Şehir: Öz-Yönetimli Hareketlerden Öz-Yönetimli Şehire Doğru*
Tom Wetzel
12-28 Ocak 2003
Çeviren: Asuman Algın, Cansu Şipar
Radikal işyeri aktivistleri 20. yüzyılın başlarında; vasıfsız
işçilerin öz-yönetimine dayanan sendikaları ya da işyeri örgütlenmelerini
oluştururken ve üretimin kontrolü adına patronlara meydan okurken,
"eskinin kabuğunda yeni toplumu inşa ettiklerini" söylediler. İşyeri
örgütlenmesi ya da sendika mücadelesinin vasıfsız işçilerin öz-yönetimine
dayanmasını, işçilerin piyasa ekonomisine dayanmayan, kapitalizm
sonrası bir toplumda üretim yapabileceklerine dair bir alamet olduğunu
tasavvur ettiler.
Buradaki varsayım şudur: Hayatınız ve sizi etkileyen kararlar
üzerinde söz sahibi olabilme, yani öz-yönetim, kapitalizm sonrası
dünya görüşümüzün temelini oluşturmalıdır.
Ancak öz-yönetim, yalnızca kendi işimiz üzerinde, yani üretim
alanında değil aynı zamanda tüketim alanında da söz sahibi olmak
demektir. Nasıl bir yerleşim merkezinde yaşamak istiyoruz? Yaşadığımız
çevrede hangi hizmetlerin olmasını istiyoruz? Şehrin yerleşim planının
nasıl olmasını istiyoruz? Nelerin üretilmesini istiyoruz? Bizim
ekonomi vizyonumuz, insanların, onları etkileyen tüketim kararları
üzerinde söz sahibi olabilmelerini sağlayacak bir araca ihtiyaç
duymaktadır.
Bu fikir, işçi konseylerini ve mahalle tüketim konseylerini öz-yönetimin
yapı taşları olarak gören Katılımcı Ekonomi görüşüne de aksetmiştir.
Katılımcı Ekonomi, şehirlerin ulaşım ve diğer altyapı hizmetlerinin
yatırımlarının planlanmasının yanı sıra; konaklama, çocuk bakımı,
sağlık hizmetleri gibi sosyal ihtiyaçların karşılanmasında da yatay
bir bölgesel öz-yönetim fikrini savunuyor.
Katılımcı planlama, insanların kendi yerel konseylerinden başlayarak,
üretilmesini istedikleri şeyler için öneri üretmeleri anlamına gelir.
Bireyler olarak, kişisel ve aynı zamanda toplu tüketim kalemlerine
yönelik olarak, ne tüketmek istediğimizi ve hangi işte çalışmak
istediğimizi belirleriz. Bu öneriler, daha geniş bölgeleri etkilediği
durumlarda, daha geniş coğrafyaları kapsayan örgütlenmelere yayılır.
İşçiler ve tüketiciler arasında yaşanan müzakere sürecinin sonunda
bu öneriler, toplumsal üretime yönelik bir gündem oluşturmak üzere
elden geçirilirler.
Arazi kullanım kararları da bu müzakere sürecinin bir parçasını
oluşturur; ev ve işyerleri arasındaki ilişkiler gibi konular, üretim
grupları ile mahalle konseyleri arasında müzakere edilir. Sözgelimi,
insanlar işyerleri ile evlerin birbirine yakın mesafede olduğu kapitalizm
öncesi zanaat şehrine geri dönmeyi mi tercih ediyorlar? Eğer durum
böyle ise, o zaman bu kararlarının yerleşik çevre yatırımları hakkındaki
kararlarına da yansımasını bekleriz.
Katılımcı ekonomi, kapitalist şehri oluşturan bazı temel güçleri
saf dışı etmeyi de kapsar. İşyeri kararları sadece, CEO1'ya göre
en iyi nedir sorusunun cevabı değildir. Kapitalist şehirde nüfusun
sınıf ve ırk farklılıklarına göre sınıflandırılması, gelir ve güç
düzeyindeki eşitsizlikler üzerine kuruludur; ödülllendirmenin gayret
veya fedakarlık temeline dayandığı bir ekonomik düzende bu eşitsizlikler
var olmayacaktır ve şirketvari hiyerarşi anlayışı bir kural olmaktan
çıkacaktır.
Katılımcı ekonominin bakış açısına göre öz-yönetimin temel ilkesi,
her insanın kendisini etkileyen kararlar üzerinde, bu kararlardan
etkilendiği ölçüde söz sahibi olmasıdır. Bu, hava kirliliği gibi,
insanlara söz hakkı tanımadan diktatörce dayatılan olumsuz dış etkilerin
artık bu sistemde var olamayacağı anlamına gelir. Ulaşımda özel
araç kullanımı tercihindeki aşırı artış gibi çevre üzerinde ciddi
olumsuz etkiler doğuran kirletici kullanımlar, öz-yönetime dayalı
katılımcı ekonomide ciddi bir şekilde ele alınmak zorundadır.
Katılımcı ekonomiyi; üretim alanında öz-yönetime dayalı işçi
sendikacılığının yeniden dirilmesinden, öz-yönetime dayalı kiracı
örgütlenmelerine ve her tür kitle örgütlenmesine kadar, öz-yönetime
dayalı kitlesel toplumsal hareketler açısından gerçek bir alternatif
olarak görebiliriz.
Konaklama; boş binalara yerleşerek kendilerine barınak sağlamaya
çalışan insanlardan, kiracı sendikaları kurup grev yapan kiracılara
kadar herkes için önemli bir tüketim alanı olmasının yanında, bir
çok ihtilafın da kaynağıdır. Kapitalizmde arazi ve evin meta olarak
algılanması ve yerleşik çevre yatırımlarının döngüsü, işçi sınıfının
yaşadığı çevrede çürüme ve bozulma periyotlarına sebep olmaktadır;
profesyoneller ile iş adamları yüksek gelirlerini işçi sınıfına
arazi ya da evin değerinden daha fazlasını teklif etmek için kullandığında
ise yeni yatırımlar yapılmakta ve konut değişiklikleri yaşanmaktadır.
Peter Marcuse şöyle yazmıştır: "Üst sınıfın satın alması ile
önceden değersiz olan yerlerin değer kazanması2 sürecinin tersi
çürüme ve terk ediş değil konutlaşmanın demokratikleştirilmesidir."
Genellikle yükselen kiralara ve taşınmalara ya da bozulma ve çürümelere
cevaben oluşan kamu arazisi vakıfları, konutlaşmanın demokratikleştirilmesi
için ABD'de son yirmi yıl içinde ortaya çıkan ilginç bir taktiktir.
Kamu arazisi vakıfları, bir coğrafi alandaki üyeleri kaydeden
ve sakinleri tarafından kontrol edilen emlakların kar gütmeyen geliştiricisi
olarak davranan arazi kooperatifleridir. Demokratik bir üyelik örgütlenmesi
olarak kamu arazisi vakıfları, bir mahalledeki insanlara, oradaki
arazi ile ne yapıldığını ve mahallede hangi hizmetlerin sağlandığını
kontrol etmeleri ve de çalışan bir insanın karşılayabileceği fiyatlarda
yeterli konut sağlamaları için yetki verebilir.
Temel prensip şudur; kamu arazisi vakıfları bir topluluktaki
araziyi, topluluk içinde ve spekülatif piyasadan uzak tutar. Konutlar
orada yaşayacak kişilere genellikle sınırlı eşitlik prensibiyle
satılır. Konutlaşmanın uzun dönemdeki mali değeri bir arazi kontratı
ile sağlanır. Taşınan mahalle sakinleri apartmanlarını ya da dairelerini,
fiyatların düşük kalmasını sağlamak için sınırlandırılmış fiyata,
kamu arazisi vakfına satmak zorundadır. Sonuç olarak kamu arazisi
vakfı yaklaşımı, hem arazi hem de binaların metalaştırılmasının
önüne geçmekte başarılı olmuştur.
Öz-yönetim iki boyutta gerçekleşir: Sakinleri içinde yaşadıkları
yapılar üzerinde kontrol hakkına sahiptir, ama topluluk da emlak
fiyatlarını ve arazi kullanımını kontrol etme yetkisine sahiptir.
ABD'de işçi sendikaları ve diğer gruplar çeşitli zamanlarda işçi
sınıfına makul fiyatlarda konut sağlamak üzere sınırlı eşitliğe
dayalı emlak kooperatifleri kurdular. Kamu arazisi vakfı modeli
60'larda ABD'de sınırlı eşitliğe dayalı emlak kooperatiflerini yok
etme eğiliminde olan sorunların üstesinden gelmek üzere geliştirilmişti.
Sorun şu ki, herhangi bir emlak kooperatifi hissedarının satış
sırasında olası en yüksek fiyatı almak konusunda kişisel bir menfaati
vardır. Bu nedenle kooperatif hissedarları er ya da geç eşitlik
üzerindeki sınırları yok etmenin yollarını bulurlar. Konut bundan
böyle, herhangi bir gayrimenkul haline gelir.
Bunun gerçekleşmesinin nedeni, düşük emlak fiyatlarının korunması
konusunda riske giren geniş işçi sınıfı topluluğunun, satıcı ve
alıcı arasındaki piyasa işlemine taraf olmamasıdır. Aslında bu,
bir olumsuz dışsallık örneğidir.
Kamu arazisi vakıflarının bu soruna yönelik çözümü, dışarıdan
etkilenebilecek insanları, bu karar sürecinde söyleyebilecekleri
bir şeyleri olması için örgütlemektir. Kamu arazisi vakıflarının
üyelik için farklı sınıflandırmaları vardır; sınırlı eşitlik hakkıyla
konut sahibi olanlar ve topluluk içinde mal sahibi olmayan diğerleri.
Her kesim, konseye ya da yönetim kuruluna aynı sayıda temsilci seçer
ve genel kurullarda önemli konular üzerine parçalı oylar alınabilir.
Bu yolla, eşitlik sınırlarının aşılmasından kötü şekillerde etkilenebilecek
insanların temsiliyetinin garanti altına alınmasının ve konutlaşmanın
sınırsız metalara dönüşmesinin engellenmesi sağlanır.
ABD'de sınırlı eşitliğe dayalı kooperatiflerin karşılaştığı ikinci
bir sorun var. Toplumsal piramidin tepesindeki ekonomik yönetim
uzmanlığının yoğunluğu ve ABD toplumundaki devasa eşitsizlikler
düşünüldüğünde, herkesin binaları etkili bir şekilde idare etme
konusuyla ilgili bilgiye ulaşma imkanı yoktur. Eğer düşük gelirli
insanlar bağımsız bir kooperatifte dağınık olarak dururlarsa, vicdanının
sesini dinlemeyen bina müteahhitleri ya da mal yönetim şirketleri
tarafından istismar edilebilirler. Eğitilmemiş amatörlerin yönetimi,
profesyonellerin kat mülkiyeti dernekleri için bile sorun yaratabilir.
İster tüzel kişilerce, ister kâr gütmeyen toplum geliştirme şirketlerince
işletilsin, geleneksel toplumsal konutlaşma bu sorunun üstesinden
uzmanlık ve karar verme aşamasını şirketvari bir hiyerarşi içinde
yoğunlaştırarak gelmeye çalışır. Sorun şu ki, kiracıya yönelik tavır
bir babanın oğluna tavrını andırır ve konut sakinlerinin, yaşadıkları
yerler ve etraflarını kuşatan yerleşik çevre üzerinde hiçbir kontrol
hakları yoktur.
Bunların tam tersine kamu arazisi vakıfları bu soruna, sakinlerin
eğitilmesini ve kendi yapılarının verimli bir şekilde yönetilmesi
için gerekli becerinin gelişmesini sağlayarak çözüm getirir. Kamu
arazisi vakfı, sorunlarla karşılaşılması durumunda danışmanlık ve
destek sağlamak için hazırdır. Piyasanın "Sen tek başınasın!" yaklaşımı
bilginin ve riskin paylaşıldığı, daha işbirlikçi bir yaklaşımla
değiştirilir.
Böylece kamu arazisi vakıfları bizi çevreleyen kapitalist ekonominin
yıkıcı etkilerine karşı emlak kooperatiflerini koruyan bir tampon
görevi görür.
Kamu arazisi vakfı modelinin genişletilebileceği sayısız yollar
tasavvur edebiliriz. Binaların içinde yaşayacak olan insanlar o
yapıların tasarlanması aşamasına aktif olarak dahil olabilmelidirler
ki yeni binalar onların kişisel ihtiyaç ve zevklerini karşılayacak
şekilde tasarlanmış olsun.
Kamu arazisi vakıfları, malları spekülatörlerden ve mülklerinin
idaresini üstlenmeyen mülk sahiplerinden uzaklaştırmak için kamusal
istimlak hakkını korumaya çalışmalıdır. Örneğin, Dudley Sokağı Komşuları
adındaki Bostonlu bir kamu arazisi vakfı, politik mücadele aracılığıyla,
sınırlı bir kamusal istimlak hakkı elde etmiştir.
Yasalara aykırı yapılaşmanın ve gecekondulaşmanın yoğun olduğu
şehirlerde kamu arazisi vakıfları, arazi ve yapıların gerçek birer
gayrimenkul veya meta haline gelmesini engellemek suretiyle, konut
sakinlerinin kendi konutları üzerinde kontrol hakkına sahip olmalarının
meşrulaştırılması ve düzenlenmesinde kullanılabilirler.
Kiracı sendikalarında örgütlenen kiracılar, mülk sahiplerine
ortak olmak ve kontrolü ele geçirmek için, binayı kolektivize eden
kamu arazisi vakıfları ile beraber çalışabilirler.
Toplu konut projelerinin özelleştirme tehdidi altında olduğu
durumlarda kiracılar araziyi spekülatif piyasadan uzak tutmak ve
binaları üzerinde kontrol sahibi olmak için kamu arazisi vakfı yaklaşımını
kullanabilmelidirler.
Bu son örnekler kamu arazisi vakıflarının yerleşik çevre adına
süregelen sınıf mücadelesi için bir manevra olarak kullanılabilmesinin
yollarını tasvir eder.
ABD'deki bazı kamu arazisi vakıfları, sağlık klinikleri ve çocuk
bakım merkezleri için alanlar sağladı. Bu tarz alanlar kolektif
işler için de yaratılabilir.
Öz-yönetim ilkesi topluluklar için geliştirilen hizmetlere uygulanabilir,
böylece anlık kazançlar öz-yönetime dayalı bir topluluğun uzun vadeli
vizyonu ile de tutarlılık gösterir. Şehre yayılmış bir kamu arazisi
vakıfları ağı, şehre yayılmış işçi birliği bakkaliyeleri ya da işçi
kooperatifi çocuk bakım merkezleri ağı için boş alanlar sağlayabilir.
Kamu arazisi vakfı örneği, bir mahallede ne tür hizmetler ya
da ne tür ekonomik gelişim ya da ne tür konutlaşma istediğimize
karar verecek katılımcı, demokratik bir camia olan Katılımcı Ekonomide
Mahalle Konseyi için öngörülen türde bir rolü embriyonik bir yolla
oynamaya başlayabilecek örgütlenmeler geliştirebileceğimizi anımsatır.
Şu an ABD'de herhangibir türdeki toplumsal konutlaşma için ayrılan
fon yok denecek kadar az. Bunun değişmesi için gereken umut toplumsal
değişimin yörüngesine dayanıyor ve aynı zamanda ABD'deki güçlerin
dengesine bağlı.
Mücadelenin işyeri örgütlenmeleri, yani sendikalar, ekonomi içindeki
boyutları ve pozisyonları nedeniyle değişim için ciddi bir potansiyel
güç olmaya devam edecek.
Ben bir halk ittifakını gözümde, sadece konutlaşma olarak değil
sağlık, ulaşım, çocuk bakımı, okullar ve diğer konularda şehirlilerin
günlük yaşamlarını etkileyen dertlerin çeşitliliği etrafında bir
araya gelen sendikaların, kiracı gruplarının ve diğer kitle örgütlerinin
ittifakı olarak canlandırırım.
Eğer örgütlenmeler basitçe, profesyonel bir kadro ya da sayıları
aza indirilmiş kendini adamış eylemcilerden oluşan bir çekirdek
tarafından işletilmeyecekse sıradan bir işçinin harekete dahil edilmesini
kolaylaştıracak yollar bulmaya çalışmalıyız. İnsanlar amaçlarının
karşılanması için iki işte çalışıyor ya da haftada 60 saat çalışmak
zorunda kalıyorlarsa örgütlenmelere dahil olmak için gereken zamanı
bulmaları zor olacaktır. Bu durum, insanlar için daha fazla boş
zaman elde etme çabasının, örneğin iş günlerini ücrette kısıntıya
gidilmeden azaltma talebinin önemini gözler önüne seriyor. Eğer
aileler toplumsal örgütlenmelere dahil olmak için zaman bulmak durumunda
ise, kaliteli, karşılanabilir çocuk bakımı da çok önemlidir.
Değişim için örgütlediğimiz yol, yolun sonundaki kazancımızın
şekillenmesinde belirleyicidir. Eğer iç işleyişinde basitçe şirketvari
bir hiyerarşiyi uygulayan örgütler geliştirirsek; bu, katılımcı
öz-yönetim amacı ile nasıl tutarlı olabilir? O tür bir örgütlenme
yanlış mesaj yollar, yanlış düşünce alışkanlıkları geliştirir.
Eğer amacımız öz-yönetimi temel alan bir toplumsa, şimdiden öz-yönetimli
örgütler ve hareketler, sıradan işçilerce öz-yönetimle işletilen
sendikalar gibi katılım ve demokratik kontrol temelli örgütler geliştirmek
üzere çalışmalıyız. Bu örgütlerin doğrudan kontrolünün deneyimi
aracılığıyla insanlar becerilerini ve özgüvenlerini geliştirebilir
ve karşı oldukları sistem hakkında daha çok bilgi edinebilirler.
Biz öz-yönetimli şehri değişim mücadelesi yolunda inşa ettik.
Notlar :
[*] Bu makale Tom Wetzel'in 3. Dünya Sosyal Forumu'nda, Porto
Allegre'de yaptığı konuşma metninin düzenlenmesi sonucu,
The
City: From Self-Managed Movements to Self-Managed City adıyla
www.zmag.org sitesinde yayınlanmıştır.
1 CEO (Chief Executive Officer): Bir şirket ya da organizasyonun
en yetkili müdürü, Genel Müdür. (ç.n.)
2 gentrification (ç.n.)