Özyönetimci Hareketlerden Özyönetimci Kentlere
Tom Wetzel
15.12.2009
Çeviren: Ali K. Saysel
Bu makale önümüzdeki yayın döneminde BGST Yayınları'ndan çıkacak olan Gerçek
Ütopya [Real
Utopia] adlı kitaptan alınmıştır.
20. Yüzyıl’ın başlarında radikal işyeri aktivistleri, sıradan işçiler tarafından
öz-yönetilen işyeri örgütlerini veya sendikaları kurup
üretimi kontrol eden patronlarına meydan okurken, “eski toplumun kabuğu
içerisinde yenisini” inşa ettiklerini söylüyorlardı. Sendikanın veya örgütün
sıradan işçiler tarafından öz-yönetilmesini, işçilerin pazar dışı, kapitalizm
sonrası bir toplumda üretimi yöneteceği taban oluşumlarının ilk belirtisi olarak
görüyorlardı.
Buradaki varsayıma göre özyönetim, yaşantımızı kontrol edebilmek, kendimizi
etkileyen kararlar üzerinde söz sahibi olmak, kapitalizm sonrası toplum
vizyonumuzun merkezinde yer almalıdır.
Fakat özyönetim, yalnızca bizim çalışma üzerindeki kontrolümüz ve üretim alanı
için değil, tüketim alanı için de önemlidir. Nasıl konutlarda yaşamak istiyoruz?
Mahallelerimizde hangi hizmetlerin bulunmasını istiyoruz? Kent yerleşim planının
nasıl olmasını istiyoruz? Hangi ürünlerin üretilmesini istiyoruz? Ekonomik
vizyonumuzun, kendilerini etkileyen tüketim kararları hakkında insanlara söz
hakkı verecek araçlara ihtiyacı var.
Bu fikir, özyönetimin yapı taşları olarak hem işçi konseylerini hem de tüketici
konseylerini öneren katılımcı ekonomi vizyonunda yer almaktadır. Katılımcı
ekonomi kentler için, taşımacılık altyapısının planlanmasında, diğer altyapı
işlerinde ve barınma, çocuk bakımı ve sağlık hizmetleri gibi toplumsal
ihtiyaçların karşılanmasında yatay, öz-yönetilen bir bölgeciliğin olanaklarını
araştırmaktadır.
Katılımcı planlama, insanların neyin üretilmesini istedikleri hakkında yerel
konseylerden başlayarak öneriler geliştirmesi anlamına gelmektedir. Bireyler
olarak özel tüketim için ve bununla birlikte kolektif tüketim için neye ihtiyaç
duyduğumuza, hangi işi yapmak istediğimize biz karar veririz. Bu öneriler,
olabildiğince geniş bir coğrafi alana yayılan örgütlerden süzülerek gelir çünkü
etkileri de geniş bir alana yayılmaktadır. İşçiler ve tüketiciler arasındaki bir
al-ver sürecinde önerilere, toplumsal üretim için kapsamlı bir gündem
oluşturacak şekilde ayrıntıları verilecektir.
Arazi kullanımı kararları da bu al-ver sürecinin bir parçasıdır. Konut ve işyeri
ilişkileri gibi meseleler de üretim grupları ve mahalle konseyleri arasındaki
müzakere süreçlerinde ele alınır. Örneğin insanlar iş ve çalışmanın birbirine
yakın mesafede bulunduğu kapitalizm öncesi zanaatkâr kentlerine doğru bir geri
dönüşü mü tercih ediyorlar? Öyle ise bu tercihin, inşaat yatırımı kararlarına
yansımasını bekleriz.
Katılımcı ekonomi kapitalist kenti biçimlendiren temel güçlerden bazılarının
bertaraf edilmesi anlamına gelir.
İşyeri seçimi hakkındaki kararlar sadece CEO’nun* ne istediğine göre biçimlenemez. Kapitalist kentte
nüfusun sınıf ve ırk itibariyle mekansal dağılımı büyük gelir ve iktidar
uçurumları üzerinde şekillenmektedir. Ödüllendirmenin çaba ve fedakarlığa göre
belirlendiği, şirket tarzı hiyerarşilerin geçerli olmadığı bir ekonomik sistemde
bu uçurumlar artık mevcut olmayacaktır.
Katılımcı ekonominin bakış açısıyla özyönetim ilkesi, her insana kararlardan
etkilendiği ölçüde o kararları etkileme hakkı tanır. Buna göre hava kirliliği
gibi dışsal olumsuz etkiler de insanlara, kendilerine bu hususta söz hakkı
verilmeden dayatılamaz. Kirletici faaliyetlerin yarattığı muazzam çevresel
külfet, örneğin özel otomobil taşımacılığına aşırı bağımlılık, özyönetimci
katılımcı bir ekonomide gereği gibi dikkate alınmalıdır.
Katılımcı ekonomiyi kitlesel, özyönetimci toplumsal hareketlerden türeyen gerçek
bir alternatif olarak tahayyül edebiliriz. Üretim alanında işçi sendikacılığının
diri, özyönetimci bir biçiminden, öz-yönetilen kiracı örgütlerinden ve her türlü
kitlesel örgütlenmeden büyüyen bir alternatif.
Konut hem önemli bir tüketim alanı hem de boş binaları işgal ederek barınma
imkânına kavuşan insanlardan kiracı sendikalarını ve kira grevlerini örgütleyen
kiracı örgütlerine kadar pek çok kesimi içeren yoğun bir ihtilafın konusudur.
Bir meta olarak arazinin ve konutların kapitalizm içerisindeki statüsü, inşaat
yatırımlarının döngüsü, dolgun gelir sahibi profesyoneller ve işadamları
tarafından işçi sınıfı konutlarına yüksek fiyatlar biçilmesiyle, işçi sınıfı
mahallelerinin çürüyüp bozulduğu ve insanların göç etmek durumunda kaldığı
dönemleri yaratır.
Peter Marcuse şöyle yazıyor: nezihleştirme** çalışmalarının karşıtı
bozulma ve terk etme değil, barınmanın demokratikleştirilmesi olmalıdır.” [1]
Barınmanın demokratikleştirilmesi için ABD’de son iki yıldır gelişen bir taktik,
topluluk arazi vakıflarıdır***. Bu
vakıflar vakıflar ya artan kiralara ve yerinden etmelere veya çürüme ve bozulmaya karşı
bir tepki olarak oluşturulmuşlardır.
Topluluk arazi vakıfları belirli bir coğrafi bölgedeki üyelerin kayıtlı olduğu
arazi kooperatifleridir ve sakinleri tarafından kontrol edilen konutlar
geliştirmek üzere kâr amacı gütmeden çalışan yapılardır. Üyelik esasına dayalı
demokratik bir örgüt olarak topluluk vakfı, bir mahalledeki insanları, oradaki
arazi üzerinde nelerin yapılacağını, o mahalleye hangi hizmetlerin sağlanacağını
kontrol edebilecek şekilde güçlendirebilir ve çalışan insanların ödeme gücüne
uygun yeterli miktarda konutun varlığını teminat altına alabilir.
Temel yaklaşım, topluluk arazi vakfının bir topluluğun bölgesindeki araziyi
spekülatif pazardan alarak ebediyen elinde tutmasıdır. Meskenler mukimlere bir
nevi sınırlandırılmış öz varlık biçiminde satılır. Meskene uzun dönemli uygun
fiyatla yerleşim, gayrımenkul kira sözleşmesiyle sağlanır. Ayrılan bir hane
halkı evini veya apartman dairesini tekrar topluluk vakfına, sınırlandırılmış
bir fiyat üzerinden satmak zorundadır ki konut fiyatları böylelikle düşük
tutulabilsin. Topluluk arazi vakfı yaklaşımı bu şekilde, arazi ve binaları meta
olmaktan çıkaracak biçimde çalışır.
Özyönetim iki boyutta uygulanır: Sakinler yaşadıkları binayı yönetirler, fakat
topluluk da konut fiyatlarını ve arazi kullanımını kontrol edecek şekilde
güçlendirilmiştir.
Çeşitli zamanlarda işçi sendikaları ve ABD’deki diğer gruplar uygun fiyatla işçi
sınıfı konutu temin etmek üzere, sınırlandırılmış öz varlık esasına dayalı konut
kooperatifleri kurmuşlardır. Topluluk arazi vakıfları modeli, 1960’larda
ABD’deki sınırlandırılmış öz kaynak konut kooperatiflerini yok etme eğiliminde
olan sorunların üstesinden gelebilmek amacıyla geliştirilmiştir.
Sorun şu ki bir konut kooperatifinde hissesi olan bir kişi, hissesini satmak
istediğinde en yüksek fiyatı elde etmek isteyen bir çıkar sahibidir. Bu nedenle
kooperatif hisse sahipleri sonunda öz varlık üzerindeki sınırlamaları kırmanın
öyle veya böyle bir yolunu bulmaktadırlar. Bu durumda konut diğer bir emlak
metası haline gelmektedir.
Bunun nedeni, konut fiyatlarının düşük tutulmasında çıkarı olan geniş işçi
sınıfı topluluğunun, alıcı ve satıcı arasındaki pazar işlemlerinde taraf
olmamasıdır. Aslında bu bir negatif dışsallık durumudur.
Bu soruna karşı geliştirilen topluluk arazi vakfı çözümü, dışsal olarak
etkilenecek insanların örgütlenerek bu karar hakkında söz sahibi olmalarını
öngörür. Topluluk arazi vakıfları farklı üyelik kategorilerine sahiptir: sınırlı
öz kaynak meskenlerini mülk edinenler ve topluluk içerisinde mülk sahibi olmayan
diğerleri. Her biri konseye veya yönetim kuruluna eşit sayıda temsilci seçerler
ve genel kurullarda temel meseleler hakkındaki oylar bölünebilir. Bunun sonucu,
öz varlık üzerindeki sınırlamaların kırılmasından zarar görebilecek insanların
temsil edilmeleri ve konutların sınırlamasız emtiaya dönüşmelerinin
engellenmesinin teminat altına alınmasıdır.
Sınırlandırılmış öz varlık kooperatiflerinin ABD’de yaşamış olduğu ikinci bir
sorun daha vardır. Ekonomik yönetim uzmanlığının toplumsal piramidin en
tepesinde toplanmış olması ve ABD toplumundaki muazzam eşitsizlikler dikkate
alındığında, binaların etkin bir şekilde yönetilmesi için önemli olan bilgiye
herkesin ulaşma imkânı yoktur. Bağımsız bir kooperatifte düşük gelirli insanlar
tek başlarına bırakıldıklarında, vicdansız inşaat müteahhitleri ve mülk yönetimi
şirketleri bundan istifade edebilirler. Eğitimsiz amatörlerin yönetimi, bazen
profesyonel insanların kat mülkiyeti derneklerinde bile benzer sorunlara neden
olabilmektedir.
İster devlet kuruluşları, isterse kâr amacı gütmeyen topluluk geliştirme
dernekleri tarafından yürütülsün, sosyal konut sorunu için getirilen geleneksel
çözüm, bu sorunun üstesinden gelebilmek için uzmanlık ve karar alma
mekanizmasını şirket tarzı bir hiyerarşiye teslim etmektedir. Buradaki sorun
kiracıya yaklaşımın paternalist**** olması ve sakinlerin yaşadıkları
yer hakkında veya kendilerini çevreleyen binaların biçimi hakkında hiçbir
denetiminin bulunmamasıdır.
Buna karşılık bu sorun için getirilen topluluk arazi vakfı çözümü, mesken
sakinlerini eğitmek ve bu topluluğun içerisinde binalarının etkin yönetimi için
gerekli olan becerileri geliştirmektir. Topluluk arazi vakfı, problem çıktığında
rehberlik ve destek sağlamak üzere orada bulunmaktadır. Pazarın “her koyun kendi
bacağından asılır” şeklindeki yaklaşımı, bilgi ve risklerin paylaşıldığı
ortaklaşmacı bir yaklaşımla yer değiştirmiştir.
O halde topluluk arazi vakıfları konut kooperatiflerini, onları çevreleyen
kapitalist ekonominin aşındırıcı etkilerine karşı koruyacak bir tampon görevi
görmektedir.
Topluluk arazi vakfı modelinin genişletilebileceği çeşitli yollar tahayyül
edebiliriz. Binaların içinde yaşayacak olan insanlar binaların tasarımına aktif
olarak katılabilirler ve böylece yeni binalar belirli ihtiyaçları ve zevkleri
karşılayacak şekilde isteğe uygun hale getirilebilir.
Topluluk arazi vakfıları, mülkleri spekülatörlerden ve namevcut mal
sahiplerinden koparmak için kamulaştırma yetkisinin***** gücünü ele
geçirmeye çalışabilir. Örneğin Boston’daki bir topluluk arazi vakfı Dudley
Street Neighbours, politik mücadele vererek sınırlandırılmış bir kamulaştırma
yetkisi elde etmeyi başarabildi.
Büyük ölçekli bina işgallerinin yaşandığı şehirlerde topluluk arazi vakıfları
sakinlerin kendi binası üzerindeki kontrolünü, binaların ve arazinin emlak
metası haline gelmesini engelleyecek şekilde düzenlemenin ve yasallaştırmanın
bir aracı olarak kullanılabilirler.
Kiracı sendikalarında örgütlenen kiracılar bir topluluk arazi vakfı ile
çalışarak mal sahibinin hisselerini satın alabilir ve binayı kolektifleştirerek
kontrolü ele geçirebilirler.
Kamu konut projelerinin özelleştirme tehdidi altında bulunduğu durumlarda
kiracılar, topluluk arazi vakfı yaklaşımını araziyi spekülatif pazarın dışında
tutmak ve kendi binalarının kontrolünü ele almak üzere kullanabilirler.
Son verdiğimiz örnekler topluluk arazi vakfının, inşaatlar etrafında devam eden
sınıf mücadelesinde bir taktik olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
ABD’deki çeşitli topluluk arazi vakıfları sağlık klinikleri ve çocuk bakım
merkezleri için mekan sağlamıştır. İş konseyleri için de mekan sağlanabilir.
Özyönetim ilkeleri topluluklar için geliştirilen hizmetlere de uygulanabilir.
Böylelikle şimdiki kazançlar uzun vadeli özyönetimci toplum vizyonuyla tutarlı
hale gelir. Topluluk arazi vakıflarının kent genelinde oluşturacağı ağ, örneğin
kent genelinde ağ oluşturan işçi kolektifi bakkal dükkanlarına veya işçi
kooperatifi çocuk bakım merkezlerine mekan sunabilir.
Topluluk arazi vakıfları örneği, katılımcı ekonomideki Mahalle Konseyi için
tasarlanan rolün benzerini, ilkel biçimiyle de olsa üstlenmeye başlayacak
örgütleri kurabileceğimizi göstermektedir. Katılımcı ekonomideki Mahalle
Konseyleri, mahallemizde ne tür hizmetler, ne tür ekonomik kalkınma, ne tür
konutlar istediğimize demokratik katılımcı yoldan karar verdiğimiz organlardır.
Şimdi ABD planlarında sosyal konut projelerinin herhangi bir biçimine rastlamak
çok zor çünkü bu değişim toplumsal değişimin yörüngesine bağlı. Mücadele veren
işyeri örgütleri ve sendikalar, ekonomi içerisindeki konumları ve büyüklükleri
nedeniyle değişim için hayati bir kuvvet olmaya devam edecekler.
Kiracı gruplarından ve diğer kitle örgütlerinden oluşan, kent sakinlerini günlük
yaşamlarında etkileyen çok çeşitli sorunlar etrafında –sadece konut sorunu
etrafında değil, aynı zamanda sağlık, taşımacılık, çocuk bakımı, okul ve diğer
meseleler etrafında– bir araya gelen, halkın sendikalar birliği vizyonu
kuruyorum.
Örgütler sadece profesyonel kadrolar tarafından yönetilmeyecekse veya adanmış
çekirdek aktivistlerden ibaret olmayacaksa, sıradan çalışan insanların
hareketlere katılmalarını kolaylaştıracak yollar bulmalıyız. Bir insan hayatını
kazanmak için iki işte birden veya haftada atmış saat çalışırken örgütlere
katılacak zamanı yaratması zor. Bu, insanların daha fazla serbest zamana sahip
olabilmeleri için yapılacak mücadelenin önemini ortaya koyuyor. Hareketler,
haftalık çalışmayı herhangi bir ücret kaybına yol açmaksızın kısaltmak amacıyla
çalışmak üzere canlandırılabilir. Uygun ücretli çocuk bakımı da ebeveynlerin
topluluk örgütlerine katılacak zamanı yaratabilmeleri açısında çok önemli.
Değişim için nasıl örgütlendiğimiz, ilerideki sonuçları biçimlendirmemiz
açısından önemli. Eğer içeride basitçe şirket tarzı hiyerarşiyi uygulayan
örgütler yaratırsak, bunun katılımcı özyönetim hedefiyle uyumlu olduğunu
söyleyebilir miyiz? Bu tür örgütler yanlış mesaj vermekte ve yanlış
alışkanlıkların yerleşmesine neden olmaktadır.
Amacımız özyönetime dayalı bir toplum yaratmaksa, şimdiden öz-yönetilen, katılım
ve demokratik kontrole dayalı, örneğin sıradan işçiler tarafından öz-yönetilen
sendikalar benzeri hareketler ve örgütler kurmalıyız. Bu örgütlerin doğrudan
kontrolünde elde edilen deneyim sayesinde insanlar beceri, öz-güven
geliştirebilirler ve cepheden karşı durdukları sistem hakkında daha iyi bilgi
sahibi olabilirler.
Öz-yönetilen kentleri, değişim için verdiğimiz mücadele sürecinde kuruyoruz.
Notlar:
[1] Peter Marcuse, “In Defense of
Gentrification,” Newsday (2 Aralık 1991).
*İng. Chief Executive Officer: İcra kurulu
başkanı. –ç.n.
**İng. gentrification: Üst sınıfın
ilgisinin artmasıyla birlikte değer kazanan yerleşim
bölgelerinde, genellikle düşük gelirli insanların, işçi
sınıfının ve işsizlerin yerlerinden edilmesiyle
sonuçlanan kentsel yenileme ve inşaat süreçleri. –ç. n.
***İng. trust: (1) Bir kişi tarafından bir
başkası yararına elde tutulan bir mülk hissesi. (2)
Firma veya şirketlerin yasal bir anlaşmaya dayanarak
kurdukları, çoğu zaman tekelleşme amacı taşıyan
birliktelik. Bu ismin ekonomideki bu iki anlamından
birincisi kastedilmektedir. –ç.n..
****İng. paternalism: Bir otoritenin,
kendi nüfusu altındaki insanların ihtiyacını karşıladığı
ve onları ilgilendiren her türlü mesele hakkında
kararlar aldığı sistem. –ç.n.
*****İng. eminent domain: Bir hükümetin
bir özel mülkü kamunun kullanımı için alma hakkı. –ç.n.