Müzik

Mardin Alan Araştırması


Ezidiler: Amed Gökçen ile Söyleşi

Mardin bölgesi üzerine başlattığımız alan çalışmasının araştırma konularından biri de Ezidilerdi. Özellikle son dönemde sıkça gündeme gelen Ezidileri, bu alandaki çalışmalarıyla tanıdığımız Amed Gökçen’den dinlemek istedik.

Öncelikle merhaba. Geçtiğimiz yıldan bu yana Mardin üzerine bir alan araştırması yürütüyoruz. Çalışma başlıklarımızdan biri de Ezidiler. Sizin bu konuda çalışmalar yürüttüğünüzü biliyoruz. Yakın zamanda Ezidi müziğiyle ilgili bir derleme CD’si[1] de hazırladınız. Söyleşimize ilk olarak sizi konuşarak başlamak isteriz. Bugüne kadar nerelerde, ne tür çalışmalar yürüttünüz?

Öncelikle uzun bir süre yalnız Türkiye’de saha çalışması yürüttüm; yaklaşık dört buçuk beş yıl boyunca. Ama bu dört buçuk beş yılın tamamında saha araştırması yürütülmedi. Saha araştırmasının yanı sıra bir arşiv çalışması da yaptık.

Hem dünyada Ezidilikle ilgili nerelerde, neler basılıyor; kimler basıyor ve onlar cemaati nasıl değerlendiriyor, bir şekilde bunu görmek hem de bunların tarih yazımına nasıl baktığını görmek istedim. O yüzden önce uzunca bir okuma süreci geçirdim ve bununla birlikte bir saha araştırması yaptım. Bu saha araştırmasını da her sene devam ettirdim. Farklı yerlerde; Mardin’de, Diyarbakır’da, Batman’da... Ama benim asıl çalışma alanım Urfa’dır. Viranşehir’de başladım ve uzunca bir süre sadece Viranşehir çalıştım. Çünkü Viranşehir Ezidi cemaati üzerinde çok önemli ve de güçlü bir yere sahiptir, halen de öyledir. Bir süre tabii ilişki kurma, onlarla birlikte yaşama, onlarla birlikte bu işi öğrenme… Yani bunu bir paket program olarak gidip öğrenme değil de… Çünkü sonrasında da belki konuşuruz, bu işin çok ciddi sakıncaları oluyor. Gidip orada on gün, on beş gün kalmak bile bir soruna yol açıyor, çünkü insanlar kendini bir süre sonra sizin orada varoluşunuza göre şekillendiriyor ve cümleler de buna göre seçiliyor, gelenekler de bir şekilde buna göre yontuluyor, her şey buna göre ayarlanıyor. Ama siz bir süre sonra kendinizi orada kaybettirdiğiniz, unutturduğunuz zaman asıl var olan kültürü veya neyse bu aranılan, görülmek istenen şey, onu bir şekilde görebiliyorsunuz. Ben de o yüzden Viranşehir çalıştım, sonrasında gelişen çalışmamıza da çok fayda sağladı Viranşehir araştırması. Çünkü bir referans oluşturmak da gerekiyordu, ben de buradan elde ettiğim referanslarla Almanya saha çalışmasına başladım. Ayrıca Türkiye içerisinde de kimde ne var araştırmaya, arşivleri bulmaya çalıştım. Özel arşivi olan kişiler vardı, örneğin bazı ilahiyatçılar bu konuda ciddi bir arşiv oluşturmuşlardı, halen de öyleler. Bunları bulmaya çalıştım, kim bu arşivci ilahiyatçılar diye. Onların arşivlerini edinmeye, okumaya çalıştım. Sonrasında da başka yerlerde saha çalışması yapmaya başladım, özellikle de Almanya’da. Çünkü Almanya Ezidi cemaatinde şu anda en önemli yer. Nüfus olarak da bu önemi dolduruyor. Bunun dışında da tüm ruhban sınıf ve en önemlisi de ciddi sayıda mürit[2] Almanya’da yaşıyor. Sonrasında Ermenistan çalıştım. Şimdi de bu seneden itibaren Irak çalışmaya başladım. Ama bunlar tabii her sene eklenerek süren ve genişleyen çalışmalar. Mesela biz geçen sene arşiv çalışmaya başladık, Osmanlı arşivlerini. Ama daha öncesinde, iki sene önce İngiltere’de başladık, Musul Konsolosluğu’nun arşivini alıp Türkçeye çevirmeye başladık, onları yakın sürede yayınlayacağız. Şimdi de Osmanlı arşivinden evrak aldık.

Önceden var mıydı Osmanlı arşivi üzerine çalışan?

Hayır, arşivler bugüne kadar bir bütün olarak yayınlanmadı. Daha çok tez çalışmalarında kullanılmış belli belgeler var. İngiltere’deki arşivler de keza aynı şekilde. İlginç olanı da o. Hani Osmanlı’yı geçtim, çünkü bizde çok fazla arşiv geleneği yoktur. İngiltere’yi de hiç kimse çalışmamış, Rusya çalışılmamış. En önemlisi de Bağdat’ı hiç kimse çalışmamış. Artık çalışılabilir mi, onu da bilmiyoruz. Biz şimdi Ermenistan çalışıyoruz, Ermenistan arşivi. Bir arkadaşımız orada. Yakın zamanda bir arkadaşımız tekrardan national archive çalışacak. Bir de uzunca bir süredir Osmanlı arşivi çalışıyoruz. Bunun sonucunda Osmanlı Rus ve İngiliz Arşivinde Ezidiler adlı bir kitap yayınlayacağız İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan. Ayrıca Osmanlı tarihi açısından önemli sayılabilecek Abede-i İblis adlı kitabı da önümüzdeki aylarda yayınlıyoruz.      

Bir ekip kurmuşsunuz aslında. Dört koldan çalışıyorsunuz.

Evet, çünkü elde çok malzeme var ve bunları tek başına kullanılabilir hale getirmek, düzenlemek ve hatta belli kaynaklara ulaşmak pek kolay olmuyor.  O sebeple bir ekip kurmak ve bu ekibi yönlendirecek danışmanlar bulmak çok önemli. Bir de sadece bir ülkede ve bir arşivde değil farklı farklı alanlarda çalışınca bunu yapmak zorunluluk haline geliyor.

Asıl çalışma alanım Urfa-Viranşehir, dediniz. Peki, Viranşehir’de kaç tane Ezidi köyü var? Bazıları yirmi sekiz diyor, otuz diyor…

Hayır, otuz falan değil, yanılmıyorsam yirmi dört tane. İki tanesi artık Ezidilere ait değil. Bunların bir kısmı köy değil tabii; mezra.

Mardin’deki Ezidi nüfusu ne kadar?

Aslında tam olarak bilemeyiz. Ama Mardin ve eski Batman diyelim, hatta Batman’ı da saymayalım, orayı da Mardin ve Diyarbakır sayalım. O bölgeyi geniş bir yay biçiminde düşünürsek oranın üzerinde 365 tane köy olması lazım, cemaatin anlatısına göre. 365 köy olmasa dahi orada şu sebepten dolayı büyük bir Ezidi cemaatinin olduğunu biliyoruz; o bölgenin kendine has sancağı var: Diyarbakır sancağı (Xalıtan Sancağı). Ayrıca Hakkari ve Musul’un da özel sancakları var. Diğerleri daha geniş alanlar için geçerli. Mesela koskoca Kafkaslar’a ait bir sancak vardır. O anlamda düşünmek lazım; Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Sibirya, Moskova var ve buraya yayılmış yaklaşık yüz bin Ezidi nüfus var.

Kaç tane sancak var?

Yedi tane sancak var, her bölgenin kendi sancağı. Bu sancaklar önceden belirlenmiş evlerde ziyarete açılıyor. Sabit, değişmiyor sancaklar. Ama onların bir kısmı eski sancaklar değil, eski sancakların nerede olduğu bilinmiyor. Yanılmıyorsam cemaatin elinde bir veya iki tane gerçek sancak var. Onun dışında geçmişe yönelik hiçbir şey yok neredeyse.

Ezidilerle ilgili bilgilerimiz çok sınırlı. Var olan yazılı kaynakların bir kısmının da güvenilirliği tartışmalı. Her şeyden önce Ezidiler ve Ezidilikle ilgili temel noktaları genel hatlarıyla anlatmanızı istesek…

Dostane bir şey söylemek gerekirse, ben genel hatlarıyla Ezidiliği açıklayamam.

Tabii ki kendileriyle ilgili az çok bir fikrimiz var. Ama oluşan söyleşi metninin Ezidilerle ilgili bazı temel bilgileri içermesini istediğimiz için daha genel sorulardan başlamak istedik. O zaman şöyle soralım; gördüğümüz, okuduğumuz veya dinlediğimiz kadarıyla Türkiye Ezidileri tarih boyunca belli göçler ve katliamlar yaşamış. Özellikle göçler hangi dönemlerde, nerelerde yaşanmış, nasıl bir tarihsel seyir var? En azından bizim karşılaştığımız dönemler: Osmanlı dönemi, I. Dünya Savaşı ve 1915 tehcir dönemi, 1980 darbesi, 1984 savaşı gibi… Kısaca sormak gerekirse Ezidilerin yaşadığı göç dalgaları nelerdir?

Tabii hemen anlatayım. Biz bir şekilde aslında topu sürekli Osmanlı’ya atıyoruz ama Osmanlı’da Ezidi cemaati sadece gördükleri baskıdan kaynaklı olarak göç ediyor değil. Ezidilerin yaşadığı bölgelerde kontrol alanı çok zayıf olduğu için bunlar sürekli Viranşehir’den Erzurum’a belli dönemlerde gidip gelmişler. Hayvancılıkla uğraştıkları için, askere gitmemek için, vergi vermemek için… Ama Cumhuriyet’e yakın dönemlerde yani 1800’lü yılların sonu itibariyle merkezî devletleşme, vatandaşın asker edilmesi, yani parayla asker tutulmasından vazgeçilip vatandaştan asker çıkarmak…

Zorunlu askerlik gibi bir şey mi? Biz de Nelida Fuccaro’nun The Other Kurds kitabını çevirdik. Orada Cebel-Sincar’daki Ezidilerin zorunlu askerliği üzerine bir tezi vardı.

Biliyorum, güzel bir kitap o. O da başka bir yerden çalışıyor. Aslında zorunlu askerlik ve Ezidilik üzerine çalışılabilir. Çünkü Ortadoğu’da cemaat olarak zorunlu askerliğe karşı olan tek dini grup Ezidiler.

Dediğim gibi Osmanlı’dan itibaren bir göç var ama bu göçü bir iç göç olarak değerlendirmek lazım. Onların yaşam biçimi bu. Yani yerleşik hayata geçmek demek o dönem belli gruplardaki insanlar için tehlikeli bir yaklaşım, çünkü yerleştiğin zaman vergi ödersin, yerleştiğin zaman devlet gelir seni bulur. Ayrıca düşmanın da gelir seni bulur, bir de böyle bir durum var. Yerleştiğin zaman artık askere de alıyorlar seni. O yüzden uzunca bir süre, 1930’lu, 40’lı yıllara kadar Türkiye sınırları içinde yerleşik Ezidi grubu yok. Bu durum sadece Batman’da Beşiri’de yaşayan Ezidiler için değil bugünkü Türkiye sınırlarında kalan tüm Ezidiler için geçerlidir. Daha sonra, özellikle 1915’ten sonra boşalan bazı yerlere yerleşmiş Ezidi cemaatleri var. Sonrasında toprak reformuyla yerleşim daha da artıyor ve belli bölgelerde yığılma başlıyor. 20’li yıllardan sonra, yavaş yavaş, tek tük… Özellikle Ezidilerden ağa aileleri yerleşiyor. Onun dışındakilerde zaten göçebelik hali var.

Önce Osmanlı-Rus Savaşı ve sonrasında da 1915’te yaşananların ardından Ermenilerle birlikte Doğu Anadolu’dan Ermenistan’a giden ciddi bir grup var. İlginç bir şekilde Antepliler var, Antepli Ezidiler Ermenistan’a göçüyor. Daha sonrasında aslında ta 80’lere kadar neredeyse göç olmuyor. 80’lerden sonra yeniden bir göç dalgası başlıyor. Ve bu göç dalgası 2000’lerle birlikte bitiyor. 2000’lerin başı, 2001-2002... Sebebi şu: Ezidi kalmıyor. Yani toplamda 350-400 kişi kalıyor.

Genellikle nerelere göç ediyorlar?

Tamamı Almanya’ya. Yani çok az bir kısım bir dönem Suriye’ye gidiyor. Fakat Suriye’dekilerin durumu buradakilerden çok daha kötü, kaldıkları yerler çok çorak. Gidenler hiçbir şey yapamıyorlar orada ve bir süre sonra geri gelip tekrardan Avrupa’ya ve Irak’a göç ediyorlar. Irak’a giden belli gruplar var ama onlar çoğunlukla Diyarbakır Davudi aşiretinden, işte Beşiri’nin birkaç köyünden, büyük aileler… Dini duyguları daha kuvvetli olanlar Irak’a, doğrudan Laleş’e geçiyorlar ama çoğunlukla Avrupa’ya Hannover’a geçiyorlar. Bu tartışılır bir şey, zamanla biz de göreceğiz, açıkçası göç edenlerin bir kısmının gördükleri baskıdan dolayı değil, daha rahat bir hayat yaşamak amacıyla Almanya’ya göç ettiğini düşünüyorum. Bunu kendileri de kabul ediyor ve ısrarla da söylüyorlar Avrupa’daki yaşamı sevdiklerini. Onlara eziyet edildiğinden bahsediyorlar. Doğru, onlara eziyet ediliyor, eziyet derken illaki o insanları öldürmek gerekmiyor. Yani onların varlığı bile çoğu yerde, bugün bile bir fazlalık olarak, bir lüks olarak görülüyor.

Zorunlu değil dediniz ama örneğin bu sene Obama’ya mektup yazdılar, kendilerine Türkiye’de soykırım yapıldığını belirttiler.

Yani cemaate yapılmış olan baskılara soykırım denir mi denmez mi, bilmiyorum. Ama şu çok açık ki çok ciddi şekilde baskıya maruz kalmışlar, yani özellikle Osmanlı döneminde ve devlet eliyle, Osmanlı eliyle yapılmış çok ciddi Ezidi katliamları var. Devlet bunu saklamıyor zaten. Başka bir zaman ben size Osmanlı evraklarını da gösterebilirim. Akla zarar şeyler var, kesilen dillerin padişaha gönderilmesi, kadınların satılması… Ve tamamı ölüm. Yani Osmanlı arşivinde Ezidilerle ilgili olumlu bir fikir yok. Öldürelim, cami yapalım da Müslüman olsunlar, doğru yola getirmeye çalışalım, doğru yola getirmeye çalışanlara maaş verelim… Bir süre sonra insanlar artık burada yaşamak istemedi. Yani yüzyıllardır biriken o tepki nedeniyle -aslında tepki bir şekilde azalmışken- artık bu ülkede yaşamak istemediler. Çok doğal ve haklı bir şekilde… Şimdi Avrupa’da yaşıyorlar, bugün kıyamet de kopsa kimse onları buraya geri getiremez.

Mesela Azad Barış adlı Ezidi bir araştırmacının Türkiye’deki Ezidilerle görüşmelerinin anlatıldığı bir yazı okumuştuk. Orada görüştüğü bazı kişiler Ezidilerin dönmek istediğini söylemiş. Bir haberde ise 7 bin kişinin ev ve arazi satın aldığı yazılmış.

Evet, bazı aileler dönmek istiyor, özellikle de Türkiye’de doğup ileri bir yaşta Avrupa’ya göç edenler. Ama 7 bin kişinin arazi almasına ilişkin bir bilgiye sahip değilim. Ama Ezidilerin çoğu kendilerine ait arazilerini satmıyorlar. Buradan gidiyorlar ama arazilerini satmıyorlar, arazileri ortaklara devrediyorlar. Buradan arazi almak isteyenler de vardır. Bu ticari bir iş ama 7 bin kişi mi? Bunu bilmiyorum. Her yıl yedi yüz kişi gelmiyor. Gelenler de cenaze getiriyorlar.

Hatta haber şöyleydi: Ezidiler zengin olup dönüyor!..

Şöyle bir şey oldu; ikinci, üçüncü kuşak Ezidiler artık Avrupa’da, özellikle de Almanya’da okumaya başladılar. Bunların artık çok fazla dinle de, cemaatin yapısıyla da ilişkileri yok ama politikler. Ve bu politize oluş bir şekilde onları cemaatin o tarikat yapısından uzaklaştırdı. Fakat bu bütün kuşağın politize olduğu anlamına da gelmez. Ciddi bir kuşak da kayboldu orada. Çünkü onlar kendi dinlerini Urfa’nın X köyünde yaşıyor gibi yaşamak istediler Düsseldorf’un göbeğinde veyahut Viyana’da –özellikle Ermenistan’dan Viyana’ya gittiler- veya Moskova’nın göbeğinde Hakkari’deki köyünde yaşamak istediği gibi yaşamaya çalıştı ve bu bir süre sonra ters tepti. Cemaat o yüzden bir süre sonra artık tüm anlatısını “bizi ezdiler, bizi öldürdüler, kafamızı kestiler”den çıkarıp şimdi başka bir yere çevirdi. O yüzden şimdi açıldılar, o yüzden internet siteleri kuruyorlar, o yüzden şimdi dergi yayınlamaya başladılar, o yüzden televizyonlara çıkıyorlar artık. Bu bir şekilde sadece kendini dışarıya anlatmak değil, içerdeki birliği de sağlamaya çalışmak için. Çünkü ciddi bir kopuş var. Çünkü dünya artık onların bildiği kadar küçük bir dünya değil.

Önceden mir[3] her yerde mirdi, şeyh[4] her yerde şeyhti. Ama şimdi Ermenistan’da şeyhleri eve almıyorlar. Almıyor adam, inanmıyorum diyor dine, şuna buna. Ermenistan’ın en ünlü şeyhlerinden birinin kendisi bana “ya bunlar çok lüzumsuz şeyler, ben sosyalizme inanıyorum, dünyanın da böyle bir süreçte ilerlemesi gerektiğine inanıyorum” diyor. Soruyorum “sen niye cenazelere gidiyorsun?” “Benim başka işim yok” diyor. Mesleği şeyhlik yani. Arada ciddi bir uçurum var. Ama Irak’ta önemli dini âlimler var. Almanya’da da halen böyle yaşayanlar var. Hakikaten küçük bir kasabaya gitmiş, dinin bütün vecibelerini bir şekilde yerine getirmeye çalışan, hayatında başka da bir şey düşünmeyen insanlar var. Ama kırılıyor yavaş yavaş, onlar da benliklerini yitiriyorlar. Çünkü konuşamıyor, aynı dili konuşamıyor kendi çocuğuyla, kendi ailesiyle…

Bir dönem, Almanya’da çoğunluğunu Kürt ve Ezidilerin oluşturduğu göçmenlere “artık ülkenize dönün, orada baskı yok” minvalinde mektuplar gönderilmiş. Onlar da mahkemelere başvurmuşlar.

O iki üç sene önceydi. Aslında Hrant öldürülmemiş olsaydı, o devreye girecek olan bir şeydi.  Sadece Ezidiler için değil Süryaniler için de düşünülen bir çalışmaydı. Ama mesela Süryani Patrikhanesi bunu istiyor. Cemaat kendi toprağına dönsün diyor. Hatta ister kovularak gelsin isterse de kendi isteğiyle gelsin, ama yeter ki gelsin. Ezidi cemaatinde de bunu yapmak isteyenler var. “Topraklarımıza geri dönelim, burada yaşamayalım” diyen bir grup var ama bu iş sadece devletin bu kişilere güvence vermesiyle çözülecek bir sorun olmaktan uzun süre önce çıktı. Avrupa’nın göbeğinden hiç kimse kalkıp gelmez, zaten oradaki cemaatin devlete inancı yok ki onun vereceği güvenceyle Urfa’nın Viranşehir ilçesinin herhangi bir köyüne gelsin, yaşasın. Niye gelsin ki?

Cemaatin içinde çok çok farklı politik görüşler olduğunu ifade ettiniz. Biliyoruz ki birçok siyasi hareketin Ezidileri kapsamaya dönük politikaları var. Bunun nedenleri neler olabilir? Diasporadaki Ezidilerin bu Kürt siyasi hareketleriyle ilişkileri nasıl?

Avrupa Parlamentosu’nda görev yapan Feleknas Uca bu siyasal sürekliliğin bir sonucudur. Bayağı güçlü bir örgütlenme yapıları var Avrupa’da, özellikle de Almanya’da. Dernekler, federasyonlar vs… Cemaat artık politize olmuş. Kürt hareketleri de bir şekilde kendisini Ezidiler üzerinden tanımlıyor. Ama zaten tanımlamak zorunda. Çünkü bu durum değişir mi bilmiyorum ama ulus olma pratikleri biraz da bu gibi dayanaklara ihtiyaç duyuyor. Ulus olacaksan şayet kendini bir şekilde köklü olarak göstermek zorundasın. Kırk yıldır ulusum, buradayım diyemiyorsun. Bunu bir şekilde temellendirmek, buna kutsiyet atfetmek; geçmiş, bilinmeyen, ispatlanamayan bir yere gönderme yapmak; oralara ağaçlar, kuşlar, böcekler koymak; onlara tapınmak, anlamlar yüklemek gerekiyor. Bunlar klasik ulus yaratma pratikleri. Bunun aynısını Kürtler de yapıyor. Bunu nasıl yapacaklar? Eldeki tek materyal Ezidiler, başka çare yok. Oraya kendini bağlayacak, oradan zıplayacak Zerdüştilere, kendini on bin, yirmi bin yıldır burada var edecek. Böyle metinler var, belki okumuşsunuzdur, hayvanların evcilleştirilmesinde Kürtlerin rolü vs… Böyle metinler var, o yüzden söylüyorum. Tüm örgütlerin bu tarz mitlere ihtiyacı var. Elinizdeki mitler de onlar.

Bir de ayrıca Kürtçe diye ciddi bir problem var. Hiçbir örgüt 80’li yıllara kadar Kürtçe kıymetli bir şey üretemedi. Kimse üretemedi, Bedirhanlar dahil olmak üzere. Ama Ezidilerin yüzlerce, binlerce duası, hikâyesi, destanı, yani var ettiği her şey ama her şey Kürtçe. O yüzden bağlantının kurulması ve kendini orada var etmek her zaman daha kolay. KDP de bunu çok iyi kullanıyor, PKK de bunu iyi kullanıyor. Yani mesela Talabani ailesi kullanamıyor, çünkü onların bölgesinde hiç Ezidi yaşamıyor. KDP içinse bu sadece Irak’ta geçerli ve de Avrupa’nın belli yerlerinde.

Orada da bir dönem Müslüman Kürtler Ezidileri öldürmüşler. Mesela Saddam kimlik tespiti yaptığında çoğu Ezidi kendini Arap olarak kaydettirmiş. Şu anda orada bir yönetim oluşmasına rağmen ona güvenmeyenler var.

Çok iyi bildiğim bir şey var ki bugün biz Arabız diyen, Kürtçe konuşmayan ama Kürtçeyi çok iyi anlayan, seni anlayıp sana Arapça cevap veren bir sürü Ezidi var. Bizim Kürtlerle hiçbir şekilde alakamız olamaz, hiçbir zaman da bizim Kürtlerle bir bağımız olmadı diyen, ısrarla Arapça cevap veren Bağdatlı Ezidiler var.

Mesela Mardin’de de Mahelmiler var, mavi gözlü, beyaz tenli. Kürtçeyi anlıyorlar ama Arapça veya Türkçe cevap veriyorlar sana.

Çünkü Kürtçe konuşmak küçük düşürücü bir şey. Üçüncü sınıfsın. Mardin’deki Arap-Kürt mevzusu çok başkadır, bir yanıyla da sınıfsal bir konudur. Arap daha şehirli, daha kültürlü, oturmasını kalkmasını bilen, yemek yemesini bilen, lokantaya gitmesini, orada bir şey istemesini bilen demek. Kürt ise bunların hiçbirini yapamayan, yolda yürüyemeyen, şehirde yaşamasını bilmeyen, satan ama alamayan, almak isterse pazara gitmesi gereken… Arap alıcı, o şehirli, o bir şey üretiyor, ürettiğinin karşısında bir parası var ve onunla senin ürününü alıyor. Onun üzerinde. Her zaman öyleydi, hiç de değişmedi.

Örneğin Mardin çalışacaksınız, doğrudan Mardin Ezidileri üzerine kimse çalışmadı. Mardin çalıştığınız zaman Mardin Ezidilerinden aldığınız bilgiyi bir bütün olarak Ezidileri kapsayan bir bilgi olarak sunamazsınız. Uçurumlar var arada, çok büyük farklar var, birbirlerinden çok farklı bir kültüre sahipler demiyorum. Ama çok basit bir örnek: Mardin’deki birçok Ezidi köyünde İsa’nın resimleri var. Çünkü Ezidi köylerinin çoğu boşalınca yaşlılar toplanıp, 70’lerde, 80’lerde Süryani köylerine geçiyorlar. Veyahut geçmeyenler çok çok büyük oranda Süryanilerle ticari ilişkide buluyor. Çünkü Ezidilerin malını, onların ürettiği şeyleri kimse almıyor; yoğurdunu, peynirini, sütünü, pamuğunu… Ezidiler kirli olarak görülüyorlar ya… Bir de haram sayılıyorlar. Yani aslında böyle bir kurul yok ama zamanla yaratılmış ve ilginç bir şekilde birçok insan da buna riayet ediyordu. Bu sebeple onların mutlaka bir aracıya ihtiyacı var. Bu sebeple o bölgede Süryani daha makbuldür, keza Irak’ta da öyle, Ermenistan’da da.  Hıristiyan ile ilişki kurmak, onu aracı olarak, vekil olarak tayin etmek daha güven verici.

Örneğin biz Kardeş Türküler olarak bir gösteri yapmak üzere Erivan’a gittiğimizde Ezidi dengbêj Feyzoyê Rizo’nun evine de misafir olduk. Evlerindeki Meryem Ana ikonu dikkatimizi çekmişti. Kendisi ibadetlerini kiliselerde yaptıklarını söylemişti…

Ezidilikte toplu ibadet yoktur, herkes bireysel olarak istediği yerde dua edebilir. Bu sebeple Ezidilerin mabedi yoktur. Ama Ermenistan’daki Ezidi cemaati kendisini bir şekilde Ermeni cemaati arasında kabul görür bir hale getirmek istiyor.

Ermenistan’daki Ezidiler arasında şu anda en büyük moda kendini Kürt olarak adlandırmamak. Ermenistan’daki Ezidilerin bir bölümü biz Kürt değiliz diyorlar. Mesela ez dibêm, tu çi yî? Dibê, ez ne Kurmanc im. Tu çi yî vê çaxê? Dibê, ez Ezîdî me. Zimanê te çi ye? -Ez Kurmancî dipeyivim vê çaxê- Dibê, zimanê me jî Ezdakî ye.[5]

Ama biz o sırada Kurmancî konuşuyoruz. En azından ben öyle olduğunu sanıyorum ama o benim konuştuğum dilin adını Ezdakî olarak tanımlıyor. Tamam, peki sen hangi cemaattensin, millet olarak nesin? Yo, biz Ezidiyiz, kendi başımıza bir milletiz, diyen ciddi bir nüfus var ve bunu Ermeni devleti fazlasıyla destekliyor. Bunu savunan köyler pırıl pırıl, yollar çok temiz, devlet onlara destek veriyor, muhtarlık binaları var, bahçeler yapılıyor… Ve bunlar ciddi Kürt düşmanı. Tabiî ki Ezidi cemaatine fazlasıyla önem gösteren misyonerlerden bahsetmiyorum bile. Ayrıca sadece Kürt düşmanı değil Kürt siyaset düşmanı. Hiçbir Kürt siyasetiyle ilişkileri yok. Kendilerini bir şekilde Ermeni hükümetiyle ve onlara yakın olan partilerle adlandırmaya, onlara yakın durmaya çalışıyorlar ama işte bunu gören diğer örgütler de diğer köylerde deliler gibi çalışıyor. Karşılıklı bir çatışma hali var yani.

Bazı Ezidiler de köklerini Asurlara dayandırıyormuş…

Olabilir. Ama Ermenistan’da da diğer yerlerde olduğu gibi Ezidilik gerçek manasıyla pek de bilinmiyor. Orada çok büyük bir Ezidi nüfusu var. Fakat orası Laleş’le ilişkisini uzun yıllar önce kesmiş. Ve Laleş’le ilişkisini kestiği için diyebilirim ki oradaki bilgiler yüz yıl öncesinin bilgisi. Mesela kimse Laleş’e gitmiyor. Sadece zengin olanlar turistik amaçlı gidiyor. Ve onların işi orada tarım, hayvancılık… Hiçbir şey de bilmiyorlar, çok az dua biliyorlar. Ha diyeceksin ki Türkiye’dekiler? Türkiye’dekiler de öyle. Ben tüm dini şartları yerine getiren tek bir Ezidi görmedim. Viranşehir’de, şurada burada iki üç tane var. Onlar da duaları tam bilmiyor diye ben onlara kitapçık yolladım sonradan. Çünkü 2002-2003’te falan onlardan dua kayıtları aldım. Zaten gittiğim her yerde benzer duaları kaydediyorum, aynı duayı başkasına okutuyorum, kadına okutuyorum, çocuğa okutuyorum, erkeğe okutuyorum. Başka bir kasabaya gidip aynı şeyi deniyorum. Sonra bunları tek tek çözüyorum ve karşılaştırıyorum; kim nasıl okuyor? Ve oradan, bir şey etkileniyor mu, bir şey değişiyor mu, bulmaya çalışıyorum. Ne var ne yok diye bir karşılaştırma yapmaya çalışıyorum. Ermenistan’dakiler felaket. On kıtayı atlıyor adam, beş kıtayı atlamış. Veyahut sabah duasını okuyor, sonra cenaze duasından üç beş cümle söylüyor, ondan sonra tekrar akşam duasından üç cümle söylüyor. Hepsini toplayıp kendine bir dua oluşturmuş.

Ermenistan’da başka, orada kast grubu da dağılmış. Yani tamamen bölünmüşler. Bunun nedeni Sovyet eğitim sistemi. Asıl dert de o zaten. Birçok kişi için asıl önemli olan Sovyet eğitimi. Yani Ermenistan’da evinde piyano bulunan ama hayvancılık da yapan o kadar çok köy var ki. Şaşırırsınız yani, köy çocukları piyano çalıyor. Bayağı bildiğin piyano. Kadınlar dahil herkes okuma biliyor. Ve bu Sovyet eğitim sistemini bir özgürleşme alanı olarak görüyorlar. Ve çocukları için kendi dinlerinden daha iyi, en azından daha ön açıcı olduğunu düşünüyorlar.

Az önce bahsetmiştik, Feyzoyê Rizo’nun köyüne gittik diye. Orada torunlarından biri de koro ve keman eğitimi alıyordu. Hatta bize Kürtçe şarkılardan ziyade Ermeni koro şarkıları söyledi hep.

Çok fazla var. Ben daha çok Elegez çalışıyorum. Elegez, Riya Teze, Sipan… O köylerde çalışıyorum daha çok. Çünkü en büyük köyler oralarda. 

Ezidilerin Hıristiyanlarla farklı şekillerde ve farklı sebeplerden kaynaklanan bir ilişkisi var, dediniz. Peki, Alevilerle bir ilişkileri var mı?

Bilmiyorum, ama zorlama bilgiler üretmeye de gerek yok. Çünkü bunu bir kitaba, kaynağa dayandıramıyoruz. Sonuçta bunu bir şekilde Alevilerle de bağlayabilirsin, Şabaklarla da bağlayabilirsin, Kakailerle, Zerdüştilerle, Şemsilerle de bağlayabilirsin. Çünkü bunların hepsi bir dönem bir yerde, bir coğrafyada yaşamışlar. İktidar olmamışlar, iktidardan kaçmışlar. Ondan saklanmışlar, belki saklanırken yan yana kalmışlar. Alevilerle benzeşiyor mu dediğin zaman aslında Müslümanlığın, kitaplı dinlerin yapmış olduğu sınıflandırmayı yapmış oluyorsun. Yani diyorsun ki: Müslümanlar da sünnet oluyor, Ezidiler de sünnet oluyor, o zaman bunu Müslümanlıktan aldı. İşte, oruç tutuyor. İsmi de oruç, bunu Müslümanlardan aldı. Aa çocukları suya sokup çıkarıyorlar, bu vaftiz, bunu Hıristiyanlardan aldı. Yok işte dans ediyorlar, bunu Şamanistlerden aldı. Türkçe literatür bunlar üzerine kuruluyor. Asil kan inancı varmış, bunu Yahudilerden aldılar diyoruz...

Ama biz orucu ilk kimin tuttuğunu bilmiyoruz ki. Tamam, bu coğrafyada yaşıyoruz ve orucu Müslümanlık üzerinden tanıdığımız için sanıyoruz ki her şey orada. Ama Müslümanlar bunu kimden aldı? Vaftizi ilk defa Hıristiyanlar mı yaptı? Veyahut yapmış da olabilirler ama biz kalkıp eğer Alevilikle Ezidilik arasında bir bağ var mı, Alevilikten bir şey almışlar mı dersek işte o zaman aynı hataya düşeriz. Biz de Aleviliği, bir şeyi keşfetmiş, yapmış, oluşturmuş olarak görür, diğerini ondan ayrılmış, ondan kopmuş, ondan bir şey araklamış olarak değerlendiririz.

Ama şunu söyleyeyim: Bir Alevi dedesiyle bir Ezidi feqîr’ini[6] ve pirini[7] yan yana getir, birbirinden ayırt edemezsin. Ben böyle bir şey de yapmak istiyorum. Bir Alevilik çalışan olsa da ben ondan fotoğraflar alsam. Kendi arşivimle karıştıracağım onları. Bu arada araya Kakaileri, Şabakları da atacağım. Kimse birbirinden ayırt edemez bunu. Görüntü aynı, bazı şeyler de aslında aynı. Sayılara, dağa, toprağa, belli hayvanlara, belli ağaçlara, belli kaya parçalarına atfedilen önem aynı, ama bu bir sürü yerde var ki.

Köken tartışmasına girmek çok doğru değil ama derleme çalışmanızın kitapçığında yer alan bazı bilgileri size sormak istedik. Ezidilik dininin oluşum sürecine ilişkin olarak; Şeyh Adi’den önce var olan bir dinin Şeyh Adi tarafından Adawiyya tarikatı denen bir tarikata dönüştürüldüğü, oradan da Ezidilik dinine evrildiğinden bahsediyorsunuz. Ancak bu evrilme sürecini çok anlayamadık…

Bu sonuçta bir albüm… Amaç da şuydu, tartışma yapmadan, üç beş bir şey söyleyelim. Ama bunu da yapmak pek mümkün olmuyor. Çünkü İngilizce ve Kürtçe çevirisi var. Yaptığımız kısaltmalardan sonra bazı yerler kopuk kalmış olabilir. Evrilme süreci daha ayrıntılı, daha geniş bir şekilde tartışılması gereken bir süreç.

Çünkü orada bu din sufi İslam tarikatından kopan bir şey gibi duruyor. Sonradan Ezidiliğe dönüşüyor. Bir yandan da dini düzenleyen Şeyh Adi’den önce de bu din var deniyor.
  
Evet, Şeyh Adi’den önce bu din var ama adı Ezidilik olmayabilir. Cemaat aynı cemaat fakat isim farklı olabilir. Hatta genel tanımlayıcı bir isim bile olmayabilir.

Şeyh Adi de bir tarikat sahibi değil. Şeyh Adi gelip var olan cemaati tarikata dönüştürüyor. Ezidilik, biz isterseniz adına Şemsi diyelim, isterseniz Zerdüşti diyelim, 12. yüzyıl öncesinde aynı isimle anılmayan bir din. Daha doğrusu tam olarak bilmiyoruz, belki de vardır. Ama biz Arap kaynaklarından, 12. yüzyıldan itibaren Ezidiliğe dönüşen bir cemaat olduğunu görüyoruz. Ama ondan önce de öyle yaşayan, şu anki gibi olmayan, şu anki belli sınıflandırmalar içerisine girmeyen, kast grubu olmayan bir cemaat var ve bu cemaat sadece pirle yaşıyor. Bu da ilginç, şeyh yok, mir de yok. Belki mirin görevini ağalar yürütüyordu ama alt gruplar falan yok. Bunlar daha sonrasında Şeyh Adi’nin oluşturduğu kurumlar.

Pirleriyle birlikte yaşayan bir cemaat var. Bu cemaat yine secde ediyor güneşe, belli ibadetlerini yine yapıyor, yine oruç tutuyor… Ve bu cemaatin içine Şeyh Adi geliyor ve Şeyh Adi bu cemaati bir süre sonra Adawi tarikatına dönüştürüyor. Cemaat tabii ki bunu böyle anlatmıyor. Biz Arap kaynaklarından öğreniyoruz ki 12. yüzyıl itibariyle cemaat kendini Adawi tarikatına dönüştürüyor. Ama halen ortalıkta Ezidilik diye bir şey yok. Fakat Şeyh Adi’den üç kuşak sonra Şeyh Hesen’le birlikte bu cemaat 1300-1400’lü yılların sonunda yeniden şehirlere inip, daha doğrusu farklı dindeki insanların arasına karışıp kendini Ezidi olarak tanıtmaya başlıyor. Biz o aradaki kopukluğu da bilmiyoruz. Yani 12’den 15. yüzyıla kadar olan dönemi bilmiyoruz. Cemaat ne oldu da kendini başka bir şekilde adlandırmaya başladı, bilmiyoruz.

Ezidilerden bahseden en eski kaynak hangisi? Şerefname’de[8] geçiyor ama…

Şerefname’de aşağılayarak geçiyor.

Evet, fakat yine de geçiyor. Peki, bahsettiğiniz Arap kaynakları hangileri?

Arap kaynakları da çok fazla. Mesela Arap kaynaklarında Şeyh Adi’nin kendi yazdığı veya yazdığı iddia edilen risaleler var, üç veya dört tane metin. Dolayısıyla en eski metinler Şeyh Adi’nin metinleri.

Zaten çoğu da yakılmış.

Yakılmış denen kitabın kendisi de otuz sayfalık bir risale. Ne kadar kitap vardı da yakıldı, onu da bilmiyoruz. Bir kütüphane var ama o kütüphanenin Ezidi kütüphanesi mi Keldani kütüphanesi mi olduğu da tartışılır. Ezidilerin mekân edindiği yerde ciddi bir Keldani nüfusu var. Laleş Keldani kilisesinin temelleri üzerine de kurulmuş olabilir. Ve o kütüphane Keldani tarihinde çok büyük bir öneme sahiptir. Hani tarihçiler ve gazeteciler, olmayanı var ederek bir şey çıkarmaya çalışmayı çok severler ya. İşleri bu, mecbur, bundan para kazanıyorlar. Ama bunu ispatla dediğiniz zaman bir başka yazarı referans gösteriyorlar. O yazarı açıp baktığınızda o da bir başka yazarı söylüyor. Yani herkes birbirine yeni bir ekmek kapısı açıyor. Ama aslında bilmiyoruz biz bunları. Kimse de bilmiyor, onlar da bilmiyor. Hatta Ezidiler bile haberdar değil. Ezidi cemaatine Adavi desen, ne Adavisi ya, Şeyh Adi geldi, Ezidiliği bir dine çevirdi, Ezidilik önceden de vardı, diyor. 

Biraz da Ezidi kültürü üzerine konuşmak isteriz. Günümüzde Avrupa’da ne tür kültürel faaliyetler yürütülüyor? Örneğin müzikal alanda ne tür çalışmalar var? Geçtiğimiz günlerde Kurd-1 videolarından bazı klipler dönüyordu internette. Değişik kıyafetler içinde iki Ezidi müzisyenin klipleri…

Duhok Kültür Merkezi böyle bir albüm yaptı, birkaç sene önce. O kliptekiler çok ünlü, popüler müzisyenler. Irak’ta para kazanan popüler kişiler. Tabii o saçları orijinal saç değil. Mesela o taktıkları şapkaları takmamaları lazım, onu yalnızca feqîr takabilir. Bir kısım Ezidi de, bizim Kürtler de bunu pazarlamanın bir yolunu bulmaya çalışıyor. Ve bunu nasıl yapıyor? Cemaatin içinde ne kadar ilginç şey varsa, hepsini bir adama yüklüyor. Yani o adam sanatçı, müzisyen. Müzisyen saçını öyle yapmaz. Onu ancak feqîr yapabilir. Çünkü o mezar taşını simgeliyor. Yani bağlama çalan, o mezar taşını simgeleyen şeyi niye koysun kafasına? Haa, eğer bağlama çalan adam feqîr ise, yani o sınıfa ait ise o zaman bunu yapabilir. Ama onun kendisi için bir anlamı var, saçını uzatmasının anlamı var. Hırka giymiş... Ezidiler için hırka çok önemli. Sen feqîr değilsen hırka giyemezsin, pir değilsen bunları yapamazsın. Ama işte görsel diye koymuşlar onları bir stüdyoya. Halbuki bende mesela, o adamların 80’li yıllarda çekilen kayıtları var. Oturmuşlar, Avrupa’nın bir yerinden Ezidiler onların yanına gelmiş. İçki masası kurmuşlar, içki masasında söylüyor bu adamlar. Ve o albümde söylediklerinin yüz katı iyi söylüyorlar. Sesleri çok iyi ama ilginç bir şekilde onları stüdyoya koymuşlar, iki tane de minder. Bizim TRT usulü yani. Yazık olmuş onlara…

Avrupa’daki müzik gruplarının ise bizim komagiller ailesinden hiçbir farkı yok. Hiçbirinin bizdeki yarı arabesk yarı pop iş yapan sanatçılardan bir farkı yok. Onlar gibi olmak istiyorlar çünkü para kazandıran tarz o. Artık kimse doğrudan sese kulak vermiyor. Onlar düğün sanatçısı olmaya, bunu bir mesleğe dönüştürmeye, bu işten para kazanmaya çalışıyor. Buna da kötü bir şey demiyorum. Bu yüzden içinde Ezidi adı geçen, Ezidiler üzerine yazılan şarkılar çok azdır. Onlar da farkındaysanız hareketli şeylerdir. Düğünde oynatmaya yönelik.

Biz de youtube’dan Seîd Gabarî’nin bir görüntüsünü izlemiştik. Sanırız bir düğün veya eğlence ortamıydı ve Ezidiler de vardı. Büyük bir yerde toplanmışlar, herkesin elinde içkiler… Düğünler öyle mi acaba?

Yani neresini sorduğunuz önemli.

Mardin’dekileri soralım.

Mardin’deki Ezidi düğünlerinin bizim bildiğimiz klasik Şafii Müslüman Kürtlerin düğünlerinden hiçbir farkı yok. Mardin’deki Ezidilerin düğünleri de o bahsettiğiniz görüntüdeki gibi masa kurmalı, kalkıp oynamalı düğünler değil. Ama Ermenistan’daki Ezidilerde var. Onlar her yerde içiyor. Ama o farklı bir şey. Onlar cenazede de içiyor. Gömdükten hemen sonra şeyh çıkarıyor votkasını, takır takır orada içmeye başlıyor. Ben mesela o görüntüleri Almanya’da Şeyh’e gösterdiğimde kıyameti kopardı. Bunlar ne, böyle şey olur mu, bunlar dinden çıkmış dedi. Çok kızdı yani cemaatin o hale gelmiş olmasına. Oradaki şeyhler içiyor, pirler içiyor, kast grubunun diğer üyeleri içiyor. Ve mevzu da şu: Ne kadar çok içersen o kadar iyi. Yani ölünün hayrına içiyorsun.

Öte tarafta da ölüm demek yas demek. Mesela Mardin’de ve Urfa’da önceden ölünün elbiselerini bir kuklaya giydirip onun etrafında günlerce ağlıyor insanlar. Böyle bir gelenek var ve yakın zamana kadar da sürmüş bu. Mesela benim yakın arkadaşlarım var cemaatten, benim yaşlarımda, otuzlu yaşlarında… Onlar bunu hatırlıyorlar. Bu demek ki yirmi yıl öncesine kadar bu tarz gelenekler süregelmiş. Ama şimdi bir şey yok. Kimle yaşanıyorsa bir şekilde onunla benzeşiliyor. Sadece gömme değil. Mesela Ermenistan’da ölüye inanılmaz kıymet veriliyor. Ve şaşalı bir şey olması lazım, tabutun da cenazenin kendisinin de. Ne kadar şaşalı olursa bu o kadar önemli ve iyi bir şey. En fakir aile bile yıllarca ödeyeceği bir borcun altına giriyor. İnekler alınıyor vs… Mesela mezarlıklar ev gibi yapılıyor. Dubleks ev yapan var. Bildiğin dubleks. Altta kocaman bir salon var. O salonun içine ailenin belli fertleri gömülmüş. Üst kata çıkıyorsun, orada da mutfağı olan bir yer yapılmış. Masalar, sandalyeler duruyor. Çünkü orada anmak denen şey gidip orada ağlamak, dövünmekten öte onun hakkındaki hikâyeleri anlatmak, onun iyiliklerini hatırlamak, esprilerine gülmek demek. Ve bunu yaparken de yemek, içmek, sohbet etmek şart.  Ermenistan’da her mezar taşının önünde bir masa mutlaka vardır; mezar masa, mezar masa…

Ama aşağıya doğru geldikçe bu iş farklı bir ritüele dönüyor. Acı çekme. Hatta acı çekmeyi ne kadar gösterirsen bu bir şekilde daha önemli hale geliyor. Ermenistan’da mesela halen ağlayıcılar var, parayla tutulan, gelip insanları ağlatan kadınlar var. Ben onların da epey bir kaydını aldım. Yani parayla tutuyorsun onu, o geliyor, herkesi ağlatıyor üç gün boyunca. Bu bir sanat tabii. O gidiyor, önceden öğreniyor, kaç çocuğu vardır, halası kim, teyzesi kim.

Mardinli rebabçı Mirado’nun oğlu Sait Gezici ve Evînên Rêzan topluluğundan Rêzan ile görüşmüştük. Görüşmede eski zamanlarda Mardin’de kutlanan Zêw şenliklerinden bahsetmişlerdi. İnsanların bir şeyhin türbesinde müzikler ve danslar aracılığıyla Allah’a ulaşmaya çalıştığı, dilekler dilediği bir şenlikmiş bu. Sonrasında görüştüğümüz Mardinli Süryani araştırmacı Sabri Atman’a da sorduk. O da bu şenliklerin Mardin Ezidilerine ait olabileceğini söylemişti. Sizin bu konuda bilginiz var mı?

Mirado’nun oğlu bana da söz etmişti o şenliklerden. Babaları sürekli şenliklere gidermiş, Süryani şenliklerine falan. Fakat bahsettiğiniz şenliği bilmiyorum.

Biz bu görüşmeyi yapmadan önce derleme CD’nizi de inceledik ve hep Ezidilere ait, dualar dışında ayırt edici şeyler aradık ancak bulamadık. Belki de hata ediyoruz, Ezidilerin geleneksel ürünleri bildiğimiz klasik Kürtçe sözlü geleneksel ürünlerden farklı değil gibi.

Evet, aslında çok fazla yok fakat ben de Irak’a gidince bunu göreceğim. Başka yerlerden, başka kayıtlardan gördüm bunu ama. Irak’ta birkaç köyde bizim bildiğimiz klasik müzik yapmayan, kuru bağlama çalmayan, şelpe usulü, üç telli çalgılar çalanlar var. Ama onlar hep aynı şeyi çalıyorlar. Çünkü insanlar bunu istiyor. Onlar da “Şerfedîn” çalıyorlar, şunu bunu çalıyorlar. Irak’a gidersem onlara zaten liste götüreceğim. Bakalım nasıl çalacaklar? Başka bir şey çalmayı biliyorlar mı? Onlardan da farklı bir şey istemedikleri için, cemaat hep aynı şeyleri istiyor, onlar da sürekli aynı şeyleri çalıp duruyorlar.

Gerçi farklı dediğiniz de belki Irak’taki Kürtlerle ortak olacak, buradan farklıdır ama…

Tabii ben Irak’taki Kürtlerin ne kadarlık bir kısmının şelpe usulü bağlama çaldığını bilmiyorum. Ama çok da azdır. Gidip orada görmek lazım. Ama Avrupa’dakilerin zaten amacı klasik Kürtçe müzik yapan gruplara benzemek. Onlar da yukarıdakilere öykünüyor, gidip televizyona çıkanlara. Çünkü onlar para kazanıyor, onların bir söz hakkı veyahut isimleri var. Onlar gibi çalarsam ben de bir şekilde kendimi var edebilirim diye düşünüyor. Ben çok kayıt aldım, ama hiçbirini kullanmadım. Hiçbir özelliği yok, tek özelliği onu söyleyenin Ezidi olması. Benim için de hiçbir anlamı yok o söylenen şeylerin. Çok var böyle. Ama Irak’a gidince göreceğim. Veyahut Avrupa’da beyit toplarken, çünkü beyitlerin bir kısmı makamla da söylenebiliyor. Beyitlerde dini konular anlatılıyor, hikâyeler anlatılıyor. Fakat bu hikâyeyi sen özel dini günlerde kullanamıyorsun, bu nedenle ucu açık. Onu bir kahramanlık destanına da çevirebiliyor, biz sadece kahramanın Ezidi olduğunu anlayabiliyoruz. Kahraman, bağırıyor işte, uzun saçlı, yiğit, atı şöyle de böyle de tutan Ezidi gençleri, işte atları şöyle sürdüler… Bu tarz bir anlatı var, ama zaten asıl dert de bu olsa gerek diye düşünüyorum. Bunları da Irak’ta toplamak çok mümkün. Türkiye’deki Ezidilerde bu imkânsız. Avrupa’daki Ezidiler ciddi bir şekilde nasıl para kazanırım diye düşünüyorlar. Bu sektörün içindeler çünkü. Bugün Türkiye’deki Ezidiler kendilerini bu şekilde var ediyor. Paraları var diye bu kişiler kalabiliyorlar. İşveren oldukları için Türkiye’de kalabiliyorlar. 

Bulut ailesi var galiba Batman’da, Beşiri’de…

Bulut ailesi, Kartal ailesi…

Hatta bir dernekleri de var.

O dernek daha çok taziye evi gibi işliyordu. Avrupa’da daha ciddi dernekler var: Mala Ezîdiya var. Kültür merkezi gibi bir yerleri de var ama asıl amaç Ezidilere her türlü imkânı sunmak. Zaten oraya çok az genç geliyor. Oraya gelenlerin çoğu yaşlı insanlar, orası cenaze için… Her gün bir cenaze var. Ama bazı özel günler için de kullanılıyor. Mesela Çarşema Sor bayramı kutlanıyor. Veyahut özel bir gün olur, hac mevsimi olur, orada bir şeyh, Baba Şeyh veyahut herhangi rütbeli bir kişi varsa o, dinin gereğiyle ilgili, o günün önemiyle ilgili şeyler anlatır. Ama Batman’daki kültür evinin hiçbir faaliyeti yok. Ne yapabilir ki yani? Ne yapabilir Batman’da? Kaç kişi var ki Batman’da toplasan? Onlar zaten Beşiri’den çok uzakta yaşıyorlar. Kurdukları kültür evi de Avrupa’daki insanlar buraya geldiklerinde birbirleriyle bağlantı kurabilsinler diye. Yaşlılar mutlaka doğduğu köye gömülmek istiyor. Böyle ciddi bir cenaze turizmi var yani. Köy boş, mesela köy 1970’lerde yıkılmış ama mezarlık pırıl pırıldır. Duvarı, taşları, her şeyi sağlam. Çünkü sürekli yenileniyor ve yaşlı nesil oraya gömülmek istiyor. Bu dernek de bir şekilde bu iletişimi sağlamak için var.

Çalışmamız sırasında merak ettiğimiz şeylerden biri de Müslümanlaşan Ezidilerdi. Mesela benim aşiretim (Metîn Fîdel Kılıç) Kîkan. Bizim Musul’daki Ezidilerden tanıdıklarımız, akrabalarımız var. Bir de konuştukları Kurmancî Mardin Kızıltepe’nin Kurmancîsine çok çok yakın. Mardin’deki Müslümanlaşan Ezidiler hakkında bir şey biliyor musunuz?

Çok vardır. Mardin’de çok fazla bilmiyorum çünkü benim asıl çalışma alanım Urfa. Urfa’da çok fazla var, özellikle Siverek’te. Viranşehir’de de çok fazla bulunabilir. Nasıl bulunabilir? Ezidilerin çok ciddi sayıda arazileri var. Gidenler arazisini bırakmış. Fakat gidenlerin çok büyük bir bölümü arazilerini Müslüman olan Ezidilere bırakıyor, yarıcıya bırakıyor. Mümkünse o yarıcının da bir dönem Ezidi geçmişine sahip biri olmasına özen gösteriyorlar. O yüzden Siverek’ten çoğu insan gelir. Viranşehir’de de öyle. Orada da insanlar bilir, bunlar iki kuşaktır Müslüman, üç kuşaktır Müslüman. Çok uzun listeler vardır öyle.

Yaşam pratikleri arasında da benzerlikler var. Örneğin Mardin’de güneş, ay üzerine yemin edilir. Ya da yanan bir odunun sallanması günahtır. Omerxalî’nin kitabında[9] geçen birçok ritüel Kızıltepe’de de var.

Olabilir, ama çok yakın zamana kadar, yani 60’lı yıllara kadar Mardin-Urfa bölgesinde Şemsiler de yaşıyormuş zaten. Cemaatin bazı üyelerinin olduğu gazete kupürleri de var. 1950’li yıllarda dönemin Ezidi miri Türkiye’ye geliyor ve cemaati ziyaret ediyor. Urfa’da, Mardin’de müritlerini ziyaret ediyor ve insanlar gelip ona bu bölgede Ezidiler gibi olan, güneşe ibadet eden, belli duaların çok benzeştiği bir grubun olduğunu ve onlarla da evlilik yapmak istediklerini, onlarla bir kan bağı kurmak istediklerini söylüyorlar. Ve mir o köye gidip onları bir şekilde Ezidiliğe alıyor. Belki de Ezidi cemaatinin tarihi boyunca cemaate kabul etme durumu sadece orada var. Buradan yola çıkarak söylersem 1960’lı yıllara kadar ateşle ilişkili, güneşle ilişkili, biz bilmiyor olabiliriz ama cemaatin böylesi bilgileri var. Belli gruplar orada çok sıkı bir şekilde yaşamış. Urfa’da da yanılmıyorsam bir tane aşiret var, mir geldikten sonra Ezidi olan. Mir gelene kadar Şemsi, mir geldikten sonra Ezidi olan aşiretler var.

Kan bağı kırılmış aslında…

Kırılmış da, şöyle söylüyor bunu anlatanlar: Bu insanlar bir şekilde kaybolmuşlar. Cemaatle bağları kopmuş, ama dinlerinden vazgeçmemişler. Yani Müslüman olmamış, Hıristiyan olmamış, herhangi bir dine gitmemiş. Geçmişte, kendi hafızasında kaldığı gibi yaşamaya devam etmiş. Yine oruç tutmuş aynı dönemlere yakın, yine güneşe, benzer şekillerde ibadet etmiş. Ezidilikte önemli olan şey de o. Ama onun dışında bugün Yahudilikten çok ciddi bir farkı şu ki evliliklerde her iki tarafın da Ezidi olması lazım. O bile yetmez. Bir Ezidinin bile bir Ezidiyle evlenememesi için bir sürü neden var. Kast sistemi var, aynı kasttan olacaksın; aşiretler arası ilişki var…

CD kitapçığınızda Ezidilerin dini törenlerinden de sıkça söz ediliyor. Dini törenler nasıl icra ediliyor? Örneğin adı geçen törenlerde dini danslar da var mı? Sema törenleri olarak geçiyor galiba… 

Irak’ta var. Gidip kayıt yapacağım. Irak’a ilk defa gidiyorum. Ama uzun yıllardır arşiv topladığım için biliyorum orada ne oluyor, neler yapılıyor. Bir sema var, çiftli bir sıra halinde dönülen ve Ekim’in 6’sında başlayacak olan hac sırasında yapılan bir dini tören. Bu törenin başında, ortada saçaklı, çiçeğe benzeyen bir demir, üzerinde kâseler var ve bu kâselerin içinde yağlar var. Sürekli bunları yakan ve insanları coşturan, bağırıp çağıran, işte Sultan Yezid’in tekrardan geleceğine ve insanların ona iman etmesi gerektiğine inanan ve bu tarz şeyler söyleyen, sürekli bağıran biri var ve bunun etrafında da dönen seçilmiş, önceden belirlenmiş kişiler var. Ben onların kimler olduğunu şu anda hatırlamıyorum. Ama onlar bildiğimiz klasik kast grubuna göre seçilmiyor. O, nasıl ayarlandığını bilmediğim belirli ailelere verilmiş vekâlet. Ve orada da bavê qewal[10] ve defçiler var, iki iki.

Zilli defler kullanıyorlar değil mi?

Aslında oradaki müzikal işleyişi qewal’lar kontrol ediyor. Bavê qewal’dır işi yapan kişi. Defçinin özel bir adı yoktur. Ama aslında kaval da def de, dua okuyan, çok kısık bir sesle tekerleme gibi üst üste bazı şeyler söyleyen kişinin sesine uyum sağlamaya çalışıyor. Ama aslolarak def ritmi sağlıyor.

Sema töreni ağır hareketlerin yapıldığı, aslında Alevi semahlarına da çok benzeyen ama onun onda biri kadar ağır, adım adım ilerleyen ve üç tur dönülen bir ibadet. Ses önemlidir, orada okunan dua önemlidir. Tabii o duayı herkes okuyamıyor, onu okuyan özel bir kişi var. Kavalı çalan da özel bir kişi, aslında defi çalan da özel biri var ama bunların hepsini sadece qewal’lar yapabiliyor, kast sınıfı olarak. Bunu onlar dışında birinin gelip de orada okuması mümkün değil.

Bu müzisyenlerin ki müritler oluyor galiba, eğitim sistemleri nasıl? Daha doğrusu öyle bir sistem var mı, usta-çırak ilişkisiyle mi öğreniyorlar? Ya da nasıl oluyor?

Aslında yok. Pirler de müzisyen olabilir. Mesela Pir Miço, Irak Ezidilerinin en popüler kişilerinden biridir, pirdir. Bu Kurd-1’te yayınlanan klipteki müzisyenlerin birkaçı feqîr de olabilir. Ama iki türde feqîr var, bu ayrı. Kast kendi içinde de bir sürü parçalara bölünüyor. Feqîr’sin ama feqîrê du nav, feqîrê yek nav var… Bir isimli feqîr’ler sadece feqîr’lik özelliklerine sahiptirler. Ama feqîrê du nav olanlar bir isimden, kast grubundan vazgeçip feqîr olmak isteyenlerdir. O yüzden kimin müzisyen olacağına bağlı, ama müzik yapmak birçok Ortadoğu halkında olduğu gibi hafifletici bir iştir. Yani cemaat içerisinde senin ağırlığını düşüren bir iştir. O yüzden babadan oğula geçen bir iş değil bu. Belli isimler var bu işi yapan. Bu bir ekmek kapısı onlar için. Başka bir iş yapamayınca bunu yapıyorlar.

Enstrüman olarak kaval, bağlama ve def var anladığımız kadarıyla.

Irak’taki Ezidiler de son dönemde yavaş yavaş bağlama kullanmaya başlamışlar. Bu Türkiyeli Ezidilerin etkisi. Ermenistan’daki Ezidiler hiçbir şekilde kullanmıyorlar. Ben o kadar yer gezdim, bağlama çalan, evinde bağlaması bulunan veyahut bağlamayla çalınacak bir şarkı söyleyen kimseyi duymadım. Oradaki bütün müzik sistemi nefesli çalgılarla yapılacak bir düzene göre ayarlanmış.

Peki, makam sistemi nasıl Ezidilerde? Dualarda kullanılan özel makamlar var mı?

Aslında bunu çok güzel bir sisteme oturtmuşlar. Mesela dualar dörtlük veya altılıklardan oluşuyor ve uyaklı bir şekilde icra ediliyor. Zaten dua dediğimiz de üç beş tane dua var. Onun dışındakiler dua diye adlandırılsa da dua değil. Düzenli olarak, pratik olarak söylemiyorsan, o dua değil zaten. Sabah, akşam ve yatarken bunu söylüyorsan, bunun oturmuş bir sistemi varsa bu duadır. Fakat onun dışında bazı dualar da var, sadece cenazede söyleniyor, ölünün başında söyleniyor, ölü gömülürken ayrı bir şey söyleniyor, ölü gömüldükten sonra başka bir şey söyleniyor. Tabii cemaatte ölü demiyorlar, “ölü öldüğünde” diyorlar: mirî dimire.

Bu bir ezber mevzusu, bunu zaten öğreniyor. Aslında herkes hocası gibi söylüyor. Mesela kaydettiğim bir qoçek[11], aynı hocası gibi okuyor. Onu ezberliyor çünkü kâğıttan okumuyor ki. Kâğıttan okusa belki kendine has bir yorum geliştirebilir. Ama tüm bildiği, tüm hafızası yıllarca yanında gezdiği şeyhinden, pirinden aldıklarından oluşuyor. O yüzden şeyhi nasıl vurgu yapıyorsa o da aynısını yapıyor. Bazı şeyleri şöyle yapıyorlar. Ben mesela bunu dinlemeyi çok seviyorum onlardan. Mesela onlar hikâyeyi üç tarzda anlatıyorlar. İşte, İbrahim şunu yaptı, İsmail’i gördü, şöyle oldu böyle oldu. Sonra sana dörtlük okuyor. İbrahim ona dedi ki, diye başlıyor. Ondan sonra dörtlü veya altılı ama mutlaka uyaklı olan bir şekilde okuyor. Sonra da bunun aynısını makamla okuyor. Bu bütün öğrencilere yapılan bir sistem. Böylelikle sen bunu unutmuyorsun. Çünkü hikâyeyi biliyorsun, hikâyenin içinden çıkarılmış ve makama oturtulmuş olan şiiri biliyorsun, sonradan da o şiiri makamla söylüyorsun. Mesela bu hikâyelerden “Îbrahîm Xelîl” destanının bende altı saat on beş dakikalık kaydı var. Bu CD’ye altı dakika mı ne koyabildik.

Saba makamında da söylenenler var ama asıl olarak herkes kendi şeyhinin vurgusunda söylüyor. Zaten çok az var artık bu işi bilen, kendini bu işi öğrenmeye adamış olan. Cemaat içerisinde böyle, çünkü cemaatin beklentisi azalmış. Beklenti azalınca verili güç de kendini kısıyor. Kendini yetiştirmek, belli şeyleri yapmak zorunda hissetmiyor. Ezidilerde de durum bu. Söyledim işte, iki üç tane dua bilmek yeterli yani. Bununla idare ediyorsun, ölü ölüyor, işte onu gömer, düğün yapar, sünnetine gider, bisk töreni var, bisk’a gider, biter yani. Ezidilerde çok önemlidir bisk töreni, erkek mutlaka şeyhi gelip onun başına dokunup saçlarını okşayıp dua okumayana kadar onun saçları kesilmez. O bekler, ta şeyhi gelene kadar. Önceki yıllarda çok uzuyormuş muhtemelen. Şeyh gelmiyor çünkü. Ama Avrupa’da öyle değil. Ayarlıyorlar. Çocuk altı aylıkken şeyh gelip hemen kesiyor.

Biz de Mıtrıplarla ilgili bir belgeselde görmüştük. Mardinli Mıtrıp çocukların saçları belli bir yaşa kadar uzun bırakılıyordu. Bir benzerlik var galiba.

Olabilir. Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim. Miradê Kinik aslında Mıtrıp değildir. Bazı aileler o kadar fakirler ki Mıtrıp olmuşlar. Çok varmış böyle büyük aşiretler. Ve bu aileler topraksız; hayvan sahibi de değil, bir güç de yok bunların arkasında. Ya gidip birisinin xulam’ı olacak, hizmetlisi olacak veyahut gidip Mıtrıplık yapacak. Çünkü onlar Mıtrıp olmuşlar, ama aslında Mıtrıp değiller, hiçbir zaman çadırda şurada burada yaşamamışlar. Aşiretleri Domca falan bilmiyor, Çingene ağzı bilmiyor.

Ama onlar Qereçi değil mi? Mıtrıplar da çadırda mı yaşıyorlar?

Nusaybin’e gittiniz mi? En ünlüleri orada. Şehrin içinde de yaşayanlar var. Şehrin içinde yaşayanlar, dışında yaşayanlara Qereçi diyor işte. Çingene de kendi içinde bunu yapıyor. Şehirde yaşıyorsan Mıtrıpsındır ama bir şekilde izini kaybettirmeye çalışıyorsun. Bir de zengin onlar. Özellikle Mardinliler dünyanın her tarafına gidiyor. İstanbul’a düğünlere geliyorlar. Koma Hezex var. İdilliler, on beş tane kardeş ve yeğen. Tamamı kabak kemane çalıyor. Almanya’da yaşıyorlar.

Bizde şöyle bir tartışma da oldu. Örneğin bir Mardinli rebabçıyla konuşuyoruz, Mıtrıp olduklarını sanıyoruz ama, değilim, Kürdüm, diyor. Peki, kendine Mıtrıp diyen var mı?

Poşalar da kendileri için biz Ermeniyiz, diyor.

O zaman bu insanları nasıl adlandıracağız? Kendisine Kürt diyen bir insana ısrarla Mıtrıpsın dememizin bir anlamı var mı?

Var tabii. Sen onu sınıflandırmak için söylersen o ayrı. Diğer türlü hiçbir şey yapmayacaksın. O adam Mıtrıp. Mevzu onu nasıl adlandırdığın değil, onun adlandırmasının içeriğini değiştirmekte. Örneğin Hacı Bektaş’ta son birkaç yıldır kavga çıkıyor, kendilerine Alevi diyen ama cemaatçe kabul edilmeyen Çingeneler var. Tokat civarında yaşayan, bayağı bildiğin pala bıyıklı, Alevilerden çok da farklı olmayan aileler bunlar. Şişli Belediyesi’yle sürekli kavga eden gruplar var. Yine Hay Poşalar var. Poşa değiliz biz, Ermeniyiz diyen. Tabii ki siz onları aşağılamak için Mıtrıp demiyorsunuz ama o kadar ezilmiş ki, kendinden nefret ediyor.

Mesela buradaki Çingene arkadaşlar da kabul etmiyor, Roman diyorlar kendilerine.

Ben Kurtuluş’ta oturuyorum, ısrarla Çingene diyorum. Örneğin bu bardağa ben bundan sonra kaşık diyeceğim. Ben buna kaşık desem dahi benim kafamda var olacak şey ne? Yine bardak. Biz Roman dediğimiz zaman kafamızda zerre kadar bir değişim oluyor mu? Olmuyor. Mevzu onları şehirleştirmek, aradan kaybolmak… Çingene artık kötü bir isim haline geldi. Kim bilir belki elli yıl sonra Roman da yetmeyecek. Roman olmak bile onların entegrasyonunu sağlamayacak. O zaman başka bir isim bulacaklar onlara. Mıtrıplar da öyle. O yüzden diyorum ya, şehre yerleşen Mıtrıp çadırda birlikte kaldığına Qereçi diyor ve onu aşağılıyor. Ve yakın bir zamana kadar onlarla birlikteydi. Şehre geldikten sonra ben Kürdüm, diyor. DTP’ye gidiyor vs… Kendine farklı bir kimlik buluyor. Bu kötü bir şey değil ama bunun da farkında olmak lazım. Bir yandan da adam kendine Kürt diyorsa Kürttür, ne yapabilirsin ki? Tamam diyeceksin. Ama biz onu her gördüğümüzde onun aslında Mıtrıp olduğunu bileceğiz. İbrahim Tatlıses istediği kadar benim annem Arap, babam Kürt ama ben Türküm desin. Fark eden bir şey var mı? Bir algımız var sonuçta, ben görüyorum, olay bitti yani.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler…

Ben teşekkür ederim.
 


1 (Y)Ezidiler, Kalan Müzik, 2009.

2 Mürit, Ezidilikte ruhani hiçbir özelliğe sahip olmayıp kast sisteminin en alt kısmını oluşturan grup.

3 Mir, Ezidi kast hiyerarşisinin en üstünde yer alır. Cemaatin dünyevi/siyasi işlerinden sorumludur.

4 Şeyh, kastın ikinci önemli koludur. Dini işleyişin en üst kesimini oluşturan şeyhler müritlerinin doğum, ölüm, nikâh ve diğer dini ayinleriyle ilgilenirler.

5 Mesela “sen nesin?” diyorum, “ben Kurmanc değilim” diyor. “O zaman nesin?” “Ben Ezidiyim” diyor. “Dilin nedir?” –bu arada ben Kurmancî konuşuyorum- “dilim Ezdakîdir” diyor.

6 Feqîr, “yoksullar” anlamına gelir. Geleneksel olarak oruç tutulan ve perhiz yapılan bir yaşam sürdürürler; mensuplarının kutsal olduğuna inanılır.

7 Pir, şeyhle hemen hemen aynı göreve sahiptir, şeyhin olmadığı zamanlarda ona vekâlet eder.

8Şerefxan Bedlîsî, Şerefname, 1597.

9 Xanna Omerxalî, Civak, Sembol, Rîtûel, çev. Ergin Opengin, Avesta Yayınları, İstanbul, 2007.

10 Hafız, konuşmacı ya da söz ustası diye tanımlanabilecek qewal’lar, Laleş’teki ibadetler sırasında tüm ilahileri okumakla yükümlüdürler. Bu kast üyeleri ayrıca sancakları gezdirip bunların Ezidi cemaatince tavafını sağlamakla görevlidirler.

11 Ezidi cemaati arasında ciddi ve saygın bir yerleri vardır. Qoçek’lik, doğuştan değil tamamen dini bilgi ve eğitimle alınan bir unvandır.




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/mardin-alan-arastirmasi/ezidiler-1

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.