Müzik

Mardin Alan Araştırması


Sessizlik Duvarları Yıkılmalıdır...Sabri Atman ile Söyleşi*

Mardin bölgesi üzerine başlattığımız alan araştırmasının önemli bir ayağını da Süryaniler oluşturuyor. Bu kapsamda, son dönemde 1915 olayları üzerine çalışmalar yürüten Süryani araştırmacı-yazar Sabri Atman ile yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Merhaba Sabri Bey, Mardin üzerine yürüttüğümüz alan çalışmamızın önemli bir başlığını da Süryaniler oluşturuyor. Sizinle de Süryani tarihi, kültürü ve Süryanilerin günümüzdeki durumu üzerine söyleşmek istedik. Öncelikle Süryaniler kimdir? Anadolu’nun en eski halklarından biri olan Süryanilerin katliamlar ve zorunlu göçler sonucu günümüzde Anadolu’da yok denecek kadar az sayıda kalmış olduğunu biliyoruz. Söyleşimize, Süryanilerin 1900’lerin başından itibaren yaşadıkları süreci; hangi dönemlerde, hangi sebeplerle ve nerelere göç etmek zorunda kaldıklarını konuşarak başlamak istiyoruz.

1895’lerde Bedirxan Bey katliamları diye geçer Hakkari bölgesinde, Nasturi ayaklanması diye de geçer. Belki Yakubiler, Nasturiler, Keldaniler, Süryaniler, Asuriler diye de geçiyor. Aslında Yakubi, Nasturi, Süryani hepsi aynı halk grubu fakat farklı isimlerle kendilerini adlandırıyorlar. Tarihe de farklı bakanlar var. Mesela Türkiye’de Süryanilerin köken olarak Aramilere veya Asurlara dayandığını söyleyen iki teori var. Mesela Almanya’da bazı Süryanilerle sohbet ederseniz daha çok, “biz Aramiyiz” derler. Bazı Süryanilerden de, “yok biz Asuriyiz”i duyarsınız. Fakat Türkiye’de Süryani, bazen de Keldani... Şimdi Süryani kilisesi epey bölünmüş bir kilise. Nastur piskoposun bazı itirazları oluyor ve kendisi kiliseden aforoz ediliyor. Ve onun peşinden gidenler Nasturiler oluyor. Yakub başka bir piskopos. Onun da farklı söylemleri oluyor, onun peşinden gidenler Yakubi oluyor. Ama ikisi de aynı halk grubu. Ulusal kimlik olmayınca dini kimlik ve kilise kimliği ön plana çıkıyor. İnsanlar kendine Keldani, Yakubi, Nasturi diyor. Özünde bunlar aynı dili konuşuyorlar, aynı tarih ve toprak birliğine sahipler, aynı bölgede yaşadılar. Bunlar beş altı bin sene Mezopotamya’da yaşadılar. Türkler bile Anadolu’ya 1071’de geliyorlar. Bir yerde biz Süryaniler Türkiye’nin Kızılderilileriyiz. Eskiden beri orada yaşıyorduk. 1915’te tehcir olayı var. Daha çok Ermeni katliamı, kırımı, soykırımı vs. diye geçer. Fakat bilinmeyen olgulardan bir tanesi de şudur ki 1915’lerde sadece Ermeniler yok edilmedi. Süryaniler de yok edildi. Hangi Süryani yaşlısına “Seyfo” derseniz müthiş etkilenir. “Seyfo” Süryanice kılıç demek. Ve onlar o zaman daha çok “seyfo”yla, kılıçla kesildikleri için “Seyfo” yılı 1914–15, insanların belleğine oturdu. Ve onlarla tartışamazsınız. Bazı solcu arkadaşlarla bile. “Ya bizler de vurduk onlar da vurdu işte, savaştı. Ermeniler Fransızlarla, İngilizlerle işbirliği yaptı vs…” Bunu Süryaniye anlatamazsınız. Yani belki bir anlığına kabalık olmasın diye düşüncelerinizi kabul eder fakat o katledildiğini bilir. Bu soykırım mı, katliam mı, facia mı ne derseniz deyin, onlar 1914-15’lerde toplu bir şekilde katledildiklerini biliyorlar. Hepimiz dedelerimizden onu duyduk. Dedelerimiz de bu hikâyeleri ağlayarak anlatırlar, bunları yaşadılar çünkü. Yalan söylemezler. Yaşlı insanların yalanları da olur fakat onlar yaşadılar bütün bu olanları.

Örneğin ben, dedemin Nusaybin’in köyünde sürekli sırtını bizim köyümüzdeki duvara yasladığını, hep çok uzak bir yerden gelenleri beklediğini görürdüm. Hiç kimseyle konuşmazdı, senelerce falan öyle.  Dedem dünyasına darıldı. Ben en sonunda dedemin hikâyesini Almanya’da yaşlı bir kadından dinledim. Dedemin iki kardeşi o sıralarda vuruluyor, öldürülüyor. Fakat dedemin haberi yok, kayıp bunlar ve dedem sürekli o uzak yoldan kardeşleri bir gün gelecek diye hep öyle bekleyerek yaşadı. Süryanilerde dini bir grup 1915’te İsa Mesih onları kurtaracak diye düşünüyor. Ermeniler katlediliyor, duyuyorlar. Onlar da Hıristiyan, korku başlıyor. Örgütlü falan değiller. Hakkari, Mardin, Diyarbakır ve Urfa’nın köylerinde hayvancılık bağcılıkla uğraşıyorlar. Politik kurumları falan yok, örgütlülükleri yok. Aydınları yok denecek seviyede. Ermeniler çok farklı, daha çok metropol şehirlerinde yaşıyorlar, zengin tabakayı oluşturuyorlar, onlar örgütlüdür bilinirler. Avrupa ülkeleriyle ilişkileri var, aydın çevreleri var, örgütleri var. Süryanilerin öyle bir şeyi yok. İsa’nın dilini konuşuyorlar.

1915’lerde Balkanlar kaybediliyor vs. Enver Paşa, Cemal Paşa, Talat Paşa en son kalan Anadolu toprakları da Türklerin elinden çıkmasın diye Türkiye’deki etnik azınlıkları temizleme kararı alıyorlar. Ve dolayısıyla bunu örgütlü bir şekilde yapıyorlar. Diyarbakır’a İttihat ve Terakki üyesi Dr. Reşit’i gönderiyorlar. Dr. Reşit Diyarbakır ve çevresindeki katliamları ve Kürt aşiretlerini örgütleyen ve Süryanilere karşı kışkırtan Diyarbakır valisidir. Lice, Beşiriye, Midyat kaymakamlarını Hıristiyan katliamlarına katılmadıkları için öldürten de Dr. Reşit. Belgeleri, ispatları var bunun. Süryaniler o sırada katliam başladığı zaman kiliselere kaçıyorlar. Onları kurtaracak tek kurtarıcı Hz. İsa’ydı onlar için. Kapıları kilitlerlerdi ama yukarıdan delikler açılırdı. O deliklerden odun, şu bu içeriye falan atılır, bu sırada içerisi ateşe verilir. Birçok köyde Süryaniler kaçtıkları kiliselerde boğulurlardı. Halen Süryaniler çok iyi bilir, birçok köyde bazı kuyular vardır. Şimdi Ergenekon olayıyla ilgili asit kuyuları falan geçiyor. Ben 1915’leri epey okudum, dinledim. Gazeteleri tarıyorum, Ergenekon olayı bana bu olayla ilgili müthiş bir çağrışım yapıyor. Yani aynı gelenek devam ediyor. Midyat’ta bazı yaşlı Süryaniler söylediler. “Sabri fazla dışarıya aktarma, gidip temizleyecekler. Orada falanca kuyuya gidin, dolu” diyorlar. Gidiyoruz bakıyoruz gerçekten öyle.

En son iki sene önce çıktı, Özgür Gündem miydi bilemiyorum. Kürt gazeteci Nusaybin’in bir köyünde bazı iskeletlere rastladı. En sonunda Yusuf Halaçoğlu -Türk Tarih Kurumu başkanı-, Prof. David Gaunt’ı çağırıyor. Ben David Gaunt’ı gördüm, resimleri araştırıyor. “Sabri, 1915’lerde bilmem nereden giden kafile kayıp, herhalde bunlar. O kafile Ermeniler ve Süryanilerden oluşuyor” diyor. Bir iki arkadaş gönderiliyor oraya, görüyorlar bütün bunları. Fakat resmi prosedür şöyle devam ediyor: David Gaunt İsveç’ten Stockholm Üniversitesi’nden Halaçoğlu tarafından Türkiye’ye davet ediliyor. Kazma kürek veriyorlar David Gaunt’a. “Sen Süryaniler, Ermeniler buralarda demişsin, buyurun kazın.” Adam kuyuya giriyor, hiçbir şey yok. Birkaç kemik falan görüyor. Yusuf Halaçoğlu’na gösteriyor resimleri. “Ben bu resimleri arıyorum” diyor. “Bu resimler burada, yağmur yağdı herhalde, sel aldı götürdü” diyorlar. Yani ispatlar kaybedilmiş. Bugün gazetelere bakın bilmem nerede Ergenekon; 5–10 bin insan meçhul, kayıp fakat çok iyi biliyoruz ki onlar JİTEM vs. tarafından öldürüldüler. 1915’lerde de bu olaylar yaşandı. 1915’lerdeki rakamlar konusunda hiç araştırmam yok fakat David Gaunt 400 bin rakamından söz ediyor. Tabii sadece Türkiye bölgesinden değil, Urmiye, Salamas… Osmanlı İmparatorluğu o taraflara kadar yöneliyordu. Sivas’ta Süryani olduğunu ben bilmezdim fakat Sivas’ta, Adana’da, Maraş’ta, Malatya’da, Viranşehir’de, Siirt’te, Van’da bütün bu bölgelerdeki Süryaniler yok ediliyor. Geri kalanlar ya İslam dinine geçiyor; bunların bir kısmı Kürtleşiyor. Erkekler öldürüldükten sonra daha çok çocuklar evlere götürülüyor. Geri kalanlar Kürtleşiyor, Müslümanlaşıyor. Hatta bazılarıyla ilişkilerimiz var şimdi. Ve bunlar müthiş dinci, alabildiğine Müslüman. Bayram isminde bir arkadaş var. Edirne’de halasıyla kavga yapıyor. “Hala” diyor, “Siirt’ten dedem anlatıyor bizim Müslüman olmadığımızı, Kürt olmadığımızı söylerdi, sen de şahitsin.” “Oğlum” diyor, “anlatırdı doğrudur ama şimdi elhamdülillah Müslümanız.” Yani herhalde artık bu din değiştirenler toplumdaki, siz sahtesiniz, ölümden kurtulmak için İslam dinine geçtiniz, sizinki kabul değil gibi söylemlere karşı kendilerini kabul ettirmek için Müslümandan daha fazla Müslüman oldular. Hatta bugün Türkiye’deki Müslümanlara veya öz Türklere bakın Öztürk tabelasını görürsünüz. Niye adam dükkânının önüne Öztürk veya kahraman Türk yazar?

1914’ten sonraki toplu Süryani göçleri nerelere yapılmış? Bildiğimiz kadarıyla göç edenlerin bir kısmı Amerika’ya gitmiş, bir kısmı da Avrupa’ya gelmiş. Bir de Ortadoğu’da önemli bir Süryani nüfustan söz edebiliyoruz. Örneğin Lübnan’dakiler nasıl gitmişler oraya, ne zaman gitmişler? Yani Arap ülkelerine, Mısır ve Lübnan’a Anadolu’dan mı gidildi yoksa Süryaniler oralarda yaşıyorlar mıydı?

Bu 27 Mayıs 1915’te; tehcir daha çok resmi olarak geçer. Yani tehcir daha çok Ermenilere yöneliktir, daha öncelerine de dayanır. Fakat Süryaniler Ermenilerden farklı olarak bulundukları köylerde öldürüldüler. Tehcir ettirilen yani Deyrülzor taraflarına göç ettirilen Süryanilerin sayısı fazla değildi. Urfa’dan, Van’dan vs. örnekler var. Süryaniler de göç ettirildi Suriye’ye, Lübnan’a fakat daha çok kaldıkları bölgede öldürüldüler. Bir kısmı Ermenistan’a kaçtı. Ermenistan’da Yeni Harput diye bir köy var. Ben yeni gittim birkaç Süryani köyüne. Harput’tan, Elazığ’dan kaçan Süryaniler orada Yeni Harput köylerini inşa ettiler. 1915’lerde Brezilya ve Arjantin’e, niye bilemiyorum, gittiler ama onlar önemli ölçüde asimile oldular. Bir iki kilise var. Bir iki yazar var, onlar da öldü. Süryaniler önemli ölçüde kayıplara uğradılar, asimile oldular. 1933’lerde Nasturi katliamından sonra önemli bir kısım Süryani Amerika’ya Chicago’ya ve Amerika’nın değişik bölgelerine gidiyor. Ve şimdi orada yaşıyorlar. Birkaç kitap çıktı o konuda.

6–7 Eylül olayları var. Rumlarla sınırlı falan deniyor fakat yeterince araştırılmadı. Mesela adam Danimarka’da karikatür yapıyor fakat bir bakıyorsunuz bir ay sonra veya bir iki hafta sonra Midyat’ta yürüyüş yapılıyor. Bir yerde, Danimarka’da Hz. Muhammed’e hakaret eden birisi çıkıyor ama Türkiye’deki Müslüman çevreler bunun hıncını Türkiye’deki yerli Hıristiyanlardan alıyor. Ve dolayısıyla Midyat’ta yürüyüş yapılıyor. 6–7 Eylül olayları İstanbul’la sınırlı değil. Belgeleri, ispatları var. Midyat’taki, Mardin ve Urfa’daki Süryanilere karşı organize yapılmış birtakım faaliyetler de var. Bu 6–7 Eylül olayları 1955’te. Bir de “Vatandaş Türkçe Konuş”, “Yerli Malı” vs. gibi kampanyalardan, farklı bir Hıristiyandır, farklı bir azınlıktır diye Süryaniler de etkileniyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra, “herhalde biz bu ülkede yaşayamayız” diye hep kaçış, hep Avrupa’ya. Bir yerlerden kurtarıcı bekliyorlar.

1980’lerde PKK olayı ve iç savaşta Süryaniler de iki arada bir derede kalıyor; ya PKK’li olacak ya da devlet yanlısı olacak. Hiçbirisine yaranamadı. Sonuç, 67 Süryani kayıp, meçhul. Fakat bazı Süryanilere gözdağı verilirdi. Ben Midyat’ta yaşadım. Almanya’dan Hollanda’dan gelen Süryaniler olurdu, akrabaları ziyaret etmek için bir hafta kalırlardı Midyat’ta. Fakat kaldıkları bir hafta içinde büyük ihtimalle evleri soyulurdu. Süryani ne yapacak, ertesi gün polise gidiyor ve polis diyor ki gidin belediye başkanı var… AKP’den şimdi. Ankara’da oturuyor. İsmet’e giderlerdi belediye başkanının kardeşi. Adam diyordu şu kadar para getirin, malları getireceğim. Yani örgütlü yapılardı. Kürtler, Müslümanlar ise daha çok şey yaparlardı, “Süryaninin malını almayın, nasıl olsa göç edecek, mallar kalacak.” Ve dolayısıyla birçok Süryani malını mülkünü çok çok müthiş ucuz bir paraya sattı ya da öyle bıraktı. Avrupa’ya geçti.

Süryaniler en çok 1960–80 döneminde Türkiye’yi boşalttı. Yani İstanbul’daki arkadaşlar şu anki Süryani nüfusu için 15 bin demişler ama bana biraz fazla geldi, olabilir de. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sanıyorum en çok 2–3 bin Süryani kaldı. Ve bütün Türkiye genelinde benim kafamdaki rakam 8–10 bin. Avrupa ülkelerinden o bölgeye dönüşler falan oldu ama çok sınırlı, 15 kişiyle sınırlı. Epey ev yaptılar. Belli bir yaştan sonra buraya gelen Süryanilerde bütün Türkiyeli insanlarda olduğu gibi müthiş bir özlem var. Buradaki yaşam artık yetmiyor. Parası oldu, işi oldu fakat doğduğu, büyüdüğü güneşi, o yaşamı özlüyor. Belli bir yaştan sonra, ben en iyisi oraya gideyim diyor fakat bunlar çok sınırlı. Yani gerçekle artık bağdaşmayacak. Çocuklar artık buradaki sosyal yaşantıyla haşır neşir oldular.

Türkiye’ye Süryaniler dönecek mi? Bana derseniz bitti Türkiye’de. Sadece numunelik bir iki manastır kaldı. Mor Gabriel Manastırı bugünlerde epey gazetelerde çıkıyor. Bir de Deyr-ül Zafaran Manastırı. O da Mardin de. Midyat’taki manastıra baskı daha çok manastırın devlet güdümünde olmamasından kaynaklanıyor, odur mesele. AKP’de milletvekili var Süleyman Çelebi, korucu başı, onun yönlendirdiği birkaç aşiret var. Ve sanıyorum geriye kalan 1–2 bin Süryaniye de siz de buradan defolun deniyor. Fakat buna karşı müthiş bir tepki var. Türkiye’deki ilerici, demokrat çevreler de “bu bizim zenginliğimiz. Sadece Süryanilere değil bize de yapıyorsunuz bu olayı, Türkiye’yi fakirleştiriyorsunuz” diyor. Fakat ben gerçekçi konuşuyorum, Türkiye’de Süryanilerin kökü kazındı. Ermeniler ve Rumlar ve Türkiye Türkleştirildi. Kürtler var ama Kürtlerle baş edemeyecek ona inanıyorum.

Lozan’da Süryanilere azınlık statüsü verilmiyor. Süryaniler, Mar Şamon’un önderliğinde, bu toprakların insanları olduklarını düşünerek ötekilik statüsünü kabul etmiyorlar sanırız. Sonraki süreçte Ermenilerin kısmi de olsa okulları olabiliyor, bu okullarda anadilde eğitim yapılabiliyor. Rumlar da öyle bir şans elde ediyorlar bu antlaşmayla. Süryanilerin böyle bir imkânı olmuyor. Lozan sürecindeki bu kararın sebebi ne olabilir?

Bizde genellikle kilise devletin kontrolündedir, Ermeni kilisesi de öyle. Örneğin Ermeni piskoposu seçilecek İstanbul’da, yani Ermeniler seçecek nihayetinde fakat devlet dayatıyor Mesrop bilmem kim seçilecek diye. En sonunda da o Mesrop seçiliyor. Türkiye’de üç tane Süryani piskoposu var. İkisi ile devletin ilişkileri çok iyi devam ediyor, problem yok. Sadece birisi ile problem devam ediyor, o devletin dediğini yapmıyor. O da Midyat’taki Mor Gabriel Manastırı piskoposu. Geçmişte de böyleydi. Lozan’da da örneğin, o dönem Süryanilerin haberi yok Lozan’da görüşme yapılacağından. Zaten takip edemiyorlar, bilmiyorlar. O sırada söyleniyor, ismi aklımda değil, haber ver diyorlar, o da haber veriyor. İsmet Paşa temsil etsin orada bizi, zaten gayrımız ayrımız falan yok, deniyor. Ve dolayısıyla Lozan’da Süryaniler azınlık olarak tanınmıyor. Fakat bir maddesinde Ermeniler, Rumlar ve diğer Hıristiyanlar diye bir ifade var. Süryaniler diğer Hıristiyan ama Süryani olarak Lozan Antlaşması’nda geçmiyorlar. Dolayısıyla okulları falan yok, kabul edilmiyorlar.

Ama öncesindeki dönemde Süryani çocukların okuduğu okullar var, değil mi?

Evet, Urfa’da, Harput’ta, Antep’te ve Mardin’de var. Süryanice resimler var. Daha çok misyonerler yardımcı oluyor. Lozan’dan önce var öyle bir dönem. Fakat ondan sonra zaten bütün politika bunların bitirilmesi, Türkleştirilmesi yönünde. Türkleştirilmenin Kürtler de içinde, diğer Müslümanlar da. Yani farklı Balkan ülkelerinden gelen de Türkleştirilecek. Fakat onlar yok edilmeyecek çünkü din birliği var. Onların asimile edilmeleri çok daha kolay. Konya’ya, başka bölgelere falan götürülüyorlar. Bunlar Türkleştiriliyor bir dönem. Fakat Süryanilerin, arada din olayı da var, asimile edilmeleri çok kolay değil. Onlar önemli ölçüde Ermenilerle birlikte yok ediliyorlar. Geri kalanı da eğitim sistemiyle birlikte “Ne Mutlu Türküm Diyene” diye bağırtılacak ya da huzursuz edilip bu ülkeden göç ettirilecek. Zaten Atatürk’ün ilk adalet bakanı, neydi ismi, benim bir kitabımda 1930 yılında Milliyet gazetesinden bir alıntı var: “Bu ülke Türklerin ülkesidir, Türk olmayanların burada sadece köle kul olmaya hakkı vardır.” 1930’da Atatürk’ün ilk adalet bakanı bunu böyle söyleyebiliyor. Ya köle olacaksın ya da çöpçü. O anlamda bir cümle… Ve sürekli huzursuz edildik. 1915’te katliam, 1932-33’lerde soyadı kanunu.

Mesela benim soyadım Atman. Daha önceki soyadım ise Pancaro: Süryanice bir soyadı. Benim ilk devrimci eylemim 8 yaşımda başlıyor. Jandarmalar köye geliyor, ortada bir kilise ve bir tabela dikiyorlar: “Taşköy.” Ben de taşları alıyorum tabelaya atıyorum,  işte köyümüzün ismi “Arbo” diye. Yani yalnızca bizim köyümüz değil, o bölgedeki bütün köylerin isimleri değiştiriliyor. Soyadı kanunuyla birlikte “Arbo” Taş oluyor; “Anhel” Yemişli oluyor. 1932-33’lerde birçok köyün adı, soyadları Kürtlerde de, bizlerde de değiştiriliyor. 42–43’lerde “Vatandaş Türkçe Konuş”, “Yerli Malı Kullan” kampanyaları, 6–7 Eylül olayları oluyor, hatta 73’lerde de Kıbrıs olayları oluyor. 80’lerde askeri darbe. Askeri cunta döneminde devletin yaptığı ikinci bir darbe de İslam dinini okullarda mecburi din dersi olarak koymasıdır. Mesela Süryaninin varı yoğu Hıristiyan, İsa Mesih, başka hiçbir şeyi yok zaten. Okula gidecek çocuğu, Kuran okuyacak. Öldür onu, Kuran okutma. Ben çocukluğumdan biliyorum, öyle yetiştik. “Kessinler ben Müslüman olmam” diye büyüdük ve öyle algılıyoruz. Avrupa ülkelerinde, Türkiye’de buna karşı epey protesto yapıldı fakat hiçbir şey olmadı. Nihayetinde insanlar alıp çocuklarını Avrupa ülkelerine gittiler. Yani bu ülkede artık kurtuluş yok. Müslüman olmaktansa ben ölümü göze alırım diyor, Avrupa ülkelerine kaçıyor.

1915 öncesinde ve sonrasındaki Süryani nüfusuyla ilgili genel bir bilgi var mı?

Süryanilerin sayısı 700–800 bin dolayında. Bu rakam mezhep farklılıklarıyla beraber, fakat sadece Türkiye değil Urmiye, Salamas, Lübnan ve Suriye de içinde. Irak’ta epey Asuri, Süryani var. Bunlar Asuri. Doğu kilisesi bugün de Asurian olarak geçer. Dünyadaki Süryani nüfusu 4 milyona yakın. Ermeni soykırımında da duyuyorsunuz, Ermeniler 1 milyon der, öbür taraf yok 200 bin. Süryanilerde de bazen 600 bin Süryani öldürüldü deniyor. Öbür taraftan çıkıyor üniversitelerde bazı profesörler, “yok kardeşim, o zaman 1915’lerdeki Süryanilerin toplam nüfusu 50 bindi, nereden çıkardınız 600 bini?” diyorlar. Yani sağlam bir istatistik yok. 1915 olaylarıyla ilgili olarak Prof. David Gaunt 400 bin rakamını veriyor aşağı yukarı. Ben de tahmini rakamlardan hareket ederek söyleyebilirim ki 350–400 bin Süryani 1915 olaylarında yok edildi. Geriye 200, 250, 300 bin Süryani bırakıldı 1915’ten sonra. Hıristiyanlara karşı farklı bir muamele olarak vergilendirme olayı da vardı. Hatta 1980’lerde bile mesela Türkiye’deki memurlar köylere gelir, vergi toplar. Köyün muhtarıdır, papazıdır veya din adamıdır, ne kadar hayvan varsa köyde ona göre vergi ödüyor. Adam 300 olsa bile valla 20–30 vardır diyor. Bir de kelle başı vergilendirme olayı var Hıristiyan azınlıklar için, dolayısıyla rakam çok çok düşük tutulurdu Süryaniler tarafından, Ermeniler tarafından. Hatta insanlar dağlarda, şurada burada yaşıyordu, istatistik ne arar?

 

Peki, 1927’de Adana, Urfa ve Adıyaman’da yaşanan olaylar…

O dönemi doğrusu pek bilmiyorum. Bugün bile Adıyaman’da, Hatay’da Arapça konuşan Süryaniler var. Ortodoks Malikiler diye geçerler. Melik Süryanice veya Arapça kral demek. Rum Ortodoks, bazen Süryani Ortodoks diye geçerler. Süreç içerisinde dil birliği de yok olunca Arapça konuşmaya başlıyor bu insanlar. Fakat Süryani oldukları da söyleniyor ve Süryani oldukları doğru. Onlar da Türkleştirildi, Araplaştırıldı.

Kökenleri tartışmalı bir başka topluluk da sanıyoruz Mahelmiler. Bu topluluğun kökeni hakkında bilginiz var mı? Süryani olduklarına, Arap olduklarına dönük tezler mevcut sanırız.

Mahelmiler konusunda farklı teoriler var. Mahelmi bir bölge, sanıyorum 70 dolayında köy var. Nüfusunu tam bilemiyorum. Süryaniler bunların Süryani Hıristiyan olduklarını söyler. Dicle Üniversitesi’nde araştırma yapan bazıları da, “hayır, bunların Süryanilerle ilişkileri yok. Başlı başına farklı etnik bir grup” der. Süryaniler, 1800’lerde kiliseden oruç meselesinden dolayı aforoz edilenlerden bir kısmının sonradan din değiştirdiğini söylüyor. Müslüman oluyorlar. Hatta örneğin bizde ekmek yaptıkları zaman hamur bittikten sonra haç yaparlar, her şey İsa Mesih ya. Mahalmi köylerinde de böyle yapılıyor.

Sadece Mardin bölgesinde mi yaşıyorlar?

Mardin, Urfa, Diyarbakır bölgesinde Mahalmiler var. Mardin’de daha çok. Fethullah Süryanilerin çok sevdikleri bir din adamı. Bugün Deyr-ül Zafaran’a giderseniz Hanna Dolabani var, piskopos. Sevdikleri için bir onun resmi var orada, bir de bir şeyhin. 1915’te Midyat’ın doğusunda bir köy var: İnvardo. Türkçesi Gülgöze. O sırada bütün Süryaniler kaçıp o köyde toplanıyorlar. Ve aşağı yukarı 50 gün abluka altına alınıyorlar. Onlar da kendilerini koruyorlar. Epey insan ölüyor, fakat tek kurtuluş orada, İberto köyünde. Bu şeyh Fethullah Mahalmi geliyor, arabulucu oluyor. Müslümanlara, “Kuran’da, İslam’da bu yaptığınız yoktur, Süryanilere dokunmayın, bunlar bizim dostlarımız, insanlarımız” diyor. Benim de söyleşi yaptığım yaşlı insanlar var, onlar çok iyi anlatıyorlar. Ve şeyh bunlarla Süryanice konuşuyor:  “Ben size oğlumu göndereceğim, rehin tutun onu. Fakat size ne kadar Türkçe, Kürtçe teslim olun desem de beni dinlemeyin. Sadece sizin dilinizle -birkaç şifre falan veriyor- ben bunları söyledikten sonra teslim olun. Yoksa sizi öldürecekler” diyor. Oğlunu da rehin olarak gönderiyor, gönüllü olarak. Süryanileri kurtarıyor. Ve geçen sene Hürriyet, Milliyet gazetesinde belki karşılaşmış olabilirsiniz, Hollanda’dan, İsveç’ten epey Süryani onun türbesine gidip çiçek bıraktı. Şeyh Fethullah Mardin’in bir köyünde ve çocukları var. Viyana Üniversitesi’nde de bir oğlu var araştırmacı.

Mahalmiler öyle… Onlar hakkında iki farklı teori var. İlki, onların Süryani kökenli olduğu, diğeri de onların farklı oldukları. Onlar Arapça konuşurlar. Mesela bugün Midyat’ta Estel diye bir bölge var. Midyat’ta daha çok Kürtler Kürtçe konuşur fakat Estel bölgesinde Türk değil, Kürt değil, Süryani de değil, Mahalmi Arapça konuşurlar. Araptır yani ama nerde, nasıl olmuş bilmiyorum…

Süryanilerin tarihine dönecek olursak, 1915’ler, 1927’lerden sonra sizin de bahsettiğiniz gibi 1955’teki 6–7 Eylül olayları geliyor. Bu olayların İstanbul’la sınırlı olmadığını söylediniz. Bu dönemde Süryanilerin yaşadığı yerlerde Süryanilere yönelik ne tarz müdahaleler oldu?

Örneğin 6–7 Eylül olaylarıyla değil fakat Kıbrıs olayıyla ilgili olarak Makaryos’a karşı yürüyüşler düzenlendi. Bu yürüyüşler Midyat’ta yapıldı ve o sırada Midyat büyük oranda Süryani. Fakat Makaryos’a karşı yürüyüş yapacağın yer Midyat olmamalı. Ve yürüyüşün başında da bir köpek, köpeğin boynunda da bir haç. Örgütlü olarak köylerden getirtildi insanlar. Epey propaganda, ajitasyon yapıldı. Süryanilere gözdağı verildi. Şimdi Süryanilerin de haberi oluyor, 1–2 bin kişi yürüyor, en önde köpek ve köpeğin boynunda da haç. Gelip Müslüman mahallesinde domuz eti satmak ona derler. O sırada kalkıp provokasyona getirmek istiyorlar. Sandalyeye çıkıp konuşmayı yapan kişi sadece Makaryos’a değil haça da küfrediyor ve yanındaki insanlar da Hıristiyan. Dolayısıyla onların tepki göstermesini bekliyorlar. Tepki de gösteriyorlar fakat daha önceden tedbir alınmış. Süryanilere iyi Müslümanlardan veya Kürtlerden haber geliyor: “Dikkatli olun, burada size 1915’lerde yapıldığı gibi küçük bir katliam örgütlendiriliyor. Eğer tedbirinizi almazsanız gerçekten burada önemli ölçüde katliam olacak.” Ve Süryaniler toplanıyorlar. Ben yaşlı Süryanilerle söyleşi yaptım. Bu işin içinde olan Süryanilere haber veriyorlar hemen, toplandık biz ne yapabiliriz diye. O sırada Kamil Şamon Lübnan’da Süryani yönetici, bayağı tanınmış birisi. Fransa’yla ilişkileri çok iyi. Kamil Şamon’a haber veriyorlar, “Urfa, Mardin ve Nusaybin’de kalan Süryanilere karşı böyle bir duyumumuz oldu, yeni bir katliam hazırlığı planlanıyor, lütfen bizim yardımımıza koşun” diye. Fransa da Türkiye’ye bunu soruyor; Midyat’ta Süryanilere karşı bir şey yapmayın, diyor. Ve dolayısıyla Süryaniler o sırada kurtuluyor. Nusaybin’de, Mardin’de, Viranşehir’de 6–7 Eylül’de olduğu gibi Süryanilerin mallarına mülklerine el konuluyor ve baskınlar yapılıyor. Malları mülkleri talan ediliyor. Yani bu olay sadece Ermenilerle, Rumlarla, Yahudilerle sınırlı değil. Şimdi adam çok açık itiraf etti: Sabri Yirmibeşoğlu. Ve ortaya çıktı. MİT Atatürk’ün Selanik’teki evine bombayı atıyor ve ertesi gün de Express gazetesi vs. bayraklı yayın yapıyor. İşte “Rumlar Atatürk’ün evine bomba attılar.” İnsanlar galeyana getiriliyor. Ve sayısını bilemiyorum. Dilek Güven var, doktora çalışmasını Bochum Üniversitesi’nde yaptı. Şimdi Sabancı Üniversitesi’nde. 6–7 Eylül olaylarıyla ilgili çok iyi bir çalışması var.

Söz 6–7 Eylül’den açılmışken, Süryanilerin İstanbul’daki durumunu da soralım. Diğer halklar nezdinde İstanbul söz konusu olduğunda, örneğin bir “İstanbul Ermenileri”nden, “İstanbul Rumları”ndan yahut “İstanbul Yahudileri”nden bahsedebiliyoruz. Veya Osmanlı’dan bu yana gerek ekonomik, gerekse politik nedenlerle birçok Kürdün İstanbul’a göç ettiğini biliyoruz. Hatta bu konuda Kürt yazar Rohat Alakom’un İstanbul Kürtleri adlı bir çalışması da mevcut. Peki, Süryanilerin İstanbul ile ilişkisi nasıl?

İstanbul’daki Süryaniler Rum ve Ermenilerden farklı biraz. Daha çok Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden İstanbul’a gelip yerleşmişler. Ve daha çok ekonomik nedenlerden dolayı. Fakat sadece ekonomik olarak bakılmamalı. Gerçekten büyük şehirlerde insanların kendi kimliğini saklayabilmesi çok daha kolaydır. Mesela Midyat’ta, Mardin’de isminiz bile sorun olabilir. Benim kardeşimin ismi Simon, fakat babam Nusaybin’e nüfus dairesine gittiğinde Sinan mı duydular artık, nüfus cüzdanına Sinan yazmışlar. Oysa hiçbir Süryanide Sinan ismini göremezsiniz.

Peki, İstanbul’a ilk ne zaman geldi Süryaniler?

Daha çok, işte hem ekonomik hem kendini saklama niyetiyle 60’larda falan. Mardin’den ilk defa, Balık Rum Hastanesi var, oraya çalışmaya giderlerdi. Mardin’in köylerinden Harput’a çalışmak için giderlerdi. İstanbul’da Kent fabrikası var. Tahircioğulları’nın, çok zengin bir aile, Mardinli bunlar.

Süryanice okul açmak şimdiye kadar yok. Süryanice öğrenenler dini eğitim almak, İncil vs. okumak için medrese ve kiliselerde Süryanice öğrenirlerdi. Bunun dışında yok. İstanbul’daki Süryanilerin bir kısmı şu anda daha çok devletin dediğini der, zengin tabaka. Tahircioğulları var; Mardinli, ekonomik durumları çok çok iyidir. Adam Süryanidir köken olarak ama Türkten daha Türktür.

Ben 9–10 yaşımda köyden çıkıp Adapazarı’na gittim. İlkokul öğretmenimiz, bu adam hiç Türkçe öğrenemeyecek, diye babamı ikna ediyor. İşte, “Sabri gelsin bizimle Adapazarı’nda bir sene kalsın” falan. Babamı da severdi, tayini çıkmıştı. “İyi Türkçe öğrenir, bir de dünyayı görür” diyor. Ben de 9–10 yaşımda öğretmenimle beraber Adapazarı’na, Kaynarca’ya gidiyorum. Herhalde yol otobüsle bir iki gün sürerdi o sırada. Kaynarca’ya vardığımızda da otobüsten iniyoruz, etrafımızda 300–400 insan. Herkes Gâvur Sabri gelecek diye bekliyor. Anlam veremiyordum. Midyat’ta da o sıralarda İstanbul’dan veya Hollanda’dan birisi gelsin, etrafında toplanırdık biz çocuklar. Nasıl birisi Hollandalı? Sanki ben de uzaydan falan gelmişim. Bir sene orada kaldım. Kızdıkları zaman öküzlere gâvur derlerdi, bir de Hıristiyanlara herhalde. Kaldığım aile de müthiş dinci mi dinci. İmam hatip liseleri vs… Kuran okuyorlar ve ben, günaha giriyorum, öyle algılıyorum. Öbür odaya gidiyorum, ne yapacaksın? Ama affediyor İsa. Bir sene kaldım orada. Yaşlılar da takılırlardı, “ya Sabri gel dedelerini gösterelim.” “Dedelerim Nusaybin’de” derdim. “Yo, yo burada” diye mezarlıklara götürürlerdi. Ve gerçekten kemik, iskelet görürdüm. Bir çocuk kafasında ben hâlâ bu olayla uğraşıyorum, onun etkisi var kesinlikle. Bir anlam veremezdim fakat ondan sonra büyüyünce, okuyunca Türkiye’nin coğrafyası, etnik azınlıklar, nerede nasıl, 1915 olayları vs. anladım. Taner Akçam diyor, 1914’lerde Türkiye’nin yüzde 33 dolayı Hıristiyan azınlıklardan oluşuyor diye. 2009 yılındayız şimdi, Türkiye’deki Hıristiyan azınlıkların sayısı 72 bin kaldı. Artık temizlendi. Sonradan farkına varıyorum. Evet, bunlar dedelerin dedikleri, Ermenilerdi ve 1915’lerde Kaynarca Adapazarı’nda öldürülmüşlerdi. Ama ben Hıristiyan olduğum için dedelerim oluyordu, arada pek fazla fark yoktu. Ermeni, Süryani... Ve biz Süryanilerde çok geçer. Yaşlılar diyorlar, 1915’lerde Hıristiyan, Ermeni, Süryani falan hiç ayrım yapmadılar: “Soğan soğandır, doğrayın.” Ve o siyaset güdülmüştü. Soğan soğandır, Kürtçe “pîvaz pîvaz e.” Ve doğradılar… Adapazarı’nda bir sene falan kaldım, çok şey öğrendim. Bir parça gâvurdum orada, ama Mardin’e döndüğümde de Kaynarcalı Sabri olmuştum. Bana takılıyorlardı Kaynarcalı Sabri diye.

Süryaniler Ermenilerden, Rumlardan biraz farklı dediniz. İstanbul’a baktığımızda Süryaniler sonradan geliyorlar ama Rumlar ve Ermenilerde ticaretle uğraşan, elinde sermayesi olan ve bu anlamda farklı ilişki ağlarına da sahip bir kesim var. Süryanilerin yüzü daha çok Suriye’ye dönük gibi…

Evet, sınırda çünkü…

Kürtler göçebe, yerleşik hayata daha sonra geçiyorlar ama Süryaniler öyle de değil. Meslekleri var, yerleşik bir hayata sahipler. Bu fark Süryanilerde nasıl açığa çıkıyor?

Geri kalmışlık sanıyorum, yaşadıkları alan çok farklı bir alan. Mesela Ermeniler İstanbul ve İzmir gibi daha çok metropol şehirlerde yaşıyor. Süryaniler ise çok geri kalmış, sadece hayvancılık ve bağcılığın yapıldığı bir bölgede yaşıyorlar, tarımla uğraşıyorlar. Gelişmişlik seviyesi de o kadardır. Dolayısıyla Mardin’de bir Süryaninin gelip İstanbul’da yaşayan bir Ermeni gibi Avrupa ülkeleriyle ticaret yapma olanağı çok yok. Dil, kapital olayı var. Ama Suriye, Nusaybin, Kamışlı zaten komşu, gidip gelebiliyor.

Süryaniler hangi meslekleri, zanaatları biliyorlardı? Örneğin, Diyarbakır’da puşicilik, ipek dokumacılığı vs. yapıldığını biliyoruz. Göçlerden sonra bu meslekleri kimler öğreniyor?

Taşçılık var. Mesela bir kitap var: Taşın Dili Olsa. Midyat’a gidin şimdi, Süryanilerin oradaki yokluğunu hemen hissedersiniz. Bir tarafta kireç süslenmiş taşlarla yapılmış evler, öbür tarafta sadece ahşap evler, çimento… Hiç sanat eseri olmayan binalar var yeni Midyat’ta. Oradaki farkı, taş sanatının öldüğünü gösterirler. Halen taşçılık mesleğini sürdüren var mı bilemiyorum Türkiye’de. Bir de telkari, terzilik ve kuyumculuk çok yaygın Süryanilerde. Selanik’e gittim üç kuyumcu dükkânı var, üçü de Süryani. Amerika’ya gittim, Avustralya’da halen devam ediyor. Fakat altın kuyumculuk işi buralarda geri kalmış ülkelerdeki gibi pek rağbet görmüyor. Oralarda genellikle çok enflasyon olduğu için insanlar sürekli ellerindeki parayı altına çeviriyorlar. Bir de geri kalmış ülkelerde hatta Suriye’de benim çok dikkatimi çekti. Gençler bir bakıyorsun yaşam koşulları çok çok zayıf fakat varını yoğunu süslenmeye püslenmeye yatırmış. Herhalde statü olayı var, bilemiyorum. Taşıdığı altınla toplumdaki yerini göstermeye çalışıyor. Avrupa ülkelerinde insanlar çok zengin, olanakları var fakat altın pek rağbet görmez.

Ticaret olayı vardı Süryanilerde. Şöyle mesela bizim bölgeden Suriye’ye kaçakçılık yapılırdı, geçimini o şekilde sürdürürdü insanlar. Yollar mayınlı. Hollanda’da var bir iki tanıdığım, babalarına mayın çarptı öldü. Kaçakçılık 80’lerden önce epey yaygındı, şimdi bilemiyorum. Belki ihtiyaç kalmadı. Fakat Türkiye’den epey hayvan götürürlerdi, tütün falan. Onun ötesinde sanat, terzilik, kuyumculuk epey vardı Midyat’ta. Sadece Süryanilerin tekelindeydi sanki. Müslüman çocuklar gelirdi öğrenmek için fakat ustabaşı hep Süryaniydi. Niye sadece Süryanilerle sınırlıydı bilemiyorum doğrusu. Avrupa’da mesela şimdi Enschede’ye çıksak bir bakacaksınız 10’a yakın restoranın sahipleri Süryani. Elbise dükkânı var bir iki tane. Konfeksiyon da vardı Hollanda’da. 10 sene önce konfeksiyon olayı da bitti. İsveç’te Stockholm’un göbeğinde en işlek restoranlar Süryanilerin. Tabii ticaret yapmak için bir, eğitim; iki, kapital para ister. Onlar da o kadarını yapabiliyorlar, başka işleri yapamıyorlar sanıyorum.

Şimdi biraz Süryani müziği üzerine konuşsak… Bu konuda elimizdeki sınırlı kaynaklardan hareketle görüyoruz ki Süryanilerde kilise müziği binlerce yıl öncesine dayanan köklü bir geleneğe sahip. Tarihsel olarak birtakım göçler ve katliamlar yaşanıyor ve aslında kilise dışındaki müzik ve kültür özellikle katlediliyor, tahribata uğruyor. Fakat Süryani halk müziğinin 1930’larda yeniden canlandığından bahsediliyor. Elimizde, kilise dışındaki müziklere ait çok fazla kayıt da yok. Siz bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Ben Süryani müziğini ilk defa Midyat’ta duydum. Müthiş şaşırdım. Habib Musa ismi belki yabancı değil size, şimdi İsveç’te yaşıyor. Kendisi Midyat’ın köylerinden. Fakat 1915’lerde Suriye’ye göç ediyorlar. Suriyeli bir Süryani Habib Musa ve Süryaniler arasında epey tanınıyor. Ve Türkiye’de Süryaniler ilk defa sanıyorum Habib Musa’yı duydular. Suriye’den kasetleri gelirdi. Çok şaşırtıcıydı. Biz daha çok kilisede birtakım melodiler falan duyardık. Ben ateistim fakat kiliseye sosyal nedenlerden dolayı gittiğim oluyor, insanları görüyorum. Fakat bana müthiş bir rahatlık veriyor, hoşuma gidiyor. Duygularım, vatan, köy, her şey aklıma geliyor. Ve kilisede yapılan müzik, o korolar… İsveç’te özellikle koro çalışmalarına önem veriliyor ve inanıyorum, kiliselere giden birçok insan müzik dinlemek için gidiyor. Hatta ben bunu Avrupalılarda da görüyorum. Bir ara 1992’de İngiltere’ye gitmiştim. Bir ailede kalmıştım. Bana sürekli ateist olduklarını söylüyorlardı. Pazar günü geldi, “hadi Sabri kiliseye gidelim” dediler. “Hayret” dedim, “siz ateistsiniz, dine inanmıyorsunuz, ne kilisesi?” “Biz kiliseye müzik dinlemeye gidiyoruz” dediler. Onlarla gittim, gerçekten harikaydı. Süryani müziğin tarihçesini çok çok iyi bilemiyorum fakat bilebildiğim kadarıyla müzik uzun bir dönem günah sayılıyor. Müziğin, sadece kiliseyle sınırlı olduğu 1930’lardan sonra, Suriye, Lübnan ve Irak’ta kilise dışına taşındığını ve bugüne geldiğini biliyorum.

Bugün ise, özellikle son 10 sene içerisinde çok kopyacı bir müzik türü gelişti Süryanilerde. Ama daha çok Türk müziğinden ve Kürtçe müzikten etkilenip yaptılar. Esas Süryanice müziği yapanlar Suriye ve Lübnan’daki Süryanilerdir. Onların kültürel, sosyal, politik ve ekonomik açıdan, her yönüyle Türkiye’deki Süryanilerden çok daha gelişmiş bir kültürel birikimleri var. Süryani müziğini en iyi yapanlar Suriye, Irak ve Lübnan’dan gelen Süryanilerdir. Biz onlarla Avrupa ülkelerinde buluşuyoruz. Mesela ben Nusaybin doğumluyum. Akrabalarımın çoğunluğu Suriye’de. Ne ben ne kardeşlerim olsun bir gün Suriye’ye, ne de onlar Türkiye’ye gelip birbirimizi ziyaret edemedik. Sınırlar var, zorluklar var. Daha çok son 30–35 sene içerisinde Avrupa ülkelerine; İsveç’e, Hollanda ve Almanya’ya Türkiye’den Süryani göçü başladı. Veya Suriye’den de aynı şekilde. Farklı ülkelerde yaşayan Süryaniler birbirlerini daha çok Avrupa ülkelerinde görmeye ve tanımaya başladılar. Ve o sırada bir baktılar, Türkiye‘deki Süryaniler Türkiye’deki dinden, müzikten ve kültürden çok etkilenmiş. Suriye’deki, Lübnan’daki Süryaniler de aynı şekilde o devletlerin kültürlerinden etkilenmişler. Kısa bir dönem içerisinde kendi aralarında bile bazı zorluklar yaşadılar. Mesela biz Süryanice konuştuğumuzda anadilimizdeki birçok kelime Türkçe çıkıyordu. Onlar anlayamıyordu bizi. Ve onların konuştuğu Süryanicede de Arapça kelimeler çıkıyordu. Müzikte de öyle… Yani onlar Feyruz’u dinler, biz İbrahim Tatlıses’i dinleriz evlerimizde. Onlar anlamıyordu ne bağırıyor bu adam… Velhasıl son 30 sene içerisinde bir kaynaşma oldu. Süryani gençleri bu ülkelerde yavaş yavaş okuyorlar, büyüyorlar ve kültürel birikimleri oluyor. Müzikle uğraşanlar var, sanatla uğraşanlar var. Yavaş yavaş kendi öz kimliklerine bir dönüş var Süryanilerde. Müzikle uğraşan insanlar daha çok İsveç’te, Almanya’da. İsveç’te yüz bine yakın Süryani var değişik ülkelerden gelen. Bunların önemli bir kısmı Lübnan’dan, Suriye’den, Irak’tan geliyor.

Süryanice müziği ilk kez Habib Musa ile duyduğunuzu söylediniz. Peki, sizin aile ortamlarınızda Kürtçe şarkılar mı dinleniyordu? Nasıl bir kültür vardı? Süryani müzisyen Hanna Şabo da ilk defa 70’lerde Süryanice bir şarkı olarak “Şamomar”ı duyduğunu söylüyor. Evlerde Süryanice söyleme geleneği yok muydu?

Kürtçe müzik genellikle düğünlerde olurdu. Düğünlere Mıtrıbiler çağırılırdı. Onlar kemençe çalarlardı ve müthiş üstatlardı. Bizde bu ayıplanırdı. Örneğin müzik yapıldığı zaman olumsuz anlamda, “sen Mıtrıbi mi oldun, çalıyorsun?” diye Süryanice takılınırdı. Fakat düğünlere de Mıtrıbiler çağrılırdı. Öyle bir olay vardı.

Evlerde Süryanice konuşuluyor ama düğünlerde şarkı söylenmiyor, öyle mi?

Evet, evlerde benim doğduğum köyde kimse Türkçe bilmiyordu. Ben ilkokulda, 6–7 yaşındayken Türkçeyi öğrendim. Daha önce herkes Süryani ve Süryanice konuşuyor. Askere gidenlerden iyi kötü Türkçe bilenler vardı. Ama daha çok Kürtçe ve Arapça konuşulurdu. Ve biz Türkçeyi ilkokulda öğrenmeye başladık. Bilmiyorum başka arkadaşlarla söyleşiler yaptınız mı Süryaniler dışında, fakat bizim okullarda Süryanice konuşmak yasaktı. Özellikle bizim köylere gönderilen öğretmenler özel sıfatlarla gönderilen öğretmenlerdi. Köyden bir iki adamı seçer, akşamleyin kapı gezdirirlerdi ve dinlerlerdi. Eğer evde öğrenciler Süryanice konuşuyordu ise ertesi gün bunun hesabı dayakla sorulurdu. Sınıfta bugünkü muhbirlik sistemi vardı. Bir iki kişiye söylenirdi, “sen temsilcimiz olacaksın ve gezeceksin. Öğrenciler arasında kim Süryanice konuşmuşsa ismini ileteceksin” diye. Böyle bir olay vardı ve Süryanice, okullarda yasaktı bize. Sanıyorum Kürtler için de geçerliydi, sadece Süryanilerle sınırlı değildi. Şimdi halen okullarda bu şekilde mi devam ediyor, bilemiyorum doğrusu. Gerçi pek fazla insan kalmadı, ona gerek de yok artık. Fakat o sırada biz iki şeyi anlamıştık. Bir, dilimizi konuşmak doğru değildir, bu bize öğretiliyordu. Yani Türkçe konuşacaksınız. Öğretilen ikinci bir yalan da bizim Türk olduğumuzdu. Yani sabah akşam sınıfa girmeden önce “hazır ol”a girer; “Türküm, doğruyum…” avazımız çıkıncaya kadar bağırırdık.

Fakat gün geldi, bunlar bize niye bağırtıyorlar diye soru işaretleri oldu. Daha çok Avrupa ülkelerine çıkışla birlikte ters tepmeye başladı. Bizde bir dönem ölçüsüz bir tepki oluştu; “lanet olsun Türkiye’ye. Bizi öldürdüler, katlettiler, dilimizi yasakladılar, bize yalan öğrettiler, bizim Türk olduğumuzu söylediler. Ama biz o değiliz, başkayız” ve ona sarıldık. Türke, Türkiye’ye karşı bir tepki ama Türkler dediğimiz zaman da şunu söyleyeyim, öyle bir düşmanlık yok, anti-Türk gibi bir şey olmadı. Ama bir yerde gönül kırıklığına uğradı Süryaniler ve şimdi yavaş yavaş Türkiye ile Türkiye’deki insanlarla ilişkiler var. İnsanlar burada kültür ediniyorlar. Olayları farklı bir şekilde kavramak için imkânlar var ve nihayetinde, bunu bize yaptıran, bu haksızlıkları bize yaptıran, kendi halkına da yapmıştır sonucuna varıyoruz. İyi Türklerle ilişkilerimiz devam ediyor, kötü Türklerle de mücadelemiz devam ediyor…

Aile üyeleriniz, köyünüzdeki yaşlılar veya son dönemde görüştüğünüz insanlar arasında yaşadıklarını müziğe aktaranlar yok mu? Örneğin ağıtlara…

Haklısınız, Süryanice var fakat yazılı yok, sözlü. Bir tarihte var, anlatılır. Fakat eli kalem tutup bunları kâğıda döken yok Ermeniler gibi. Ağıtlar var mesela cenaze törenlerinde okunan, fakat hiçbiri kâğıda dökülmemiş. Bir de gerçekten Süryaniler Kürtlerle yaşadıkları için müzik daha çok Kürtçe olmuş. Türk yoktu, devlet yoktu zaten orada. Birçok Süryani de söylüyor, “ne Türk devleti? Türkler bizi Kürtle kesti, öyle değil mi?” diyorlar. Bir parça haklılar. O baskıyı yapanlar Kürtler ve Kürtlerin eliyle kesildiler. Yani böyle bir kabalık yaptıkları gibi onların dilini de konuşurduk biz. Bizim köylerimizde Türkçe değil daha çok Kürtçe konuşulurdu. Kürtçe müzik söylenirdi. Kürtçe ağıt söylenirdi. Kendi dilimizde, dinimizde bunları söylemek günahtı. Ama yazılı olmadı ve bugüne kadar devam ediyor. Bir de bir kopukluk var.

Mesela sizlerde de öyle. 1929’da mı Türk alfabesine geçiliyor? Müthiş bir kopukluk var ortada. 1928-29’dan önce dil Osmanlıcaydı. Sadece iletişimde değil kültürde de yani. Ona ulaşabilmek mümkün değil. Bizde de öyle, mesela ben Süryaniceyi konuşuyorum fakat Süryanice okuyup yazamıyorum. Yüzde 80’i, 90’ı öyle, yazamıyor. Dolayısıyla bizde çok elit bir grup var. Müthiş bir Süryanice, müthiş bir edebiyat, müthiş felsefe var. Fakat birbirimizle anlaşamıyoruz. Ve bizim gıdamızı aldığımız kültür Türk kültürüdür. Çünkü Türkçe konuşuyoruz, okuduğumuz kitap odur, seyrettiğimiz televizyon odur. Ve kendimiz olan Süryaniceyi konuşamıyoruz. Ben daha çok İsveççe ve Türkçe yazıyorum.

Sabri Garıs, dergisindeki bir söyleşisinde Nuri İskender’den ve onun Lübnan’da Süryani müziği çalışmalarını başlattığından bahsediyor.

Nuri İskender çok önemli bir isim. Aslen Urfalı ve eski Türkçeyi çok güzel konuşur. Buraya, Hollanda’ya geldi. Müzik konusunda müthiş birikimli bir insan. Kendisi şimdi Suriye’de Halep şehrinde yaşıyor. Ama İsveç’e gidip geliyor.

Sabri Garıs da İsveç’te Göteborg şehrinde bir müzik grubu kurmuştu: Ninve grubu. Birkaç dönem çalıştılar. Şimdi grup dağıldı, gençler büyüdü, her biri bir tarafta… Fakat Nahri Garıs var Sabri Garıs’ın yeğeni, bir de Yusuf var, onlar müzik yapıyorlardı. Farklı yerlerdeler şimdi.

80’lerde Şamiram müzik grubu kurulmuş…

O gruplar çoğunlukla sanıyorum sosyal nedenlerden dolayı kurulmuş. Şu anda o da yok. Mesela Ninve grubunda Nahrin adlı genç bir bayan vardı, en sonunda sanıyorum Yunanlı bir gençle evlendi, başka bir yere gitti. Yunan müziğine merak saldı… Daha çok bireyler ön plana çıkmaya başladı. Habib Musa’lar, Ablahad Nurizazi’ler ve İsveç’te birkaç isim…

Anladığımız kadarıyla, özellikle Lübnan merkez olmak üzere kilise dışındaki müzikte bir canlanma söz konusu. Hatta 80’lerle birlikte Süryani müzik grupları da kurulmaya başlanıyor. O dönemde böyle gelişmeler yaşanmasının nedenleri sizce neler olabilir? Bu alanda çaba harcayan kişiler kimlerdi?

İsveç’e ilk defa Süryaniler 1967 yılında Lübnan’dan geldiler. İlk kafile. Onların bir kısmı da Türkiye’den Lübnan’a gidip orada bir iki sene kaldıktan sonra bazı Lübnanlı Süryanilerle birlikte İsveç’e göç etti. Onlar ve daha sonra 1970-75’lerde epey Süryani Türkiye’den, diğer ülkelerden Avrupa ülkelerine geliyorlar. Dil bilmiyorlar, imkânları çok sınırlı. Bu olay onları daha çok birbirleriyle yardımlaşmaya itiyor, öyle bir etmen oluyor. Yani “biz bir araya gelebiliriz. Hollandalılarla bir araya gelemiyoruz ama ihtiyacımız var birbirimize.” Bir de Türkiye’den, Lübnan’dan, Suriye’den gelenler aynı dili konuşuyorlar, aynı tarih birliği var. Bir araya geliyorlar, bir bakıyorlar Habib Musa çok güzel bir müzik yapıyor. Saz çalıyor. Birtakım gruplar oluşturuyorlar, o sırada öyle bir tür iletişim oluyor farklı ülkelerden gelen Süryaniler arasında. Bu çok verimli bir yere varıyor. 1980’lere kadar bu devam ediyor. 1980’lerden sonra bu sadece Süryanilere özgü bir olay değil, Türklerde, Kürtlerde, Araplarda da yaşanıyor. Şimdi adam 20–25 sene İsveç’te yaşıyor, o sırada ayakları hep İsveç’te fakat kafası Türkiye’de veya Suriye’de. 20 seneden sonra, mesela bana şimdi sorun, Türkiye’de doğdum fakat artık beni Türkiye’yle bağlayan bağ İsveç’le bağlayan bağdan çok daha zayıf. Yani cebimde taşıdığım pasaport İsveç pasaportu, okuduğum okul İsveç okulu, dil öyle… Artık insanlar 20–25 seneden sonra biz demeye ve buraya yönelik çalışmalar yapmaya başladılar. O sırada bazı Süryaniler, bazı Kürtler, Türkler çıktı. Mesela Kürt bir müzisyen var İsveç’te, sadece Kürtlerin değil İsveçlilerin de çok aradığı, dinlemek istediği bir müzisyen, ismi aklımda değil… Bunlar daha çok İsveç’te veya Hollanda’da böyledir. Almanya’da epey Türkiyeli var, onlar pek kaynaşmadı. Ama İsveç’te kaynaşabildiler bir yere kadar. İnsanlar artık Türkiyeli İsveçli. Yavaş yavaş o 1960-70’lerin dönemi de geride kaldı. Artık Lübnan’dan, Suriye’den, Irak’tan Süryani geldiği zaman fazla bir araya gelemiyorlar. Süryani oluşları onları bir araya getirmek için yeterli değil. Mesela bir Suriyeli müzisyenin Süryanilerle değil de gidip İsveçlilerle çalışmasına farklı bakılıyordu bir dönem. Ama şimdi çok doğal, niye ayrım olsun ki, nihayetinde o ülkede yaşıyor.

Ve dolayısıyla 1970-80’e kadar devam etti bu birliktelik ve şimdi yavaş yavaş kopuyor. Bireyler ön plana çıkıyor. Şimdi Linda George var Amerika’da, Juliana Jendo var, Habib Musa var, Ablahad Gelo var İsveç’te, Aboud Zazi var İsveç’te… Burada Hollanda’da bir iki isim var, Süryani müzisyen İshak Yakub var ama bunlar daha çok kopya müziği yapıyorlar. Gençlerin birtakım duygularını okşuyorlar, bu bir yere kadar gider. Almanya’da da bir iki müzik grubu var, bunların da Süryani müziğini algıladıkları, yaptıkları söylenemez. Bir parça Arapça müziğin kopyasıdır, bir parça Türkçe müziğin, o kadar.

Süryanice yayıncılık alanındaki çalışmalar ne zaman başlamıştı? Mesela Heto dergisi ne zaman çıkmıştı, 90’larda mı?

90’larda evet.

Avrupa’da da mı öyle?

Hujada dergisi var mesela İsveç’te. 1980’de çıkmaya başladı Hujada, bugüne kadar devam ediyor. İsveç’te yediden yetmişe çok okunan bir dergi. İnternette de var, http://www.hujada.com. Eskiden İsveççe, Türkçe, Arapça ve İngilizce çıkıyordu. Şimdi sadece İsveççe ve Süryaniceyle sınırlı. Çünkü Türkçe konuşanların sayısı yavaş yavaş azalıyor. Herkes İsveçli oluyor. İsveççe ortak dil. Onun dışında Babylon dergisi çıkıyor. Nuhro çıkıyor. Amerika’da Zinda Magazine çıkıyor. Assyrian Star var, kısa bir dönemdir çıkıyor. 80’lerden sonra öyle. Bizde mesela, Türkiye’den gelen Süryanilerde solun bıraktığı müthiş bir etki vardı. Kendi sorunlarımıza sahip çıkmak, haksızlığa karşı çıkmak. İstanbul’da öyle sanıyorum ki siyasetle uğraşan Süryanilerin büyük bir kısmı sola sempati duyuyor. Sağa sempati duyamadı çünkü sürekli sopası başındaydı. Nasıl sempati duyabilirdi ki sağa? Sosyal, sınıfsal olarak da konumumuz o değildi. Süryaniler daha çok işçi köylü tabakayı oluştururdu. Ve Türkiye’de solcular farklı bir söylem kurmuştu, dolayısıyla sola sempatimiz vardı. Ondan etkilendik. Dergilerimizde de onu görmek mümkün. Müzikte de belki onu görmek mümkün. Örgütlenmemizde, dilimizde, kültürümüzde... 

Mesela Türkiye’de ben sola sempati duyardım, öyleydim bir dönem. Ne yapacağım Süryaniyim falan. Türkiye’ye sosyalizm gelecek, herkes kurtulacak ama bir dönem Avrupa ülkelerinde farklı bir düşünceye de vardık. Benim solcu arkadaşlarım vardı İsveç’te. Burada birlikte mücadele ettik, işkencelere karşı çıktık, Türkiye’de antidemokratik uygulamalar olduğu zaman. Fakat gün geldi birlikte mücadele ettiğim Türk arkadaşım çok farklılaştı veya ben değiştim. Veya o da değişti. Büyük ihtimalle ikimiz de değiştik, daha çok ben öyle düşünüyorum. Ben milliyetçi değilim. Herhalde karşımdaki arkadaşım daha çok milliyetçi oldu. Gün geldi, “ben tatile gideceğim.” “Nereye gideceksin?” diyorum. “Ülkeme gideceğim, nereye gideceğim” diyor. Ama ondan farklı olarak benim gideceğim bir ülkem kalmadı. Benim milliyetim kalmadı. Nusaybin’im kalmadı. Konuşabileceğim insanlar kalmadı. Onlar da dağıldı. Benim arkadaşım ülkeme gideceğim diyor ve ülkesine gidiyor. Sonra bir baktık biz çok farklılaştık. Ve 1915 olaylarıyla çok belirgin bir hale geldi bu. Bir bakıyoruz çok sosyalistim diyen, dünyanın birçok tarafındaki haksızlıklara, kötülüklere karşı çıkan Türkiye’deki solcu arkadaşım bile Türkiye’deki haksızlık söz konusu olduğu zaman, 1915 olayları söz konusu olduğu zaman çok farklı düşünüyor, algılıyor. Ve Türkiye devletinin söylemini farklı bir şekilde dile getiriyor. O konuda Avrupa ülkelerindeki Süryanilerde de bir soğukluk var. Mesela bana “Türkiye’deki solcu ile İsveç’teki solcudan hangisine daha çok yakınlık duyarsın?” dense ben İsveç’teki solcuyla, yanlış anlaşılmasın Türkiye’deki solcu arkadaşlarımla da müthiş bir yakınlığım var. En azından aynı dili konuşuyoruz, kültür… Bizi bağlayan çok şey var. Ama çok haksızlık yapıldığı zaman da Türkiye’deki insanı o haksızlıklar karşısında göremedim maalesef.

Son senelerde epey gelişti bu olay, fakat daha çok bu bana reklam gibi geliyor. “Süryaniler çok güzel insanlar, işte çok eski bir tarihleri var, manastırları var vs. İşte bunlar bizim zenginliğimiz.” Artık pek fazla doyurucu olmuyor. Bitti o insanlar orada. Çok geç oldu maalesef. Ve işte ülkemiz mozaik falan. Doğu Perinçek bunu epey söyledi. Fakat adam şimdi müthiş Türkçü, müthiş Ergenekoncu. Taraf gazetesinde Halil Berktay’ın bir yazısı var. Harika bir yazı, okuyun, dün okudum gerçekten çok güzel bir yazı… Doğu Perinçek’le ilgili, Denktaşçı, Ergenekoncu, Türkçü… Buna rağmen Avrupa ülkelerinde yaşayan Süryanilerin yaşamında müthiş bir boşluk var. Yani ben de yaşadım. 80’lerden beri burada, Avrupa ülkelerinde yaşıyorum. Bana dünyanın en güzel yeri neresi dense Türkiye derim gerçekten. Keşke insanlar birlikte yaşayabilseydi, keşke dünyada tolerans kültürü çok daha yaygın olsaydı. Türkiye aslında en büyük zenginliğini bozuk Türk parası gibi harcadı. Türkiye toplumu da çok iyi bir toplum fakat şovenizm nerede olursa olsun şırıngalanıyor insanlara. İnsanları karşı karşıya getiriyor. Yani hepimize kötülük yaptılar. 1915’lerde, 1980’lerde…

1980’lerde 600 bine yakın insan işkencelerden geçti. Elliye yakın insan idam edildi. Binlerce ilerici demokrat insan Avrupa ülkelerine göç etti. Binlerce insan sakat bırakıldı. Sadece Süryanilerle ilgili bir olay değil. Türkiye’de iyiden güzelden yana insanları kestiler öldürdüler. İçeriye tıktılar ve devam ediyor maalesef. Anti-semitizm olayı var. Tabii İsrail-Filistin olayında, Filistinlilere karşı Gazze’de yapılanlara karşı müthiş bir haksızlık var, onaylamak hiç mümkün değil. Filistin işgal altında ama her şeye rağmen bu, kimseye farklı etnik kökenden gelen insanlara karşı horlayıcılık hakkını vermez. Anti-semitizme karşı tolerans sıfır olmalı. Fakat ben de Filistin’in işgal edilmesine, Gazze’de yapılanlara karşıyım…

Söyleşi boyunca Mardin’den sıkça söz ettiniz ama biraz daha Mardin üzerine konuşalım istiyoruz, siz oralısınız. Nasıl bir kültürel ortam vardı Mardin’de? Örneğin Mardin araştırmamız sırasında görüştüğümüz bir Mardinli, Mardin’de eskiden yapılan ve 7–8 gün süren Zêw şenliklerinden bahsetti. Bu eski geleneğe göre bir şeyhin türbesine gidiliyor, orada 7–8 gün kalınıyor. Müzikler, danslar eşliğinde o şeyh aracılığıyla Allah’a ulaşılacağına inanılıyor. Siz hiç bu şenliklere şahit oldunuz mu? Veya duymuşluğunuz var mı?

Sanıyorum Êzîdîler bunu yapar. Êzîdîler de Mardin bölgesinde epey var. Almanya’ya falan göç ettiler. Biz şeytana tapar falan deriz, onlar Meleke Tawus derler. Onların kendilerine özgü kiliseleri, camileri yok. Yerleri Laleş’te. Bir mir vardı Almanya’da, kanserden gitti. Kendilerinin Kürt olmadığını söylerdi. Kendi aralarında da Kürdüz diyenler var, bazıları da biz köken olarak Asurlara dayanıyoruz, diyor. Hatta oradaki mir herhalde benim duygularımı okşamak için, “Sabri bizim dikkat etmemiz gerekli, yoksa bizi Kürtler –çay da vardı önümüzde- çaydaki şeker gibi aralarında eritirler” demişti. Onlar güneşe taparlar. Valla Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan daha çok çekmişler. Bizim dilimizde “Çerkoye” diye geçer, Êzîdî geçmez. Araştırdım, o mir de bana söyledi: “Sabri siz ‘Çerkoye’ dersiniz. ‘Çerkoye’ sadece Suriye’de bir aşirettir. Biz sadece onunla sınırlı değiliz, bize Êzîdî deyin.” Hatta biz Müslüman da demeyiz dilimizde, “Tae” deriz. “Tae” de Halep’te köklü bir Müslüman aşiret. Êzîdîler en çok ezilen gruplardan bir tanesi çünkü gerçekten azınlıklar. Bunlar hem Süryanilerden haksızlık görürlerdi hem de Müslümanlardan. Göçebe bir toplumdu. Daha çok Müslümanların baskısına uğradılar ama yer yer Süryanilerin çok yoğun olduğu, kendilerinin azınlıkta olduğu yerlerde Süryanilerin gazabına da uğradılar. 1915’te bize en çok yardım eden grup da bu Êzîdîler oldu.

Son olarak çocukluğunuzun geçtiği Mardin’i düşündüğünüzde burada yaşayan halkların birbirleriyle olan ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ortaokula giderdik Midyat’ta, tek bir gün geçmesindi ki kavga olmasın. Yani Süryaniler-Kürtler değil, Hıristiyanlar-Müslümanlar. Kavram oydu. Azınlıkta olanlar Süryanilerdi. Sürekli dayak yerdik. Ama Bayram Öcal isminde bir öğretmenimiz vardı. İngilizce dilbilgisi öğretmenimizdi. Ortaokul 2–3, o dönem sınıfa girer, “sınıfta kaç Hıristiyan var?” Soru öyle. Sonra 30–35 kişilik sınıfta 9–10 parmak kalkardı ezile büzüle falan. Sonra bir bayan öğrenci yanlışlıkla kapıyı açıyor, kapatıyor özür dilemeden. Öğretmen bize dönüyor, “Müslüman mı?” diyor. Yani garip, Müslüman yapamaz bunu. Yani öğretmenlerde de müthiş aşağılayıcı bir tavır vardı.

Fakat ne olduysa orada oldu. Midyat’a Ahmet Orhan isminde bir edebiyat öğretmeni geldi. Dernek açtılar Estel bölgesinde, öyle duyuyoruz. Biz daha çocuk yaşlardayız. Ve bize çok müthiş okuma duygusu aşılıyor. Ben Sefiller kitabını ilk o zaman okudum. Ana, Maksim Gorki, şudur budur… Öğretmen kompozisyon yazdırıyor; “önderler yapar, yok halk yapar” tezini işleyeceksiniz. Bir bakıyoruz birkaç ay içerisinde o bize küfür eden, hakaret eden, dayak atan öğrenciler selam vermeye başlamış. Artık konuşabiliyoruz, arkadaş olabiliyoruz. Bundan rahatsız olanlar da tabii var. Ve bir gün haber geliyor Midyat Lisesi ortaokuluna, Ahmet Orhan yakalandı, komünizm-sosyalizm propagandası yapıyor diye götürdüler. Süryani, Kürt, Türk herkeste müthiş bir hüzün, herkesin çok sevdiği bir öğretmen. Biz de sadece duyduk sosyalizm vs… O adam eğer sosyalistse biz de sosyalistiz, komünistse biz de komünistiz demeye başladık. Ve gerçekten onun da dışında birçok insan oradaki insanların bir arada yaşayabilmesi için müthiş olumlu adımlar attı. Dini bayramlarına giderlerdi birbirlerinin. Hıristiyanlar gider, Müslümanlar gider. Tarihte çok acı olaylar yaşadılar bunlar.

İsveç’te, Göteborg’da yaşayan bir Süryaniyle söyleşi yaptım. “Dayı” dedim, “yaşlısın, 30 sene önce İsveç’e geldin, nasıl görüyorsun?” Midyat’ın köylerinde yaşıyordu. “Valla Sabri” dedi, “ben Hıristiyanım, bu İsveçliler de Hıristiyan fakat ben o Midyat’taki bizim Müslüman komşuları bunların hepsine vermem. Yani Müslüman komşularımız vardı ama insandı bunlar, komşuyduk. Gelip en acı günlerimizde bile hal hatır sorarlardı. Biz birbirimize hakaret ettik, haksızlık ettik fakat çok iyi günlerimiz de oldu.” Bu duyguları, düşünceleri Süryanilerin önemli bir bölümü paylaşır.

Dido Sotiriyu, Yunanlı, Benden Selam Söyle Anadolu’ya kitabında, bizi bize kırdıranların Allah bin belasını versin, diye yazar. Sadece bin belasını değil on bin belasını versin. Yoksa Kürtlerle Arapların, Süryanilerin paylaşamadıkları ne vardı? En suçlu olanlar insanlar değil, halklar değil. Gerçekten tepedekiler, yöneten sınıf bunları karşı karşıya getirdi, kırdırdı. Birlikte çok iyi yaşadıkları dönemler de olmuştur.

Çok teşekkür ediyoruz…

Ben teşekkür ederim.

......................................................................................................................
Söyleşi esnasında dernek üyesi Hasan Alyanak da bir çocukluk anısını paylaştı bizlerle

H.A.: İlkokul birinci sınıftaki öğretmenimiz Arap kökenliydi. Arapça biliyordu. Sınıfımız aşağı yukarı 40–50 kişi, öyle hatırlıyorum şu an. Öğretmenimiz girerdi sınıfa, ilk öğrettiği şey “Ne mutlu Türküm diyene.” Bir de “günaydın”, “sağol öğretmenim” filan. Sınıfımızda Bektaş isminde bir polis çocuğu vardı, o Türkçe biliyordu. O da sanırım Bektaş Aleviydi çünkü bizim mahallede otururdu. Bizim mahallede Arap Alevileri dışında kimse yoktu o zamanlar. Öğretmen her Allahın günü bunu söylerdi, öğretirdi bize, biz Türküz filan. İkinci sınıfa girdik. İkinci sınıfta öğretmenimiz değişti, çok yaşlı bir öğretmen gelmişti, şu anki halimi hatırlatır. Bu öğretmen beyaz saçlıydı. Niğdeliydi öğretmeniz. Yunus’tu ismi, çok iyi hatırlıyorum. Çok sevecen yaklaştı bize. Türkçeyi öğretmek için bayağı uğraştı. Ama kesinlikle yalanı yasakladı mesela. “Yalan söylemeyeceksiniz” derdi. Bir gün vali geldi sınıfa.  En ön sırada oturuyorum. Vali beni kaldırdı. “Kalk” dedi, “Türk müsün Arap mısın?” Ben öğretmene bakıyorum. Öğretmen yalan söylemeyin demişti. Öğretmeni de çok seviyorum. Ne söyleyeyim şimdi? Türküm demem gerekiyor onu biliyorum ama bu yalan olacak çünkü ben Arabım. Valiye Arabım dedim, çünkü yalan söylemeyeceğim. Döndü vali öğretmenimi azarladı. Öğretmeni azarlayınca ben ağlamaya başladım. Öğretmen elini omzuma koydu. Neyse vali, müdür ve yanındakiler çıktılar sınıftan, ama öğretmen azarı işitti. Ben şimdi öğretmenden korkuyorum ne cevap verecek diye. Yunus Hoca, “sen” dedi, “yalan söylemedin, doğruyu söylediğin için ben sana kızmıyorum ama bu adamlar geldiği zaman sen gene de Türküm de.”

*Bu söyleşi 20 Şubat 2009 tarihinde Hollanda Enschede’de yapılmıştır. Söyleşiye katkılarından dolayı SDO’ya teşekkür ederiz.



(1)

“Kilise Makamları Müzisyenler İçin Tam Bir Hazine”,  Heto, sayı 2, Ağustos 1999.


› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/mardin-alan-arastirmasi/sessizlik-duvarlari-yikilmalidirsabri-atman-ile-soylesi1

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.