AKP’li Yıllarda Türkiye Ekonomisinin Bazı Temel Özellikleri – 3
Taylan Doğan
13.07.2011
Yüksek Oranlı Büyüme ve Vahşi Kapitalizm
1 Temmuz günü güzetelerde Türkiye’nin 2011’in ilk çeyreğinde
(Ocak, Şubat, Mart ayları) yüzde 11 oranında büyüme kaydederek,
dünya büyüme şampiyonu olduğu haberleri çıktı. Bu büyüme
oranıyla Türkiye, Çin’i (% 9,7) ve Hindistan’ı (% 7,8) bile
geçmişti. Bu yüksek oranlı büyümede etkili olan sektörler % 12,3
oranında büyüyen imalat sanayi, % 14,8 ile inşaat, % 17,2 ile
toptan ve perakende ticaret, % 12,2 ile de ulaştırma ve
haberleşme sektörleriydi. Haberlere göre, büyümenin asıl motoru
Türkiye’de yerleşik hanehalklarının tüketiminin artmasıydı.
Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) ilk çeyrekte 284,9 milyar (eski
parayla katrilyon) TL’ye ulaşmıştı. Bu miktarın yüzde 76,6’sı iç
tüketimden kaynaklanmıştı.
Fakat diğer yandan, cari açık (Türkiye’nin döviz dengesi) de
ürkütücü boyutlarda açık vermişti. İlk üç ayda cari açık, 21,8
milyar dolara ulaşmıştı. Cari açığın oluşmasında en belirleyici
kalem olan ithalat/ihracat farkı, yani dış ticaret açığı,
Ocak-Mayıs döneminde 43,7 milyar dolar olarak gerçekleşmşti.
2010 yılının aynı dönemindeki dış ticaret açığı ise 22,9 milyar
dolar olarak gerçekleşmişti. Böylece geçen yıl ihracatın
ithalatı karşılama oranı yüzde 66,3 iken (100 birimlik ithalata
karşılık 66,3 birim ihracat yapılmış), 2011’in ilk beş ayında bu
oran yüzde 55,4’e düşmüştü.
Uluslararası finans kuruluşları bir yandan Türkiye’nin büyüme
performansını “bomba gibi” diyerek överken, bir yandan da
ekonominin fazla “ısındığını” (yani büyüdüğünü!), ekonomi
soğutulmazsa (yani küçültülmezse!), orta vadede cari açıktan
kaynaklanan ciddi sorunlarla karşı karşıya kalınacağı uyarısında
bulundular.
Halkçı bir iktisatçı olan Güngör Uras, 1 ve 4 Temmuz tarihli
Milliyet gazetesinde meseleyi, durumdan pek bir şey
anlamayan “Ayşe hanım teyze”ye açıklıyordu. Bir kere bu
“hormonlu büyümey”di; yani büyüme esas olarak iç tüketimden ve
ithalattan kaynaklanmıştı. Bu tüketimin finansmanı ise esas
olarak yabancı sermaye hareketleriyle karşılanıyordu. Uras, son
zamanlarda ekonomik gelişmelere makul şekilde bakan herkes gibi,
şu nedensellik zincirini kuruyordu: Türkiye’ye ciddi oranda
sıcak para giriyor. Bunun nedeni, Türkiye’nin döviz üzerinden
yüzde 8-9 oranında, yani epeyce yüksek net faiz ödemesi. Bu
sıcak para, esas olarak üç kanaldan giriyor: i) Hisse
senetlerine (borsaya) yatırım yapan yabancı kaynaklar, 54 milyar
dolar. ii) Hazine bonosu ve devlet tahviline yatırım yapan
yabancı kaynaklar, 42 milyar dolar. iii) Özel sektörün
(şirketler ve bankalar) yurtdışından kullandığı krediler.
Yüksek orandaki bu sıcak para girişinin neticesinde
Türkiye’de üretimde kullanılan ara mal ithalatını, tüketici,
konut vs. kredilerini ve tüketim maddeleri ithalatını finanse
edecek bir para bolluğu oluşuyor. Diğer taraftan da, döviz bol
olduğundan ucuzluyor. Bunun ikili bir sonucu oluyor: (1) Döviz
ucuzladığı için fiyatı düşen (ya da yükselmeyen) ithal tüketim
malları hanehalkları tarafından daha fazla satın alınıyor. (2)
Sanayiciler, ucuz döviz sayesinde Türkiye’de üretilen değil
dışarıdan gelen ara mallarını tercih ediyorlar ve böylece
maliyeti düşen ürünlerini yurtiçi ve yurtdışı pazarlarda
satabiliyorlar. Büyümenin nedensel açıklaması böyle.
Geriye bu büyümenin nasıl finanse edildiği sorusu kalıyor.
2011 yılının ilk üç ayındaki GSYH, 180,6 milyar dolar olmuş.
Güngor Uras bunu 100 birim olarak kabul edelim diyor. TÜİK’in
açıkladığı rakamlardan yaptığı hesaplara göre, halkın tüketimi
73,1 birim, devletin tüketimi 9,7 birim. Özel sektör ve kamu
sektörünün sabit sermaye yatırımları ise toplam 26,4 birim.
Demeki ki (0,8 birimlik stok hariç) ilk üç ayda toplam 108,4
birim harcama (özel ve kamu kesimi tüketimi + yatırımı)
yapılmış. Türkiye’nin geliri 100 birim olduğuna göre, gelirden
8,4 birim daha fazla harcama yapılmış ve aradaki fark, yüksek
faizle Türkiye’ye çekilen dış kaynaklarla karşılanmış. Bu
kaynakların asıl önemli bölümü, özel sektörün yurtdışından
borçlandığı kredilerle sağlanmış. Böylece özel sektörün borcu
giderek artmış. Özel sektörün borcu kabaca 180 milyar dolara
ulaşmış. Bunun 80 milyar doları bankaların, geriye kalan 100
milyar doları ise diğer özel sektör şirketlerinin. Yüksek cari
açıkla birlikte özel söktörün borç stoğunun bu kadar yüksek
olması, haliyle uluslararası sermayede gün gelip borçlarını
tahsil edemeyeceği kaygısı uyandırıyor. İşte bu nedenle,
uluslararası finans kurumları Türkiye’den iç talebi kısıcı (!)
önlemler almasını talep ediyor.
Şimdi uluslararası finans merkezlerinde beliren kaygıları
yatıştırmak ve büyümeyi “sürdürülebilir” kılmak için Türkiye
ekonomi bürokrasisi bazı önlemlere başvuruyor. Öncelikle, cari
açığı büyüten yurtdışından borçlanmayı azaltmak için Türk
bankalarının verdiği kredilerin hacmi daraltılmaya çalışılıyor.
Özellikle tüketici, konut vs. kredisi vermeleri zorlaştırılmaya
çalışılıyor ki yurtdışından daha az borçlanılsın ve esas olarak
ithalattan kaynaklanan cari açık, tüketim harcamaları kısılarak
küçültülsün. Uluslararası finans kurumları “Türkiye ekonomisinin
soğultulması gerekiyor” derken, işte bunu kast ediyor. Yani
ekonomik büyüme yavaşlasın, böylece zaten milli gelirden az pay
alan alt ve orta sınıfların payı daha da azalsın.
Fakat Türkiye’nin rekor büyümesini açıklarken Güngör Uras’ın
değinmediği çok temel bir boyut daha var: Nasıl oluyor da
Türkiye’de sanayiciler, iç ve dış pazarlara sattıkları ürünlerin
maliyetini bu kadar düşürebiliyorlar? Dövizin ucuzlaması elbette
başlıca etkenlerden birisi. Fakat yüksek işsizlik ve bunun
sonucunda işçi ücretlerinin çok düşmesi, çalışma koşullarının da
ağırlaşması diğer başlıca etkeni oluşturuyor. Toplumun bir
ölçüde orta, esas olarak da üst-orta ve zengin sınıfları yoğun
tüketimle büyümeyi sağlarken, emekçi sınıflar ve alt-orta
sınıfların yaşam standartları giderek düşüyor.
Yazının bundan sonraki bölümünde, yüksek büyümeyi bir anlamda
“finanse eden” işçilerin ve emekçilerin özellikle 2000’li
yıllarda gerçek anlamda vahşi kapitalizm koşullarıyla karşı
karşıya bulunduklarını göstermeye çalışacağım.
Çalışan Sınıfların Durumu: Vahşi Kapitalizm
Türkiye’de (kriz dönemleri hariç) 2000’li yıllardaki yüksek
büyümenin aynı zamanda düşük ücretlerle, önemli bir bölümü kayıt
dışı sektörde günde 8 saatten epeyce fazla bir uzunlukta,
sürekli olmayan, güvencesiz işlerde çalışanlar tarafından
finanse edildiğini daha iyi kavrayabilmek için işgücünün
durumuna biraz daha yakından bakalım.
2000’li yıllarda kentlerde ücretlerin düşüklüğünü, kayıtdışı
istihdamdaki artışı ve geçici işlerde çalışanların giderek
çoğalmasını besleyen ana etken, tarım ve hayvancılığın
çöküşüdür. Devlet tarafından daha önce uygulanan destekleme
alımları benzeri tarımsal destek politikalarının terk edilmesi
ve bunların yerine uygulanmaya başlanan doğrudan gelir desteği
politikasının da yetersiz kalmasıyla, tarımsal istihdam kayda
değer şekilde azalır. Aşağıdaki tablo, TÜİK verilerine göre,
2000-2010 yılları arasında 1,4 milyonun üzerinde bir nüfusun
artık geçinemediği için tarımsal faaliyeti bıraktığını
göstermektedir. Bazı çalışmalarda ise 2000’lerin başından bu
yana geçimini sağlayamayarak tarımdan kopan emekçi sayısının 2,5
milyon civarında olduğu dile getiriliriyor. [1]
2000-2010 yılları arasında tarımsal istihdam verileri
(bin olarak)
|
Yıllar |
2000 |
2001 |
2002 |
2003 |
2004 |
2005 |
2006 |
2007 |
2008 |
2009 |
2010 |
|
Tarım |
7,103 |
8,089 |
7,458 |
7,385 |
7,400 |
6,493 |
6,088 |
4,867 |
5,016 |
5,254 |
5,683 |
Kaynak:TÜİK internet sayfası,
www.tuik.gov.tr
Böylece kırsal alandan kopan ve bir şekilde geçimini sağlamak
zorunda olan geniş yığınlar, bulabildikleri işlerde çalışmak
zorunda kaldılar. Bu işler, doğal olarak, ağırlıklı şekilde
kayıt dışı sektörde yoğunlaşıyordu.
Böylece şehirlere göç, ücretli çalışan sayısını kayda değer
ölçüde arttırdı. Örneğin 1988 yılında toplam istihdam içinde
ücret ve maaş alanların payı yüzde 33,1 iken, bu oran 1995
yılında hemen hemen aynı kaldı (yüzde 33,0). Fakat 2006’da büyük
bir artış göstererek yüzde 47,3’ü yükseldi. Son 10 yıllık
dönemde yoğun şekilde özelleştirmeler yapıldığını ve kamu
söktöründeki personel sayısının ciddi şekilde azaltıldığını
düşünürsek, ücretli emeğin toplam çalışanlar içindeki oransal
artışı çarpıcıdır.
Fakat tarımdan kopup şehirlere gelen bu insanlar, ağırlıklı
olarak kayıtdışı sektörde çalışmak durumunda kaldılar. Yani
herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı olmadan, her
bakımdan sallantılı-güvencesiz koşullarda çalıştılar.
Aşağıdaki tablo, 2000-2010 yılları arasında kayıtdışı çalışan
farklı kesimlerin (ücretli, kendi hesabına çalışan, işveren vs.)
toplam kayıtdışı çalışanlar içinde ağırlığını, sayı olarak
göstermektedir. Bizi burada daha çok ilgilendiren esas olarak
ücretli çalışanların durumudur. TÜİK istatistikleri, 2006
sonrası için –herhalde ücretli işlerin giderek düzensizleşmesi
sonucu geçici işlerde çalışanlarla düzenli işlerde çalışanları
ayırt etmekte zorluk çekildiğinden– ücret alanları, “ücretli
veya yevmiyeli” şeklinde tek bir başlık altında toplamıştır.
2006 sonrasına ilişkin verilerin bunu göz önüne alarak
okunmasında fayda var.
2000-2010 yılları arasında kayıtdışı çalışan farklı
kesimlerin toplam kayıtdışı çalışanlar içinde ağırlığı (bin
olarak)
| Kayıt dışı istihdam |
2000 |
2002 |
2004 |
2006 |
2008 |
2010 |
| Toplam
kayıtdışı
çalışanlar |
10.925 |
11.133 |
11,436 |
11.752 |
9.220 |
9.772 |
| Ücretli çalışanlar |
1.236 |
1.751 |
2.075 |
2.583 |
3.414 |
3.535 |
| Yevmiyeliler |
1.738 |
1.474 |
1.681 |
1.730 |
| İşverenler |
169 |
223 |
261 |
350 |
349 |
301 |
| Kendi hesabına
çalışanlar |
3.416 |
3.309 |
3.464 |
3.452 |
2.893 |
3.095 |
| Ücretsiz aile işçileri |
4.366 |
4.374 |
3.955 |
3.636 |
2.563 |
2.841 |
Not:Türkiye İstatistik Kurumu verileri, 2006
sonrası için kayıtdışı çalışan ücretliler ile yevmiyelilerin
sayısını tek bir kalemde toplam olarak gösteriyor.
Kaynak:
www.tuik.gov.tr
Burada önemli olan, 2000’li yıllarda ücretli çalışanların
toplam sayısındaki yüksek artışa karşın, ücretli işgücüne yeni
katılan bu kesimlerin ne kadarının kayıtdışı sektöre
yöneldiğidir. Tablodaki rakamları oranlara çevirirsek
ücretlilerin (2006 sonrası için de ek olarak yevmiyelilerin)
durumuyla ilgili şöyle bir manzarayla karşı karşıya kalıyoruz:
2000 yılında kayıtdışı çalışan ücretliler, kayıtdışı çalışan
toplam nüfusun yüzde 14,7’sini oluşturuyordu. 2006’ya
geldiğimizde bu oran yüzde 23,4’e çıktı. 2008’de yüzde 37,02;
2010’da ise 36,17 oldu. Sonuç olarak, son yıllarda herhangi bir
sosyal güvencesi olmaksızın çalışan ücretlilerin sayısı belirgin
şekilde arttı.
2008 ve 2010’da toplam kayıtdışı çalışanların sayısındaki
azalma ise, büyük ölçüde tarımın tasfiyesinden kaynaklanıyor.
Bunu yukarıdaki tabloda görebiliriz. “Ücretsiz aile işçisi”
denilen kesim, ağırlıklı olarak tarımda yer alıyor.
Esnek Çalışma ve Çalışma Süresinin Artması
Türkiye’de 2000’li yıllarda yüksek oranlı büyümeyi finanse
eden emekçiler ve işçiler büyük ölçüde kayıtdışı sektörde
çalışmakla kalmıyor; neoliberal jargonda “esnek” denilen,
kesintili ve düzensiz işlerde inanılmaz derecede uzun süre
çalışıyorlar. Bu de “yüksek oranlı büyümeyi” finanse etmenin
başka bir biçimi. Çünkü böylece işverenler, örneğin iki vardiya
ile belirli sayıda işçi çalıştırmak yerine, daha az sayıda
işçiyi 12-13 saat çalıştırarak emek maliyetlerinden büyük
tasarruf sağlamış oluyorlar.
Türkiye’de yasal çalışma süresi haftada 45 saat. Bunun
üzerine geçildiğinde işverenlerin fazla mesai ücreti ödemesi
gerekiyor. Fazla mesai ücreti ödense de azami çalışma süresi bir
işçi için günde en fazla 11 saat olabiliyor.
Bununla birlikte, 90’lardan itibaren büyük ve orta boy
işletmelerin ücret maliyetlerini düşürmek için belirli üretim
aşamalarını fason olarak yaptırması veya taşeron işletmelere
devretmesi, bu yasal düzenlemeleri pratikte büyük ölçüde
geçersiz kıldı. Üretimin büyük bölümü, kayıtdışılığın çok yaygın
olduğu küçük işletmelerde yapılmaya başlandıkça, işçiler ve
genel olarak çalışanlar kendilerine dayatılan koşulları kabul
etmek zorunda kaldılar. Hiç kuşkusuz yaygın ve yüksek oranlı
işsizliğin “açlıkla terbiye edici” etkisi ve devletin çalışma
ilişkilerini çalışanları kollayan yasalara göre denetleme
işlevini terk etmesi, bu kabullenmede belirleyici bir rol
oynadı. İşçilere dayatılan bu berbat koşullardan birisi de, uzun
çalışma saatleri.
Açık söylemek gerekirse, aşağıdaki toblada gösterilen
verileri ilk okuduğumda bayağı şaşırmıştım. Ülkemizde vahşi
kapitalizm koşullarının bu ölçüde yerleşmiş olduğunu
bilmiyordum.
Şimdi karşılaştırma yapmak amacıyla 1994 yılını temel alan ve
çalışma saatlerinin 2000’lerde nasıl uzadığını gösteren
aşağıdaki verileri inceleyelim.
Fiili çalışma sürelerine göre istihdam edilenler
(1994-2006, yüzde olarak)
|
|
1-49 saat |
50-59 saat |
60-71 saat |
72 + saat |
|
1994 |
% 62 |
% 14 |
% 15,6 |
% 7,2 |
|
2006 |
% 48 |
% 15 |
% 23,6 |
% 13,3 |
Kaynak: Nergis Mütevellioğlu, Sayım
Işık,“TürkiyeEmek Piyasasında Neoliberal Dönüşüm”,
Küreselleşme, Kriz ve Türkiye’de Neoliberal Dönüşüm
içinde, der. Nergis Mütevellioğlu, Sinan Sönmez, İstanbul Bilgi
Üniversitesi Yayınları, 2009, s. 159-198.
1994’ten bu yana normal denebilecek haftada 49 saate kadar
çalışanların oranının yüzde 14 gerilemiş, buna mukabil günde 10
saatten 12 saate kadar çalışanların oranının ise yüzde 8 artmış
olması son derece çarpıcıdır. İnsanlık dışı denebilecek şekilde
günde 12 saat ve üzeri çalışanların oranının da yaklaşık yüzde 5
artmış olması, aynı zamanda en dipteki çalışanların sayısının
belirgin şekilde artmış olduğunu gösteriyor.
Son olarak, aşırı uzun çalışmanın sektörel dağılımına ait
verileri sunabiliriz. Aşırı uzun çalışmada tarımın payı yüzde
13, sanayinin yüzde 27 ve hizmetler sektörünün payı ise yüzde
60’dır.
İş Kazaları, Meslek Hastalıkları: Ölenler ve
Çalışamaz Duruma Gelenler
2000’li yıllarda üretimin ağırlıklı olarak, her türlü devlet
ve sendika denetiminden uzak küçük işyerlerine kaymasıyla
birlikte çalışma saatlerinin aşırı uzaması, beraberinde iş
kazaları ve meslek hastalıkları yüzünden zarar gören işçilerin
sayısında büyük bir artışa yol açtı. Hiç kuşkusuz işçilerin
giderek artan bir bölümünün taşeron firmalarda çalışmaya
zorlanması, taşeron firmaların ise genç, deneyimsiz ve eğitimsiz
işçileri tercih etmesi, üstelik çalıştırdığı işçileri sürekli
değiştirmesinin bu artışta önemli bir payı oldu. Herhangi bir
yasal denetim altında olmayan bu türden taşeron firmalar
işçilerine (herhalde bunun maliyetinden kurtulmak için) gerçek
anlamda bir iş eğitimi de vermediler. Böylece ülkemizde
büyümenin, bir başka deyişle tüketim ve ihracat mallarını daha
ucuza üretmenin fisansmanı, inanılmaz sayıda işçinin ölmesi ve
sakat kalması pahasına gerçekleşti.
Türkiye’de 1999’da işverenlerce SSK’ya bildirilen verilere
göre, iş kazası ve meslek hastalıkları vakaları toplam 74.847
idi. Bu kazalarda 1.173 işçi yaşamını kaybetmiş, 1.818 işçi ise
sürekli iş göremez hale gelmişti. 2006’da ise sadece bildirilen
iş kazalarının toplamı, 79.027 vakaya ulaştı. Kazalarda yaşamını
yitirenlerin sayısı 1.592 kişiye yükselirken, sürekli iş göremez
hale gelen işçi sayısı 67.360’a ulaştı. [2]
Bir başka deyişle, hem çalışma saatleri açısından hem de iş
kazaları sonucunda ölen veya sürekli iş göremez hale gelen işçi
sayısı açısından baktığımızda, 2000’li yıllarda Türkiye’de,
Sanayi Devrimi İngilteresi’ndeki vahşi kapitalizmi andıran
çalışma koşullarının hâkim olmaya başladığını söyleyebiliriz.
Türkiye’de 2000’li Yıllarda Üretim ve Verimlilik
Artarken, İstihdam ve Reel Ücretlerin Gerilemesi
İşgücünün çalışma koşulları ile büyüme arasındaki ilişkinin
çeşitli veçhelerini, daha genel bir değerlendirme içinde bir
araya getirerek yazıyı sonlandırabiliriz. Yazının başlarında,
Türkiye’de 2000’li yıllarda (2001 krizi ve küresel krizin ağır
denebilecek yansımalarının olduğu 2008-9 dönemi hariç) yaşanan
yüksek oranlı büyümenin, izlenen döviz kuru politikası ve bol
miktarda giriş yapan uluslararası sermaye akımları nedeniyle
sağlıksız veya G. Uras’ın tabiriyle “hormonlu” bir büyüme
olduğunu vurgulamaya çalışmıştık. Ucuz dövizle yapılan ithalatın
ve uluslararası sermaye akımlarının, iç talebi ve ucuz ara
malları ithalatına dayalı sanayi üretimini kışkırtan bir etkide
bulunduğuna değinmiştik. Bununla birlikte, bu şartlar altında
gerçekleşen büyümenin, artan cari açık ve dış borçlanma
nedeniyle sürdürülemez olduğunun altını çizmiştik.
Bu görüşler, aka-akım medyayı biraz yakından izleyince
herkesin fark edebileceği “makro göstergelere” dayanıyor. Diğer
yandan meselenin bir de, ana-akım medyada pek yer almayan,
ancak muhalif iktisatçıların çalışmalarında karşılaşabildiğimiz
toplumsal bir boyutu var.
Yukarıda söz etmeye çalıştığımız gibi, bu yıllarda tarımın
çökmesi, peşinden milyonlarca insanın kentlere göç ederek
kayıtdışı ve güvencesiz işlerde çalışmaya mahkûm edilmesi,
ülkemizde son 10 yıllık dönem boyunca yakalanan büyümenin neyin
pahasına gerçekleştiğini bir ölçüde ortaya koyuyor. Başta
kentlere göç edenler olmak üzere (ki aslında bu göç hareketi,
90’lı yıllardaki Kürt savaşı sırasında milyonlarca Kürdün
köylerinin boşaltılmasıyla başlamıştı), krizler nedeniyle
işlerini kaybedenler veya işgücüne yeni katılan genç işçiler,
aynı ücretlerle giderek daha uzun süreler çalıştırıldılar. Düşük
ücret, kayıtdışı olduğu için ücret maliyetlerini düşürmek
amacıyla çalışanların kolayca işten çıkarılması, çalışanlara
“maliyetli” güvenlik önlemleri alınmaksızın aşırı uzun çalışma
saatlerinin dayatılması... bütün bunlar bir araya gelince, hem
sanayi üretimi arttı hem sanayi üretiminde verimlilik yükseldi
hem de bu sayede ürünler daha “ucuza” üretilebildi. Başka bir
ifadeyle, çalışan başına üretilen çıktı miktarı gayet çarpıcı
bir şekilde yükseldi. Elbette bu yükseliş üretim birimlerindeki
teknolojik yenilenmeden ziyade, aynı işçinin daha uzun süreler
çalıştırılmasından kaynaklandı.
Diğer yandan, yine bu faktörlerin sonucu olarak üretim ve
üretim verimliliği yükselirken, istihdam ciddi bir artış
göstermedi, hatta 1990’ların sonuna göre geriledi. Çalışma
yaşamında 12 Eylül düzeninin pek değişmeden devam etmesi
sayesinde, sendikal hareket giderek zayıfladı ve tabarı daraldı.
Sonuçta çalışma koşullarının ağırlaşmasının yanı sıra, yüksek
büyüme oranlarına rağmen, işçilerin gerçek ücretleri 2000’li
yıllarda, 1990’ların son yıllarına göre geriledi. Yani işçiler
ve emekçiler artan milli gelirden giderek daha az pay almaya
başladılar.
Aşağıdaki tablo, değindiğim bu son verileri bir araya
getiriyor. 1997 yılı baz alındığında, 1998-2006 yılları arasında
imalat sanayinde üretimde, istihdamda, verimlilikte ve reel
ücretlerdeki gelişmeleri özetliyor. Uğraşmama rağmen TÜİK
verilerine dayanarak bu tabloyu güncelleyemedim. Sanıyorum bunda
TÜİK verilerinin hükümet yanlısı ve sağlıksız olmasının önemli
bir payı var.
Son dönemde büyüme ve çalışanların durumu arasındaki ilişki
tabloda gayet açık seçik şekilde görülebiliyor.
1998-2006 yılları arasında imalat sanayinde üretim,
istihdam, verimlilik ve reel ücretler arasındaki İlişki (1997 =
100 olarak kabul edilmiştir).
|
Yıllar |
İmalat Sanayi Üretimi |
İmalat Sanayi Üretiminde
Çalışanlar |
Üretimde Çalışılan Saat Başına
Verimlilik |
Reel Ücret
(Üretimde Çalışılan Saat
Başına) |
|
1998 |
100,1 |
100,2 |
100,0 |
99,7 |
|
1999 |
95,9 |
91,2 |
105,2 |
110,7 |
|
2000 |
102,1 |
89,1 |
114,5 |
111,3 |
|
2001 |
92,4 |
81,7 |
113,1 |
95,1 |
|
2002 |
102,5 |
82,2 |
124,6 |
90,0 |
|
2003 |
112,0 |
83,7 |
133,8 |
88,3 |
|
2004 |
123,7 |
85,4 |
144,8 |
90,5 |
|
2005 |
129,6 |
84,8 |
152,9 |
92,3 |
|
2006 |
136,8 |
84,2 |
162,4 |
93,1 |
Kaynak: Bağımsız Sosyal Bilimciler, 2008
Kavşağında Türkiye: Siyaset, İktisat, Toplum, Yordam
Kitap,2008, s. 97-98. E-kitap versiyonu için bkz:
www.bagimsizsosyalbilimciler.org/Yazilar_BSB/BSB2008.pdf
Önce verilere ilişkin bir noktaya dikkat çekelim. Kitabın
yazarları, istihdam verilerinin bu kadar düşük olmasının
şaşırtıcı olduğunu ve TÜİK’in başka yöntemlerle elde ettiği
verilerle çeliştiğini belirtiyorlar. İstihdamın daha yüksek
olmasının daha büyük bir olasılık olduğunu; burada görülmeyen
istihdamın, imalat sanayi üretiminin bir bölümünün kayıtdışı
sektöre ve taşeron firmalara doğru kaymasından kaynaklandığı
tahmininde bulunuyorlar.
İkinci bir husus olarak da, dördüncü sütünda gösterilen
yüksek verimlilik artışlarını bu kadar düşük bir istihdamla
yakalamanın çok inandırıcı olmadığını ifade ediyorlar. Burada da
yine TÜİK’in bu verileriyle, hanehalkı anketlerinden elde ettiği
veriler arasında bir tutarsızlık bulunuyor. Kitabın yazarları,
bu tutarsızlığın da büyük olasılıkla sağlıklı verilerin
derlenemediği kayıtdışı ve taşeron firmalar sektörünün
büyümesinden –dolayısıyla imlat üretimi bir ölçüde bu sektöre
kaydığı kaydığı için kayıtdışı sektördeki istahdam artışının
hesaba katılmamasından– kaynaklanabileceği görüşündeler.
Verilere ilişkin bu değerlendirmelerden şu sonuca
varabiliriz: Muhtemelen imalat sanayindeki istihdam yukarıdaki
tabloda gösterilenden daha fazla artmış ve bu artış kayıtdışı,
taşeron firmaların faaliyet gösterdiği sektörde gerçekleşmiş.
Diğer yandan, eğer istihdam daha fazla artmışsa, tabloda
gösterilen verimlilik artışları da gerçekte daha düşük bir
düzeyde gerçekleşmiş.
Yine de, bu düzeltmeleri dikkate alsak bile, yukarıdaki tablo
bize şunu söylüyor: 1997 yılı baz alındığında, 2001 krizi hariç,
imalat sanayi üretimi düzenli bir artış gösteriyor. Buna karşın,
istihdam ya yerinde sayıyor veya çok az artıyor. Yani üretim
artışının ciddi ölçüde gerisinde kalıyor. Bu durum, “istihdam
yaratmayan büyüme” olgusuna işaret ediyor. İstihdamdaki
gerilemeye veya sınırlı artışa karşın, bir işçinin saat başına
ürettiği çıktı, yani verimlilik ciddi şekilde artıyor. Bu da,
işçilerin daha uzun süreler çalıştırıldığını ortaya doğruluyor.
Son olarak beşinci sütun bize, üretimin ve verimliliğin ciddi
oranda bir artış kaydetmesine karşın, imalat sanayi işçilerinin
reel (enflasyondan arındırınmış) ücretlerinin gerilediğini
gösteriyor. Böylece en baştaki tezimize geri dönmüş oluyoruz:
Çalışanlar, ağır, güvencesiz ve uzun çalışma koşulları ve düşük
ücretlerle yüksek oranlı büyümeyi finanse ediyorlar. Ortaya
çıkan büyümeden de giderek daha az pay alıyorlar.
Notlar:
[1] Bkz. Bağımsız Sosyal Bilimciler, Türkiye’de ve
Dünyada Eknomik Bunalım: 2008-2009, Yordam Kitap, 2009,
s. 47.
[2] Nergis Mütevellioğlu, Sayım Işık,“TürkiyeEmek
Piyasasında Neoliberal Dönüşüm”...