Düşünce

Medya ve Yayıncılık


Toplum ve Kuram Dergisi Güz Sayısı Üzerine Bazı Eleştiriler

[NOT: Aşağıdaki yazı, Toplum ve Kuram dergisi Güz sayısındaki bazı makaleleri eleştirel bir biçimde ele almaktadır. Yazının amacı, akademik birikimi de arkasına almayı hedefleyen muhalif bir dergi olmaya aday Toplum ve Kuram’ın, akademide popüler olan bazı “bilgi üretme” biçimleriyle kurduğu ilişkiyi sorgulamaktır. Yazı ilk olarak yayımlanması talebiyle derginin yazı kuruluna gönderilmiştir. Yazı kurulu şöyle bir yanıt vermiştir: “Öncelikle bizim için değerli olan eleştirilerinizi değerlendirme olanağını bize sunan yazınız için çok teşekkür ederiz. Ancak yayın kurulu olarak yazınızı dergimizde yayınlamayı uygun bulmadık." Oldukça kapalı olan bu yanıttan sonra, tartışmayı genişletmek amacıyla yazıyı başka mecralarda yayımlamaya karar verdim.]

Toplum ve Kuram dergisini yakından takip etmeye çalışıyorum. Derginin özellikle ikinci sayısındaki birçok yazıyı okumaya çalıştım. Gerek Türkiye gerekse ABD’de seçkin diyebileceğimiz üniversitelerde yüksek lisans eğitimi yapan Kürt gençlerinin yazıları bu sayıda önemli bir yer tutuyor.

Toplum ve Kuram gibi teorik yönü ağır basan bir dergiye çoktan beri ihtiyaç duyuluyordu. Özellikle Kürt sorunu etrafındaki tartışmaların ana-akım medyanın gündelik manipülasyonlarından kurtarılması ve zaman zaman propaganda dilini aşmakta zorlanan muhaliflerin karşı söyleminin derinlik kazanabilmesi için akademik birikimden de beslenen çalışmaların önemi biliniyor. Toplum ve Kuram dergisi böyle bir boşluğu doldurmak üzere yayın hayatına başlamış görünüyor.

Bu nedenle dergideki yazıların nitelikli bir eleştirinin konusu olması, sadece Toplum ve Kuram dergisi açısından önem taşımakla kalmıyor; “akademik birikimi arkasına almaya gayret eden ve aydınlanma misyonuna sahip çıkan muhalif bir söylemi nasıl kurabiliriz?”, “böyle bir söylem ne tür özellikler barındırmalı?” sorularına yanıt bulmak açısından da elzem görünüyor.

Derginin ikinci sayısında okuduğum iki makale hakkında kısaca görüşlerimi ifade etmek, üçüncü bir makaleyi ise daha ayrıntılı olarak ele almak istiyorum.

İyi Bir Propaganda Aygıtı Çözümlemesi

İlk olarak Harun Ercan’ın “Şeş û Yek: Kürt Meselesi, Gülen Cemaati ve Bir Karşı Propaganda Girişimi Olarak ‘Tek Türkiye’ Dizisi” başlıklı yazısına (Toplum ve Kuram, Güz 2009, s. 109-131) kısaca değineceğim. Bu makale, Fethullah Gülen cemaatinin bir süredir Kürt Hareketi’ne karşı yürüttüğü karalama kampanyasının unsurlarını bir TV dizisi üzerinden başarıyla ele alıyor. Bu anlamda, doğrudan verilerden hareket eden, ciddi bir emek harcandığı belli olan, bilgilendirici bir makale. Ercan’ın makalesini okuyunca, AKP içinde hayli etkili olan dini bir cemaatin ideologlarının Kürt sorununa bakışı hakkında da önemli veriler elde ediyoruz: Bölge halkı geri kalmıştır, cahildir, feodal genelek-göreneklerin çemberinde sıkışmıştır, kendi başına ne yapacağını bilememektedir ve sorunlarının çözümü Türk doktorların, eğitimcilerin, hemşirelerin vs. gayretkeş ve “idealist” çabalarına bağlıdır. Fakat öncelikle Kürtlerin, bir tür çete gibi tarif edilen Kürt Hareketi’nin elinden kurtarılması lazımdır. Böylece Ercan, ülkemizde muhalif kesimlerin çokça ihmal ettikleri propaganda mekanizmalarının deşifrasyonu konusunda başarılı bir örnek sunuyor. Daha yakından tanıdığımız Doğan medyasının yanı sıra, özellikle muhafazakâr-liberal denilen medyayı inceleyen benzer çalışmaların çoğalması, AKP denilen geniş koalisyonu oluşturan güç odaklarını daha yakından tanımak için gerçekten önemli.

Zorla Göç Ettirilen Kürtlerin Tazminat Talebi Yok mu?

Kısaca değerlendirmek istediğim bir diğer yazı ise, K. Murat Güney’in “TESEV’in Zorunlu Göç Araştırması’nın Söylemedikleri ve Kürt Sorununda Çözüme Dair Liberal Projenin Açmazları” adlı makalesi (age, s. 79-108). Aslında TESEV’in adı geçen raporla, Kürtlerin 90’lı yıllarda maruz kaldığı en ağır mağduriyetlerden birisi olan zorunlu göç konusunda sivil toplum kuruluşları, akademi ve uulsal/uluslararası politika yapıcılar nezdinde bir hegemonya tesis etmeye çalıştığından söz edebiliriz. Zaten makale de bu hegemonyayı hedef alıyor. Bir söylem analizi biçiminde ilerleyen makale, TESEV Raporu’nun devlete yönelik talepleri üzerinde duruyor. TESEV raporu, devletin zorla göç ettirilen Kürtlerden özür dilemesini ve onlara tazminat ödemesini istiyor. Güney ise makalesinde bu taleplerin Kürtleri “yardıma muhtaç” ve “mağdur” olarak kodladığını, dolayısıyla iktidarı elinde tutanların insafına terk ettiğini iddia ediyor. Rapor’un, sorunun siyasal yönünü ve Kürtlerin özyönetim esprisi çerçevesinde siyasal iktidarı paylaşma taleplerini göz ardı ettiğini ileri sürüyor. Güney’e göre, Rapor’da kendisi gösteren geçmişe sünger çekme yanlısı liberal proje, radikal mücadele perspektiflerini görünmez kılıyor ve gerçekte sadece, metropollere göç ettirilmiş olan Kürtlerin kapitalizme eklemlenmesiyle ilgileniyor. Bu eleştiriler, TESEV Raporu’nun göç sorununun kökeninde yatan etnik/ulusal sorunu etraflıca ele almadığı ve kapsamlı bir çözüm önermediği anlamında doğru olabilir. Fakat adı geçen makalede bazı şeylerin birbirine karıştığını gözlemlemek de zor değil.

Zorunlu göç ya da daha gerçekçi bir tanımlamayla 90’larda gerçekleştirilen “etnik temizlik”, her şeyden önce bir insan hakları sorunudur. Dolayısıyla, herhangi bir söylemsel kodlamanın da ötesinde, gerçekten “mağdur” olan milyonlarca insanın uğradığı zararın olabilecek en kapsamlı şekilde tazmin edilmesi gerekiyor. Bana kalırsa, bunu söylemek, zorunlu göç uygulamasını radikal bir mücadele alanına dönüştürme perpesktifini göz ardı etmek şeklinde yorumlanmamalı. İnsanların yıllardır çektiktikleri acılar var ve bu acıların hafifletilmesi gerekiyor. Bu anlamda, devletin yerinden ettiği insanlara yüksek miktarlarda tazminat ödemesi, elbette metropollere sürülen Kürtlerin biraz olsun insanca yaşayabilmesi veya isteyenlerin köylerine dönebilmesi için olmazsa olmaz şartlardan birisi. Aslında bu noktada insan hakları sorunu ile siyasal mücadele perspektifinin iç içe geçtiğini görmek de zor olmasa gerek. Sorun şu: Devlet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) öncelikli olarak görülen “köy boşaltma/yakma” davalarının önünü kesmek için 2000’lerin başında “Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması” yasasını çıkarmıştı. Peki bu yasayı neden uygulamıyor?

Bildiğim kadarıyla köyleri boşaltılan yüz binlerce ailenin çok azı tazminat alabildi ve bunlar da miktar olarak çok yetersizdi. Çoğu zaman insanlar bizzat köylerini boşaltan jandarma karakolundan veya ilgili askeri birimden köylerinin boşaltıldığına dair rapor almaya zorlandılar. Doğal olarak, tazminat alabilmek için gereklen bu raporları çoğu kez alamadılar. Böylece 2000’li yıllarda devlet bir tür “süründürme” politikasıyla sorunun üzerini örtmeye çalıştı. Başarılı oldu mu? Bence kısmen oldu. Sonunda metropollere göç ettirilen Kürtleri çok düşük ücretlerle, insani olmayan koşullarda çalışmak zorunda bıraktı. Böylece “güçsüz” bir kitleyi metropollerde eritebileceğini hesapladı. Oysa zorunlu göç sorunu çerçevesinde ciddi bir haklar ve özgürlükler hareketi oluşabilmiş olsaydı, göç mağduru Kürtlerin ekonomik açıdan biraz olsun insani koşullarda yaşamasının önü açılabilirdi. Ne yazık ki Kürt Hareketi de metropollerde böyle bir hareket oluşturma becerisi gösteremedi. Fakat ne olursa olsun, göç sorunu hâlâ potanisyel olarak kitlesel bir hak arama zemini olmayı sürdürüyor.

Burada K. Murat Güney’in makalesiyle ilgili son bir husus olarak belki şu soru sorulabilir: Neden makale TESEV Raporu’nda ve başka pek çok çalışmada yer alan “devletin Kürt halkından özür dilemesi” ve “tazminat ödemesi” talebini bu kadar hafife alıyor? Neden makale devletin öngördüğü tazminat mekanizmasının halihazırda işleyip işlemediği, eğer işlemiyorsa bizim yurttaşlar olarak ne tür taleplerde bulunmamız gerektiği konusunda hiçbir veriye yer vermiyor? Tazminat talep etmek gerçekten iktidar sahiplerine tabi olmak mıdır? Pratikte mağdurların durumunu iyileştirici bir etkisi yok mudur? Ya da daha açıkça soralım: K. Murat Güney aynı uygulamayla karşı karşıya kalsaydı, radikal bir söylem kurmak adına tazminat talep etmez miydi?

Akademideki egemen trendlerin desteğiyle zaten pek çok sorun içeren bir raporu karşımıza alabiliriz. Söz konusu raporun, belirli kurumlar nezdinde kurduğu hegemonyayı ve sorun hakkında söz söyleyen tek otorite olma iddiasını sarsabiliriz. Ama bunu yaparken, “zorunlu göçe maruz kalanları ‘mağdur’ olarak algılayan bir insani yardım ve liberal çoğulculuk zihniyetince gerçekleştirilecek her türlü müdahale .... Kürtleri devamlı yoksun ve yoksul, dolayısıyla devletin korumacılığına ve sermayenin yardımına sürekli muhtaç bir kitle haline getirmeye hizmet edecektir” diyerek mağduriyetleri gidermenin uygulanabilir yollarından birisi olan “tazminat” talebini önemsizleştirmemeliyiz.

Acaba Güney’in makalesini böyle bir çerçeveye yerleştirmesinde gerçek/maddi tahakküm mekanizmaları biraz geri plana itmenin ve söylemin hegemonya kurucu gücünü abartmanın bir etkisi olabilir mi? Bunu bilemiyorum, ama kendisiyle tartışmak isterim. Sonuçta, TESEV Raporu’nun Kürtlerin maruz kaldığı etnik temizlik mağduriyetinin giderilmesini engelleyen güç olduğunu söyleyemeyiz. Aynı şekilde, bu raporun zorunlu göçün metropollerde bir mücedele zemini olarak inşa edilmesinin önüne geçtiğini de iddia edemeyiz. Ve göç sorunu, milyonları ilgilendiren bir sorun olarak hâlâ mağduriyet üretmeye devam ediyor.

Taş Atan Kürt Çocukları Böyle mi Yorumlanmalı?

Son olarak, beni biraz rahatsız ettiğini söylemek istediğim bir yazının, Haydar Darıcı’nın “Şiddet ve Özgürlük: Kürt Çocuklarının Siyaseti” adlı makalesinin (age, s. 17-41) üzerinde duracağım.

Hiç kuşkusuz Darıcı hepimizin işleyiş dinamiklerini merak ettiği son derece önemli bir olguyu, son yıllarda Kürt çocuklarının sokaklara dökülmesiyle açığa çıkan bir isyan pratiğini ele alıyor. Ama sonunda makalesini getirip bağladığı noktada, Kürt çocuklarının isyan deneyimini belirli bir “teorik” perspektifin talepleri doğrultusunda eğip büküyor ve böylece bizi kurgusal bir tartışma eksenine taşımış oluyor. Sonuç olarak, Kürt çocuklarının mücadelesini, Kürt toplumundaki başka aktörler ve kesimlerle ilişkisi içinde nereye oturtacağımızı pek bilemez hale geliyoruz.

Makale şöyle bir cümleyle sona eriyor: “Ayrıca Kürt çocuklarının hikayeleri bize özgürlüğün ve mücadelenin yeniden kavramsallaştırılması için olanaklar sunuyor: Özgürlük ve mücadele uzlaşı ve mağduriyet diliyle değil şiddet ve egemenlikle kuruluyor.”

Hemen belirtelim: Burada “uzlaşı ve mağduriyet dili” denirken, şimdi kapatılmış olan Demokratik Türkiye Partisi’nin (DTP) politikası kast ediliyor.

Şimdi makalenin ilk bölümlerine geri dönelim. Darıcı, Kürt çocuklarının deneyimini aktarmaya geçmeden önce “çocukluğu tarihsel ve politik bir kurgu olarak ele alacağını” söylediği makalesinde, çarpıcı bir iddia ortaya atıyor: Çocukluk kategorisinin evrensel bir kategori olmadığını, “örneğin, [sosyal tarihçi Philiphe Ariel’in] 17. yüzyıldan önce çocukluk kavramının olmadığını, çocukların minyatür insanlar olarak algılandığını iddia ettiğini” belirtiyor. Ardından, Foucault’nun modern iktidar kavramsallaştırmasından beslenen bazı tarihçilerin “modernite ile birlikte çocukların koşullarının daha da kötüye gittiğini, çünkü çocukların bu dönemde yetimhane, ıslahevi ve yatılı okulların disiplini altında ‘kurumsallaştırıldıklarını’ iddia ettiklerini” öne sürüyor.

Burada amacım uzun uzadıya bu tür teorik iddiaların üzerinde durmak değil. Yalnızca şunu belirtemek istiyorum. Günümüzde akademik çalışmalarda buna benzer iddialar rahatlıkla dile getirilebiliyor. Çocukluk gerçekten moderniteyle birlikte ortaya çıkan “bir kurgu” mudur? İlkel toplumlardan bu yana çocuk ile ebeveynleri arasında ilişki, yani aile ve akrabalık alanı (elbette tarihsel olarak değişen çocukluk rolleri, ebeveynlik rolleri, aile biçimleriyle birlikte) tıpkı ekonomi ya da kültür alanı gibi toplumsal ilişkileri belirleyen alanlardan birisi değil midir? Ayrıca anakronik bir mantıkla moderniteye birlikte çocukların koşullarının daha da kötüye gittiğini öne sürmek sağlıklı bir akıl yürütme sayılabilir mi? Örneğin makalenin yazarı Darıcı, çocukların zaman zaman köle olarak alınıp satıldığı modernite öncesi dönemlerde gerçekten yaşamak ister miydi? Söylemek istediğim şu: Modern kurumların çocukların yaşamını belirlemeye dönük pratikler örgütlediğini söylemek başka, modernite ile birlikte “çocukluğun [yeniden] kurulduğunu” söylemek başka bir şeydir. Bunu söyleyebilmek için, en azından çocukların hiçbir evrensel özelliğinin olmadığını iddia etmek gerekir ki yazar bunu destekleyecek kanıtlar ortaya koyabilir mi, doğrusu merak ediyorum. En azından evrimsel olarak devraldığımız bazı genetik özelliklerimiz olduğunu ve her istenilenin yazılabileceği “boş bir tahta” gibi değil, belirli kapasitelerle donatılmış şekilde dünyaya geldiğimizi biliyoruz. (Örneğin insan yavrusunun uzun bir bakım dönemi gerektirmesi gibi çeşitli aile biçimlerini düzenleyen bazı maddi zorunluluklar var.)

Yazar, makalenin devamında, Foucault’nun ve başka araştırmacıların, iktidar mekanizmalarının nasıl söylemsel ve söylemsel olmayan pratiklerle inşa edilen kategoriler yoluyla işlediğini, örneğin “çocukluğun”, “gençliğin”, “jenerasyon” kavramının böylesi kategoriler olduğunu birkaç paragrafta anlattıktan sonra, sözü Kürt çocuklarına getiriyor ve şu soruları soruyor: “Peki Kürt toplumunda nasıl bir çocukluk kuruluyor ve deneyimleniyor? Nasıl bir tarih ve hafıza bu çocukluğu kuruyor?”

Böylece, Adana’nın Gündoğan Mahallesi’nde Darıcı’nın yaptığı saha çalışmasından elde ettiği verilere ve bu verilerin yorumlanışına geçiyoruz.

Darıcı, sahada yaptığı mülâkatlardan çıkardığı sonuçları birkaç başlık altında topluyor. Öncelikle, Kürt çocuklarının siyasi bir hareketlenme içine girmesiyle birlikte, çocukluk konumlarının nasıl değiştiğini anlatıyor. Aktarılanlardan, Gündoğan Mahallesi’ndeki çocukların “devlet tarafından olduğu kadar Kürt Hareketi tarafından da kontrol edilemediğini”, çocukların iktidar talep ettiklerini, “politik öznellikler kurarak ve kendi politik alanlarını yaratarak büyüklerin iktidarını sınırladıklarını”, büyükleri yeterince radikal olmamakla eleştirdiklerini, daha fazla söz hakkı talep ettiklerini, “çocukların siyasete girişinin ve siyasi bilgiye atfettikleri anlamın, çocuklar açısından büyüklük/çocukluk ikiliğini kırdığını” öğreniyoruz.

Tam olarak bu sonuçlar çıkarılabilir mi, elbette bilemiyorum. “Çocukların iktidar talep ettikleri” verisini nasıl anlamak gerektiği konusunda da biraz zorlanıyorum. Ama Darıcı’nın aktardığı verileri, medyadan öğrendiklerimizle ve kendi gözlemlerimizle birleştirdiğimizde, aktif bir mücadele içine giren Kürt çocuklarının daha fazla özgürleştikleri, geneleksel anlamda bir “çocuk”tan beklendiği gibi davranmadıkları, yaş ve iktidar hiyerarşilerini sarstıkları açıkça görülüyor. Bence bu veriler, Haydar Darıcı’nın makalesinin pozitif yönünü oluşturuyor. Gerçekten de, örneğin 12 Eylül öncesinde olduğu gibi, toplumsal koşulların sonucunda kitlesel olarak politize olan küçük yaştaki insanlar, toplumun kendilerinde beklediği “çocukluk rolünü” oynamıyor, daha özgüvenli davranıp daha fazla söz hakkı istiyorlar.

Fakat bu tür somut verileri belirli bir yorum çerçevesinde aktarmak için, öncesinde “çocukluk kategorisinin nasıl kurulduğu” üzerine akademik literatürün küçük bir özetini yapmak gerekli miydi, bundan pek emin değilim. Sonuçta, Kürt çocuklarının “politik öznellikler kurması” gibi –sanırım çoçukların aktif olarak mücadeleye katılması anlamına geliyor– kolayca anlaşılmayan bir dile başvurmaya gerek yoktu. Teorik bir çerceveye referans veriyorsak, bunun en azından verilerimizi daha açıklayıcı hale getirmek gibi bir sonucu da olmalı.

Darıcı’nın saha çalışmasıyla edindiği verileri topladığı ikinci başlık “Repertuar: Devralınmış Bilgi, Ortak Deneyimler.” Bu başlık altında aktarılan veriler de okuru konu hakkında aydınlatıcı nitelikte. Darıcı, çocuklara Adana’ya nereden göç ettilerini vs. sorduğunda, çocuklar köy boşaltma deneyimini ve ailelerine yapılan zalimlikleri anlatıyorlar. Bazı çocuklar zorunlu göç deneyimini yaşamamış olmalarına karşın (çünkü o zaman daha doğmamışlar), sanki köylerinin boşaltılmasına tanık olmuş gibi olayları birinci ağızdan anlatıyor. Diğerleri ise, ailelerinden duydukları kadarıyla olanları anlatıyorlar. Sonuçta herkes benzer hikâyeler anlatıyor, öyle ki artık anlatılan hikâyeler tek tek deneyimlerin ötesine geçip kolektif bir deneyimi ve hafızayı işaret etmeye başlıyor. Bu kolektif hafıza, çocukların göç ettikleri şehirde maruz kaldıkları türlü ayrımcılıklarla birleştiğinde, haliyle çocukların kimliklerinin, “Kürtlükleri”nin, içinde yaşadıkları koşullara karşı gösterdikleri tepkilerin şekillenmesinde çok belirleyici bir rol oynuyor. Dolayısıyla, artık bireysel temelde yaşanan bir travmayla veya bu travmaya ilişkin bireysel hafızayla açıklayamayacağımız kolektif bir kimlik oluşumuyla karşı karşıya kalıyoruz. Elbette tek tek bireylerin ötesine geçen bu kolektif kimlik oluşumu, Kürt çocuklarının metropollerdeki kitlesel isyanının nedenlerine de ışık tutuyor.

Fakat yazar, bireysel travmalara ilişkin akademik litaratürün bu durumu açıklayamadığını –çünkü adı geçen literatüre göre bireysel travma yaşayanlar bunu anlatmakta güçlük çekiyorlar; oysa Kürt çocukları her şeyi uzun uzun anlatıyorlar– vurgulayarak daha açıklayıcı bir teorik çerçeveye ihtiyaç olduğunu söylüyor:

“Antropolog Charles Piot Afrika toplumları üzerine yaptığı bir araştırmada, bireylerin kendilerini oluşturan sosyal konteksten ve cemaat içindeki ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini söylüyor ... Piot’a göre bu toplumlardaki bireyler toplumsal ilişkileri üzerinden tanımlanıyor, hatta bu ilişkiler tarafından kuruluyor ... Piot bize akışkan, yayılmış ve diğer öznelerle ilişkisi içinde geçirgen ve çoğul olan bir özne tarif ediyor. Öznenin bu şekilde kavramsallaştırılması Kürt çocuklarının politik öznelliklerini anlamamıza yardımcı olabilir. Çünkü ilişkisel öznelerin kurulmasını sağlayan şey ortak bir tarihin ve deneyimlerin sürekli olarak hatırlanması ve anlatılmasıdır.”

Akademide hayata geçtiği haliyle sosyal bilimler adına oldukça düşündürücü olan bu ve benzeri pasajlar tam olarak ne anlama geliyor? Bir toplumdaki bireylerin ilişkileri üzerinden tanımlanması, neredeyse totolojik bir önerme. Başka türlü nasıl olabilir ki zaten?

Bunun ötesinde Darıcı, mülâkat verilerini yorumlarken, örneğin “Köydeki şiddetle ilgili anlatılan hikâyeler çocuklara bugün şehirde yaşanan sıkıntıları anlatmak için bir zemin sunuyor”, “Geçmişe ait şiddet hikâyeleri çocuklara bugün yaşanan sıkıntıları anlamlandırmalarına, şehirdeki ayrımcılığa bir isim koymalarına yardım ediyor”, “Deneyimler ve anlatma eylemiyle oluşturulan bilgi Kürtlerin ezilmişliğine ve devletin zalimliğine işaret ediyor”, “şiddete tanıklık ederek ya da başkalarının tanıklıklarını içselleştirerek oluşturulan bilgi çocukları mobilize ediyor” gibi akademik formata uygun ve gayet mesafeli bir dil kullanıyor.

Evet, Filistin örneğinde olduğu gibi, yaşadıkları topraklardan sürülen ailelerin çocukları göç ettikleri yerlerde karşılaştıkları ayrımcılığın nedenlerini genellikle iyi biliyorlar ve aradaki bağlantıyı kurmakta pek güçlük çekmiyorlar. Sanıyorum bu insan doğasına özgü, iyi bildiğimiz bir özellik. Bu tür bağlantılar kurabiliyor ve ayrımcılık devam ettiği ölçüde mücadeleye girişebiliyoruz. Bana göre ele aldığım makale kolayca anlayabildiğimiz, zaten aşina olduğumuz bir neden-sonuç ilişkisini pek aşina olmadığımız bir dille uzun uzadıya anlatmak yerine, daha öteye geçebilirdi. Sonuç olarak eğer aileniz zorla göç ettirildiyse, binbir türlü aşağılayıcı muameleye maruz kaldıysa, bu deneyimi sadece aileniz değil mensubu olduğunuz halkın önemli bir kesimi yaşadıysa ve bu olanlar da size aktarılıyorsa, en azından radikal bir mücadelenin zemini var demektir. Burası tamam. Ama metropollerdeki Kürt çocuklarının mobilizasyonunu sadece anlatılan ortak hikâyeler, hafızalar ve anlamlandırmalar bazında anlayamayız sanıyorum. Kürt Hareketi ile çocuklar arasında güçlü bir etkileşim varmış gibi görünüyor ve Kürt Hareketi’nin ciddi bir taban kaybına uğramadan direnmeye devam etmesinin 2000’li yıllarda tanık olduğumuz “taş atan çocuklar” fenomeni üzerinde belirleyici bir rol oynadığı anlaşılıyor. Ama nasıl?

Kürt Çocuklarının Mücadelesi: Bir İntihar Pratiği mi?

Yazar, Gündoğan Mahallesi’ndeki Kürt çocuklarının maruz kaldığı polis, öğretmen, baba vs. şiddetini ve çocukların da kendilerini korumak için başvurdukları şiddete anlattıktan sonra, çocukların şiddetin hem nesnesi hem de öznesi olduğunu söylüyor ve şu soruyu soruyor:

“Eğer bu ortamda şiddetsiz bir alan ve şiddetsiz bir ilişki var olamıyorsa, çocukların bu şiddetle kurulan siyasetini nasıl anlayacağız? Eğer çocuklar ... şiddet üzerinden kendilerini var edebiliyorlarsa, şiddet ve özgürlük arasındaki bağlantı nedir? ... Şiddet ve özgürlüğü nasıl kavramsallaştırabiliriz?”

Bu kavramsallaştırma için Bataille isminde bir araştırmacının görüşlerine başvuruyor. Darıcı’nın aktardığı kadarıyla Bataille, bir toplumu belirleyen şeyin Marksistlerin iddia ettikleri gibi üretim ilişkileri olmadığını söylüyor. Toplumu tüketim ilişkilerinin, yani üretilen fazla enerjinin (“lanetli pay”) nasıl tüketildiğinin belirlediğini öne sürüyor. Bataille, “egemenlik mücadelesi de aslında yararsız olan ve bu yüzden de tüketilmesi gereken ‘lanetli pay’ın nasıl tüketileceği mücadelesidir” görüşünü ortaya atıyor.

Darıcı, birkaç cümlede özetliği bu teoriyi Türkiye’ye uyarlayabilmek için bizim toplumumuzdaki “lanetli pay”ın ne olduğunu soruyor. Bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Kürtlerin her zaman çok çocuk yapmakla suçlandığını görüyoruz ... Kürt çocukları ne devletin ne de toplumun üretken bir şekilde tüketemediği bir artığa dönüşüyor.” Dolayısıyla, Bataille’ın toplum teorisindeki “lanetli pay”, Türkiye’de mevcut sistemin talepleri doğrultusunda tüketilemeyen yoğun Kürt nufüsu ve Kürt çocukları oluyor.

Buradan Judith Butler’a geçiyoruz. Butler, “kamusal alanda toplumsal bir olgu olarak kurulan bedenler çeşitli çatışkı ve mücadedelerin yaşandığı toplumsal yaşamın izlerini taşırlar” görüşünü savunuyor.

Yazar, iktidar mücadelesinin aynı zamanda demografinin kontrolü mücadelesi olduğunu aktardıktan sonra, Butler’ın tezinden hareketle şu sonuca ulaşıyor: “Bu bağlamda, Kürt çocuklarının bedenleri Kürtlerin şiddet dolu tarihinin, PKK’nin şehirlerdeki mücadelesinin ve Kürtlerin ‘gelecek’ hayallerinin kazındığı aktarıcılar haline geliyor. Bu da Türk toplumunun Kürt çocuklarından neden bu kadar nefret ettiğini ve korktuğunu gösteriyor ... Bu nedenle de Kürt çocuklarının bedeni bir mücadele alanı oluşturuyor. Devlet bu korku nesnesi olarak algılanan bedenleri kontrol etmeye çalışırken, çocuklar pratikleriyle kendi bedenleri üzerinde hak iddia ediyor ve kendi üzerinde egemenliklerini kuruyorlar.”

Burada yeniden Bataille’ın teorisine dönüyoruz. Buna göre, ezilenler egemenliği performe (icra) ederek özgürleşiyorlar. Öte yandan, şiddetin sınırları aşma potansiyeli, onu her türlü özgürlük mücadelesinin merkezine oturtuyor. Egemenlik de ancak sınırlar aşıldığında mümkün olduğundan ve şiddetle ortaya çıktığı için, aslında şiddet anı ile özgürlük anı aynı şeye dönüşüyor. Dolayısıyla Bataille, “ezilenlerin özgürleşmesinin ancak egemenlik ve şiddetle mümkün olduğunu” öne sürüyor; çünkü ona göre, şiddet sayesinde ezilenler iktidarla yüzleşiyor, hayatlarını riske atıyor ve böylece egemen normları aşıyorlar. Darıcı burada lafı taş atan Kürt çocuklarına getiriyor ve “bir kişi ‘kaybedecek bir şey kalmadı’ noktasına geldiğinde, kendisini tutsak eden şeyleri, buna bedeni de dahildir, feda ettiğinde kendi enerjisini tüketir ve egemenliğin içsel deneyimine ulaşır ve özgürleşir” diyor.

Böylece Darıcı, Kürt çocuklarının sistem tarafından “lanetli fazlalık” olarak görüldüğü, ancak onların kendi bedenlerini sistemin istediği şekilde değil kendi bildikleri şekilde tükettikleri ve böylece özgürleştikleri sonucuna ulaşıyor.

Fakat işler bu kadar kolay ilerlemiyor: Yazara göre, “özgürlük anı ile yenilgi anı aynı anda” gelmektedir, “çünkü tüm normları aşan şiddet aslında bir biçimde bir kendini yok etme pratiğidir.” Bedenlerini birer şiddet, öfke ve nefret aracına dönüştüren Kürt çocukları böylelikle özgürleşirken kendilerini “harcamış” oluyorlar.

Aydınlatıcı veriler içeren bir alan çalışmasından kalkılarak ulaşılan bu sonucu nasıl yorumlamalıyız? Ben hemen söyleleyim. Burada taş atan Kürt çocuklarına radikal bir intihar pratiği yakıştırılmakta ve üstelik bu pratik sistem-karşıtı ilan edilmektedir. Ortada şiddet vardır, öfke vardır, nefret vardır ve kendini feda eylemi vardır. Umut, akıl ve mücadaleye ilişkin belirli düşünceler ise pek öne çıkmaz. Bu nihilizan sonucun politik anlamını tartışmaya sanırım gerek yok.

Diğer yandan, makalenin saha çalışması kapsamında aktarılan verilerden nasıl olup da bu sonuca ulaştığı da belirsiz kalıyor. Burada sözü edilen saha çalışmasının bütününü okumadım. Ama bize aktarıldığı kadarıyla, yazar somut gerçeklik hakkında bir analizden ziyade, elde ettiği verileri akademide moda olan bir perspektifin kalıplarına dökmeyi tercih etmiş gibi görünüyor.

DTP’nin “Uzlaşmacılığı”/Çocukların “Radikalliği”

Yazar, makalenin “sonuç” bölümünde yukarıda radikal bir feda/intihar pratiği olarak betimlenen çocukların mücadelesinin, Kürt hareketinin halihazırdaki siyasetini dönüştürme potansiyelini tartışıyor. “2000’li yıllarda tam da Kürt sorununun çözümüne yaklaşıldığı ve barış umutlarının yeşerdiği bir dönemde”, Kürt çocuklarının radikal mobilizasyonunun aykırı bir durum arz ettiğini ve üzerinde durulması gerektiğini söylüyor. 2000’li yıllarda yeşeren barış umutlarının nasıl bir akibetle karşılaştığını burada yazarla tartışmadan devam diyorum. Yazar, “Kürt çocuklarının devlet karşısındaki radikal duruşları[nın], liberal bir umut yerine öfkeden ve umutsuzluktan beslenen mücadeleleri[nin], sistemle rasyonel bir pazarlığa girmemeleri[nin], alternatif bir siyasetin tahayyülünü oluşturabil[eceğini]” düşünüyor. Burada yazarın aslında Kürt hareketine ve özel olarak da DTP’ye dönük ciddi eleştirileri olduğunu anlıyoruz. DTP, sistemle rasyonel bir pazarlığa girmekle eleştiriliyor. Çocuklar ise Kürt Hareketi’ni reddetmiyorlar, fakat “Kürt hareketinin siyasetini içererek dönüştürüyorlar.” “DTP’nin reel siyaset yapabilmek için –barış, affetme, uzlaşma ve pazarlık siyaseti– için unutmak zorunda kaldığı şeyi bu çocuklar gündelik hayatlarında sürekli hatırlıyorlar.” Ve en sonunda, yazının başında alıntıladığım şu çarpıcı sonuca ulaşılıyor: “Özgürlük ve mücadele uzlaşı ve mağduriyet diliyle değil, şiddetle ve egemenlikle kuruluyor.”

Yazara göre DTP’nin izlediği politikalar yanlıştır, çünkü DTP barış mücadelesi adına, “affetmeyi”, “uzlaşmayı” önermektedir. Ayrıca, reel siyaset yapabilmek için Kürtlerin maruz kaldığı zalimlikleri de “unutmak” zorunda kalmaktadır. Buna karşın, çocukların bir “feda/intihar” pratiği olarak betimlenen mücadelesinin, Kürt Hareketi içinde bir alternatif üretmesi beklenebilir.

Açık olduğu süre içersinde DTP’nin Kürt halkını yeterince kapsayamadığı, tabanın taleplerini gerçek anlamda karşılayamadığı, Kürtlerin mağduriyetlerinin giderilmesini hedefleyen bir haklar ve özgürlükler hareketine dönüşemediği elbette doğru. DTP’nin çizgisinde reel veya yüksek siyasetin fazlasıyla ağır bastığını da söylenebilir. Fakat metropollere göç eden Kürt çocuklarının mücadelesini ile DTP’nin siyasi pratiğinin bu ölçüde karşı karşıya getirilmesi bence tamamen spekülatif bir yaklaşım ve zaten pratik de böyle olmadığını ortaya koydu. DTP, zaafları ne olursa olsun, Kürt halkının taleplerine sırtını dönmedi, makalede yüklenmeye çalışılan olumsuz anlamda devletle “uzlaşmaya” çalışmadı. Sistemin diliyle konuşursak, “PKK ile arasına mesafe” koymadı. Bunun da bedelini kapatılarak ödedi. Şimdi çeşitli düzeylerdeki yüzlerce DTP yönetici ve üyesi “yasadığı örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla cezaevinde bulunuyor ve muhtemelen on yıllara varan hapis cezası istemiyle yargılanacaklar.

Ayrıca, kendi başına barış, affetme, uzlaşma politikası izlemenin ve mağduriyetleri dile getirmenin neresinin yanlış olduğunu da doğrusu merak ediyorum. Yoksa uzlaşı aramak ve mağduriyetleri ifade etmek, gerçek baskıları ve haksızlıkları gölgeleyen yeni bir “iktidar dili kurmak” anlamına mı geliyor? Yazar bu konuda beni aydınlatırsa memnun olurum.

Akademi Muhalif Bir Söyleme Hangi Tuzakları Kurabilir?

Bu yazıda önemli bir deney olarak gördüğüm Toplum ve Kuram dergisinin Güz 2009 sayısındaki bazı yazılar üzerine görüşlerimi dile getimeye çalıştım. Amacım ele almaya çalıştığım yazıları eleştirip geçmek değildi. Amacım, “iyi tahsil görmüş” Kürt gençlerinin makalelerinin yer aldığı muhalif bir dergideki bazı yazılar üzerinde durup, akademiden de beslenen sistem-karşıtı bir söylem kurarken karşımıza çıkması muhtemel tuzaklara dikkat çekmekti.

Bu tuzakları şöyle özetlemek mümkün görünüyor: Akademiden beslenmeye çalışırken, akademi karşısında eleştirel bir mesafe kazanamamak ve akademinin gerçek işlevini, yani toplumsal gerçeklik hakkında ancak “uzmanların, uzman bir dille” konuşabileceği inancını yaygınlaştırdığını belirli ölcüde göz ardı etmek. Sonuçta, eğer akademide sosyal bilimler alanında bize karmaşık ve anlaşılması güç bir dil öğretiyorlarsa, bunu düşüncelerimizi toplumla paylaşmakta güçlük çekelim diye yapıyorlar.

İkinci olarak, akademide dönemsel olarak moda olan çeşitli yaklaşımlara yeterince eleştirel yaklaşmamak. Sonuçta akademik eğitim biz “tahsillileri” belirli kalıplara dökmek için de yapılıyor. Bir şey söylerken, ille o dönemde moda olan sosyal teorilerin diliyle konuşmamız, kendimizi o paradigma çerçevesinde ifade etmemiz isteniyor. Düşüncelerin bu tür kısıtlamları aşarak rahatça dile getirilmesi pek makbul görülmüyor. Bir süre sonra biz de kendimizi başka türlü ifade edemez hale gelebiliyoruz; vaktimizin çoğunu araştırmamızda daha fazla derinleşmek yerine, bulguları belirli bir “teori”yi doğrulamak üzere eğip bükmekle geçirdiğimizi görebiliyoruz.

Üçüncü ve son olarak, hedefimizi belirlerken şu ya da bu düzeyde yanılgıya düşmek. Eğer toplum tabanında bir aydınlanmayı hedefliyorsak, akademiden beslenmek ile akademiyi topluma taşıyıp “bir bilenler cemaati” oluşturmayı birbirine karıştırmamak gerektiğini düşünüyorum. Olguları mümkün olduğunca açık bir şekilde dile getirmeye çalışmalı ve eğer bir model veya teori geliştirmek istiyorsak, bu modeli ya da teoriyi ortaya koyduğumuz olgularla temellendirmek durumundayız. Böylece insanlar
kendilerine sunulan düşüncelerle demokratik bir diyaloğa girebilirler, onları ölçüp tartabilirler ve eğer faydalı bir şeyler varsa, bakış açılarını zenginleştirmek üzere bu düşüncelerden yararlanabilirler. Yaşadığımız ülkede, özellikle Kürt sorunu çerçevesinde gelişen olaylar bağlamında, bilgileri ve farklı yaklaşımları paylaşmaya ve tartışmaya gerçekten ihtiyacımız var. En son ihtiyacımız olan şey ise sanıyorum çeşitli kavramları mistifiye etmek, doğruluğu kendinden menkul analizler yapmak ve
düşünsel arka planımızı yeterince açık bir şekilde ortaya koymadan –dolayısıyla kavranmasına izin vermeden– belirli anlayışlar veya pratiklere subjektif anlamlar yükleyerek sonuçlar çıkarmak. 




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/medya-ve-yayincilik/toplum-ve-kuram-dergisi-guz-sayisi-uzerine-bazi-elestiriler

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.