Kültürel Çoğulculuğun Hiçleştirilmesi ve 'Mahalle Baskısı'
Vedat Yıldırım ( BGST-Kardeş Türküler)
06 Ekim 2007
Son günlerde medyadaki birçok yazarın çokça tartıştığı gündem maddelerinden biri de Prof. Dr. Şerif Mardin'in dile getirdiği 'mahalle baskısı' meselesi. AKP'nin ciddi bir oy patlaması yaparak 'merkez'e iyice oturması ve 'ayrıcalıklı kesim'in ebedî konumlarını kaptırma telaşı içine girmeleri 'merkezin derini'ndeki birçok kesimi rahatsız etmiş durumda.
Medyada, mahalle baskısı endişesi 'laik-dinci' kısır döngüsü içinde tartışılıyor ve bundan sonraki sürece dikkat edilmesi gerektiği dillendiriliyor. Malezyalılaşma söylentileri ayyuka çıkmış durumda. Oysa sözünü ettiğimiz baskıları on yıllardır yaşayan birçok topluluğun karşılaştığı sorunlar teğet geçiliyor. Dinsel ve etnik ayrımcılığın iç içe geçtiği bu ortamda Alevilerin, Hristiyan cemaatlerin, Kürtlerin maruz kaldıkları 'resmi baskı'nın yıllar içinde evrildiği 'mahalle baskısı' görmezden geliniyor. 6-7 Eylül 1955 olaylarında birçok Ermeni, Rum ve diğer gayrimüslimin evlerinin ve işyerlerinin yağmalanmasını, Trabzon, Malatya ve diğer pek çok ildeki linç girişimi, Maraş, Çorum, Sivas olaylarını; Çingenelerin çoğunlukla "güvenilmez ve hırsız", Arapların "pis", Afrikalı göçmenlerin "yamyam", Rus kökenli kadınların "fahişe" olarak ötekiler kategorisine sokularak yaşadıkları bölgelerde aşağılanmaları, eşcinsellere, travestilere yönelik mahalle tacizlerini vs... nasıl bir baskı alanı olarak değerlendirmek gerekir?
Gündelik hayatımızda karşılaştığımız birçok durum, etrafımızı kuşatan kırmızı çizgilerin gizli ama gerçek yüzünü her an gün yüzüne çıkarabiliyor. Kendini 'yüzde doksan dokuzu Müslüman ve Türk' olan yekpare bakışın dışında gören ve yaşadığımız toprakları çok kültürlü bir değerler bütünü olarak gören insanların, kendi özgür eğilimlerini, davranışlarını kamusal alanda sergilemelerinin sayısız riski olabiliyor. İşte bu noktada yaşadığım bazı tecrübeleri paylaşmak istiyorum.
Geçen gün eve gitmek için Taksim'den bir taksiye el ettim. Kapıya doğru yanaştığımda arabanın teybinden müzik sesi geliyordu. Kapıyı açar açmaz müziğin sesi kesildi. Taksicinin halinden ve tavrından 'Doğu'lu olduğu anlaşılıyordu. Yolculuk esnasında teypteki kasedi dinleyip dinleyemeyeceğimi sordum. Kendisi, teybin içindeki müziği anlayamayacağımı söyledi. 'Neden' diye sorduğumda anlayamayacağım dilden bir müzik olduğunu söyledi. Nece diye üsteleyince 'Kürtçe' olduğunu 'itiraf' etti. Ben de Kürtçe'yi neden yabancı dil şeklinde isimlendirdiğini, her gün taksi radyolarında İngilizce birçok şarkı dinlediğimizi, Kürtçe'nin bu toprakların dili olduğunu söyledim. Taksici, densizlik yapmak isteyenlerin olabileceğini, bu yüzden arabada yalnızken Kürtçe müzik dinlemeyi tercih ettiğini söyledi.
Bir süre sonra kasedi dinlemeye başladık. Şivan Perwer'in ilk dönem çalışmalarından olan 'Ey Ferat'tı çalan. Bu albümü ilk kez, doğduğum yer olan Ankara'nın Kesikköprü Köyü'nde 1970'lerin sonlarında dinlediğimi anımsıyorum. Kayıt Almanya'dan veya amcam tarafından Ankara'dan getirilmişti. Evimizin sote yeri olan tandıra kapanıp gizlice dinlerdik. Kopyalana kopyalana ses, taş plak gibi cızırtılı hale gelmişti.
Yıllar sonra aynı kasedi hâlâ kendi sote mekânında dinleyen insanların olduğunu görmek insanı çileden çıkarıyordu. Bu sefer resmi bir yasak yoktu fakat geçmiş resmi yasaklarla ve kimi sivil kesimlerce 'kriminalize' edilmiş bir 'dil' vardı. Bazı seslerin ve sözlerin sokak aralarında kendini gizlemeleriydi belki de mahalle baskısı. Belki de mahalle baskısı, 'sakıncalı' seslerin ve sözlerin dört duvar arasına sığdırılmış haliydi. Belki de ürkek bir güvercinin ruh haline yansıyan "A bak, bu o Ermeni değil mi?" cümlesiydi. Belki de teklik arzusunun faşizme ulaşan boyutlarıydı mahalle baskısı.
Ülkemizde 12 Eylül anayasasının muğlak yasaları nedeni ile keyfi içtihatlara terkedilmiş bir özgürlükler alanından söz edebiliyoruz. Bu yüzden de yasakların artık kalktığını söylemek hiç de gerçeği yansıtmıyor. Tam da bu noktada, bölgesindeki her insana hizmet ulaştırması gereken belediyeler- herkes vergi verdiğine göre-, üniversiteler, özel radyolar gibi sivil alanlara göz atmakta fayda var.
İçinde bulunduğum "Kardeş Türküler" projesinin turneleri nedeniyle Anadolu'nun birçok yerine gidiyoruz. Konser organizasyonları münasebeti ile muhatap olduğumuz kurumlardan bir tanesi de belediyeler. Belediyelerde ise Türkçe dışındaki dillerin (İngilizce gibi 'evrensel dil'lerin dışında) kendilerini ifade etmeleri bazı istisnalar dışında nerdeyse imkânsız. Kardeş Türküler gibi kültürler arası diyalogun müzikal dilini kurmaya çalışan bir proje bile birkaç belediye dışında etkinliklerde yerini alamıyor. Bir anlamda, hizmet ayrımcılığı yaparak hizmet hırsızlığı yapılıyor. Yer alanlar ise popüler kültürün ihtiyaçlarına karşılık veren markaların, televizyonlarda gördüğümüz popüler geçidin aynı içeriği; bürokratik ve yaratıcılıktan yoksun resmiyetçi derneklerin mono-kültürel spor çalışmalarını içeren, beden eğitimi süreçli gösterileri...
Geçtiğimiz yaz, Rize'nin Pazar ilçesine bir şenlik için gitmemiz söz konusu olmuştu. İlçenin resmi makamları, organizasyonu yapanlara şu uyarıda bulunmuştu. "Güzel bir iş yapıyorsunuz. Kardeş Türküler gelsin tabii. Her dilden okusunlar, lakin 'sakıncalı dil'den okumasalar iyi olur." Organizatörler sakıncalı dilin hangisi olduğunu sormuş. Onlar da 'anlayın işte' demişler. Bilin bakalım sakıncalı dil hangisi?
Öte yandan Kardeş Türküler, daha önceki yıllarda konser verdiği Çanakkale'nin Troya şenliğine bu yıl 'bir takım hassasiyetler gerekçe gösterilerek' çağrılmadı. Açıkçası yaşanan bu milliyetçi ortamda kurduğumuz ilişkilerin bile korunabileceğine dair umudumuz da giderek azalmakta.
Üniversitelerin durumu da pek farklı değil. İçki firmalarının sponsor olduğu, tüketime dönük ' zararsız' konser etkinlikleri revaçta iken, kültürel çoğulcu faaliyetlere prim verilmiyor. Geçen yıl, Kardeş Türküler konseri için Mersin'e gittiğimizde, üniversiteli gençler ile sohbet etme fırsatı bulduk. Üniversitelerdeki kültürel faaliyetler ve kulüpleşme üzerine hoşbeş ederken gençlerden biri, polis denetimlerinin hâlen yaygın olduğunu, rektörlük onaylı olmayan faaliyetlerin ve sponsorsuz alternatif şenliklerin yoğun bir denetime tabii tutulduğunu söyledi. Neticede Musa Anterlerden günümüze, özünde pek de bir şeylerin değişmediğine dair izlenimler edindim.
Özellikle gençlerin şenliklerde çektikleri halaylara 'ideolojik halay çekiyorlar' gibi trajikomik yakıştırmalar, Avrupa Birliği sürecinin övünç kaynağı olan ilerlemelerin mehter takımı gibi iki adım ileri, bir adım geri şeklindeki oyalamalarla yürüdüğünü gözler önüne seriyor. Bilindiği gibi Musa Anter, 1950'lerde Dicle Talebe Yurdu müdürü iken polis tarafından gözaltına alınıp Kürtçe ıslık çaldı diye hakarete ve işkenceye maruz kalmıştı. Şimdi, yüreğimize su serpip o günleri geride bıraktığımıza sevinebilir miydik? Bu gibi talihsiz olaylara artık 'yaşandı ve bitti' şeklinde bakıp gülebiliyor muyuz?
Ulusal radyo ve televizyonların yayın politikalarını anlatmaya bile gerek yok. Gelin görün ki yıllar yılı ayrımcılığa maruz kalan Alevilerin kimi özel radyo ve televizyon kanalları bile kültürel çoğulculuğun bazı unsurlarını ötekileştirebiliyor. Yayınlarda 'sakıncalı diller' e yer verilmemesi ve bazı şenliklerde bu dillerdeki müziklere sansür koyulması Aleviliğin değer sistemi için üzüntü verici bir durum...
SKYTÜRK televizyonunda izlediğim bir programda, Türkiye Futbol Federasyonu, adını hatırlayamadığım bir girişimle beraber Van-Gevaş'ta ülkenin dört bir tarafındaki çocuk futbolcuları buluşturan bir proje gerçekleştiriyor. Organizasyon sorumlularının kimi konuşmaları şöyle idi: 'Doğu terörle anılmasın, Doğu insanının gözü ışıl ışıldır, Van güneşin doğduğu yerdir.' Ardından çocuklara şu sorular soruldu: Ne tür bir eğitim aldınız? Psikoloji. Ne öğrendiniz? Oturup kalkmayı, güveni, ekip ruhunu öğrendik. Avrupalı kolonizatörlerin yerlilere yaptıkları muameleye benzemiyor mu?