Düşünce

Medya ve Yayıncılık


Merkez Çevre Paradigması ve İslami Medya

AKP’nin iktidara gelişinden bu yana, kökenini Şerif Mardin’e dayandırabileceğimiz merkez-çevre yaklaşımı liberal aydınlar arasında olduğu kadar İslami medyada da bir hayli popülerleşti. Türkiye’de iktidar mekanizmasını çözümleme iddiasındaki bu yaklaşımı biraz kabalaştırmayı göze alarak şöyle özetleyebiliriz: İttihat ve Terakki’nin iktidar döneminden ve Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze kadar, ülkemizde iktidarı asker-sivil bürokratik bir elit elinde tutmaktadır. Bu elit (yani “merkez”), toplumun geleneksel kültürel dokusuna, muhafazakâr değerlerine vs.ye aykırı olarak topluma yukarıdan aşağıya bir modernleşme-Batılılaşma dayatmakta, bu arada iktidarın nimetlerinden dilediği gibi yararlanmaktadır. Zira bu elit gücünü, esas olarak devlet aygıtının belirleyici kurumlarını denetim altında tutabilmesinden almaktadır.

Bu merkezin karşısında, söz konusu yaklaşımın az çok yekpare bir bütün olarak algıladığı “çevre” bulunur. Kabaca “halk”a denk düşen bu geniş yığınlar, Cumhuriyet’in klasik döneminde yukarıdan aşağıya dayatılan medenileştirme/Batılılaştırma projesine direnmiş, kendi yaşam tarzını büyük ölçüde korumuş ve “merkez”in dışında neredeyse ayrı bir dünya olarak yaşamını sürdürmüştür.

Merkez-çevre yaklaşımına göre, 1950’lerle birlikte manzara değişmeye başlar. İtilip kakılmış, sadece vergi ve askerlik deyince akla gelen “çevre”, politik bir hareketlenme içine girer ve kendi taleplerini merkezdeki güçlere etkin biçimde duyurmaya başlar. Nitekim 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti (DP) bu “mazlum” çoğunluğun sesidir, onların gerçek temsilcisidir. “Çevre”nin (özellikle büyükçe toprak sahiplerinin) alnının teriyle çalışıp sınıfsal anlamda yükselmesi, memleketin nimetlerinden biraz olsun faydalanması, DP sayesinde mümkün olur. Zira “merkez” siyasi mekanizmaların kontrolünü elinde tutması hasebiyle memleketteki zenginliği dağıtma imkânına da sahiptir ve hemen yanı başında “devlet eliyle” zengin olan asalak bir burjuvazi palazlandırmıştır. Buna karşın, “çevre”den gelip “merkez”deki nimetleri paylaşmak isteyen, yeni zenginleşen sınıflar sırtını devlete dayamadan belirli sermaye birikimi elde edebilmiştir; dolayısıyla rekabetçidir, “çalışkan”dır.

Tabii “çevre”nin, asker-sivil bürokrasinin çıkarlarını tehdit etmesine tahammül edilemez. 27 Mayıs 1960 darbesiyle “merkez” iktidarını yeniden pekiştirerek “çevre”yi geldiği yere kovalamaya çalışır.

Burada biraz kabalaştırarak ele aldığımız merkez-çevre paradigması, 1960’lardan sonraki iktidar mücadelelerine de böyle bakar: 1960’larda köhnemiş CHP’nin karşısına dikilen Demirel liderliğindeki Adalet Partisi (AP), 1980’lerin ortalarından 90’ların başına kadar bir döneme damgasını vuran Özal’ın Anavatan Partisi (ANAP), yekpare olarak “mağdur” konumdaki “çevre”nin taleplerinin sözcülüğüne soyunmuş olan siyasi hareketlerdir.

Bu tarihsel akışta her nedense 1970’lere pek değinilmez. Ne de olsa Türkiye toplumuna kan kusturan Milliyetçi Cephe (AP, MHP, MSP) partilerinin “mazlum” ve “mağdur” durumdaki “çevre”yi temsil ettiğini söylemek biraz güçtür. Olsa olsa, küçük-orta büyüklükteki Anadolu sermayesini temsil eden bir “çevre” partisi görünümündeki Milli Selamet Partisi (MSP) belli ölçüde ayırt edici özelliklere sahiptir.

Söz konusu şemada 70’lere değinilmemesinin bir başka nedeni de, bu dönemde modern anlamda sınıf mücadelesinin yükselmesidir. 70’lerde Türkiye’de ilk kez işçiler ve bir ölçüde köylüler, sendikalar, kooperatifler, sosyalist örgütler vs. yoluyla kendi taleplerini bağımsız bir güç olarak duyurmaya başlar. Elbette bu toplumsal gelişme, büyük toprak sahibi ve sanayicisiyle, küçük ve orta büyüklükteki işletme (KOBİ) sahibi ve tüccarıyla, küçük esnafı ve küçük köylüsüyle, işçisi ve yoksul köylüsüyle bir bütün olarak “mazlum” ilan edilen “çevre” imajıyla bağdaşmamaktadır. Öyleyse merkez-çevre paradigmasını sarsan bu dönemden –tıpkı aynı yıllarda bir ölçüde sosyal demokrasiye yönelmeye çalışan ve ezilenlerin büyük desteğini kazanan Ecevit’in CHP’si gibi –söz edilmemelidir.

Merkez-çevre paradigmasının (en azından İslami medyada gündeme gelen popüler biçimiyle) bir diğer özelliği, özcü bir yaklaşıma sahip olmasıdır. Bu özcü yaklaşım, “çevre”yi ilelebet “demokrat” ilan eder. Hep horlanmış ve ezilmiş olan “çevre” doğası itibariyle “demokrat”tır, çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca gerçek iktidar mekanizmalarından sürekli olarak dışlanmıştır. Buradaki “demokrat” nitelemesi, sadece ezilen sınıfları ve kimliklerinden dolayı baskı gören kesimleri karakterize etmek için kullanılmaz; “çevre”nin yeni zenginleşen burjuvazisi de özü itibarıyla demokrattır, dünyadaki yeni gelişmelere açıktır, liberal bir ekonomi ve siyasi düzen vizyonuna sahiptir.

2000’lerin başında AKP’nin iktidara gelmesiyle yeniden popülerlik kazanan merkez-çevre paradigması, Türkiye’deki karmaşık iktidar süreçlerini kavramaktan uzaktır ve bu nedenle yanıltıcıdır. Örneğin, asker-sivil bürokrasinin DP aracılığıyla “çevre”nin egemen sınıflarını iktidara ortak etmesi; laik ve Batıcı (ve bir dönem seküler-ırkçı) Kemalist ideolojiyi, millileştirilmiş bir İslam anlayışı ve Osmanlıcı bir milliyetçilikle takviye etmesi, böylece 1945’lerden itibaren kapsamlı bir restorasyona yönelmek üzere toplumsal tabanını genişletmesi, merkez-çevre paradigması açısından bir “anomali”dir. Öte yandan, 1960’lar ve 70’ler boyunca sivil-asker bürokrasinin tek egemen güç olarak Türkiye’yi yönettiğini söylemek de güçtür. Toplumsal dinamikleri kurulu düzen lehine bastırmak işlevini üstlenen milliyetçi-sağcı partiler iktidara ortak edilmiş ve “merkez”in nimetlerinden bolca faydalandırılmıştır. Şimdi İslami medyanın, sivil-asker bürokrasinin sırtından zengin olduğunu söylediği ve “statükocu” ilan ettiği İstanbul sermayesi işte o yıllarda, “çevre”yi temsil eden milliyetçi-sağcı partiler sayesinde bugünkü konumuna gelmişti.

Dolayısıyla, “çevre”de hızlı bir sınıfsal ayrışmanın baş göstermesi, “çevre”nin yeni zenginlerinin popülist-sağcı partiler eliyle sistemle barışıp bütünleşmesi, böylece “çevre”yi temsil eden siyasi partilerin liberal eğilimlerini terk ederek her türlü farklılığı dışlayan TC’nin resmi ideolojisi ve “çekirdek” kurumlarıyla ittifak kurması, daha karmaşık bir gerçekliği resmediyor ve İslami medyada çizilen manzarayla pek bağdaşmıyor.

Bununla birlikte, burada başka bir “özcülüğe” sapmamalı ve “çevre”yi temsil ettiği iddiasıyla iktidara gelen muhafazakâr-sağ eğilimli partilerin, önünde sonunda askeri vesayet sistemiyle baş edemeyeceği ve statükoyla bütünleşeceği kehanetinde bulunmamalıyız. Bu noktada, dikkatimizi, askeri vesayet sisteminin, muhafazakâr-sağcı partileri hizaya sokma kapasitesine ve “çevre”deki egemenlik ve iktidar ağlarının sistemden pay almak uğruna sistemin baskı mekanizmalarını yeniden üretmeye talip oluşuna çevirmeliyiz.

***

Şimdi merkez-çevre paradigmasının İslami medya aracılığıyla nasıl popülerleştirildiğine gelirsek, şöyle bir söylemle karşı karşıya kaldığımızı söylemek mümkün: AKP, 2002 sonlarında mazlum ve mağdur “çevre”nin taleplerini temsilcisi olarak iktidara gelmiştir ve halen de bu konumunu korumaktadır. Özellikle son yıllarda Cumhuriyet tarihi boyunca yapılamayan işlere imza atmış, Ergenekon soruşturmasıyla içinde emekli paşaların ve muvazzaf subayların da olduğu darbeci bir örgütlenmeyi yargı karşısına çıkarabilmiştir. Ülke içinde Kürt sorunundan dış politikada Ermenistan meselesine kadar birçok alanda yenilikçi ve cesur açılımlar yapmıştır. Son zamanlarda Anayasayı demokratikleştirmek için yine bir değişiklik paketi hazırlamaktadır. Aslında statükocu güçler bu kadar direnmeseler, AKP çok daha fazlasını da yapmaya hazırdır. Bu söylem, AKP’yi eleştiren muhalif sesleri en hafif tabirle “iyi niyetten yoksun” bulacak ve gerçek amacın, bazı kesimlerin sarsılan yerleşik çıkarlarını korumak istemesi olduğunu öne sürecektir.

AKP’nin yerleşik çıkarları sarstığı söylemi İslami medyada öyle bir noktaya ulaşır ki örneğin ekonomide bir efsane üretildiği söylenebilir. Bu efsaneye göre, şimdiye kadar devletin sırtından geçinmeye alışmış olan “asalak” İstanbul sermayesi, şiddetle İMF ile bir anlaşma yapılması için bastırmaktadır. Zira bir stand-by anlaşmasıyla gelecek milyarlarca doları, kriz yüzünden ödemekte zorlandığı yabancı bankalara olan borçlarını kapatmak için cebe indirmek istemektedir. Fakat hükümet, rekabet sevmez bu İstanbul burjuvazisinin taleplerine karşı direnmekte ve yeni zenginleşen “atılımcı” Anadolu sermayesinin ve halkımızın çıkarlarını korumaya çalışmaktadır. Halkı bir yana bırakalım, hükümetin gelir düzeyini yükseltici hiçbir önlem almadan iç talebe fazlasıyla bağımlı durumdaki KOBİ’leri nasıl olup da koruduğu sorusu doğal olarak İslami medyada kendine yer bulamaz.

Bu arada, merkez-çevre paradigmasının terimleriyle konuşacak olursak, ülkemizde “çevrenin de çevresi” konumundaki Kürtlerin siyasi partisine karşı büyük bir operasyon yapılmakta ve Kürtlerin sivil alandaki siyasi temsiliyetine devlet tarafından son verilmek istenmektedir. Seçimlerin ardından Kürt halkına –ve Kürt çocuklarına– dönük baskıları, Kürtlerin “28 Şubat”ı olarak değerlendirmek, bu açıdan yanlış olmayacaktır.

Peki kendisini “çevre”nin temsilcisi ilan eden ve 28 Şubat’ın mağdurları arasında yer alan İslami medya, Kürtlere dönük baskılar karşısında nasıl bir yayıncılık politikası izliyor? Belki “çevre”deki egemenlik ağlarının sistemle bütünleşmesine de ışık tutabilecek olan bu konuyu bir sonraki yazıda ele almaya çalışacağım.




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/medya-ve-yayincilik/merkez-cevre-paradigmasi-ve-islami-medya

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.