Evdalê Zeynê, Hey babikê, Nûrê, Ay lo Mîro, Mîro wayê, Derwêşê Evdî, Yane
yane, Lo dilo, Diyarbekir, Lê Canê, Saliho û Nûrê”, Mihemed Şêxo tarafından
söylenen "Ay Lê Gulê, Eman Dilo, Nesrîn, Ax û Yeman Şikrayê, Min Canek
Dît, Dilvîna Min, Cana Şêrîn, Rabe ji Xewê, Gulîzar, Perwîn, Eyd û Erefat,
Pir Şêrîne, Aso Ey Hawar, Şivan, Mixabin Dil Kuştiyê, Keça Delal, Ji Min
Dûr Ket, Ey Felek, Kewê, Xem u Xeyal, Çipka Xunavê, Sînem, Keçka Gundê Me,
Min Bihîstî, Axina Min Tim ji Dil Tê, Êmê, Axîna min, Berdilê Min ve Mihemedo
Ronî” gibi örnekler günümüze kadar ulaşmış eserlerin sadece birkaçıdır.
Çoğu Bağdat, Tahran, Kermanşah, Erivan radyolarında söylenen bu şarkılar,
Türkiye’deki Kürt müzisyenleri ve dengbêjleri de etkilemiş; Şivan Perwer
gibi neoklasikçi denilebilecek müzisyenler, bu şarkıların birçoğunu yeniden
yorumlamıştır.
Kullanılan Enstrümanlar ve Formlar
Çoğunlukla tek sesli vokal bir karaktere sahip olan geleneksel müzik;
genellikle rast, newrozî, kürdî, çargah, buselik, hicaz vb. Ortadoğu’da
yaygın birçok makamla söylenir. Müziğin icrasında; icra edilen ortama,
kent-kır olgusuna ve icra edenlerin becerilerine bağlı olarak bazen hiç
enstrüman kullanılmazken zaman zaman da “bilûr, zirne, tembur/bisk, santur,
dombak, def, rebab, dahol, keman, gırnata, bağlama, cümbüş” gibi enstrümanlar
kullanılır.
İcra edilen formlar da yine bölgeden bölgeye ve müziğe vesile olan konuya
göre değişmekle birlikte; “lawje, heyranok(stranên evînê),pîrepayîzok,
lawikê siwaran-destan, berite, dîlok, serşo, narînk, stranên karan,şeşbendî,
lorik, merasim şarkıları, katar, medîha ve mewlûd” vb. yapılardır. Geleneksel
Kürt müziğinde ritm ve ezgi, coğrafi koşullara(deşti-ovalı, kır-kent) ve
şarkının konusuna göre değişiklik gösterir. İş şarkılarında, göç şarkılarında,
ritüel ve merasimlerde, savaş şarkılarında genellikle daha sert ve akıcı
bir ritm yapısının tercih edilirken düğünlerde, aşk şarkılarında daha yumuşak
ezgi kalıpları tercih edilir.
***
Cumhuriyet’ten Günümüze Kürt Müziği
“Cumhuriyet Türkiye’sinde Kürt Sorununa Kronolojik Bir Bakış” adlı yazımızda
ifade ettiğimiz gibi; bütün imparatorlukların dağılıp ulus-devletlere dönüşlerin
yaşandığı dönemde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ana hedefi, batılı bir
ulus-devlet olmaktı. Ulusun inşa süreci Türkleştirme ve yukarıdan dayatılan
batılılaşma endeksliydi ve Kürtler, hemen her alanda; dil, tarih, müzik,
halk dansları ve eğitim boyutlarında sistematik bir asimilasyona tabi tutulmaktaydı.
Kürtler açısından hayati sorunlardan biri, dillerinin yasaklanmış olmasıdır.
1921-1924-1961 anayasalarında yer alan “devletin resmi dili Türkçe’dir.”
ibaresi, diğer etnik yapılara dillerini kullanma imkânı veriyor gibi görünse
de pratikte buna dair bir düzenleme yapılmamış (kısmen Ermeni ve Rum azınlık
hariç) 1960’lardan itibaren gelişen Kürt hareketlerinin dile getirdiği talepleri
engellemek amaçlı olsa gerek 1982 anayasasında “devletin dili Türkçe’dir.”
ibaresine yer verilmiştir. Bunu müteakiben, 1983 yılında çıkarılan 2532
sayılı yasa kapsamında, Türk yurttaşlarının ana dilinin Türkçe olduğunun
ilan edilmesiyle “Kürt dilini kullanmak” on yıldan fazla bir süre boyunca
suç sayılmıştır.
Kürt müziği araştırmalarında karşımıza çıkan en kritik sorulardan biri
şudur; “Türkiye’de 1925 ile 1950’li yılları arasında ne olmuştur da
Kürt kültüründe herhangi bir yazılı kaynak/üretim göze çarpmaz?
Hiç kuşkusuz, yukarıdaki sorunun cevabı hakkında fikir sahibi olabilmek
için, bu yıllar arasında T.C.’nin uyguladığı politikalara da göz atmak gerekir.
Millet vurgusu, din odaklı olsa da etnik-çoğullu bir yapıya sahip olan Osmanlı
İmparatorluğu’nun tasfiye sürecinde ve buna zemin hazırlayan savaş yıllarında
gerek Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti gerekse de meclis konuşmalarında
ülkenin yalnızca Türklerden, Kürtlerden, Çerkezlerden vb. ibaret olmadığı,
esasında “anasır-ı İslamiye’den/İslam unsurlarından” oluştuğu ifade ediliyordu.
Temeli, Osmanlı’nın son dönem siyasal gelişmelerine kadar dayandırılsa da
Kürtleri inkâr söylemi, esas olarak 1924 Anayasası üzerinden şekillenmiştir.[Sebepleri
farklı olmakla birlikte çoğu 19.yüzyılda olmak üzere cumhuriyet kurulana
kadar da birçok Kürt ayaklanması olmuştur.] Mesut Yeğen Kürt Sorunu adlı
makalesinde; “1924 Anayasasının, fiziksel mevcudiyetlerini henüz sorgulamamakla
birlikte, Kürtlerin ve öteki kavimlerin etnik unsurlar olarak hukuki ve
siyasi mevcudiyetlerini tanımayı reddettiğini, Kürtlerin, hukuk öznesi olarak
devlet nezdinde Kürtlüklerini yitirmiş, ülkenin öteki “yurttaşları” gibi
Türk olduklarını” dile getirir.(Yeğen:2007)
Savaş yıllarında, Esrar-ı Askeriyeyi İfşa ve Casusluk, Hıyanet-i Harbiye
Hakkındaki Kanun ve Hiyanet-i Vataniye Kanunu, 1920-1924 yılları arasında,
sayıları 300 bine yaklaşan askerlikten firar olaylarını engellemek üzere
devreye sokulur. Ancak bu kanunların yeteri kadar sert olmadığı düşünülecek
ki Eylül 1924’te Firarîler Hakkında Kanun kabul edilir. Buna paralel olarak,
önceden gündeme gelen fakat reddedilen İhtilal Mahkemeleri Kanunu teklifi,
İstiklal Mahkemeleri olarak değiştirilerek mecliste kabul edilir. Sürece
Takrir-i Sükûn Kanunu da eklenir ve muhalif kesimler sindirilerek ya yok
edilir ya da yok sayılır. Bu kanunlar, İstiklal Mahkemeleri ve Takrir-i
Sükun dönemi uygulamalarına dayandırılarak uzunca bir süre devletin inkâr,
baskı ve asimilasyon politikalarının acımasız birer aracı haline getirilir.
Yukarıda sorduğumuz sorunun cevabını 1950 yıllarına kadar uygulanan bu
pratiklerde aramak gerekiyor. Sait Çetinoğlu, Resmi İdeoloji Sözlüğü’ndeki
İstiklal Mahkemeleri adlı makalesinde bu döneme dair şu bilgileri verir:
“Şark İstiklal Mahkemesi 420, Ankara İstiklal Mahkemesi 240 kadar idam verir.
Şark İstiklal Mahkemesi’nin idam sayısında Sıkıyönetim Mahkemeleri’nin verdiği
idam cezaları ve infazlar dahil değildir. Şeyh Sait İsyanı’nda 206 köyün
yerle bir edildiği, 8.785 evin yakıldığı ve 15.200 insanın öldürüldüğü hatırlanırsa,
böylesine kapsamlı bir hareketin dini nedenlerle ve Hilafet’i restore etmek
amacıyla yapıldığını savunmak zordur.” (Çetinoğlu:2007) Özellikle 1924 yılından
itibaren sertleşen tutum ve politikalar ve bunları hayata geçiren mahkemeler,
1927 yılında kaldırılmakla birlikte yasalar, 1949 yılına kadar uygulamada
kalır.
Gerek Kürtlerin kendi aşiretleri arasındaki savaşlardan, gerekse de Osmanlı
ve T.C. dönemindeki ayaklanmalardan Kürt müziğine yansımış yüzlerce şarkı
ve destan örneğini görmek mümkündür. Bu tip Kürt ezgileri, genellikle öyküsel
bir tarzda karşılıklı diyalog yoluyla söylenen serbest ölçülü bir yapıya
sahiptir. Osmanlı döneminde gerçekleşen olaylardan biri Bişarê Çeto ayaklanmasıdır.
Çeto dibê Bişaro lawo
Bejna Bişarê Çeto, Bişarî axê
Kulîlka li nava kûnciya hêşin dike
Li Gozelderê, li Marîbê, li Eynsqesrê, li kêşa Xerzan, li Birinciyan
Dema ku Bişarê Çeto Bişarê Axê
Dibû mehkûmê çiya
Çeto der: Hey Bişar! Bişarê Çeto’nun, Ağa’nın Bişar’ının boyu,
Susamlar içindeki çiçektir.
Açar Gozelderê’de, Marîbe’de, Eynqers’de, kêşa Xerzan’da, Biriciyan’da.
Bişarê Çeto kaçıp dağlara firari olduğunda…(Kevirbirî:2001)
Öte yandan özellikle Dersim’de yapılan kırımdan sonra, çoğu ağıt tarzında
olmak üzere yüzlerce halk ezgisi ve deyiş vardır.
“Ero bıko bıko! no zulumo kı ni kowe Dersim’i di;
Vereyi zulumidı kemer quçe yaboni ama juan.
Dilege mı Heq’ira esto kı, mekane Mıste Kor’i a dinadı cehennem kero!
Oğul oğul! Dersim öyle bir zulüm gördü ki;
bu zulümün karşısında dağlar, taşlar dile geldi.
Tanrıdan dileğim odur ki Mısto Kor’un mekanını cehennem eylesin!’’
Baskı ve Sürgün
Kürt Müziğinde Sürgün ve Dengbêjlik adlı makalede, ülkelerinde çeşitli
baskılara maruz kalan Kürt dengbêjlerine örnekler veriliyor. Bunların önemli
bir kısmının Türkiye’de yaşayan Kürt müzisyenler olması, yukarıdaki anlayış
iyi algılandığında hiç de şaşırtıcı değildir: “Mihemed Şêxo, Teshin Teha,
Meryem Xan, Eyaz Yusiv, Aram Tigran, Qarabetê Xaco gibi bilinen dengbêjlerin
yanı sıra; Şeroyê Biro, Egîdê Cimo, Feyzoyê Rizo, Reşidê Baso, Egidê Tecîr,
Neçoye Cemal, Mecidê Sileman, Susika Simo, Zadina Şekir, Belgia Qadir, Hesen
Zîrek, Kawîs Ağa, Salih Amedî, Tayar Tofîq, Erdewan Zaxoyî, Ahmad Shamal,
Ali Mardan, Şakiro, M.Arif Cizrawî, Mirado, Meryemxan, Eyşe Şan, Reso, Salihê
Qubînê, Mahmud Kızıl, Hesen Cizrawî, Cemîlê Horo, Fadilê Kufrawî, Abo, Abdulkadir
Kızılkaya, Salihê Şirnexî, Seydayê Behra, Hevranê Ereb, Remezanê Ereb, Necmedîno,
Nezîro, Mahmudê Hesê, İzzedîno, Hıdıro ve Husênê Omerî, Reşîdo, Ekremo,
Şikriyê Fafî, Rifhetê Darî, Kerem ê Kor, Reşid ê Baso, Mehmûd Baran, Keremo,
Dawudê Xelo, Aslîka Qadir, Nesrîn Şêrwan, Mecîdê Silêman, Reşîdê Baso, Belga
Qadir, Zadîna Şakir”(Yıldız: 2008) Bunlara uzun bir süredir sürgünde yaşayan
Şivan Perwer, Nizamettin Ariç, sürgünde ölen Ahmet Kaya gibi birçok Kürt
kökenli müzisyeni eklemek mümkündür.
Asimilasyon ve Türk(ü)leştirilen Kürtçe Şarkılar
Fikrî temeli Ziya Gökalp’in “halk musikisiyle Garp musikisinin imtizacı”
önerisine dayanan Türk milli müziğinin “ehil eller” [ki bu ehil ellerin
çoğu, daha sonra TRT sanatçıları olacaktır.] tarafından oluşturulması çalışmaları,
1930’lardan sonra başlar. Gökalp, İçtimaiyat: Hars ve Medeniyet makalesinde
şöyle diyordu: “Milli musikiyi ibda için de bir taraftan Avrupa’nın
fenniyatını öğrenmek, diğer cihetten dağlarda, köylerde terennüm edilen
halk türkülerinin seslerini toplamak lâzımdır. Ancak bu suretle, Avrupa
medeniyeti içinde Türk Şiiri, Türk Romanı ve Türk Musikisi yapabiliriz.”
(Şenel: 1999)
Yeni anlayış, temelde Mustafa Kemal’in dile getirdiği şu konuşmanın üzerine
oturtulacaktır: “Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği
alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün acuna dinletmeye yeltenilen musiki
bizim değildir. Onun için yüz ağartıcı değerde olmaktan çok uzaktır. Bunu
açıkça bilmeliyiz. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri,
söyleyişleri toplamak, onları bir an önce genel son musiki kurallarına göre
işlemek gerektir. Ancak bu yolda Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel
musikide yerini alabilir.” (Oransay:1985)
Milli musiki oluşturma yolunda “tekçi, asimilasyoncu ve üstten dayatmacı
batıcı” bir pratiğe hizmet edecek adımlar, günümüze kadar devam edegelmiştir.
Sözkonusu anlayış çerçevesinde; birçok kent ve kasabada bando ve korolar
kurulmuş özellikle 1932'den sonra bunlara, halkevleri koroları ve mandolin
takımları eklenmiştir. Dâr’ül Elhân Heyeti tarafından 1926’dan 1929’a kadar
dört derleme gezisi neticesinde 12 defter türkü derlenir.
Bela Bartok, Hindemith gibi araştırmacıların görüşlerine başvurulmuş,
Türk Beşleri’nin yaptığı çalışmalar desteklenmiş, HAGEM, Folklor Arşiv Şefliği,
İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı gibi yeni kurumlar açılmış
ve Avrupa’ya birçok öğrenci gönderilmiştir. Öte yandan, yasakçı bir zihniyetle,
radyo programlarında alaturka musikinin tamamen kaldırılması, hatta bu müziğin
her yerde yasaklanması uygulamaları başlamış, Kürtçe gibi diğer dillerle
değil yayın yapmak sokakta konuşmak bile yasaklanmıştı.
“Tekçi ve yasakçı” uygulamalar, ileride “dağ Türklerine” ait şarkıları,
daha anlaşılır kılmak! adına Türküleştirecektir. Bunun adı da Türk’e ait
kültürel zenginliklerin derlenmesi ve arşivlenmesi olacaktır. Bu sürece
kısmi bir cevap olarak ancak 2000’li yıllarda, MKM sanatçılarının ortak
çalışmasıyla Şahiya Stranan 1-2 albümleri çıkarılmıştır. Bu albümlerde Türküleştirilen
Kürtçe şarkılar, Kürtçe’deki isimleri, Türkçe’deki isimleri, yöreleri ve
kaynakları belirtilerek okunmuştur. MKM Müzik Birimi adına yapılan açıklama
şöyledir: “Kendi dilinden, kültürel dokusundan ve kimliğinden yoksun
bırakılan, yozlaştırılarak başka dillere çevrilen ve müzikal yapısı bozulan
Kürt halk ezgilerini kendi öz dili ve müzikal yapısıyla toparlamak bilincimiz
ve sorumluluğumuz gereğiydi…” (Albüm kapağı)
Türküleştirilen Kürt ezgilerinden bazıları şunlardır: Ez kevok im(Hele
yar zalim yar), Nûrê(Çay içinde adalar), Rindikê(Kara Üzüm Habbesi), Ximximê(Ağrı
dağından uçtum), Zerya min(Uzun uzun kamışlar), Nînno(Karanfil deste gider),
Nazê(Nazey nazey), Canê Canê(Caney caney), Nabikeve(Bu tepe kumlu tepe),
Yara min(Cumbulu), Seyra mangî(Ağlama Yar ağlama), Lo Bedre(Makaram Sarı
Bağlar), Lê xanim(Le hanım), Dêresorê(Dağlar duman oldu), Ax wey lo(Yaylanın
soğuk suyu), Lorke lorke(Diyarbakır güzel bağlar), Porzerin (Toycular),
Yar Yeman (Ay akşamdan ışıktır), Yek momik (Bir mumdur) Rabe Cotyar (Beyaz
gül kırmızı gül), Sinemê (Zap suyu) Esmera min (Kibar yarim esmerim), Çawe
ciwana Leyla(Çavuş kızı Leyla). Listeyi daha da uzatmak mümkündür.
Tekçi Arzular
Kürt ezgilerini Türküleştirme politikalarını uygulayanlardan biri olmakla
birlikte daha sonra bu konuda öz-eleştirel bir yaklaşım sergileyen Kürt
müzisyen Nizamettin Ariç’in Sinan Gündoğar’a verdiği mülakata göz atmak
faydalı olacaktır: “… 1970’lerin ortalarından sonra TRT’de program yapmaya
başladığımızda, bize, yani benim gibi Kürt kökenli sanatçılara, sürekli
yörelerimizden türküler getirmemiz telkin edildi… Bizden istenen, kendi
yörelerimizdeki Kürtçe türküleri alıp, orijinal sözleri atıp, Kürt müziğinin
üzerine orijinal içeriğiyle alakası olmayan, uydurma Türkçe sözler yazıp,
TRT’ye sunmamızdı. Onlar da getirdiğimiz bu yeni, “Türk halk müziği” ile,
bizlere programlar yapmamız için izin verir, kapıları açarlardı…” (Gündoğar:2005)
Öte yandan derlemeci Celal Yarıcı ise asimilasyon politikalarına karşı
kendisini şöyle savunuyor: "Okuduğumuz türkülerin hepsi Kürtçe’den alınmıştır.
Bizim Doğu'nun halkı Kürtçe parçaları seviyor ama anlayamıyor, biz de türkülere
Türkçe sözler yazıp onları tatmin ediyoruz."
Osmanlı döneminden başlayarak T.C. dönemindeki 2510 No’lu İskân Kanunu
ile uygulamaya konulan zorunlu yer değiştirmeler neticesinde Orta Anadolu’ya
yerleştirilen Kürtler bir diğer örnektir. 1972 yılında, Kürt Remzi, Orta
Anadolu Kürt müziği geleneğini profesyonel boyutta açığa çıkaran ilk sanatçıdır.
Kürt Remzi, Orta Anadolu’daki birçok müzisyene önayak olur. 90'lı yıllardaki
kısmî serbestlik ortamında Cihanbeyli, Polatlı, Haymana gibi Orta Anadolu
bölgelerinde yaşayan birçok Kürt müzisyen kendilerini ifade etmeye başlar.
Bu sanatçılardan bazıları; Koma Xelikan, Serbülent Kanat, Nurettin Çiçek,
,Osman Yılmaz, Cengiz Acar, Ozan Dedo, Haymanalı Zeliha ve Medet Erdoğan’dır.
1930’lu yıllar, dünyadaki gelişmelere eş zamanlı olarak TC.’nin de ırkçı
tek parti söylemi üzerinden yapılandığı bir dönemdir. Türk Tarih ve Türk
Dil Kurumları, bu söylemlere büyük oranda hizmet etmişlerdir. Bu kurumlara
göre, herkes Türk’tü, Kürtler de dağ Türk’üydü. Bu durum, 1990’lara kadar
devam edegeldi. “Devletin meşruluk zemini için aranan kolektif kimlik
Türklüktür. T.C. Devleti artık, sayısız dinî ve etnik grubun değil belli
bir toprak üzerinde yaşayan Hitit, Sümer vb. uygarlıklara dayanan yeni bir
ulusun devleti olmaya kararlıdır.” (Kaplan: 2005)
Devletin resmi söylemi; mürtecilik, eşkıyalık, aşiret direnişi, ecnebi
kışkırtması/tezgâhı, 1950’lerde çözülmesi gereken sosyal bir mesele, 1960’larda
bölgesel geri kalmışlık, 1970-80’de komünist tezgâhı, sonrasında yine terör,
iyi Kürt, kötü Kürt, bölücüler ve işbirlikçileri, sözde vatandaş, hain,
teröristler gibi kavramlarla dile gelmiştir.
Bu söylemin bir diğer göstergesi de Şark Islahat Planı’dır. Bu plan çerçevesinde
hazırlanıp 1930'lu yılların başlarında bazı illere gönderilen gizli genelgenin
9. maddesinde şöyle deniyordu; "Türklüğe ve Türkçe’ye pay ve paye vermek,
som Türklüğün ve özellikle Türkçe konuşmanın yalnız şerefli olduğunu değil,
maddeten kârlı olduğunu da kendilerine doğrudan göstermek..” Genelgenin
12. maddesinde de şu ifadeler yer alıyor; "Kıyafetin, şarkıların, oyunların,
düğün ve toplum gelenek ve göreneklerinin de milliyet duygularını daima
uyanık tutan ve toplumları geçmişlerine bağlayan bağlar olduğu unutulmamalı.
Bu nedenle lehçeyle birlikte bu gibi aykırı gelenekleri de fena ve zararlı
görmek ve özellikle kötü göstermek, (...) özetle dillerini, adetlerini Türk
yapmak... önemli bir görevdir.”
Tüm bu yaklaşımlardan dolayı, 1990’lara kadar Kürt müziği, büyük oranda
devletin girmediği Kürt köylerinde, bazı medreselerde ve özellikle de sürgünde
şekillenen bir müziktir. Gerek Bağdat, Tahran, Erivan, Kermanşah gibi radyoların
birçok sanatçısı, gerekse de Avrupa merkezli Kürt müzisyenleri, kendi topraklarından
uzakta Kürt müziğini üretmiştir. Sözkonusu radyolarda özellikle Şeyh Sait,
Ağrı, Dersim hareketleri sonucunda Türkiye’den göç etmek zorunda kalan Meryemxan,
Mihemed Şêxo, Hesen Zîrek, M. Arif Cizrawî, Ayşe Şan gibi müzisyenler çalışmalar
yaparken; Avrupa’da ise Şivan Perwer, Nizamettin Ariç, Ciwan Haco, Ali Baran
gibi birçok müzisyen yetişmiştir. Çeşitli baskılar nedeniyle sürgünde filizlenen
Kürt müziği kayıtları, Avrupa’dan ve Irak, Suriye, Ermenistan gibi ülkelerden
gizli gizli yurda sokulmuştur.
Avrupa’da üretilen ilk dönem Kürt müziğinde politik vurgu, bir diğer
ifadeyle “varoluş kaygısı” ön plandadır. Bunu Şivan Perwer, Ciwan Haco,
Nizamettin Ariç gibi sanatçıların müzik metinlerinde görmek mümkündür.
Öte yandan radyolarda üretilen Kürt müziği Mihemed Şêxo, Tahsin Teha gibi
politik öncüleri olsa da daha çok geleneksel şarkılardan beslenir. Bunun
temel sebebi, Avrupa’daki müzisyenlerin daha özgür bir ortamda müzik yapmalarıdır.
Bağdat, Tahran, Erivan radyoları, ilgili devletlerin sıkı denetiminde oldukları
için sanatçılar daha çok geleneksel şarkılardan beslenmişlerdir. Ayrıca
sözkonusu radyolarda üretilen müzikte, komşu halkların etkisi de vardır.
Bu durum özellikle enstrümantasyonda ve şarkı düzenlemelerinde çok belirgindir.
Avrupa’da sürgünde yaşayan Kürt müzisyenleri Batı müziğini tanımış, zamanla
çeşitli sentez çalışmaları içine girmişlerdir. Bunun en iyi örneklerini
Ciwan Haco ve Nizamettin Ariç müziğinde görmek mümkündür.
Çok Partili Hayat ve Kürtler
1950’lere kadar devam eden tek partili dönem, Kürtler açısından isyanların
ve bastırılmışlıkların çok şiddetli yaşandığı, bölgeye dönük yatırımların
yapılmadığı, isyanlar/olaylar karşısında özel yasaların uygulandığı bir
süreci ifade eder. Bu dönemde Türkiye’de Kürt müziğine dair herhangi bir
kayda rastlamak neredeyse olanaksızdır. Devletin elinin uzanamadığı köylerde
ve bazı Kürt medreselerinde ise sözlü gelenek devam etmiştir.
Çok partili hayata geçişle birlikte, Kürtlerin yaşamlarında da bazı değişiklikler
yaşanır. Bu yıllardan itibaren kent kültürü ile tanışan Kürt aydınları ve
üniversitelerde okuyan Kürt gençleri, “kimlik” sorunlarını dillendirmeye
başlarlar. Musa Anter’in “Kımıl” adlı eseri 1959’da yayımlanır. Ancak bu
hareketlenmeleri, 49’lar Olayı ve 485 Kürt’ün gözaltına alınıp içlerinden
50’sinin mecburî iskâna tabi tutulmaları izler. “1960-1980 arası, sol-muhalif
ve etnik-ulusal uyanışlara paralel olarak rejimin telaşa kapıldığı, “devletin
ve milletin bölünmez bütünlüğünün” tehlikede olduğu söylemiyle Türk milliyetçiliğinin
pompalandığı dönemdir.”(Dinç:2008)
1961 darbe anayasasının yarattığı ilginç kısmî özgürlük ortamı, 1971
askeri darbesine kadar Kürt hareketinin DDKO, TİP gibi yapılanmalar vasıtasıyla
filizlenmesine olanak verir. 1967’deki “Doğu mitingleri”nde özellikle
bölgesel geri kalmışlığa ve “öteki” olmaya vurgu yapan ironik/hicivsel söylemler
dile gelir. Bunlardan bazıları şunlardır: Batı’ya medeniyet, Doğu’ya cehalet,
neden/Batı’yı imar, Doğu’yu istismar/Beş yıllık plan, hepsi yalan, Doğulu
uyan/Petrol, bakır, krom bizde, yaşamak sizde/Batı’da temel atma düzeni,
Doğu’da istismar düzeni/Bize mağara, onlara villa/Savaşta Mehmetçik, barışta
dipçik/Beş yıllık plan mı, bin yıllık plan mı/Dilimize hürmet ediniz/Hapishane,
karakol, baskı, eşittir Doğu. Öte yandan 1965’te, İstanbul müzik piyasasının
merkezi olan İMÇ plak çarşısında, ilk kez Mahmut Kızıl, Ayşe Şan gibi müzisyenlerin
Kürtçe 45’likleri çıkmıştır.” (Gündoğar:2005)
1971'de insan hak ve özgürlüklerinin baskı altına alınışı, yazarları,
gençleri, sanatçıları ve aydınları; halklarının çektikleri acıları, yoksulluk
içinde geçen yaşamlarını, geri bırakılış nedenlerini ele almaya yöneltir.
1970’lerde devrimci/sol mücadeleyle birlikte gelişen, ezilen halkların sesi
olan, muhalif yapısıyla, protest-özgün müzik olarak da bilinen “devrimci
müzik” yükselir.
Bu müzik, toplumsal acıları, sevinçleri, yaşam biçimlerini işlemeye en
bir genel tanımla “sanat/müzik, toplum içindir” görüşünü esas almaya çalışır.
Büyük oranda halk edebiyatı geleneğindeki taşlama üslubunu esas alan dönemin
önde gelen âşık ve ozanlarından Mahsunî, Nesimi, Zamanî, Âşık İhsanî gibi
Türk sanatçıların yanı sıra; Kürtlerde de Şivan Perwer, N. Ariç, Şiyar Farqînî,
Ali Baran gibi müzisyenler “varlıklarını” ispat etmekle bir diğer ifadeyle
“kendilerini anlatmakla” meşguldürler.
Varlığın sahnelerde Kürtçe şarkılar söylemeye evrilmesi ile birlikte,
Nizamettin Ariç, Şivan Perwer gibi sanatçılar için sürgün yolları çoktan
görünmüştür(*). Bir yandan da süreç içerisinde sol hareketlerde
ve Kürt hareketlerinde ideolojik ayrışmalar ve bunun neticesinde yeni fraksiyonlar
ortaya çıkar. Dönemin bazı sanatçıları da kendi politik düşünceleri çerçevesinde
bu yapılanmaların içerisinde yer almaya, gecelerinde türküler/şarkılar söylemeye,
halkı kendi siyasal dünyalarına çekmeye ve sistemi eleştirmeye başlarlar.
İleride Kürt müziğindeki komları incelerken değineceğimiz gibi “grup müziği”
yapılanmaları yavaş yavaş belirmeye başlar.
1960’lardan 1980’li yılların başlarına kadar protest/özgün/rock/pop/folk/arabesk
formunda toplumsal çelişkileri, haksızlıkları eleştirmek amacıyla Ruhi Su,
Hümeyra, Sezen Aksu, Erkin Koray, Orhan Gencebay, Cem Karaca, Sadık Gürbüz,
Rahmi Saltuk, Selda Bağcan, Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Fikret Kızılok,
Grup Yorum, Grup Ekin, Grup Kızılırmak, Grup Baran, Ali Asker, Ahmet Kaya
gibi birçok sanatçının öncülük ettiği bazısı Doğu-Batı sentez anlayışına
da dayalı müzik akımlarından bahsedilebilir.
Takip eden dönemlerde dünya devrim hareketlerinin geliştirdiği “devrimci
müzikler” özellikle de Güney Amerika ülkelerindeki devrimci hareketler ve
bu hareketlere taraf olan İnti-İllimani müzik grupları dikkat çeker ki bu
durumdan Türk ve Kürt müzisyenleri de oldukça etkilenirler. O zamana kadar
bireysel anlamda müzik yapan sanatçıların yanı sıra grup anlayışıyla hareket
eden yapılanmalar da filizlenmeye başlar. Bu dönem, müziğin insan davranışlarını
yönlendirme ve yönetme gücü, kitlelerde ortak bir bilinç oluşturma gücü
artık keşfedilmiş bir olgudur.
12 Eylül 1980 Darbesi
1980 darbesinden sonra etnik ayrımcı, zora ve baskıya dayalı uygulamalara
karşın PKK hareketinin geliştiği, Kürtlere karşı ağırlıklı olarak asimilasyonist,
ayrımcı ve dışlayıcı politikaların uygulandığı, ancak inşa edilmeye çalışılan
tekçi ulus devlet arzusunun çatırdamaya başladığı bir dönem yaşanır. 12
Eylül sistemi, Türkiye toplumunda yüz binlerce insanın gözaltına alınıp
yargılandığı, hapishanelerde işkence gördüğü, milyonlarca insanın fişlendiği,
cezaevlerinde ve dışında yüzlerce kişinin öldürüldüğü, onlarca kişinin idam
edildiği, binlerce kişinin örgüt üyeliğinden ceza aldığı, binlerce kişinin
sürgüne çıktığı, sivil toplum örgütlerinin, partilerin lağvedildiği, sıkıyönetim
uygulamalarının 1987’ye kadar devam ettiği bir dönemdir.
Bu dönem, dil, tarih, din, eğitim, kültür alanında tek millet vurgusunun
ve egemenliğinin pekiştirilmeye çalışıldığı özellikle Kürt hareketinin ve
sol hareketlerin ameliyat masasına yatırıldığı, büyük insanî kayıpların
yaşandığı yıllardır. Kuşkusuz böyle bir ortamda alternatif bir kültür sanat
hareketinin gelişmesi beklenemezdi. Değil Kürt sanatçılar yukarıda saydığımız
Türk müzisyenler için de bir suskunluk dönemi yaşanır. Sıkıyönetim yasalarının
kalkması, siyasi partiler üzerindeki yasakların kaldırılması neticesinde
ancak 1990’lara doğru müzik alanında da belli kıpırdamalara rastlanır. Bu
dönemde sadece Kürt sanatçılar değil Cem Karaca gibi Türk sanatçılar da
sürgünde yaşamak zorunda kalırlar.
Kültür ve Sanatın Amacı
Özellikle 1990’larda tavan yapan silahlı direniş ruhuyla pek çok Kürt
sanatçısı mücadeleye katılır. Bu dönemde savaşın yarattığı toplumsal duygular,
Kürt kültürü ve sanatını da etkiler. Kürt sanatçı Rotinda, “Kürt kültürü
ve sanatındaki canlanmanın ulusal bilincin gelişiminde etkileyen değil,
etkilenen bir konumda olduğuna” dikkat çekiyor.(Serhat:2008) Bu yıllarda
Sefkan tarafından Avrupa’da Hunerkom kurulurken Türkiye’de ise Kürt kültürünün
geliştirilmesi amacıyla MKM kurulur. MKM’nin kurulması ile Kürt müziğinin
üretim/albüm boyutlu çalışmaları grup merkezli bir şekilde hız kazanır.
Erivan, Bağdat, Tahran gibi radyolarda ve bölgede kayıt altına alınan
kaynaklardan arşivsel değeri de olan albümler çıkarılır. Aynı zamanda Türkiye’de
ve Avrupa’da “Kürt hareketine” bağlı müzik gruplarının yani komların çalışmaları
dinleyiciye ulaştırılır. Kürt müziği ve kültürü üzerine çalışma yapmak amacıyla
kurulan bir diğer kurum ise Stran Kültür Merkezi’dir.
Kısmî yasal düzenlemeler ile 1990’lar, gerek bireysel gerekse grup müziği
anlamında Kürt müziğinde gelişmelerin yaşandığı yıllardır. “Bu kısmî
rahatlama ile beraber İstanbul gibi yerlerde Kürtçe korsan kaset satan dükkânlara
rastlanmaya başlanır. Kürtçe müzik basımının önündeki engeller kalkmış olmasına
rağmen, keyfi uygulamaların getirdiği baskı ortamı kasetçileri değişik arayışlara
iter. Kaset kapaklarına, “masum ürün” görüntüsü vermek için çocuk resimleri
konulur ya da bu kasetler tezgah altından satılır.” (Yıldırım:2008)
Öte yandan 1990’lı yıllar, silahlı mücadelenin giderek şiddetlendiği buna
paralel olarak da “Doğu’dan Batı’ya zorunlu göçlerin” yaşandığı, Batı’daki
metropollerde çok kültürlü bir yapılanmanın yaşandığı, Alevi, Türk, Kürt,
Laz, Ermeni vb. kültürlerin iç içe geçmeye başladığı, yaşam biçimlerinin
ve kültürlerin derinden sarsıldığı, değişime uğramaya başladığı kır/kent
olgusunun bilindik tanımlarının dışında yeni boyutlar kazandığı bir dönemdir.
Bu süreçte Türkiye’de sözkonusu etnik kimliklerin, kendi müzikleriyle
birlikte varlıklarını vurgulamaya başladığı söylenebilir. Yoğun Kürt göçlerine
bağlı olarak “öteki” tarafından algılanma biçemlerine rağmen Kürtler, karşılaşılan
ekonomik, sosyal ve siyasal ortam içinde kendilerine yer ve kimlik edinmeye
çalışırlar. Kürt hareketinin gelişimiyle müziğe biçilen rollerden en önemlisi,
Kürt kitlesinde ortak bir mücadele ve varoluş bilinci uyandırmaktır.
Bu dönem Kürt müziği, kimliği oluşturacak olan Kürt mücadelesine moral
vermek, hatta gerekirse savaşacak gerekirse sahneye çıkacak müzisyen yetiştirmektir.
T.C. politikaları tarafından “talep edilene, olması istenene, kimlik özdeşimi
veya inkârına” karşı bir “ajitasyon, başkaldırı ve benlik aracıdır” Kürt
müziği. Bu yönüyle varolan ulusun kültür ve sanatının dışında “öteki” ulusun
müziğini yaratmaya çalışırlar Kürt kültür sanat kurumları. Bildik tanımaların
ve tanımlamanın dışında Kürt müzisyenleri kendilerini farklı bir şekilde
tanımlamayı hedef edinirler. Biz kimiz? sorusunun cevabını kendileri bilirler
fakat bilmek istemeyenlere bunun cevabını oluşturma vesilesi olarak görürler
Kürt müziğini. Böyle bir dönemde Kürt müziğinde ritm, armoni, vokal karakter,
yorumculuk gibi faktörlerin bir yerde çokta bir değeri yoktur. Aslolan müzik
aracılığıyla dinleyicide “çağrışımlar” yapıp, onda Kürt mücadelesine dair
duygular, heyecanlar yaratmak, onu politik, silahlı mücadelenin bir tarafı
haline getirebilmektir. Bir yerde nasıl söylendiği değil ne söylendiğinin
önem kazandığı “militan bir müzik” olur Kürt müziği. Kom geleneğinde değineceğimiz
üzere Kürt müziği, bireysel değil kolektif bir mücadele aracıdır. Kürt müziğinde
Kom/Grup geleneğinin oluşumu, bu kolektif karşı duruş üzerinden ancak açıklanabilir.
***
Bu süreçte 2532 Sayılı Yasa, 1991 yılında kaldırılmakla birlikte kısmî
yasal düzenlemelere rağmen Kürt müziğinin üretim boyutunda karşılaştığı
keyfi yasaklamalar ve baskılar da devam etmektedir. Özellikle Kürt illerinde
yasaklanan albüm listeleri valiliklerce duyurulur. Böyle bir ortamda gerek
geleneksel Kürt halk şarkıları gerekse de Şivan Perwer gibi Kürt müzisyenlerine
ait besteler, Türkçe okuyan sanatçılar tarafından adeta talan edilir. 1984-1999
yılları arasındaki çatışmalı dönemde, ağır insan hakları ihlallerinin, maddi
ve manevi kayıpların ardı arkası kesilmez. 1991 yılında yürürlüğe giren
Terörle Mücadele Yasası’yla Kürtlere yönelik baskılar günümüze kadar devam
eder.
2002 tarihinden günümüze kadar yasal düzeyde değişikliğe gidilen maddelerin
yerini hep başka yasal uygulamalar alır. OHAL kaldırılırken yerine Geçici
Askeri Güvenlik Bölgeleri getirilir, parti kapatmalar zorlaştırılmasına
rağmen hemen hemen bütün Kürt partileri kapatılır, kültürel ve siyasal ifade
özgürlüğünün önü açılıyor denirken yerine Türk Ceza Kanunu’nun 301. ve
312. maddeleri konur. Türkçe dışındaki diğer dillerde televizyon yayını
ve kurslar açma düzenlemesi ise onlarca koşul ve sınırlamaya tabi tutulur.
TRT’den yapılan yarım saatlik televizyon yayınları, iktidarın keyfi ve sansürlü
süzgecinden geçirilerek ağza çalınan bir parmak bal niteliğinin ötesine
geçemez.
Kurumsallaşma Perspektifi
Özellikle 90’lı yıllarda kızışan savaş gerçekliğine paralel olarak kültür
ve sanat kurumları da ortaya çıkar. PKK Hareketiyle Türk devleti arasında
kızışan savaşın yarattığı toplumsal duygular, Kürt kültürü ve sanatını da
etkiler. Bu dönem, “Yeniden kendi kimliğine dönüş, insanlık âlemine
ben de insanım demenin adı olan yıllardır.”(Serhat:2008) Bu doğrultuda
Kürt kültür sanat çalışmaları kısmen de olsa örgütlenir. Ancak bu örgütleme
modeli, sanatın “araçsal işlevi”nden çokta öteye taşınamaz. İlk Kürtçe müzik,
tiyatro, sinema ve ulusal motiflerin sergilendiği yapıtlar ortaya çıkar.
Kültür ve sanat çalışmaları, Kürt halkında dile gelen özgürlük arayışlarının
ve mücadelesinin temsiliyetini de üstlenmiş olur. Kürt toplumunda özgürlüğü,
demokrasiyi, dilini, kültürünü ve de kimliğini sahiplenme duygularının gelişmesine
vesile olur. Bu dönemde canlanan ruhla pek çok sanatçı PKK hareketine katılır.
Bunlardan Mizgin, Sefkan, Serhat, Ali Temel, Evdilmelik Şexbekir, Hozan
Çiya ve Hozan Hogir gibi birçok sanatçı siyasal kimlikleriyle ve tercihleriyle
silahlı mücadele saflarına katılıp, orada sanatçı kimliklerini geliştirmeye
çalışırlar.
Kom geleneğinde de değineceğimiz üzere kültür ve sanat çalışmaları açısından
‘dağlar’ temel esin kaynaklarından biri olur. “Dağdan kopuk bir sanat
Kürtler için kesinlikle olamaz” diyen Yetkiner, bunun sebebini şöyle
açıklar: “Üretilen eserler, Kürtlerin uzun süredir yaşadığı baskı ve
inkâra karşı bir başkaldırı ve direniş temalarının yoğunca işlendiği çalışmalardı.
Kürt halkı bunun ihtiyacını çok derinden duyduğu için sanatçısıyla ve eserleriyle
yapılan her şeyi sahipleniyordu.” (Serhat:2008) 90’lı yıllardan itibaren
daha çok PKK hareketi eksenli sanatçı duruşunun temel tezi “Sanatçı toplumun
vicdanıdır. Dolayısıyla toplumun vicdanını acılarını, sevinçlerini ifade
etmelidir. Bunu yapamayan bir sanatçı, halktan kopuk sanatçıdır.” Öte
yandan bu süreçte temel hedeflerden biri de asimilasyona, yağmalamaya, baskıya
tabii tutulan Kürt kültürünü geliştirmek ve sözkonusu uygulamalara cevap
niteliğinde alternatif çalışmalar yapmaktır.
Yeni Arayışlar
1990’lı yılların sonundan itibaren Kürt müziğinde yeni arayışların, farklı
müzikal türlerin ön plana çıkmaya başladığı bir sürece tanık oluruz. Ancak
bu arayışlardan çok başarılı örnekler çıktığını söylemek zordur. Yazı ile
kurduğu ilişkisi çokta güçlü olmayan Kürtler için geleneksel müziğin güçlü
bir damar oluşturduğu söylenebilir. Sözel aktarımın güçlü bir aktarıcısı
olma işlevi, zorunlu göçler ve gettolaşma ile birlikte yerini belirsiz bir
sürece bırakmaya başlar ki bu süreçte geleneksel müzikle sistematik bir
ilişkilenmeden ziyade pragmatist bir ilişkilenmeden de bahsedilebilir. Bu
kullanımcı ilişki, hem Türk hem de Kürt sanatçılar ve IMÇ odaklı müzik şirketleri
tarafından hayata geçer. Eğitim-araştırma faaliyetlerine, entelektüel ve
de akademik çalışmalara dayanmayan bu perspektif, Kürt müziğinin önündeki
önemli engellerden biridir. Bu durum, Kürt müziğindeki tıkanmanın hangi
kaynaklardan beslendiğine de işaret eder.
Özellikle 2000’li yıllardan sonrası, Kürt müziğindeki “Kom Geleneği”nin
çatırdamaya başladığı bunun yerini de popüler ve arabeski damarı güçlü bir
akımın aldığı bir dönemdir. Bazıları komlardan kopan Diyar, Kawa, Zinar
Sozdar, Xelil Xemgin, Beytocan vb. sanatçılar, arabeski tınılar ve düzenlemeler
eşliğinde yer yer Kürt mücadelesini de referans alan çalışmalar yaparlar.
Bu sanatçıların Kürtçe yayın yapan Kürt televizyonlarından, gazetelerden
ve Kürt kültür sanat kurumlarından ciddi bir destek aldığını ifade etmeliyiz.
“Kürtlerin geleneksel hayatına vurgular içeren, çoğunlukla bugüne dair bir
söylem geliştirmeyen; müzikal anlamda basit, sıradan, bildik ezgi kalıplarına”(Güven:2006)
ve düzenleme anlayışına başvuran bu sanatçılar, Kürt mücadelesi sürecinde
duyarlı bir çizgi tutturmaya gayret etmekteler.
Rotinda, Bülent Turan gibi sanatçılar ise protest denebilecek bir çizgide
müzik yapmaya devam ederler. Öte yandan Nilüfer Akbal, Aynur Doğan ve Rojin
gibi Kürt müziği alanında kendilerine yer edinmeye çalışan, hem Türkçe hem
de Kürtçe okuyan sanatçıları da unutmamak gerekiyor. Örneğin Aynur, popüler
Kürt starı sunumuyla müzik piyasasına güçlü bir giriş yapar. Çoğunlukla
geleneksel Kürt müziğinden beslenen Rojin ve Aynur gibi Kürt sanatçılarından
Aynur’un ciddi bir dinleyici kitlesine sahip olduğu söylenebilir. Aynur,
ilk albümünden sonraki albümlerinde farklı düzenlemecilerle müzikal anlamda
deneysel çalışmalar da yapar.
Dersim müziği üzerine değerli çalışmalara imza atan Metin-Kemal Kahraman,
yer yer deneysel beste çalışmalarına da yer veren yeniliklere açık Mehmet
Atlı, Mikail Aslan, Burhan Berken, Rojhan Beken, Xero Abbas, Tara Jaff,
Jan Axin gibi sanatçılar ise geleneksel müzikten beslenmekle birlikte kendilerine
has bir çizgi oluşturmanın gayreti içindeler. Bu sanatçılar, daha çok kentli
Kürt kesimine hitap etmeye çalışırlar. Geleneksel şarkıların yanı sıra kendi
bestelerine de yer veren bu gruptaki sanatçılar, deneysel çalışmalara açık
bir profil çizmekteler.
Sadece Kürt müziği yapmasalar da Kürt müziğinin gelişimine önemli katkıları
olan Kardeş Türküler Projesi’ni de Kürt müziği yapan sanatçılar listesine
eklemekte fayda var. Gelenekselden beslenen, eğitim-araştırma faaliyetlerine
değer veren, düzenleme ve vokal anlayışı ile farklı bir müzik üreten bu
proje, aynı zamanda kültürel çoğulcu bağlamda politik bir duruş olarak algılanabilecek
“halkların bir arada kendi kültürleriyle kardeşçe yaşaması” fikrinin Türkiye’deki
önemli temsilcilerinin başında gelir.
Sonuç Yerine
Kimlik politikalarının ve mücadelesinin belirgin olarak yaşandığı 1990-2000
yılları arasındaki hava, gündelik ilişkilerin, magazinin, popüler kültürün
ve de bunlara bağlı olarak asimilasyon politikalarının inceltilmiş biçemlerinin
Kürt kültür sanatı üzerindeki etkileri açısından irdelenmeye değer bir alandır.
Bu süreçte çıkarlara dayalı ekonomik ilişkilerin merkeze alındığı, kurumsal
hassasiyetlerden ve halktan uzaklaşıldığı bir döneme tanık oluyoruz.
Nupel Munzur, Kürt sanatının 90’larda yakaladığı düzeyi 98’den sonra
devam ettiremediğini, bunun da en temel sebebini sanatçıların alternatif
duruşu yaratamayarak sistemle bütünleşmesine bağlıyor. Munzur devamla görüşlerini
şöyle ifade ediyor: “Günümüzde sanatçılar sistemle entegre halinde.
Ve sistemin yaşadığı tıkanıklığı, Kürt kültür sanat cephesi olarak biz de
yaşıyoruz. Eğer sistemin ağır etkilerinden kurtulabilirsek alternatif bir
sanat ve güçlü bir sanatçı duruşuna sahip olabiliriz. Temel sorun ondan
kurtulamamak ve aynılaşmak.” (Serhat:2008)
Rotinda ise şöyle bir tespitte bulunuyor: “Bugün Kürt kültürü çok
ciddi bir kültürel asimilasyon, yağmalanma, tahrif edilmeyi yaşıyor. Müzik,
edebiyat, sinema bunun örnekleriyle dolu. Dizi üstüne diziler yayınlanıyor.
Birçoğunda Kürt aile ilişkileri, gelenek ve görenekleri işleniyor. Kürt
dil ve lehçeleriyle alakası olmayan bir konuşma tarzı, abartılmış feodal
aile ilişkileri, düzeysiz ve kaba Kürt kişilikleri “Kürt budur” diye sunulan
bu durum, Kürtler arasında kültürel değerleri, gelenekleri ve göreneklerinin
rencide edilmesi şeklinde yorumlanıyor..”
2000’lerde grup merkezcilikten birey merkezci müzisyenlerin öne çıkmaya
başladığına şahit oluyoruz. Buradaki kritik noktalardan birisi de gerek
Kürt kurumlarındaki müzisyenlerde gerekse de birey olarak Kürt müzisyenlerinde
gelenek aktarımını, alternatif okullaşma pratiğini öne çıkaramayan bir müzikal
yolculuğun yapılmış olmasıdır.
Türkiye’de güçlü bir şekilde varlığını sürdüren asimilasyoncu eğilim,
2000’li yıllarda AB süreciyle kısmen de olsa tartışmaya açılır. Çok yakın
bir tarihe kadar özellikle de kalabalık bir Kürt nüfusunun maruz kaldığı
tehcir, faili meçhul cinayetler vb. politikaların unutturulmaya çalışıldığı
bir dönemden geçilirken Kürt müzisyenlerin buna karşı ciddi tepkiler örgütleyebildikleri
söylenemez. Bu rehavet havası, kültür sanat alanında ciddi bir şekilde hissedilmekte.
Tutuklamalar, mahkemeler ve albüm toplatmalar yumuşatılmış haliyle bu
dönemde de devam eder. Böyle bir dönemde rehavet havasından kurtulamayan
Kürt müziği camiasının alternatif bir müzik pazarı oluşturması ve en azından
kendi camiasına yakınlaşması, altyapı eksiklerini gidermesi, halk tabanına
dayalı bir kültür sanat hareketi geliştirmesi, genç kuşaklara kurumlar üzerinden
yeni imkânlar yaratması, eğitim-araştırma faaliyetlerine ağırlık vermesi,
bilgi ve tecrübeye dayalı paylaşım ilkesi çerçevesinde hareket etmesi beklenirdi
fakat bunların neredeyse birçoğu gerçekleşemedi.
Kürt Sanatçılar Birliği girişimleri birkaç cılız toplantının ötesine
geçemedi. Girişim, özetle; kısa vadede sorunlarını ve resmi kurumlar, TV'ler,
yazılı medya, üniversiteler, yerel yönetimler, iş çevreleri, yapımcı firmalar
ve dinleyiciler gibi çeşitli muhataplara yönelik talepleri içeren bir bildiri
yayınlar. Uzun vadede Kürt müzisyenlerin bir birlik çatısı altında bağımsız
meslek örgütü oluşturma hedefi ise gerçekleşmez.
Süreç içinde Diyarbakır’da düzenlenen Kürt Müziği Konferansı’nın, en
azından belli eksiklerin paylaşılması açısından faydalı olduğu söylenebilir.
Bir diğer pozitif gelişme ise bölge belediyeleri aracılığıyla içeriği ve
konseptinde problemler olsa da Kürt sanatçılara halkla buluşma imkânı veren
festivallerin düzenlenmesidir. Diyarbakır Belediye Başkanı O. Baydemir,
festivallerin amacını şöyle dile getiriyor: “Yürüttüğümüz kültür ve
sanat politikaları sonucu gençlerimizin potansiyeli açığa çıkmış, bir taraftan
evrensel nitelikteki eserlerle buluşulmuş diğer taraftan yerel kültürümüz
evrensele taşınmıştır. Kültür ve sanat politikalarımızla solan renklerimiz
yeniden canlanmıştır. Bu festivallerimizin yaratmış olduğu sinerji ile Diyarbakır
adeta bir Rönesans yaşamaktadır.”(ANF:2008) Sözkonusu organizasyonlardanBatman
festivaline Ciwan Haco, Diyarbakır festivallerine Aramê Tigran ve Egidê
Cimo gibi onlarca sanatçı katılır.
Öte yandan yoğun kentleşme, karmaşıklaşan ilişkiler ağı, geçim kaygıları
ve yoksulluk, ülke içindeki zorunlu göç haritasının genişlemesi büyük şehirlerdeki
kültürel çeşitliliğin artmasına vesile oldu. Ancak Kürt müzisyenlerinin
tüm bu sorunları müzik metinlerine yansıttıklarına bile nadiren rastlıyoruz.
Bu dönemde özellikle Avrupa ve Kuzey Irak merkezli yayın yapan Roj, Kurdsat,
MMC, Newroz, Zagros, Komala vb. Kürt televizyonları aracılığıyla sanatçıların
önemli bir halk kitlesine ulaşmaya başladığı söylenebilir.
Sonuç olarak şunu ifade etmekte fayda: Kürt müziğinin gelişim seyrinin
yetersiz olmasını başlı başına baskı ve ceza uygulamalarına sığınarak açıklamak
yanlış olur. Temel sorunlardan biri de Kürt hareketlerinin, kurumlarının
ve sanatçılarının kültür ve sanata biçtikleri “üvey evlat ve araç görme”
muamelesidir. Uzunca bir dönem kültür sanatın “kurulacak olan yeni devlete”
ve “haklar kazanıldığında” ele alınacağı fikri, özelde Kürt müziğinin genelde
ise Kürt kültür sanat hareketinin zayıf kalmasına neden oldu. Kültür sanata
dair özellikle 2000’li yıllardan sonra değişen perspektifin ise hayata geçirilmesinde
ciddi sıkıntılar yaşandığı; rehavet havasının değiştirilemediği söylenebilir.
1990’lara kadar yasaklanmasına rağmen geleneksel bir damardan beslenen Kürt
müziği, eğitim-araştırma perspektifi olmayan, Kürtçe olan her şeyin benimseneceğine
dair ön bir kabulden hareket eden yaklaşımları aşabilirse önümüzdeki dönemde
daha başarılı örnekler verebilir.
Önümüzdeki süreçte “Kürt müziğinde Kom/Grup Geleneği”ni ele alacağız.
Dipnot:
(*) Şivan Perwer
Güçlü sesi ve yorumuyla Kürt müziğinin en önemli temsilcilerinden olan Şivan
Perwer, 20’ye yakın albüm yapmıştır. Şivan Perwer, 1975 yılında “Govenda
Azadîxwazan” albümünü yaptığında genç bir sanatçıdır. 1976’da yaptığı “Hevalê
Bar Giran im” ve 1977 yılında çıkardığı “Herne Pêş” albümleri ilk albümüne
paraleldir. 1978 yılında “Ey Ferat” isimli albümünü yapar. Ardından 1979
yılında “Kine em” albümü gelir. Klasik Kürt şairi Cigerxwîn’den çokça etkilenen
sanatçı, şairin “Kine em-Ey Ferat-Ey Xabur” gibi şiirlerini besteler. Sosyalist
bir düşünceyle hareket eden Şivan, Apê Ho şarkısını Vietnam savaşının kahramanı
Hoşimin’e atfeder.
1980 yılında yaptığı “Haydil” albümünde farklı enstrümanları da kullanmaya
başlar. Kürtçe'nin Kurmanci dışındaki lehçelerinde (Zazakî ve Sorani) birer
şarkı söyler. Bu albümdeki Cotkaro, Xweda(Xanê) ve Haydil gibi şarkılarıyla,
Kürt köylüsüne mesajlar verir. 1981’de “Gelê Min Rabe/Em Hatin” adlı albümü
yapar. Agirî (1982) isimli albümünde Şivan’ın popüler olan Canê Canê şarkısı
vardır. Bu albümdeki bir diğer şarkısı da Peşmerge’dir. Peşmerge, Irak Kürtlerine
gönderilen bir selamdır.
1983'te çıkardığı Bilbilo-Ferzê albümünde geleneksel halk ezgilerine yönelir.
Bu albümdeki Dayê Ez Xezalim, istemediği biriyle evlendirilen bir kızın
annesine, babasına, kardeşine yakarışını anlatır. Kurê min Kirin Leşker,
adlı şarkı ise Kore savaşına giden bir oğlun ardından söylenen bir şarkıdır.
1985 yılında çıkarmış olduğu Dotmam adlı albümde, Bavê Fexro, Krivo ve Heseniko
gibi klasikleşen şarkıları yer alır. 1986 yılında Lê Dilberê adlı albümünü
çıkarır. Bu albüm düzenleme anlayışı bakımından arabesk etkileşimlerle doludur.
Geleneksel şarkılardan Yarê, bu albümünde yer alır. Şivan, bir tavır olarak
albümlerine Türk-üleştirilen birçok geleneksel Kürt şarkısını almıştır.
Bunlardan “Dinê De Sê Tişt Hene” ve “Momik” Dilberê albümünde yer alır.
1988 yılına gelindiğinde Saddam’ın Halepçe’de yaptığı katliamda ölenlerin
anısına Helepçe isimli bir albüm yapar. 1991 yılında Xewna Min ile siyasi
anlamda taraf olduğunu sezdirecek şarkılara yer verir. Bu şarkılardan biri
Me Çi Kir’dir. Gülistan Perwer’le 1992 yılında, Zembilfiroş adlı albüme
imza atar. Albümde aşk, sevgi, hasret, ayrılık gibi temaları işler. Ya
Star isimli bir albümünü 1995’te yapar. Bu albümde kendini partiler üstü
bir sanatçı olarak tanımladığı gözden kaçmaz. Delalê ise memleketinden Avrupa’ya
gelmiş bir Kürt kızını anlatır. 1996 yılında Nazê adlı albümünü ile daha
çok geleneksel halk şarkılarına yönelir. 1997’de Helbestên Bijartî Yên-1’i
ve Helbestên Bijartî Yên-2’yi çıkarır. 1999’da yaptığı “Hêviya te” albümünün
batı formatındaki düzenlemelerini Dilşad Said yapmıştır. 2000 yılında Türkiye’de
kültürel çoğulcu bağlamda bir müzik projesi olarak ortaya çıkan Kardeş Türküler
ile Roj û Heyv albümünü yapar. Albüm, gerek vokal gerek perküsyon gerekse
de telli çalgıların kullanımı anlamında Şivan’ın müziğine yeni bir boyut
kazandırır.
2001 yılında Sarê albümü ile dinleyicisine ulaşan Şivan, sosyalist söylemi,
politik içerikli şarkıları, söz yazarlığındaki başarısı, geleneksel Kürt
halk ezgilerini yeniden yorumlayışı, vokal kullanımındaki ustalığı, Kürtlerin
yaşadıkları acıları, varlık mücadelelerini dile getirişi, Kürtçe’nin farklı
lehçelerinde şarkılarını söylemesi, bölgesel çeşitliliği baz alması, Türk-ü-leştirilen
Kürtçe şarkıları albümlerine alması ile Kürt müziğine damgasını vurabilmiş
sanatçılardan biridir.
Ciwan Haco
Ciwan Haco, özellikle genç kesimin dinlediği, Kürtlerin en popüler müzisyenlerinden
biridir. Haco’nun klasikleşmiş birçok şarkısı var. Kürt müziğinin en önemli
temsilcilerinden olan Haco’nun kendine has bir vokal tarzı, enstrüman kullanımı,
düzenleme anlayışı var. Bu anlamda belli bir tarz yaratan ender sanatçılardandır.
Avrupalı müzik gruplarıyla ve müzisyenlerle çalışmalar yapan Ciwan Haco'nun
günümüze kadar Sî û Sê Gûle (1993), Dûrî (1994), Bilûra min (1997),
Destana Egîdekî (1998), Gûla Sor (1999), Leyla (1999), Girtîyên Azadîyê
(2000), Nisêbîna Rengîn Çaw Bella (2001), Dîyarbekîr(2002), Derya (2002),
Na Na (2004), Off (2006) gibi birçok albümü dinleyiciye ulaşmıştır.
Ciwan, şarkılarında çoğunlukla gitar, bağlama, perküsyon, bas, keyboard
vb. enstrümanları kullanır. Kürt müziği motiflerini kentsel ve geleneksel
kalıplar içerisinde düzenlemeye çalıştığı söylenebilir. Ciwan Haco’nun müzik
serüveni incelendiğinde; özellikle son üç albümü (Derya, Na Na, Off) “popcorn”
tarzına daha yakındır ve bu albümlerinde sosyal içerik kaybı (tema çeşitliliği
anlamında) sözkonusudur. Son dönem müziklerinde bilgisayar destekli hazır
kalıplar kullandığını gözlemlenir.
Bir süre Suriye yaşadıktan sonra Avrupa'ya giden sanatçı, orada 3 yıl müzik
eğitimi alır. Kentsel müzik türlerini tanır ve bu müzik türlerine ilgi duyar.
Bu müziklere ait motifleri kendi müziğinde de kullanmaya başlar. Ciwan Haco’da
söz, çoğunlukla geleneksel kalıplara dayansa da müzik farklı yaklaşım biçimlerini
içinde barındırır. Sanatçı, söyleyiş biçimi bakımından Bağdat ve Erivan
Radyolarından dinlediği Mihemed Şêxo, Miradko gibi sanatçılardan etkilenmiştir.
Müziğine kaynaklık eden şarkıların sözlerini zaman zaman kendisi yazmış
olsa da asıl başarısı farklı şairlerin sözlerini kullanmasından geçer. Gûlek,
Gûla Sor, Dîyarbekîr, Sî û Sê Gûle gibi klasikleşmiş birçok şarkının sözleri
kendisine ait değildir. Kendisinin yazdığı sözler, genellikle aşk teması
merkezlidir. Şarkı sözlerine kaynaklık eden şair çoğunlukla Cigerxwîn’dir.
Cîgerxwin’e ait bazı şarkıları; Pir Xweş e, Eman Hey Lê, Hevala Evîndar,
Li Sarê Jînê, Leyla, Girîyanim Bes e- Bunun yanısıra Rojen Barnas,
Qedrican, Sefkan, Seydayê Gerok, Yıldıray Beyazgül, Dr. Feyzel Xiznewî,
Dara Kutlay, Feyruşe Haco, Dilber Haco, Goran Haco, Çelebi Haco, Remezan
Zaxolî gibi şairlerin sözlerini sık sık kullanmıştır. Bu açıdan bakıldığında
çoğunluğu İskandinav ülkelerinde yaşayan Kürt edebiyatçılarının yarattığı
şiir ekolünden etkilendiği görülür.
Bir dönem sosyalizmi savunan Ciwan Haco’nun politik kimliği örgütlü bir
yapı içerisinde belirlenmemekle birlikte kendisi Kürtlerin özgürlük mücadelesinin
yarattığı ortamdan etkilenmiştir. Politik şarkıları, kaba bir propaganda
amacı gütmez ve bu yönüyle de sanatsal olarak müzikal tarzını belirlemede
önemli bir rol oynar. Müziğinde ve sözlerinde lirizm ön plândadır. Halkçı
bakış açısı, müziğini etkileyen temel dinamiklerden bir tanesidir. Şarkılarında
savaşa, Kürtlerin ezilmişliğine ve özgürlük özlemlerine çokça değinir. Yaşanan
savaşa duyarsız bir sanatçı olamayacağını, halkının çektiği acıları dile
getirmeyi bir görev olarak algıladığını çeşitli röportajlarında dile getirir.
Sanatçı, geleneksel ile ilişkisini albümlerinde yer verdiği anonim şarkılarla
sürdürmüştür. Destana Egîdekî, Sî û Sê Gule ve Serbûriyek gibi şarkıları
episodik/anlatısal bir karaktere sahiptir.
Nizamettin Ariç
Ariç, “1956 yılında Ağrı´da ailesinin 4. çocuğu olarak dünyaya gelir. Ekonomik
sebeplerden dolayı 1971 yılında Ankara’ya göç etmek zorunda kalır. Bu göç
onun yaşamındaki dönüm noktalarından ilkini oluşturur. Çünkü 1976 yılında
çocukluktan başladığı müzik çalışmalarını radyolara taşımayı başarır. Çoğunlukla
kendisinin türküler söylediği kimi zaman da sunuculuk yaptığı programlar
yapar. Nizamettin Ariç, 1979 yılında Ağrı´da verdiği bir konserde söylediği
Kürtçe aşk türküsünden dolayı tutuklanır. Kısa bir süre tutuklu kaldıktan
sonra serbest bırakılır, ancak tutuksuz yargılanması devam eder. Ariç hakkında
Atatürk ilkelerini zayıflattığı, bölücülük ve komünizm propagandası yaptığı
gerekçesiyle, 5-15 yıl arasında hapis cezası istenir. 12 Eylül 1980´deki
darbeden o da payına düseni alır ve birçok sanatçı gibi yurdundan uzaklaşmak
zorunda kalır.” (Gündoğar:2005)
Nizammettin Ariç’in müziğe yaklaşımını Hüseyin Elmalı’ya verdiği röportajdaki
şu cümleler üzerinden tanımlamak mümkündür. “Sorun yüzyılların ötesine gidip
özellikle dengbejlerin söylediği tarzın şiirselliğini, sosyal etkileşim
kaynaklarını gün yüzüne çıkarmaktır.” Nizamettin Ariç’in araştırma faaliyetine,
kültürlere yüzeysel yaklaşımı aşıp derinlemesine bir perspektifle baktığı
rahatlıkla söylenebilir. Müzik çalışmalarının yanı sıra senaryo yazarlığı
ve film yönetmeliği de yapan sanatçının müziğinde direkt bir anlatımdan
kaçındığı söylenebilir. Bir dönem TRT’de de çalışmalar yürüten, Türküler
okuyan Ariç, bir süre sonra sürgüne çıkmak zorunda kalır. İlk dönem eserlerinde
protest ve politik bir dil kullanan sanatçı zamanla gerek vokal gerek enstrüman
ve gerekse de düzenleme açısından deneysel çalışmalara yönelmiştir. Doğu-batı
sentezi de denebilecek bu çalışmalarda geleneksel Kürt müziğine dayanarak
serbest-özgür kalıplar içersinde öyküsel ve senfonik kullanımlara başvurur.
Bu yönüyle Ariç, Kürt müziğinde yeni çığırlar açabilmiş ender sanatçılardan
biridir.
Ariç, sırasıyla “Berivan”, “Çem”, “Dilan” ve “Diyarbekir” albümlerini çıkarır.
Bu albümlerde ağırlıklı olarak geleneksel halk şarkılarına ve özellikle
de Türküleştirilen şarkılara yer verir. Daha sonra ise “Çiyayên Me”, “Cûdî”,
“Dayê”, “Zînê” ve “Wêneyên Xewnan” adlı albümlerle dinleyicilere ulaşır.
Bu albümlerde ağırlıklı olarak Ariç’in deneysel çalışmaları yer alır. Geniş
bir ses aralığına, farklı bir vokal ve enstrüman kullanımına başvuran Ariç,
bu albümlerinde besteler yapmaya da başlamıştır artık. Modern altyapılar
ile geleneksel söyleyişin birlikteliğinin zorlandığı bu albümlerde daha
çok kendisinin çaldığı mey, zurna, kaval, ney gibi nefesli çalgıları, bağlama,
cura, tambur, tar ve arbane gibi enstrümanları kullanmıştır.
Bölüm Kaynakçası :
Sinan Gündoğar, Üç Kürt Ozanın Hikâyesi, Elma Yayınları, Nisan 2005,
İstanbul
Mehmed Uzun, Dengbêjlerim, İthaki Yayınları, İstanbul, Mayıs 2006
Esmer Dergisi, Cilt 2, Ekim 2006, İstanbul
Mesut Yeğen, Kürt Sorunu, Türk Devleti, Kürt Sorunu, Resmi İdeoloji Sözlüğü,
Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Basın Yayın, Mart 2007
Sait Çetinoğlu, İstiklal Mahkemeleri, Resmi İdeoloji Sözlüğü, Özgür Üniversite
Kitaplığı, Maki Basın Yayın, Mart 2007
Salihê Kevirbirî, Filîtê Quto, Weşanên Pêrî, Stenbol, Gulan 2001
Salihê Kevirbirî, Kürt Halk Türkülerinden Seçmeler, Evrensel Basım Yayın,
2004 Haziran, İstanbul,
Gültekin Oransay, Atatürk ile Küğ; İzmir (1985); s. 94. Yatar Okur'un
anılarından.
Çağdaş Türk Edebiyatında Kürtler, Rohat, Fırat Yayınları, 1991, İstanbul.
Ayten Kaplan, Kültürel Müzikoloji, Bağlam Yayınaları, Temmuz 2005, İstanbul
60’lardan 70’lere…, 45’lik Şarkılar, Bgst Yayınları, Şubat 2006, İstanbul
Esmer Dergisi, Cilt 2, Ekim 2006, İstanbul
S. Şenel, 1999/1 “Cumhuriyet Döneminde Türk Halk Müziği Araştırmaları”,
Folklor/Edebiyat
Mehmet Bayrak: Kürt Halk Türküleri (Klam û Stranên Kurdî) Öz-Ge Yayınları,
Ankara-1991
Çağdaş Türk Edebiyatında Kürtler, Rohat, Fırat Yayınları, 1991, İstanbul.
Şahiya Stranan-1-2
İnternet Kaynakları
Namık Kemal Dinç, Beyaz Kırım: Asimilasyon, 2008, www.daplatform.com
Vedat Yıldırım, Metropolleşme ve Türkiye’deki Kürtlerin Müziği, 2008,
www.daplatform.com
Nebi Güler, Kürt Kültüründe Dengbêjlik ve Tragedya, 2008, www.evinaroj.com
Özgür Serhat, Bir Halkın Geçmişini ve Geleceğini Etkileyen En Temel Moral
Değeri Kültür ve Sanattır, ANF, 2008
Celil Demiralp, ‘Kürt müziği bir kopuşu yaşıyor’/ANF, 2008
İsmail Yıldız, Kürt Müziğinde Sürgün ve Dengbêjlik, DİHA, 2008