Düşünce

Medya ve Yayıncılık


Ergenekon Sonrası Yayıncılık: İki Örnek

2008 yılı Türkiye’de Ergenekon konjonktürünün sonuna gelindiği yıl oldu. Özellikle AKP’ye açılan kapatma davasının sadece bir tür ihtarla sonuçlanması ve Ergenekon Terör Örgütü’ne (ETÖ) yönelik gelişen eşzamanlı operasyonlar, devlet içinde laik-milliyetçi bir seferberlik yoluyla siyasi iktidarı düşürüp otoriter bir rejim tesis etmek üzere önü açılan bir kesimin işlevine son verildiğini gösterdi.

Bilindiği gibi Ergenekon konjonktürünü ayırt edici kılan özelliklerinden birisi de, topluma dönük yoğun bir “sivil” propagandanın darbe sürecine eşlik etmesiydi. TV’lerden özellikle gazete ve kitap yayıncılığına kadar etkin bir biçimde yürütülen propaganda kampanyaları, ETÖ’ye yönelik operasyonların ivme kazanmasıyla birlikte ciddi bir düşüş gösterdi. Günümüzde darbeci kesime yakın bu yayıncılık türü hâlâ varlığını sürdürüyor. Ancak eski çapının çok gerisinde.

Ergenekon’u destekleyen yayıncılığın inişe geçmesiyle birlikte, bu kez, zaten önceden de ciddi bir gücü olan ve “AKP yanlısı yayıncılık” diyebileceğimiz bir trend yayıncılık dünyasında hissedilir bir hegemonya kurmaya başladı. Çoğunlukla İslami bir sermayeye dayanan, fakat 2000 sonrası popüler ve çok-satar tarzı kitaplar yayımlamaya yönelen bu yayınevlerinin çizgisini yakından takip etmek önem taşıyor.

Diğer yandan, Türkiye’deki yayıncılık piyasasının karakterine uygun olarak “hızlı dönüş yapan” bazı yayınevleri de katı ulusalcı çizgiyi hızla terk etti ve genel anlamda milliyetçi bir eksende, resmi ideolojiye uygun, en azından AKP’yi karşısına almayan bir yayıncılık çizgisi izlemeye başladı.

Ergenekon sonrası yayıncılığı izlemek, yayıncılık dünyasında devletin ve AKP’nin söylemiyle paslaşan yeni popüler söylemin temel hatları hakkında bize fikir verecektir. Ayrıca, Ergenekon’dan sonra nelerin değişip nelerin değişmediği hakkında fikir yürütmemizi sağlayacaktır.

***
Bu yazıda 2008 yazında yayımlanan iki kitabı ele almak istiyorum. Her ikisi de çok-satar olan bu kitapların ilki, yayın çizgisi olarak ilk kategoriye giren Timaş Yayınları’ndan çıktı: Erdoğan Operasyonu. Diğer kitap ise, hızla çizgi değiştiren yayıncılığa bir örnek oluşturan Profil Yayıncılık’tan çıktı: Ergenekon: Darbecilerin Son Çırpınışları. Her iki kitap da, o dönemde çok sayıda kitaplara imza atan Mahir Kaynak ve Ömer Lütfi Mete ile yapılan söyleşilerden oluşuyor. Kitaplar tam da AKP’ye açılan kapatma davasının henüz sonuçlanmadığı, fakat bir yandan da Ergenekon operasyonlarının derinleştiği bir dönemde yayımlandılar. Kitapları ayrı ayrı değil birlikte ele alacağım.

Burada bizi ilgilendiren, yeni dönemde AKP’ye yakın duran popüler yayıncılığın kapatma davası, Ergenekon operasyonu gibi doğrudan demokratikleşmeyle ilgili sorunları nasıl ele aldığıdır. Bu ele alış biçimleri arasında “komplo teorisi” kapsamına giren kitaplar önemli bir damar oluşturuyor. Zaten burada üzerinde durulan her iki kitap da “komplo teorisi” türünde.

Mahir Kaynak’ın öne sürdüğü komplo teorisi şöyle özetlenebilir: Dünyada uluslararası sermaye (finans kapital) ile ABD, Rusya vs. gibi ulus devletler-ulusal sermayeler savaş halindedir. Türkiye’de yaşadığımız başlıca olaylar da bu çekişmenin sonuçlarından ibarettir. Örneğin, AKP’ye açılan kapatma davasının geriside ülkeye özgü iç çelişkiler değil, uluslararası satranç tahtasındaki hamleler yatmaktadır. Söz konusu olan, bir yandan ulusalcılar eliyle bir darbe ortamı hazırlamak, diğer yandan AKP’yi kapatmadan liderini tasfiye etmek, böylece uluslararası sermayenin aktörü olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün AKP’nin yeni lideri olarak önünü açmak, son olarak da artık işlevini tamamlayan darbeci-ulusalcıları tasfiye etmektir. Operasyon böylece tamamlanmış olacaktır.

Burada dikkat çekici olan, TSK’nın, ulusalcıların, AKP’nin bir bölümünün ve R. Tayyip Erdoğan’ın aynı komplonun kurbanları olarak gösterilmesidir. Abdullah Gül’ün uluslararası aktörlerle daha güçlü bağları olduğu tespitinde gerçeklik payı olduğu söylenebilir. Fakat yukarıda saydığımız güçlerin hepsinin ulus-devletin çıkarlarını temsil ettiği ve bu yüzden hedef alındıkları savı ilginçtir. Her ne kadar TSK-ulusalcılar ile AKP-Tayyip Erdoğan arasında laiklik ekseninde bir çatışma varmış gibi görünse de, bu çatışma suni olarak yaratılmıştır. Amaç, bu ulusal güçleri zayıf düşürmek ve Abdullah Gül liderliğindeki yeni AKP’nin uluslararası sermayenin direktifleri doğrultusunda iş görmesini sağlamaktır. Dolayısıyla bu ulusal güçlere düşen oyunun farkına varmak, suni çatışmalarda karşı karşıya gelmemek ve komployu boşa çıkaracak bir devlet politikası belirlemektir. Nitekim M. Kaynak, Türkiye’nin bir türlü uluslararası operasyonların nesnesi olmaktan kurtulamamasını ve kendi stratejilerini geliştirememesinden yakınır. Kaynak’ın “bütün hayatı, Türkiye’ye karşı düzenlenen komploları seyretmekle geçmiş”tir.

Mahir Kaynak’ın zaten ülkemizde komplo teorilerinin “mimarı” olduğu, dolayısıyla yayıncılık politikaları açısından yukarıda söylenenlerde yeni bir husus olmadığı ileri sürülebilir. Bu itiraz bir yönüyle haklı olmakla birlikte, karşı karşıya olduğumuz durum biraz daha farklıdır. Kitabın yayımlandığı dönem, Türkiye’de askeri vesayet rejiminin belki de hiç olmadığı kadar yoğun şekilde tartışıldığı bir dönemdedir. Öyleyse AKP çizgisinde ve çok geniş okur kitlesine sahip bir yayınevi (Timaş), neden R. Tayyip Erdoğan’ı askeri vesayet rejiminin kurbanı olarak değil, uluslararası finans sermayesinin kurbanı olarak resmeden çok-satar bir kitap yayımlamaktadır?

Ergenekon-sonrası yayıncılığın bir önceki dönemle ortak paydasının, devletin bekasının gözetilmesi, dolayısıyla genel anlamda bir Türk milliyetçiliği olduğu söylenebilir. Bu çerçevede, en azından ele aldığımız iki çok-satarda, R. Tayyip Erdoğan neredeyse bir “milli kahraman”a dönüştürülürken askeri vesayet sistemiyle çatışmaya girmemeye özen gösterilir. Öyle ki bizatihi askerler ve ulusalcılar da dış güçler tarafından “manipüle edilmektedir.”

Her iki kitabın da milliyetçilik dozu, söyleşi sırasının faşizan eğilimleri açık olan Ömer Lüfi Mete’ye gelmesiyle daha da yükselir.

Ömer L. Mete kabaca şu tezi işlemektedir: Türkiye için en büyük tehdit Güneydoğu’daki Kürt ayrılıkçığıdır. PKK zaten dış güçlerin uzantısı, terörist bir örgüttür. Fakat “Kürt kökenli vatandaşlarımız”ın ülkeye dönük aidiyet duyguları ciddi olarak zayıflamıştır ve bunda devletin geçmişte yaptığı “hatalar”ın payı reddedilemeyecek düzeydedir. Şimdi yıllar sonra, “Allah’ın bir lütfu” olarak, kendisi Kürt olmayan, ama Kürtlerin kalbini kazanmış birisi, yani R. Tayyip Erdoğan başbakan olmuştur. Bu, Kürt ayrılıkçığının önüne geçebilmek açısından Türkiye için büyük bir şanstır. İşte tam bu sırada dış güçler ne yaptıklarının tam farkında olmayan, “ihanet” içinde olmasa da “gaflet ve delalet” içinde olan yüksek yargıyı kullanarak R. Tayyip Erdoğan’ı tasfiyeye girişmiştir. Böylece AKP’ye açılan kapatma davası, Türkiye’nin iç sorunlar içinde boğulup bir türlü potansiyelini kullanmasını istemeyen dış güçlerin “oyunu”na indirgenmiş olur.

Sonuç olarak, her iki kitap da okurun zihninde şöyle bir imge oluşturmaktan geri durmaz: Mevcut sorunlarımız, Türkiye’yi kendi yanına çekmek isteyen uluslararası güç odakları ile milli çıkarlarımızı koruyan odaklar arasındaki çatışmaya indirgenebilir; R. Tayyip Erdoğan da ikinci kesimin siyasi lider konumundaki temsilcisidir. O halde bize düşen, savaşı milli odağın kazanmasını beklemek ve uyanık olmaktır. Demokratikleşme, insan hakları, askeri vesayet vs. gerçek dünyada çok da karşılığı olmayan sorunlardır.

Erdoğan Operasyonu adlı kitap, Kurtlar Vadisi Pusu dizisine de konuk olur. Dizinin bir bölümünde, Türkiye Devleti’ne yön vermeye çalışan uluslararası güç odaklarının, özellikle ABD-İsrail bağlantılı derin yapının Türkiye’deki baş adamı İskender Büyük bu kitabı okumaktadır. Polat Alemdar ise bilindiği gibi bu yapıya direnen milli derin yapılanmanın kahramanıdır. Diğer yandan, Ömer L. Mete dizinin yapımcılarının görüşlerine büyük değer verdiği bir “ağabey”dir. Dizinin bu bölümünün yayımlandığı günlerde internette çıkan yorumlarda, Erdoğan Operasyonu’nun Tayyip Erdoğan’a yönelik yargı darbesini işleyerek uluslararası güçlerin oyununu bozmaya çalıştığı yorumları yapılır.

Ergenekon-sonrası yayıncılıkta öne çıkan bazı kitaplarda, ulusalcı yayıncılık çizgisinden alıştığımız bir takım temaların tekrarlanması son derece dikkate değer bir olgudur: Aslında Türkiye, milli birlik ve bütünlüğü içinde ciddi yapısal sorunları olmayan bir ülkedir. Bir de Türkiye’yi karıştırmak isteyen şu dış güçler olmasa!

Son olarak bir farklılığın altını çizelim ve burada ele aldığımız kitaplara haksızlık etmeyelim: Bu kez uluslararası güçler darbe yanlısıyken, R. Tayyip Erdoğan ve ekibi demokrattır. 




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/medya-ve-yayincilik/ergenekon-sonrasi-yayincilik-iki-ornek

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.