Düşünce

Kültür

Kültür dünyası, belki de, özgürlükçü muhalif/eleştirel düşünce ile sistem içi bakış açıları arası çatışmanın en sert ve en görünür olduğu alandır. Fakat, aynı zamanda, bu iki zıt görüşün en fazla birbirine karıştı-rıldı-ğı, özellikle sistemik olanın diğer


Cemaat

Aşağıdaki bölüm, bgst Yayınları’nın Ekim 2007’de yayımladığı, Michael Albert’in Umudu Gerçeğe Dönüştürmek: Kapitalizmin Ötesinde Yaşam adlı kitabından alınmıştır. “Cemaat” bölümü, gelecekteki eşitlikçi ve katılımcı bir toplumda, kültürel toplulukların nasıl kendi aralarında demokratik, hiyerarşik-olmayan ve değerlerin karşılıklı paylaşımına dayalı ilişkiler kurabileceklerini tartışmaktadır. Bu bölümün, günümüzde farklı pratiklere karşılık gelen çokkültürcülük/kültürel çoğulculuk tartışmasına katkıda bulunacağını düşünüyoruz.

İnsan olmak, kendini kozmosta bir şekilde konumlandırmayı ve kolektif kimliklere, dilsel ilişkilere ve toplumsal kutlamalara sahip olmayı içerir. İnsanlar çeşit çeşit cemaatler yaratırlar. Bu cemaatlerden her biri ortak bir kültürü yaşar ve tipik olarak her bir ortak kültür, sanatsal, dilsel ve ruhani tercihler bakımından diğerlerinden ayrılır. Kültürel cemaatlerle ilgili sorun şudur ki, farklı kültürel cemaatler arzu edilen çeşitliliği üretmenin yanı sıra, çeşitli nedenlerle birbirini sömürebilir, birbirine saldırabilir, hatta tarihte birçok kez şahit olduğumuz gibi birbirini yok edebilirler. Kökenleri ne olursa olsun cemaat hiyerarşileri, kendilerini meşrulaştırmak için kültürel aşağılamalara ihtiyaç duyar. Kültürel aşağılamalar ise ilk baştaki çıkış noktalarının çok ötesine taşarak varlıklarını sürdürebilirler.

İyi bir toplumda, bütün tarih boyunca gördüğümüz tek yanlı, bazen de karşılıklı cemaatler arası saldırı ve yok etme eylemleri muhtemelen ortadan kalkacaktır.

Ekonomilerin, özellikle de katılımcı ekonomilerin, ister savaş halinde olsun, isterse birbirlerine saygı duysunlar, kültürel cemaatlerle ilişkisi nedir?

Önce, iyi bir toplumda olmasını istediğimiz kültürel ilişkilerin en azından bazı özellikleri üzerine biraz düşünelim. Ardından, bu temele dayanarak, ekonomi ile kültürel cemaatler arasındaki mevcut ve gelecekteki ilişkiyi değerlendirebiliriz. 

Kültürel vizyon

Arzu edilir bir toplumda mucizevî bir şekilde yeniden doğmayacağız. Geçmişimizden kurtulmuş, tarihsel köklerimizden habersiz olmayacağız. Tam tersine, arzu edilir bir topluma ulaşma sürecinde tarihsel belleğimiz, geçmiş ve bugünkü toplumsal sürece karşı hassasiyetimiz, kendi tarihimize ve toplumumuzun tarihine ilişkin kavrayışımız zenginleşecek. Yeni bir toplum inşa etme sürecinde farklı kültürel köklerimiz geri plana itilip bastırılmayacak, aksine giderek artan bir önem kazanacak.

Bu yüzden, Einstein’ın veciz şekilde ifade ettiği gibi “milliyetçilik bir çocukluk hastalığı, insan ırkının kızamık hastalığı” olsa da, kültürel vizyonun amacı çeşitli kültürleri ortadan kaldırmak veya en küçük ortak paydaya indirgemek değil, önceki olumsuzluklarını aşarak onlardan istifade etmektir.   

Arundhati Roy, Hindistan’ı tek tip hale getirmek yönündeki fundamentalist eğilimlere gönderme yaparak şöyle diyor: “Müslümanlara ‘hadlerini bildirdikten’ sonra, ülkenin her yanından süt ve Coca-Cola mı fışkıracak? Ram Mandir inşa edilirse[1] herkesin sırtı pek, karnı tok mu olacak? İnsanların döktüğü gözyaşları silinecek mi? Gelecek sene bir yıldönümünü kutlamayı umabilir miyiz, yoksa daha bir yıl dolmadan nefret edilecek başkaları mı bulunacak? Alfabetik olarak sıralayacak olursak, bu defa Adivasisler, Budistler, Hıristiyanlar, Dalitler, Parsiler ve Sihlerden mi nefret edeceğiz? Blucin giyip İngilizce konuşanlardan mı, yoksa kalın dudaklı, kıvırcık saçlılardan mı nefret edeceğiz? Bunun için çok fazla beklememiz gerekmeyecek... Hangi sapkın görüş, bütün bu kültürlerin çeşitliği, güzelliği ve görkemli anarşisi olmadan bir Hindistan hayal edebilir? Hindistan bir kabre dönüşecek ve bir krematoryum [2] gibi kokacaktır.” [3]

Daha iyi bir dünyaya geçiş yapmanın sonucu kültürlerin tektik hale getirilmesi olmamalı; onun yerine, farklı cemaatlerin tarihsel katkıları hiç olmadığı kadar takdir edilmeli. Kültürlerin birbirleriyle karşılıklı olarak bağdaşan bir gelişme göstermelerini sağlayacak olanaklar azalmamalı, aksine çoğalmalı.

Soykırımın, emperyalizmin, ırkçılığın, şovenizmin, kavim-merkezciliğin [4] ve dini baskıların yarattığı dehşeti önlemek için farklı tarihsel cemaatleri bir potada eritmeye kalkışmanın, ortadan kaldırmayı hedeflediği kötülükler kadar yıkıcı etkileri olduğu görüldü.

Kültürlerin tektik hale getirilmesi farklı kültürel öz-yönetim biçimlerini ortadan kaldırırken, tam da azaltacağını iddia ettiği cemaat kaygılarını, husumetlerini artırır. İster ırkçı, ister fundamentalist, isterse solcu olsun, kültürleri tektik hale getirme, insanların kim olduğu ve nereden geldiğini anlamlandırmasını sağlayanın bu farklılıklar olduğunu gözden kaçırır.

Evet, rekabetçi veya karşılıklı düşmanlıkların beslendiği bir ortamda dinsel, ırksal, etnik ve ulusal cemaatler genellikle sekter kamplara dönüşür. Böyle cemaatlerin en büyük derdi kendilerini gerçek ve hayali tehditlere karşı savunmaktır; hatta işi başkalarına savaş açmaya kadar götürürler. 

Ve evet, başka bağlamlarda kullanılan daha incelikli, o kadar açık sözlü olmayan ırkçı ifadeler de söz konusudur. ABD’de yurttaşlık hakları hareketinin kazanımlarından sonra ırkçılığın değişen çehresini yorumlarken Al Sharpton şuna dikkat çekmişti: “Şimdi insanların çok daha zarif ve özenli olduğu bir çağda yaşıyoruz. Artık Jim Crow yok; oğlu James Crow Beyefendi var.” [5]

Ama nasıl ki açık ya da gizli toplumsal cinsiyet veya cinsellik hiyerarşilerinin varlığı, toplumsal cinsiyet ve cinsellik alanlarındaki çeşitliliği ortadan kaldırmamız gerektiği anlamına gelmiyorsa; toplumun hemen her yanında karşımıza çıkan, ırka ve başka şeylere dayalı açık ya da gizli kültürel hiyerarşilerin varlığı da kültürel çeşitliliği yok etmemiz gerektiği anlamına gelmez. Asıl ödevimiz farklılığı yok etmek değil, baskıyı kaldırmaktır.

Desmond Tutu’nun Güney Afrika’da yaşananlar hakkındaki yorumunun ortaya koyduğu gibi, hiç kuşkusuz ırkçılığın çoğunlukla çok kaba, çirkin ve maddi bir yönü vardır: “Geldiklerinde bizim toprağımız, onlarınsa İncil’i vardı. Bize gözlerimizi kapamamızı ve dua etmemizi söylediler. Gözümüzü açtığımızda onların toprağı, bizimse İncil’imiz olmuştu.” Ama ırkçılığın başat teması her zaman ekonomi değildir; ekonomi önemli ölçüde etkili olduğunda bile, ırkçı manzaranın sadece bir bölümünü oluşturur. Irkçılık, kavim-merkezcilik, milliyetçilik ve dinsel bağnazlık, etkisi maddi farklılıkların ötesine geçen kültürel tanımlar ve inançlardan kaynaklanır.

Hâkim cemaat grupları, baskı uyguladıkları cemaatlerin varsayılan aşağı konumu ve kendi üstünlükleri hakkında mitler yaratarak imtiyazlarını rasyonalize ederler. Bu mitler insanların zihninde, genellikle maddi ilişkilerin ötesine geçen bağımsız bir varlık kazanırlar. Bunun sonuçları zalimcedir ve sadece ırkçının değil baskı kurduğu kesimlerin de bakışını çarpıtır. Amerikalı romancı Ralp Ellison’un sözcükleriyle ifade edersek: “Ben görünmez bir insanım. Hayır, Edgar Allan Poe’nun zihnini meşgul eden hayaletlerden biri değilim; Hollywood filmlerinizde ruh çağırırken gelen sislerden de değilim. Ben maddi, etten kemikten, liflerden ve sıvılardan yapılma bir insanım – hatta bir aklım olduğu bile söylenebilir. Ama görünmezim, çünkü insanlar beni görmeyi reddediyor, anlıyor musunuz? Sirk gösterilerindeki bedensiz kafalar gibi; sanki kalın ve görüntüleri çarpıtan bir aynayla çevrelenmişim. İnsanlar bana yaklaştığında sadece etrafımdakileri, kendilerini veya hayal güçlerinin uydurmalarını görüyorlar; aslında benim dışımda her şeyi görüyorlar.”

Baskı gören cemaatler içinde bazı unsurlar aşağı konumda olduklarına ilişkin mitleri içselleştirir ve hâkim kültürleri taklit etmeye, en azından onlara uyum sağlamaya çalışırlar. Kızılderili aktivist Ward Churchill’in belirtmiş olduğu gibi, ABD’de beyaz üstünlüğüne ilişkin doktrinler o kadar yaygındır ki, Amerikan Kızılderililerin çocukları bile kovboy olmak ister. Ezilen cemaatlerdeki pek çok kişi buna bir yandan kendi kültürel geleneklerinin bütünlüğünü savunarak cevap verirken, bir yandan da üzerlerindeki baskıları meşrulaştıran ırkçı ideolojilerle ellerinden geldiğince savaşırlar. Ama W.E.B. Dubois şu hususa dikkat çeker: “Bu çifte bilinç, kendine hep başkalarının gözünden bakmak ve sana eğlenceli bir aşağılama ve acımayla bakan bir dünyanın cetveliyle ruhunu ölçmek, insanda tuhaf bir duygu yaratır.”[6] Frederick Douglas da benzer bir noktaya değinir. Beyaz bir adamın arkadaşını kanının son damlasına kadar savunması takdire şayan bir davranış olarak görülürken, siyah bir adamın aynı şeyi yapmasının suç kabul edildiğini öne sürer.

Her ne olursa olsun, kültürel kurtuluş, cemaatler arasındaki farklılıkları yok etmekte olmaz. Tek gerçek kültürel kurtuluş, ırkçı kurumları ortadan kaldırmakla, ırkçı ideolojilerden vazgeçmekle ve tarihsel cemaatlerin birbirleriyle ilişki kurdukları ortamları değiştirmekle mümkün olur. Cemaatlerin dayanışmayı bozmadan farklılıkları muhafaza edip kutlaması ancak böyle mümkün olabilir. 

Dolayısıyla, ırkçılığa, kavim-merkezciliğe, dinsel bağnazlığa ve cemaat baskısının diğer biçimlerine getirilebilecek alternatiflerden birisi, “cemaatler arası yakınlaşma”[7] veya “çokkültürcülük”[8] diye adlandırabileceğimiz yaklaşımdır. Bu alternatif, her cemaatin varlığını güvenle sürdürebilmesi için yeterli maddi ve manevi kaynağı garanti ederek, cemaat biçimlerinin çokluğuna saygı gösterilmesini ve bu çokluğun korunmasını vurgular. 

Farklı kültürler cemaatler arası yakınlaşma çerçevesinde etkileşime girdiğinde, her kültür kendi tarihsel deneyiminin benzersiz ürünleri olan özel bir bilgeliğe ve – çoğunlukla – bir dile sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda, her birinin içsel özellikleri hiçbir yaklaşımın tek başına başaramayacağı ölçüde zenginleşir. Cemaatler arası negatif ilişkilerin yerini pozitif ilişkiler alır ve bu değişim, her cemaatin gelenekleri ve öz-tanımlarını sürdürebilmesi için gerekli araçlara sahip olmasını garanti ederek, pek çok cemaatin karşı karşıya kaldığı kültürel yok olma tehdidini bertaraf eder.

Bireyler tercih ettikleri kültürel cemaatleri kendileri seçmeli, yaşlılar veya başka sıfatlar taşıyan diğer insanlar, özellikle önyargılara dayanarak onların yerine karar vermemelidir. Cemaatin dışındakiler, insani normları ihlal ettiğini düşündükleri kültürel uygulamaları eleştirmekte özgür olmalı, ama eleştirinin ötesine geçen dış müdahaleye izin verilmemelidir. Bunun tek istisnası, her cemaatteki bütün üyelerin muhalefet etme ve kişisel zarar görmeden cemaati terk etme hakkını güvenceye alma amacını taşıyan müdahaledir.

Daha da önemlisi, özerklik ve dayanışma uzun bir geçmişe sahip olup cemaatler arasındaki şüphe ve korkunun üstesinden gelene kadar, iki cemaat arasındaki ihtilaflarda hangisinin taviz vereceği cemaatler arası yakınlaşma normlarına göre belirlenmelidir. Amaç, taraflardan hangisi daha güçsüzse, dolayısıyla gerçekte daha fazla tehdit altındaysa, o tarafın korunması olmalıdır. Bu tür bir cemaatler arası yakınlaşma, ihtilafları tek taraflı yumuşatma sürecini başlatma yükümlülüğünü daha güçlü – dolayısıyla tahakküm altına alınma korkusu daha az olan – tarafa yükler. Nadiren uygulansa da, bu basit kural aşikâr ve makuldür.

Cemaatler arası yakınlaşmanın amacı, hiçbir cemaatin kendini tehdit altında hissetmeyeceği, böylece başkalarından bir şeyler öğrenmekten ve onlarla paylaşıma girmekten çekinmeyeceği bir ortam yaratmaktır. Fakat cemaatler arası ilişkilerin olumsuz tarihi göz önüne alındığında, bir gecede bunun üstesinden gelinebileceği iddia edilmez. Davranış tarzlarıyla ilgili beklentiler konusunda farklı bir tarihsel miras oluşana kadar, cemaatler arası ilişkilerin sabırla, adım adım örülmesi gerekir. Kültürlerini yeniden-üretmesi için cemaatlere temin edilmesi gereken araçların neler olduğuna ve haksız dış müdahalelerden bağımsız gelişmenin ne anlama geldiğine karar vermek özel durumlarda her zaman kolay olmayacaktır.

Ama cemaatler arası yakınlaşma yaklaşımına göre, çatışan görüşler hakkında yargıya varmanın ölçütü muhtemelen şu olacakmış gibi görünüyor: Her bir cemaate, kültürel geleneklerini tanımlayıp geliştirmesi ve herkesin eşit şekilde kullanma hakkı olan sınırlı bir araçlar kümesiyle bütün diğer cemaatlere kültürünü tanıtması için yeterli malzeme ve iletişim aracı temin edilmelidir.

Irk ve kapitalizm

Nasıl ki kapitalizmin tanımlayıcı kurumları boyları ve ses tonları farklı kişilere farklı muamele yapılmasını gerektiren hiçbir özelliğe sahip değilse, farklı kültürel cemaatlerde yaşayanların ekonomik açıdan farklı muamele görmesini de hiçbir şekilde gerektirmez. 

Tam aksine, özü itibarıyla kapitalizm, eşit fırsat sömürücüsü olarak tanımlayabileceğimiz bir sistemdir. Eğer yeterince şanslı, gaddar veya nadir durumlarda da yetenekliyseniz, bir de güç ve gelir açısından yükselmenizi sağlayacak kadar duyarsızsanız, kültürel veya biyolojik özellikleriniz ne olursa olsun, mülk sahibi olup kâr etmeye başlayarak bir kapitalist olabilir ya da güçlendirici koşulları tekelinize alabilir, böylece işçi sınıfı yerine koordinatör olmanın meyvelerini toplayabilirsiniz.

Diğer yandan, kapitalizmde başarılı olmak için gerekli özelliklerden hiçbirine sahip değilseniz, ırkınız, milliyetiniz veya dininiz ne olursa olsun, kendinizi esas olarak tek düze ve itaatkârlık gerektiren işler yapan, emir alan ve çok küçük paralar kazanan ücretli bir köle olarak bulursunuz.

Aynı kavrayış daha az aşağılayıcı şekillerde de ifade edilmiştir. Örneğin, Nobel ödüllü iktisatçı Milton Friedman şöyle der: “Serbest bir piyasa sisteminin büyük erdemi şudur ki, insanların hangi renkten ve dinden olduğuna aldırmaz; sadece satın almak istediğiniz bir şey üretip üretemediğiyle ilgilenir. Birbirinden nefret eden insanların birlikte iş yapıp birbirine yardım etmesini sağlayan, şimdiye kadar keşfettiğimiz en etkin sistemdir.”[9]

Kendi başına kapitalizm söz konusu olduğunda Friedman’ın gözleminin ilk cümlesi doğrudur. Ama birbirinden nefret eden insanların bulunduğu bir ortamdaki kapitalizm için aynı şeyi söyleyemeyiz – ki bu da ikinci cümlenin manipülasyon amaçlı bir yalan olduğunu ortaya koyar.

Friedman’ın analizindeki yanlışlık şuradadır: Bir toplumun ekonomi dışı genel toplumsal yapıları belirli bir özelliğe sahip olanları kültürel açıdan tâbi ya da hâkim konuma getiriyorsa, kapitalizm ırk, din, etnik köken veya başka kültürel özellikler bakımından kör değildir. Böyle durumlarda, kapitalizmin ekonomi mantığı ekonomi dışı hiyerarşinin farkına varacak ve onu görmezden gelmek yerine, faaliyetini onu dikkate alarak düzenleyecektir. Kapitalizm, ekonomi alanı dışında oluşan nefreti Friedman’ın ima ettiği gibi ortadan kaldırmaz; yeniden-üretir ve büyütür.

Eğer bir toplumda ırkçılık, dinsel bağnazlık veya başka türden kültürel bir hiyerarşi belirli bir cemaate düşük bir statü ve etkileme gücü veriyorsa, o cemaatin üyeleri kapitalist bir ekonomide, genel olarak, kendilerinden “üstün” olanlardan daha yüksek bir konuma getirilmeyecek; onlara tâbi olacağı pozisyonlara itilecektir. Ekonomik sömürü hiyerarşilerini dayatmak, mümkün olduğunda da genişletmek için ekonomi, cemaat üyelerinin mevcut beklentilerini kullanacaktır. Örneğin, beyazların siyahlara üstün olduğu şeklindeki ırkçı beklentiyi kullanacaktır. Bu dışsal hiyerarşileri ihlal ederek kendi faaliyetlerini potansiyel risklerle karşı karşıya bırakmayı seçmeyecektir.

Bu nedenle, eğer toplumda ırkçılık yükselişteyse kapitalist işveren – kendisi ırkçılığa karşı olsa da – genellikle, beyazları yönetmek üzere siyahları yönetici olarak işe almaz veya benzer etkiye sahip başka bir konuma getirmez. Tersine, siyahları yönetmek üzere beyaz yöneticileri işe alır. Birinci seçenek, itaatsizliğe ve ihtilafa yol açma riski olduğu için devre dışı kalır. Başka bir deyişle, kapitalizm, ekonomi içinde arzu ettiği kalıpları genişletmek için kültürel hayatın alışılmış kalıplarını kullanır.

Benzer şekilde, eğer konumu nedeniyle bir cemaatin üyelerine düşük ücret verilebiliyorsa –işverenin kişisel tercihlerine aykırı olsa da – maliyetlerin düşürülmesine dayanan pazar rekabeti uyarınca düşük ücret ödenir.

Bununla birlikte, ırkçılığa karşı artan muhalefet, ırka dayalı hiyerarşileri beklentilerle uyumsuz hale getirmeye ve hoşnutsuzluğa ve direnişe neden olmaya başladığı ölçüde, kapitalist işverenler ırksal özellikleri açıkça sömürmekten kaçınacaktır; ama ürünleri satarken veya insanların çalışma yeteneğini satın alırken insanları ilini kemiğine kadar sömürmeye devam edecektir. İşte bu nedenle, toplumda ırkçılığa karşı muhalefetin artması durumunda, Sharpton’ın işaret ettiği gibi, Jim Crow tarzı ırkçılıktan Oğul James Crown Beyefendi tarzı ırkçılığa bir geçiş yapılır.

Öyleyse arzu edilir bir ekonomi bu fenomeni nasıl tersine çevirir?

Irk ve katılımcı ekonomi

Irk, din, etnisite veya milliyete dayalı kültürel hiyerarşilerin bulunduğu bir topluma katılımcı ekonomi nasıl bir katkıda bulunur? Hiyerarşilerin bulunmadığı arzu edilir cemaatlere sahip bir toplumda katılımcı ekonominin etkileri ne olur? Genel olarak, katılımcı ekonominin kendi ekonomik faaliyetleriyle ilgili ihtiyaçları kültürlere herhangi bir kısıtlama dayatır mı?

ABD’nin ırksal, dinsel ve etnik manzarasını değiştirmeden ekonomisini katılımcı ekonomi haline getirirseniz, ortaya çelişkili bir durum çıkar. Süregiden ırksal ve diğer dinamikler kültürel cemaatleri karşı karşıya getirmeye ve insanlarda üstünlük ve aşağı olma beklentileri yaratmaya devam eder. Buna karşın, katılımcı ekonomi dayanışma üretebildiği için, bu beklentileri bozacaktır.

Katılımcı ekonomi kültürel hiyerarşilerle bağdaşmayan gelirler ve koşullar sağlar. Herkesi eşit derecede güçlendirdiği için de kültürel hiyerarşileri yıkabilir.

Katılımcı bir ekonomide insanlar ırkçılığı ve diğer kültürel adaletsizlikleri ekonomik bakımdan sistematik olarak sömüremez, çünkü ırkçı bir şekil verilecek ekonomik hiyerarşiler yoktur. Elbette katılımcı bir ekonomide bireyler bunu yapmaya çalışabilir ve tabii ki korkunç kişisel tutumlar sergileyebilirler, ama ırkçıların ne birey ne de bir cemaat üyesi sıfatıyla haksız ekonomik güç veya servet edinmesine izin veren hiçbir ekonomik mekanizma yoktur. 

Siyah ya da beyaz, Latin Amerika kökenli veya İtalyan kökenli, Yahudi veya Müslüman, Presbiteryen ya da Katolik, güneyli veya kuzeyli olabilirsiniz. Katılımcı bir ekonomide, toplumun genelinde var olabilecek kültürel hiyerarşilerden bağımsız olarak, herkes gibi sizin de dengeli bir iş bileşeniniz, adil bir geliriniz ve koşullar üzeride öz-yönetim gücünüz vardır. 

Hâlâ varlığını sürdüren ırkçılık veya öteki kültürel adaletsizlikler katılımcı bir ekonomiye aktörlerin rol tanımları içinde sızabilir; ama adaletsiz bir ekonomik güç veya maddi servet ya da rahatlık sağlayacak şekilde değil. Bu nedenle, dönüşüm geçirmiş bir Birleşik Devletler’de siyahlar, Latin Amerika kökenliler veya Asyalıların istatistiksel olarak farklı özellikler içeren dengeli iş bileşenleri olabilir. Ama bu farklar, işlerinin toplumsal dengesini bozmaz. Evet, doğru, kültürel olarak tanımlanmış bu tür iş özelliklerinin farklı biçimler altında aşağılayıcı yönleri olabileceği düşünülebilir. Ama olsa bile, ekonominin öz-yönetim dinamikleri bu durumdan mustarip olanlara adaletsizlikleri ortadan kaldırma imkânı sağlayacaktır.

Aslında katılımcı bir ekonomide azınlık cemaatlerinin üyelerinin, işyerlerinde ortaya çıkabilecek aşağılayıcı dinamiklerden kendilerini korumak için ya da geçmişin kalıntısı olarak varlığını sürdüren veya toplumsal hayatın başka alanlarında ortaya çıkan aşağılayıcı dinamiklerle savaşmak için bir araya geldiği, genellikle kurul[10] olarak adlandırılan araçlara sahip olacağını hayal ve hatta tahmin edebiliriz. Nitekim kültürel adaletsizliklerin engellenmesi için bir ekonomiden beklenebilecek en önemli şey, gelir ve güç hiyerarşisinin ortadan kaldırılması ve kültürel kurullara saygı gösterilmesidir.

Peki, arzu edilir bir toplumdaki arzu edilir kültürler katılımcı ekonomiyi nasıl etkileyebilir? Toplumun diğer alanlarında tesis edilmiş olan kültürel normların, katılımcı bir ekonomide ekonomik hayatı etkilememesi için bir neden yoktur ve sanıyorum etkileyecektir de. Farklı gelenek, din, kutlama usulleri ve ahlaki inançlara sahip, farklı kültürel cemaatlerden insanların günlük pratikleri de kuşkusuz birbirinden farklı olacaktır. Farklı cemaatlerden insanlar arasında tatil günlerinden, çalışma veya tüketimle ilgili günlük pratiklere kadar pek çok fark olabilir. Örneğin, çalışma süresi içinde ibadete zaman ayrılabilir; insanlar cemaatlerinin kültürel olarak yasakladığı veya tercih ettiği belli faaliyet çeşitlerine orantısız şekilde katılabilir; farklı beslenme biçimlerine sahip olabilir, vs. ABD’de Amish’ler[11] örneğinde olduğu gibi, bir cemaatin üyelerinin kültürel nedenlerle çalışmak istemediği bütün bir sanayi veya sektör olabilir.

Ancak, kültürel cemaatlerin kendine özgü ekonomik ihtiyaçları, gerek cemaatlerin dışında gerekse içinde yer alanların öz-yönetimle belirlediği isteklerle uyumlu olmalıdır.

Daha güç çalışma koşulları söz konusu olduğunda, örneğin, bir işyerinin bütün üyelerinin neredeyse tümünün aynı cemaatten olması daha mantıklı olabilir; böylece, tatilleri, çalışma saatlerini ve günlük işleri başkalarına göre uyulması imkânsız bir takvime göre kendi aralarında kolaylıkla ayarlayabilirler. Öz-yönetim bu tür düzenlemeleri imkânsız kılmaz, hatta zaman zaman mükemmel çözümler haline getirir.

Tıpkı büyük ve bazen de küçük tüketici birimlerinde olduğu gibi bir işyeri de pek çok farklı cemaatin üyelerini bir arada barındırabilir; bu da diğer bir seçenektir. Bu tür durumlarda, karşılıklı olarak çok küçük düzenlemeler yapılabilir. Bazı insanlar Noel’i, diğerleri Hanukka’yı [12]  kutlamak veya başka tatillere çıkmak için o günlerde işe gelmez. Ya da çalışma takviminde daha sık karşılaşılan farklılıklar varsa veya kültürel pratikler bazı insanların yapabileceği iş türlerini etkiliyorsa, daha kapsamlı düzenlemelere de gidilebilir.

Burada önemli olan, katılımcı ekonomide işyerleri, tüketici birimleri ve planlama süreçlerinin, tanımlayıcı özellikleri sınıfsızlık ilkesine göre tasarlanmış çok esnek bir altyapı sağlamasıdır. Bu altyapının ayrıntıları, çeşitli kültürel pratiklere ve inançlara yer açma da dâhil, sonsuz sayıda farklı biçim alabilir.

Son olarak, katılımcı ekonominin kültürleri nasıl etkilediğini sorabiliriz. Katılımcı bir ekonomide işçi ve tüketici rollerinin ihtiyaç ve gereklilikleri, bir kültürün iç işleyişinde başvurabileceği uygulamaları sınırlandırır mı?

Katılımcı bir ekonomide kültürel cemaatler – büyük bir anlaşmazlığa yol açmadan –  bir azınlığa diğerlerinin aleyhine maddi avantaj veya büyük bir güç sağlayan içsel normlar ve düzenlemeler barındıramaz. 

Örneğin, rahipleri, sanatçıları, kâhinleri, yaşlıları veya başka bir kesimi yücelten ve diğer bireylerden bu ünlü şahsiyetlere itaat etmesini, hatta onları hediyelere boğmasını talep eden bir kültür düşünelim. Katılımcı bir ekonomide böyle bir kültürel cemaatin uzun süre yaşama ihtimali hayli düşüktür. Çünkü insanlar çalışma sürelerini, hakkaniyet, dayanışma, öz-yönetim ve çeşitlilik yönünde kişisel eğilimler üreten ortamlarda geçirir. Bu ortamlar insanlara başkalarına saygı göstermeyi, ama körü körüne itaat etmemeyi öğretir. Öyleyse niçin hayatlarının başka alanlarındaki hakkaniyetsiz koşullara ve belli kesimlere avantaj sağlayan karar alma süreçlerine boyun eğsinler? 

İyi bir toplumda insanların kültürleriyle bağını koparmakta özgür olacağından yola çıkarak, çoğu insanın, emeğinin meyvesinden yararlanmasını engelleyen veya kişisel güçlenme ve başkalarıyla eşit olma fırsatı vermeyen bir kültürel cemaatten ayrılma özgürlüğünü kullanacağını tahmin edebiliriz; en azından ben öyle olacağını umuyorum. Zaten, bu tür kişisel özgürlükleri yasaklayan bir toplumda katılımcı bir ekonominin oluştuğunu hayal etmek güçtür; çünkü katılımcı bir ekonomide insanlar hem kendi hayatlarını yönetme arzusuna, hem de bunun için gerekli ekonomik araçlara ve bilgiye sahip olacaktır.

Ek: Din ve sol

Bu bölüme son vermeden önce, din ile katılımcı ekonomi ve din ile iyi toplum arasındaki ilişkiden kısaca bahsetmek istiyorum.

Din ile katılımcı ekonominin bir arada bulunması ve etkileşim içinde olması, yukarıda anlattıklarıma yeni bir güçlük eklemez. Katılımcı ekonominin var olduğu bir toplumda, bütün dindar insanlara katılımcı ekonomi elbet aynı şekilde davranacaktır. Hepsinin dengeli iş bileşenleri olacak, hepsi adil biçimde ödüllendirilecek ve öz-yönetime dayanarak karar alma süreçlerinde etkili olacaktır.

Katılımcı bir ekonominin kültürel bağlılıkları yüzünden insanların yüceltilmesine veya yerilmesine zemin hazırlayabilecek ekonomik gerekçeleri veya araçları yoktur. Keza, kültürel eğilimleri düşmanlık yaratıcı nitelikte olanların bu eğilimlerini açığa vurması pek kolay olmayacak, hatta imkânsız olacaktır. Benzer şekilde, ekonomik elbirliğine ulaşmanın hedeflendiği daha geniş sistem içinde, ekonominin bazı cemaatlerin bayramlarına veya pratiklerine saygı gösteremeyeceğini söyleyen bir özellik de katılımcı ekonomide bulunmuyor. Ama dinlerin iyi bir toplumla ilişkisi, katılımcı ekonomiyle ilişkisine kıyasla daha karmaşık bir konudur.

Solda yer alan pek çok kişi, dinlerle iyi bir toplumun bağdaşmasının tek kelimeyle imkânsız olduğunu düşünür; dinin adaletle, hakkaniyetle, özellikle de öz-yönetimle, yapısı gereği çatıştığına inanır. Dini eleştirenler, iyi bir toplumda katılımcı ekonomiyle iyi dinler arasında etkileşim olmayacağı, çünkü iyi bir toplumda iyi ya da kötü, hiçbir dine yer olmayacağı kanısındalar.

Din karşıtı argüman ilk önce tarihe bakar ve dinlerin, ardı arkası gelmeyen gayri insani davranışlar sergilediğini görür – hiç kimse bu acıklı öyküyü yadsıyamaz. Bazı din karşıtı eleştirmenler bir adım daha ilerler ve çeşitli kutsal metinlere bakarak, her türlü çirkin buyruğun ve iddianın açıkça yazdığını gösterir. Eleştirmenler, dinin akıl yürütmeyi veya sanatı engellediğine, sadece özgür toplumsal ilişkileri değil dürüstlüğü ve insan haysiyetini de çiğnediğine dair örnekler vererek argümanlarını destekleyebilir. Son olarak, din karşıtı eleştirmenler şu görüşü ileri sürerek savlarını perçinleyebilir: Bir tanrıya olağanüstü güçler atfedilip, bu güçlere itaat talep edilmesinin bir adım ötesi, insanın kendi tanrısını başkalarının tanrılarının, kendi dinine inananları başka bir dinin inananlarının karşısına koymasıdır; bu, küçük fakat neredeyse geri döndürülemez bir adımdır. Sonunda, bir tanrıya itaat etmekten, o tanrının temsilcilerine itaat etmeye, oradan da her türlü otoriteye itaat etmeye geçilir.

Bunun, gerek öngörü mantığı ve tarihsel açıklama gücü, gerekse öngörülerinin doğrulanması bakımından zayıf bir argüman olmadığını kabul etmek gerekir. Ama bazı dinlerin eylem ve inançlarına bakarak bütün dinlere ilişkin genelleme yaptığı ve örgütlü otoriteci dinlere dönük sert eleştirisini, her türlü dinselliğe kapsayacak şekilde genişlettiği için, bana kalırsa, sonuçta abartılı bir argümandır.

Bana kalırsa, nasıl ki iyi bir toplumda hiç ekonomi olmayacağını değil, iyi ekonomi olacağını, hiç yönetim sistemi olmayacağını değil, iyi yönetim sistemi olacağını düşünüyorsak, iyi bir toplumda da din olmayacağını değil, iyi din olacağını tasarlamalıyız.

İyi dinlerin neye benzeyeceğine gelince; mevcut dinlerden doğanlar ve yeni dinsel biçimler de dâhil olmak üzere iyi dinlerin büyük bir çeşitlilik göstereceğini hayal edebiliyorum. Ama ortak arzularının, genel olarak, zengin ve sağlam bir ahlâk tesis etmek ve adil bir toplumun diğer üyelerinin ahlâkını ve rollerini ayaklar altına almadan, evrendeki yerimize esin verici bir anlam katmak olacağını düşünüyorum. 

İyi dinlerin nasıl olacağı hakkında daha fazla bir şey söyleyemem. Ama bu bölümün çerçevesinin dışında kalsa ve kuşkusuz, görüşlerimi dikkatlice geliştirip test ettiğim bir alan olmasa da, dinin solla ilişkisi üzerine bir şey daha söylemek istiyorum.

Bana göre, dini küçümseyen hatta dine düşmanca yaklaşan üyeleri olan bir hareket ABD’de ve muhakkak ki başka pek çok ülkede kaybetmeye mahkûmdur. 

İyi bir toplumda, iyi dinin insanların hayatına pozitif katkısı olacağına ikna olmayanlar olabilir. Din konusunda en iyi tutumun bilinemezci olmak olduğunu düşünenler veya her türlü dine son derece eleştirel yaklaşanlar olabilir. Hatta bu görüşe onu savunacak kadar saygı duymasa bile, aynı fikirde olmayanlara saygı gösteren ve böyle davrandığı için de saygıyı hak edenler de olabilir. Buna karşın, ciddi bir solcu Amerika gibi dindar bir toplumda dinle ilgili her şeyi aşağılamanın stratejik bir intihar olacağını görebilmelidir. Kişinin görüşü ne olursa olsun, eğer ABD’de katılımcı ve öz-yönetime dayalı geniş bir hareketin inşasına katkıda bulunmak istiyorsa, dini bir tarzda kutlama yapan ve ibadet eden kesimlerle sıcak ve saygılı bir ilişki kurmanın yolunu bulmalıdır. Bunun alternatifi, sadece dine kapıları kapatmak değil, ilişki kurmak istediğimiz nüfusun çok büyük bir bölümünden kopmaktır. ABD’de örgütçü olmaya çalışan birinin dini küçümsemesi, Fransa’da örgütçü olmaya çalışıp da Fransızca konuşanları küçümsemekten daha akıllıca bir davranış değildir.

Her halükarda, hayatın gelecekteki kültür alanıyla ilgili tam ve ikna edici bir vizyona henüz sahip olmasak da, öyle görünüyor ki, katılımcı ekonominin kültürel yenilikleri engellemek yerine uygun şekilde teşvik edeceğinden ve katkıda bulunacağından emin olabiliriz.

Notlar:

[1] Bu konu, Hindistan’da Hindular ile Müslümanlar arasında yıllardır süren bir çekişmeye neden olmuştur. – y.h.n.

[2] Ölülerin yakıldığı yer. –ç.n.

[3] Arundhati Roy, “Democracy, Who Is She When She Is At Home”, Outlook India Magazine, 6 Mayıs 2002.

[4] etnosantrizm

[5] Jim Crow, gerçek bir kişi değil, 1800’lerin sonundan II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar ABD’nin güney eyaletlerinde uygulanan ırk ayrımcılığına verilen addır. Söz konusu dönemde güney eyaletlerinin bu yönde çıkarttığı yasalara Jim Crow Yasaları denmiştir. Siyahların beyazlarla aynı toplu taşıma araçlarını kullanmasını, aynı okula gitmesini, aynı lokantada yemek yemesini, vs. men eden yasalar bunlara birer örnektir. –y.h.n.

[6] W.E.B. Dubois, The Souls Of Black Folks, Bantam Classics. Orijinal dilindeki ilk basımı 1903 yılında yapılmıştır.

[7] İng. intercommunalism

[8] İng. multiculturalism

[9] Milton Friedman, Free to Choose, Harcourt, 1. basım, 1 Ocak 1980.

[10] İng. caucus. Genellikle azınlık durumundaki belirli bir etnik ya da dinsel gruba veya toplumsal cinsiyete mensup kişilerin dışa kapalı şekilde bir araya geldiği toplantılar kastediliyor. –ç.n.

[11] Kuzey Amerika’da yaşayan tutucu bir Hıristiyan grubun üyeleri. Amish Mennonitleri olarak da bilinirler ve Kadim Amish Mennonit Kilisesi’ne bağlıdırlar. Halen, 17. yüzyıl Avrupa’sının kırsal giyim biçimine sadıktırlar. Telefondan, elektrikle aydınlanmaktan kaçınan Amish’ler, otomobil yerine atlı araba kullanırlar. Genellikle iyi birer çiftçi olarak kabul edilen grup üyeleri, modern tarım araçlarını da kullanmayı reddeder. –y.h.n.

[12] İbranicede “Kutsama” anlamına gelir. Işıklar Bayramı ya da Makabiler Bayramı olarak da bilinir. 25 Kislev’de (Aralık) başlayarak sekiz gün kutlanan Hanukka, Yahudilikte, IV. Antiokhos Epiphanes’in İkinci Kudüs Tapınağı’na Zeus adına bir tapınak eklemesinden üç yıl sonra (İ.Ö. 165) tapınağın yeniden kutsanmasının anıldığı bayramdır. –y.h.n.




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/kultur/cemaat

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.