Düşünce

Kültür

Kültür dünyası, belki de, özgürlükçü muhalif/eleştirel düşünce ile sistem içi bakış açıları arası çatışmanın en sert ve en görünür olduğu alandır. Fakat, aynı zamanda, bu iki zıt görüşün en fazla birbirine karıştı-rıldı-ğı, özellikle sistemik olanın diğer


“Hikâyeler şarap gibidir, anlatıldıkça olgunlaşırlar” * Lübnanlı yazardan Filistin öyküleri

“Hikâyeler şarap gibidir, anlatıldıkça olgunlaşırlar” *
Lübnanlı yazardan Filistin öyküleri

Elias Khouri

New York şehri Mayıs ayında PEN Amerika Merkezi’nin düzenlediği ve 100'e yakın ünlü yazar, akademisyen ve gazetecinin katıldığı “İnanç ve Sağduyu” konulu uluslararası edebiyat festivaline ev sahipliği yaptı. Salman Rushdie, Chinua Achebe, Toni Morrison, Zadie Smith, Orhan Pamuk, Margaret Atwood, Jhumpa Lahiri ve Henning Mankell gibi isimleri bir arada görmek edebiyat düşkünleri için hayli heyecan vericiydi doğrusu. Avrupa ve Amerikan ana-akım basınının iflah olmaz alışkanlığı Arap, İslam, Müslüman ve kökten dinci terör kavramlarını (çoğu kez birbiri yerine kullanarak) anlama ve anlamlandırma ve bunlar karşısına medeniyet ve düşünce özgürlüğü kavramlarını koyma alışkanlığından köşe bucak kaçtığımız noktada edebi cenaplarda kısmi bir doluya tutulduk. Ana tema (İnanç ve Sağduyu) çerçevesinde sık gündeme gelen peygamber karikatürü tartışması, Salman Rushdie’ye Şeytan Ayetleri üzerine verilen ölüm fetvası, Hollandalı yönetmen Theo Van Gogh’un öldürülmesi gibi olaylar (buna karşılık pek az gündeme gelen Amerikan Haçlı Seferleri ve Başkan Bush'un Evangelist inanç sorunsalı) bu konferansta “İnanç yahut Sağduyu” mu yoksa “İslam yahut Medeniyet” mi tartışılıyor sorusunu gündeme getirdi. Sunumlar ve okumalar dâhilinde ana temaya sadık kalmamakta direnen aykırı sesler de vardı. Bunlardan birisi: “Nobel isteseydim Müslümanlar hakkında yazardım ama istemediğime göre Filistinliler hakkında yazıyorum” diyen Lübnanlı yazar Elias Khouri.

Elias Khouri ondan fazla romanı, üç oyunu ve edebiyat eleştirisi üzerine pek çok kitabi olan, romanları (ne yazık ki henüz Türkçeye çevrilmese de) Fransızca başta olmak üzere hemen hemen tüm Avrupa dillerinde yayınlanmış, geçtiğimiz yıl Frankfurt Kitap Fuarının onur konuğu olmuş bir yazar. Son eseri Güneşin Kapısı tıpkı önceki romanları gibi Filistin halkının bağımsızlık mücadelesi üzerine. Kendisiyle her bahar sömestrinde Modern Arap edebiyatı dersleri verdiği New York Üniversitesi’nde, hayatında iç içe geçmiş edebiyat ve siyaset üzerine sohbet ettik.

Bu seneki PEN Uluslarası Yazarlar Festivalinde bir hayli aktiftiniz, isminize birkaç panelde birden rastladık. Festivalin “İnanç ve Sağduyu” teması ile çerçevelendirilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bu ana temanın İslam’la uğraşmak için uygun bir zemin hazırladığını düşünüyorum. Bir konuşmamda da belirttiğim gibi V.S. Naipaul ve Salman Rushdi gibi yazarların İslam’la uğraşmasını anlıyorum ancak bu benim işim değil, Nobel almak gibi bir derdim yok. Ayrıca inanç ve sağduyu kavramları hayatım boyunca çok da ayrı yerlerde durmadılar. Festivalde İsrailli yazar David Grossman'la İsrail ve Filistin barışı üzerine konuşmam istendi fakat panelin İsrail konsolosluğu sponsorluğunda yapıldığını öğrenince herhangi bir hükümet desteğiyle düzenlenen bir oluşuma katılmak yazarlığın ilkelerine ters düşeceğinden katılmayı reddettim. “İnancım ve sağduyum” bunu gerektirdi, benim ana temayı yorumlayışım da bu çizgide oldu diyebiliriz.

Hemen hemen tüm romanlarınız Filistin halkının hikâyesi ve savaşımına dair. Önceki kitaplarınızda Lübnan iç savaşı sırasında Filistinlilerin çektikleri acıları dile getirdiniz. Son kitabınız ise Filistin mülteci kamplarından topladığınız sözlü hikâyeleri birleştirip Nakba’nin (Felaket--Filistinlilerin 1948'de İsrail’in kuruluşuyla topraklarından sürgün edilmeleri) öyküsünü anlatıyor. Bize Filistin mücadelesiyle ilişkinizden bahsedebilir misiniz?

Lübnan İç Savası sırasında Filistin Kurtuluş Örgütüne katıldım, tam 19 yaşındaydım, yıl 1967. O zamanlar savaş sebebiyle yeni bir mülteci akını vardı Bekaa Vadisine. Katılış hikâyem ilginçtir, Beyrut’tan taksiye atladım ki taksicilerin çoğu Ürdün istihbarat teşkilatındandır ama çok da umurumda değildi, beni fedailere götür dedim. Salt’a gittiğimde ilginç bir şekilde beni Abu Cihat’la tanıştırdılar, sonradan öğrendim ki FKÖ’nün ikinci önemli adamıymış Yaser Arafat’tan sonra. Üniversiteyi yarıda bırakmışım, bana git dedi okulunu bitir, ne işin var buralarda. Sonuçta Filistinli değilim, Lübnanlı Hıristiyan’ım, ama benim için orda olmaktan FKÖ’ne katılmaktan başka bir çare yoktu o zamanlar. 1970’de Kara Eylül’e kadar aktif olarak savaştım. Sonra Beyrut’a dönüp okulu bitirdim ve Paris’te sosyoloji eğitimi aldım. Geri döndüğümde 22 yaşındaydım. Mahmut Derviş’le [ünlü Filistinli sair] beraber Al-Karmel’in editörlüğünü yaptım bir süre—ki dergi halen Arap edebiyatına dair en önemli yayınlardandır. Daha sonra uzun bir sure de Filistin Araştırma Enstitüsü’nde çalıştım.

Lübnanlı bir Hıristiyan olarak Filistinlilere düşman safta sayılırdınız, güven kazanmanız zor olmadı mı?

İlk yıllarda taraflar pek de belirli değildi doğrusu. Tabi ki küçük-burjuva eğitimli Lübnanlı bir Hıristiyan olarak aralarında sırıtıyordum o yüzden katılımım garipsenmişti... Ancak Lübnan’da falanjistlerden (faşizan Hıristiyan) farklı Hıristiyan gruplar da vardı, örneğin hatırlarım, ben ilk komünizm yanlısı broşürü gittiğim kilisede okumuştum. Güçlü sol gruplar da mevcuttu Hıristiyanlar arasında.

Mülteci hikâyelerini toplama fikri ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

Hikâyeleri toplama fikrini 70'lerde Filistin Araştırma Enstitüsü’ne ben önerdim. O zamanlar FAE’deki en genç araştırmacıydım, 1948'de yaşanan sürgün hikâyelerini sistematik olarak toplayıp köylerin sözlü tarihini yazma projesi, daha sonra bu hikâyelerden edebi bir eser yazma fikrinin bir parçasıydı. Son kitabım Güneşin Kapısı işte yıllardır üzerinde çalıştığım bu roman, sürgün hikâyelerinin edebiyatı. Kitap Galile’nin hikâyesini anlatıyor. Yıllarca düşündüm, göçün hikâyesi, nostaljik, lirik veya kahramanlık hikâyeleri yazmadan nasıl anlatılabilir diye. Sonuçta kitabın amacı “gerçekler”i değil, hikâyeleri yeniden yazmaktır. Okura hikâye içinde başka hikâyeler, iç içe geçmiş halkalar sunmak...

Hikâye anlatma üzerine hikâye yazınca gerçeklikten bir hatta birkaç derece uzaklaşmıyor musunuz? Özellikle Filistin gerçekliğinde İsrail’in hikâyeler ve mitler üzerindeki hegemonyası, doğruyu Filistin bakış açısından anlatmanın aciliyeti ve önemi düşünüldüğünde?

Yazında önemli olan karakterlerdir, okuyucuların karakterlerinizle özdeşleşmeleridir, onlara inanmalarıdır. İlginç bir örnek vereyim, bir konuşmamda yaşlı bir bayan okuyucum son romanımdaki kadın karakter Nahila’yı nereden tanıdığımı sordu ısrarla, tanımıyorum dedim, onu ben yarattım. Defalarca ısrar etti Nahila’yla görüşmek için, bunun mümkün olmadığını, Nahila’nın gerçek olmadığını tekrar ettim. Yalancı diye suratıma bağırıp salonu terk etti. Başka bir misal Jean Genet’den, gazeteciler kendisini “Hizmetçiler” oyunuyla ilgili sıkıştırmışlar hiç gerçekçi değilsiniz hizmetçiler böyle konuşmaz diye. Genet cevabı yapıştırmış, “Umurumda bile değil, benim hizmetçilerim böyle konuşuyor.” Bu da benim Filistin hikâyem, bildiğim kadarıyla anlattım, başkasının hikâyesi daha başka olur. Kimse gerçeklik üstünde hak iddia edemez herkesin gerçekliği başkadır. Dil bir katmandır, bir araçtır gerçekliği aktarmada. Gerçekliği olduğu gibi aktarabilecek sözler sadece tanrıya mahsustur, o da olmadığına göre sadece hikâyeler vardır. Siz kendinizle ilgili, başkalarıyla ilgili hikâyeler yaratıyorsunuz, kendinizin hikâyesini yaratıyorsunuz. Aynasız yasayamazsınız.

Peki ya okur yazarın aynasında kendini nasıl şekillendirir?

Okurluk hikâyeyi yazmaktır, iyi yazar kendini okuyucunun yerine koyandır. Okuyucu kitapla bir dünya keşfeder ki bu sadece ona mahsus değildir, yazarlık da okumak gibi keşiftir. Ben kitaplarımda bildiklerimi yazmam, yazarken başkalarını duyarsınız, yeni deneyimler kazanırsınız, bilgiler edinirsiniz.

Yaptığınız tanımlamalardan kendinizi, okurunuzu ve yazınınızı konumlandırdığınız zaman, mekân ve dil post-moderndir diyebilir miyiz?

Bu post-modernlik değil hayır. 1001 gece masallarında da hikâye anlatmak yaşamla ilgilidir, hikâye içinde hikâye vardır. Postmodernite çıktığı kaynağı yok etmeye çalışır, ben referans kaynağımı yok etmiyorum, bilakis kitaplarım, özellikle son kitabım Güneşin Kapısı adalet ve adaletin değeri üzerine kurulu. Hikâyem başka hikâyelere karşı savaş veriyor, Filistinli mazlumlar adına...

Biraz da kitaplarınızın çevirileriyle ilgili konuşmak isterim. Filistinli eleştirmen Jenine Abboushi birçok Orta Doğulu yazarın çeviri için yazdığını ve hedefledikleri ana okuyucu kitlesinin Avrupalılar olduğunu iddia etmişti. Deneyimlerinizden yola çıkarak Avrupa ve Amerika çeviri pazarının Arapça yazına etkilerinden söz edebilir misiniz?

İşin asli şu ki Arap dünyasında artık Avrupa dillerine çevrilmeyen yazar, yazardan sayılmıyor. Bu durumda herkesin gözü, yazısı dışarıda. Benim ilk kitabımın çevirisi 10 yıl kadar gecikti. Çeviri teklifini getiren Fransız yayıncı kitapta bir takım değişiklikler önermişti. Avrupalı okuyucunun zevkine, beklentisine uygun değişiklikler... Bense reddettim. Kaybedecek çok fazla şeyim yoktu. Yayıncı bana kitabımın Arap olmak için çok modern olduğunu söyledi. Arap edebiyatına bir sosyolojik belge gibi yaklaşıyorlar ve bazı Arap yazarlar, özellikle Fransızca yazanlar bu yargıya hapsolmuş durumdalar. Ben yazarken yabancı okuyucuyu ya da çevrilme kaygısını göz ardı ediyorum. Her kitap tercüme edildiğinde bazı şeyler kaybolur. O kültüre has referanslar anlaşılmaz mesela. Ama herkes her şeyi anlamak zorunda değil. Anlayamaz da... Arap okuyucunun da anlayamayacağı referanslarım olabilir. Edebiyat iyiyse 'sinin kaybolmasında bence hiçbir sakınca yok. Çünkü iyi edebiyat kimlikle ilgili değildir, özdeşleşme ile ilgilidir. Örneğin Çehov okuduğunuzda yazarın veya karakterin milliyetini değil karakterin kişiliğini düşünür kendinizi onunla özdeşleştirirsiniz. Anlaşılmak için yazarın kendi yazınını anlaşılır kılması gereksizdir.

Kitaplarınızın Avrupa dilleri dışında herhangi bir “Üçüncü Dünya” diline tercümesi var mı?

Kitaplarım Norveççeye ve İbraniceye dahi tercüme edildiği halde Türkçeye çevrilmedi. Çok üzücü bir durum. Doğu Akdeniz’de komşu olsak bile edebiyatlarımızı Fransızca, Almanca veya İngilizce üzerinden çeviriyoruz. Birbirimiz hakkında bu kaynaklar vasıtasıyla haberdar oluyoruz. Majör edebi kültürlerin üzerimizdeki baskı ve etkinliğinden kurtulamıyoruz maalesef.

Arapça bilen nüfusun hayli yoğun olduğu ülkemizde Arap edebiyatından çeviriler, hele hele Arapçadan dolaysız tercümeler, yok denecek kadar az. Peki, karşı tarafta durum nasıl? Yani Türk yazarları Arap dilinde ne kadar tanınıyor?

Arapçada bilinen Türk yazarlar az olsa da var: Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk akılma ilk gelen isimler. Çeviriler ise Türkçeden yapılıyor genellikle.

Tarafların birbirlerinden tarihsel olarak uzaklaşma ve uzaklaştırılmış olma durumları söz konusu tabii…

Türklerin Araplara bakışı, Arapların Türklere bakışı gibi yanlı, iki taraftaki yanlı tarih yazımı Osmanlı'nın çöküş dönemi üzerine odaklanmış durumda. Bence Osmanlı'nın önceki dönemlerinde azınlık sorununa bulduğu çözüm dâhiyaneydi ancak son dönemde Ermenilerin ve Rumların başına gelenler bu resmi tamamen değiştirdi tabi. Türkler, Orta Doğu’daki diğer birçok millet gibi Fransızların ulus devleti yaratma politikalarını taklit etmeye çalıştılar ve hala da bunu sürdürmeye çalışıyorlar. Avrupa modelini Orta Doğu’da kopyalamak mümkün değil, tarihi ve durumu tekrar gözden geçirmeliyiz.

Son bir soru, zamanınızın yarısını Lübnan’da diğer yarısını Amerika’da geçiren Orta Doğulu bir yazar, gazeteci ve düşünür olarak bize Irak savaşı ve İran’a savaş tehdidi ortamında Orta Doğu’da ki durum üzerine kısaca bir tespit ve değerlendirme yapmanız mümkün mü?

Amerikalılar bölgeyi gitgide daha da karışık bir duruma sürüklüyorlar, bölgedeki muhafazakâr rejimler de yangına körükle gidiyor. Yaratılmaya çalışılan bir medeniyetler çatışması durumu, Amerika Roma olmaya soyundu. Sorun İran’ın nükleer güç olmaya çalışmasıysa—ki bu Ruslar tarafından destekleniyor—İsrail’in elinde yıllardır var olan nükleer bombalar hakkında da konuşulmalı. Durumun Lübnan gibi etnik ve dini çoğulculuğun olduğu bir ülke içinde yansıması yangın yeri gibi... İsrail’e verilen bu güç ve Filistin devletini reddetmeleri Hamas’ın güçlenmesine yol açtı. Amerikalılar serseri mayın gibi, ne yaptıkları, ne yapmaları gerektiği hakkında hiçbir fikirleri yok! Hakkında çok az şey bildikleri ve bildiklerinin de yanlış olduğu bir bölge üzerine oyunlar oynuyorlar. Sonuçta bunlar Bernard Lewis’in oryantalist öğrencileri... Sınırlı ve yalan yanlış bilgileriyle ortalığı yakıp yıkıyorlar, sonu nereye varacak bilinmez.

Çok teşekkürler vakit ayırdığınız için...

Mayıs 2006

*New York Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Edebiyat doktora öğrencisi İpek Çelik'in Lübnanlı yazar Elias Khouri ile yaptığı röportaj.




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/kultur/hikayeler-sarap-gibidir-anlatildikca-olgunlasirlar-lubnanli-yazardan-filistin-oykuleri

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.