Timsah Gözyaşları
Uri Avnery*
18 Haziran 2007
Bir buçuk milyon insanın küçücük, kurak bir bölgede kıstırılmış, yurttaşlarından ve tüm dış dünyadan yalıtılmış bir biçimde, ekonomik ambargo altında, ailelerini dahi besleyemeyecek ve açlıktan ölecek durumda olması ne demektir?
Birkaç ay önce ben bu durumu İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği'nin yapmakta olduğu "sosyolojik bir deney" olarak tanımlamıştım. Gazze Şeridi'ndeki halk adeta kobay olarak kullanılıyor demiştim…
Bu hafta içinde deney sonuç vermeye başladı. İnsanoğlunun da tüm diğer hayvanlar gibi davrandığı kanıtlandı: çok sayıda canlıyı sefalet koşullarında, küçük bir alana sıkıştırırsanız saldırgan ve hatta öldürücü hale gelirler. Kudüs, Washington, Berlin, Oslo, Ottowa ve diğer başkentlerde oturup da bu deneyi gerçekleştirenler büyük bir tatmin ile ellerini ovuşturabilirler. Denekler, önceden öngörüldüğü biçimde hareket ettiler. Pek çoğu bilim uğruna canını verdi.
Ancak deney henüz bitmedi. Bilim adamları, abluka şartları daha da ağırlaştırılırsa neler olabileceğini merakla bekliyorlar.
Gazze Şeridi'nde bugünlerde meydana gelen bu patlamanın nedeni neydi?
Hamas'ın Gazze Şeridi yönetimini zor yoluyla ele geçirme kararının zamanlaması hiç de tesadüfî bir zamanlama değil. Aslında Hamas'ın bundan kaçınmak için pek çok geçerli nedeni vardı. Örgüt nüfusu besleyemiyordu. Mısır rejimini provoke etmekte hiçbir çıkarları yoktu; Mısır, Hamas'ın ana örgütü konumundaki Müslüman Kardeşler'le mücadele etmekle meşguldü. Ayrıca İsrail'e ablukayı ağırlaştırma bahanesi vermekte de hiçbir çıkarı olduğu söylenemez.
Ama Hamas liderleri El-Fetih'e bağlı ve emirleri Başbakan Mahmut Abbas'tan alan silahlı örgütleri yok etmekten başka hiçbir seçenekleri olmadığına karar verdiler. ABD, İsrail'e Hamas'la savaşabilmeleri için bu örgütleri desteklemesini ve yüklü miktarda silah yardımı yapmasını emretmişti. İsrail ordusunun ileri gelenleri, silahlar Hamas'ın eline geçebilir korkusuyla (ki şimdilerde olan budur) bu fikre pek sıcak bakmadılar. Ama bizim hükümetimiz her zamanki gibi Amerika'nın emirlerine itaat etti.
Amerika'nın amacı açık… Başkan Bush, her Müslüman ülkede, ülkesini Amerikan koruması altında yönetip Amerika'nın emirlerini yerine getirecek yerel liderler seçtirdi. Irak'ta, Lübnan'da, Afganistan'da ve Filistin'de olan budur.
Hamas bu iş için Gazze'de seçilen kişinin Muhammed Dahlan olduğunu düşünüyordu. Yıllarca kendisine, bu iş için hazırlandığı gözüyle bakıldı. Amerikan ve İsrail medyası ona övgüler düzüyor; onu güçlü, kararlı ve "ılımlı" (yani Amerikan yönetiminin emirlerine amade) ve "pragmatik" (yani İsrail yönetiminin emirlerine amade) bir lider olarak tanımlıyordu. Amerika ve İsrail, Dahlan'ı göklere çıkardıkça onun Filistinliler nazarındaki konumunu da bir o kadar zedelediler. Özellikle de Dahlan, adamlarına söz verilen silahları almayı umarak Kahire'ye gittiği zaman…
Hamas'ın gözünde Gazze Şeridi'nde El-Fetih'in kalelerine yapılan saldırılar bir önleyici savaş durumudur. Abbas ve Dahlan'ın örgütleri Filistin güneşi altında kar gibi eridiler. Hamas kolayca Gazze Şeridi'ni ele geçirdi.
Amerikalı ve İsrailli generaller nasıl böyle büyük bir hesap hatası yaptılar? Sadece askeri terimler içerisinde düşünmeye o kadar alışıklar ki: ne kadar asker, ne kadar makinali tüfeğe sahipler bunu düşünüyorlar. Ancak iç çatışmalarda niceliksel hesaplar genelde hep ikinci plandadır. Savaşanların moralleri ve halkın hisleri çok daha büyük bir öneme sahiptir. El-Fetih örgütünün üyeleri "ne için" savaştıklarını bilmezler. Gazze halkı Hamas'ı destekler çünkü onun İsraillilere karşı savaştığına inanır. Ona muhalif olanlar, işgalcilerin işbirlikçisi gibi görünür. Amerika'nın bu kişileri İsrail silahlarıyla donatma amacına yönelik açıklamaları sonunda onları suçlu duruma düşürmüş oldu.
Bu durumun köktenci İslamcılıkla hiçbir ilişkisi yoktur. Buradan bakacak olursak, her ulus birbiriyle aynıdır: yabancı işgalciyle işbirliği yapandan nefret edilir, ister Norveçli (Quisling), ister Fransız (Petain), ister Filistinli olsun...
Washington ve Kudüs'te siyasetçiler "Mahmut Abbas'ın zayıflığından" dem vurup kederleniyorlar. Gazze Şeridi'nde ve Batı Şeria'da anarşiyi engelleyebilecek tek kişinin Yaser Arafat olduğunu görüyorlar. Onun doğal bir otoritesi vardı. Kitleler ona hayrandı. Hamas gibi rakipleri bile ona saygı duyuyordu. Herhangi bir güvenlik aygıtının darbeye kalkışmasını engellemek için birbiriyle yarışan pek çok güvenlik aygıtı yaratmıştı. Arafat pazarlık yapmaya; barış antlaşması imzalamaya ve halkına bunu kabul ettirmeye muktedirdi…
Ancak Arafat İsrailliler tarafından, Mukata'ah'ta kıstırılıp hapsedilmiş ve sonunda öldürülmüş bir canavar olarak görülüyordu. Filistin halkı onun yerine Mahmut Abbas'ı seçti, çünkü onun, Amerika ve İsrail'in Arafat'a vermeyi reddettikleri şeyi alacağını ümit etmişlerdi.
Eğer Washington ve Kudüs yönetimi gerçekten barış istiyor olsaydı, Arafat gibi uzun vadeli bir uzlaşmayı kabul etmeye hazır olduğunu açıklayan Abbas'la bir barış antlaşması imzalamak için acele ederlerdi . Amerika ve İsrail ona methiyeler düzdü ama attığı her somut adımı da reddetti.
Abbas'ın küçük hatta zavallı bir başarı kazanmasına bile izin vermediler. Ariel Şaron onun tüylerini yoldu, sonra da onunla "tüysüz tavuk" diye dalga geçti. Filistin halkı boş yere Bush'un harekete geçmesini bekledikten sonra Abbas'ın diplomasi yoluyla elde edemediğini, şiddet yoluyla elde etme umuduyla Hamas'a oy verdi.
İsrailli askeri ve siyasi liderler çok sevinçliydi. Abbas'ın altını oymakla meşguldüler, çünkü Abbas, Bush'un kendisine duyduğu güvene bel bağlamıştı ve onun bu sağlam konumu, İsrailli liderlerin onunla doğrudan görüşmelere girmeyi reddetmelerinin meşru zeminini sarsıyordu. El-Fetih'i yok etmek için ellerinden geleni yaptılar. Bunu sağlama almak için, El-Fetih'i bir arada tutma kifayetine sahip tek kişiyi Mervan Barguti'yi tutukladılar.
Hamas'ın galibiyeti, emellerine çok uygundu. Hamas söz konusu olduğunda kimse müzakerelerden, işgal edilen bölgelerden geri çekilmekten ya da yerleşimlerin boşaltılmasından bahsetmeyecekti. Hamas, çağdaş bir canavar, "terörist" bir örgüt ilan edilmişti ve teröristlerle tartışmaya gerek yoktu.
Öyleyse Kudüs bu hafta gelişen olaylardan neden memnun değil? Ve neden "müdahil olmama" kararı aldı?
Doğru, yıllardır Filistinli örgütleri birbirine karşı kışkırtmaya can atan medya ve siyasetçiler, mutluluklarını açıkça gösterdiler ve "biz size demiştik" diye övündüler. Arapların birbirini nasıl öldürdüğüne bir bakın. Ehud Barak yıllar önce ülkemizin "vahşi bir ormanın içindeki villa" olduğunu söylediğinde ne kadar da haklıydı!
Ama perde arkasından huzursuzluk, hatta öfke sesleri yükseliyor.
Gazze Şeridi'nin Hamasistan'a dönüşmüş olması liderlerimizin hazırlıklı olmadığı bir durum yarattı. Şimdi ne yapmalı? Gazze'nin dış dünya ile bağlantısını tamamen kesmeli ve insanları açlıktan ölüme mi terk etmeli? Tam bir tank tuzağı haline gelmiş olan Gazze'yi yeniden işgal mi etmeli? BM'ye uluslararası güçleri bölgeye yerleştirme çağrısında mı bulunmalı —peki ama daha kaç ülke askerlerini bu cehennemde ölüme göndermeyi göze alacak?
Yönetimimiz, kaçınılmaz olarak işgal edilen bölgelerden ve buralardaki yerleşimlerden geri çekilmeye yol açacak herhangi bir anlaşmanın imzalanmasını engellemek için yıllarca El-Fetih'i yok etmeye çalıştı. Şimdi bu amacın gerçekleşmiş gibi göründüğü bu anda, Hamas'ın galibiyeti karşısında ne yapacakları konusunda en ufak bir fikirleri yok.
Aynı durumun Batı Şeria'da gerçekleşmeyeceği düşüncesiyle kendilerini avutuyorlar. Diyorlar ki, orada El-Fetih hüküm sürmektedir. Orada, Hamas'ın tabanı yoktur. Orada, Hamas'ın siyasi liderleri tutuklanmış durumdadır. Orada, iktidar hala Abbas'ın elindedir.
Generallerin söylediği bu, general mantığıyla… Ama Batı Şeria'da da Hamas son seçimlerde büyük çoğunluğun oyunu aldı. Orada da halkın sabrını kaybetme noktasına gelmesi an meselesi. Yerleşimlerin genişlediğini görüyorlar; duvarı, ordumuzun saldırılarını, cinayetleri, gece tutuklamalarını görüyorlar. Patlamaları yakındır.
Birbirini takip eden İsrail yönetimleri sistematik olarak El-Fetih'i yok etti, Abbas'ın desteğini kesti ve Hamas için zemin hazırladılar. Şaşırmış gibi davranamamazlar.
Ne yapmalı? Abbas'ı boykot mu etmeli yoksa bizim adımıza Hamas'a karşı savaşması için ona silah mı temin etmeli? Onun herhangi bir siyasal paşarıdan mahrum mu bırakmalı, yoksa en sonunda birtakım kırıntılar mı vermeli? Her ne ise, artık geç kalınmadı mı?
(Ve Suriye cephesinde: Beşar Esad'ın görüşmeleri başlatmak için gösterdiği tüm çabaları sabote ederken sahte barış taraftarlığına devam mı edceğiz? Amerika'nın tüm karşı çıkışlarına rağmen gizli görüşmeleri yürütmeli miyiz? Yoksa hiçbir şey yapmamaya devam mı etmeliyiz?)
Şimdi ise ne siyaset var ortada, ne de siyaset üretebilecek bir hükümet.
Peki bizi kim kurtaracak? Ehud Barak mı?
Barak'ın bu hafta İşçi Partisi liderlik savaşındaki zaferi onu neredeyse kendiliğinden bir sonraki Savunma Bakanı konumuna getirdi. Güçlü kişiliği, genelkurmay başkanı ve başbakan olarak deneyimi, yeniden kurulan hükümette baskın bir konum edinmesini sağlama alıyor. Olmert kendisine hiç de uygun olmayan bir alanla, parti entrikalarıyla uğraşmak zorunda. Ama Barak'ın siyaset üzerinde çok etkin olacağına şüphe yok.
İki Ehud'un yönetiminde, Ehud Barak savaş ve barış konularında kararı verecek isim.
Şimdiye kadar neredeyse tüm eylemlerinin negatif sonuçları oldu. Baba Esad'la tam anlaşma noktasına gelmişti ki son dakikada kaçtı. İsrail ordusunu güney Lübnan'dan geri çekti ama bunu, yönetimi devralan Hizbullah'la görüşmeden yaptı. Arafat'ı Camp David'e gelmeye zorladı, onu orada aşağıladı ve barış için ortağımız olmadığını açıkladı. Bu davranışla, tüm barış olanaklarını da ortadan kaldırmış oldu; bu, barış görüşmelerine vurulan öyle bir darbeydi ki İsrail halkını hala felç etmektedir. Gerçek amacının Arafat'ın "maskesini düşürmek" olduğunu söyleyerek böbürlendi. İsrailli bir De Gaulle'den ziyade yenik bir Napoleon'du o.
Tilki tilkiliğinden vazgeçer mi? İnanması güç doğrusu…
William Shakespeare'in oyunlarında çoğunlukla gerilimli anlarda nefes aldırtacak komik aralar vardır. Bu yanlızca Shakespeare'in oyunlarında olan birşey değil.
55 yıllık siyasi hayatında hiç seçim kazanmamış olan Şimon Perez bu hafta imkansızı başardı ve İsrail Cumhurbaşkanı seçildi.
Yıllar önce, kendisiyle ilgili bir makale yazmıştım; "Bay Sisifus" adıyla. Çünkü defalarca başarma noktasına geldi ama başarı hep son anda elinden kaçtı. Şimdi sanırım zirveye ulaştığına göre oradan kendisine bakan tanrılara nanik yapıyordur, ama ne yazık ki pek ses getirdiği söylenemez. Cumhurbaşkanlığı makamı içerikten ve yargı gücünden yoksun. İçi boş bir siyasi pozisyon için içi boş bir siyasetçi.
Şimdi herkes Başkanlık Sarayı'nda teleşlı bir faaliyet olmasını bekliyor. Mutlaka birtakım barış konferansları, önemli kişilerle görüşmeler, şaşalı açıklamalar ve birtakım planlar olacaktır. Kısacası, hiçbir sonuç vermeyecek bir dolu tantana…
Bu durumun pratik sonucu, Olmert'in konumunun güçlenmiş olmasıdır. Perez'i Başkanlık Sarayı'na, Barak'ı da Savunma Bakanlığı koltuğuna yerleştirmeyi başardı. Kısa zaman içinde Olmert'in konumu sağlama alınmış oldu.
Ve abu arada, Gazze'deki "deney" devam etmekte, Hamas yönetimi ele geçirmekte ve 1. Ehud, 2. Ehud ve Şimon Perez üçlüsü timsah gözyaşları dökmekteler…
Notlar:
*İsrailli muhalif düşünür ve yazar.
Znet'ten Melike Işık tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir, BGST'den Nuri Ersoy tarafından redakte edilmiştir.
Yazının orijinali için tıklayınız.