Seçim Sonuçları, “Cici Demokrasi” ve Anayasa Süreci Üzerine
Taylan Doğan
21 Haziran 2011
“Cici demokrasi” kavramı, 1960’lı yıllarda YÖN dergisi ve
Milli Demokratik Devrim (MDD) çevresi tarafından kullanılan
bir terimdi. “Cici demokrasi”yle kast edilen, o zamanlar
Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’nin (AP) yüksek oy
oranlarıyla seçimleri kazanmasının, halkın çıkarları ve
tercihleriyle bir ilgisi olmadığı, çünkü Türkiye’deki sadece
biçimsel bir demokrasi olduğu idi. Gerçi MDD çevresi bu
tanımı, Üçüncü Dünyacı, “solcu” bir darbe girişimini
meşrulaştırmak için de kullanıyordu; fakat terim devrimci
gençlik hareketleri tarafından benimsenmişti.
Sanıyorum hepimiz seçimlerde AKP’nin yüzde 50 oy almasıyla
birlike riskli bir sürece girdiğimizin farkındayız. Ülkemizde
faşist akımlarla da zaman zaman flört eden sağ-muhafazakâr
partiler, temsili demokrasinin kısıtlamalarla dolu otoriteryan
bir yorumunu yeterli görürler ve temsil ettikleri halk
kesimlerine de bu düşünceyi empoze ederler. Seçimler olmuş, AKP
çok yüksek bir oy oranıyla “milli irade”nin tercihi olarak 3.
kez iktidar olmuştur. Üstelik geçerli oyların yüzde 95’i
Meclis’te temsil edildiğine göre, bu Meclis’in temsil gücü de
oldukça yüksektir. Diğer yandan, BDP de bağımsızlar taktiğiyle
yüzde 10 barajını anlamsız hale getirdiğine göre, demokrasimiz
iyiye gidiyor demektir. Vatandaş “sandık başına gitme” görevini
yerine getirmiş, yeni ve “sivil” bir Anayasa yapma işini de
“iradesini devrettiği” Meclis’e bırakmıştır. Halkımıza “milli
iradelerini” tecelli ettirdikleri için teşekkür ederiz. Ama
şimdi evlerine dönebilirler.
“Cici demokrasi” işte budur. Bu açıdan, Türkiye’de
1950’lerden bu yana fazla bir dönüşüm yaşandığını söyleyemeyiz.
Bu iktidar pratiğinde, katılımcı demokrasi düşüncesi kesinlikle
reddedilir. Meclis’in en fazla sınırlı bir temsil ve yasama
işlevi yerine getirdiği, halkın her kesiminin ifade ve
örgütlenme haklarını kullanarak Meclis üzerinde baskı kurmasının
asıl belirleyici olduğu katılımcılığa dayalı bir işleyiş, devlet
ve sağ-otoriteryan partiler tarafından daha filizlenme
halindeyken şiddetle bastırılır.
Günümüz Türkiye’sinde olan budur. Halkın temel hak ve
özgürlüklerini kullanarak örgütlenme, kendi özeylemliliği içinde
bir özbilinç oluşturup politik çıkarlarını keşfetme imkânından
yoksun olduğu; her şeye karşın örgütlenerek, örneğin hükümetin
çay politikasını protesto edenlerin ise Hopa örneğindeki gibi
yaptığına bin pişman edildiği bu otoriteryan “demokrasi”
versiyonunda, “milli iradenin kendisinde tecelli ettiği” hükümet
gerekirse halka karşı politikalar izleyebilir ve farklı
kesimleri baskı altına alabilir. Halkın katılamadığı bu oyun,
bize “gerçek demokrasi” olarak yutturulmaktadır.
Meclis’in Temsil Gücü ve Yüzde 10 Barajının Anlamsızlaştığı
İddiası
Önümüzdeki dönem başta yeni Anayasa olmak üzere Meclis
çoğunluğunun bütün tasarrufları, gerçekte Meclis 12 Eylül ürünü
siyasi partiler ve seçim sistemine göre oluşmuş olsa da, “yüksek
temsil gücü”ne dayanılarak meşrulaştırılmaya çalışılacak. Gelin
bu “temsil gücü” sorununa biraz daha yakından bakalım.
Bir kere yüzde 10 barajının, Saadet Partisi, Has Parti,
Demokrat Parti gibi birçok küçük partinin sandıkta silinmesine
yol açtığını biliyoruz. Gerçekte farklı tercihleri olan
seçmenler, oyların “ziyan” olmaması adına AKP’ye oy vermeye
zorlandılar. Tam olarak ölçememekle birlikte, benzer bir durumun
bağımsızlar/BDP için de geçerli olduğu söylenebilir. Acaba kaç
seçmen, yüzde 10 barajını delebilmek için BDP’nin desteklediği
bağımsızların seçilmesinin taşıdığı belirsizlikler yüzünden CHP
veya AKP’ye oy verdi? Eğer BDP parti olarak seçimlere
katılabilseydi oy oranı, dolayısıyla milletvekili sayısı daha
yüksek olmayacak mıydı?
İkincisi, siyasi parti başkanlarını birer diktatör haline
getiren siyasi partiler kanunu yürürlükteyken, Meclis’i
oluşturan siyasi partilerin hangi temsil gücünden
bahsedebiliriz? Mevcut siyasi partiler yasasında, milletvekili
adaylarının ön seçim gibi daha demokratik yöntemlerle
belirlenmesi türünden hiçbir zorunluluk bulunmuyor. Milletvekili
adaylığının tamamen genel başkanın tercihine bağlı olduğu bu
sistemde, partilerde farklı kanatların oluşmasına, parti içi
demokrasinin ve dolayısıyla muhalefetin gelişmesine neredeyse
imkân yok. Yüzde 10 barajı yüzünden de muhalif grupların
statükocu büyük partilerden koparak yeni partiler kurma
girişimleri büyük çoğunlukla başarısızlığa mahkûm oluyor.
Halbuki 1980 öncesinde, örneğin Anadolu orta burjuvazisini
temsil eden Necmettin Erbakan 1969’da büyük burjuvazinin
temsilcisi AP’den koparak Meclis’e girebilmiş ve ilk İslamcı
parti olan Milli Nizam Partisi (MNP) 1970’de Meclis’te temsil
edilebilmişti.
Unutmamamız gerekiyor: Mevcut iki partili bu garabet sistem,
12 Eylül’ü yapan askeri cuntanın gözeteminde hazırlanan yasalar
aracılığıyla yerleştirildi. Söz konusu sistem, halkın kendi
sorunları konusunda örgütlenip inisiyatif alma ve Parlemanto
üzerinde baskı oluşturma kanallarını tümüyle kapatırken, birisi
yıpranınca diğerinin onun yerini alacağı, sözüm ona bir
“merkez-sağ”, bir de merkez-sol” hükümetleriyle ülkenin
yönetilmesini öngörmüştü. Her iki partinin 12 Eylül
paradigmasını dışına çıkmasının önlenmesi içinse son derece
anti-demokratik bir siyasi partiler yasası hazırlandı. Şu anda
geçerli olan sistem hâlâ 12 Eylül’ün bu “cici demokrasi”
sistemidir. Her ikisi de devletin temel ilkeleriyle barışık
olacak bu iki partili sistemin kurulmasının nedeni, 1980 öncesi
yaşanan temsil kaosunun önüne geçmekti. 1980 öncesi, geniş halk
kitleleri olmasa bile, burjuvazinin çeşitli fraksiyonları
çıkarlarını farklı partiler aracılığıyla temsil edebiliyor,
böylece sistem içi önemli çatlaklar oluşabiliyordu. Şimdiki
durumda iktidardaki sağ-muhafazakâr partiler (örneğin ANAP ve
AKP), ciddi bir temsil sorunu yaşamadan emegen sınıflar bloğu
içinde sadece dar bir kesimin çıkarlarına hizmet edebiliyorlar.
Son olarak, 12 Haziran seçimlerinden sonra oluşan Meclis’in
temsil gücünün yüksek olduğu iddiasına karşı birkaç önemli
noktanın hatırlatılması gerekiyor. İlk olarak seçimde, ertesi
günü bazı büyük ana-akım gazetelere bile yansıyan ihlaller
yaşandı. Çoğunkla Kürt bölgesinde seçimleri izleyen uluslararası
gözlemciler bazı yerlerde okullara alınmadı; birkaç yerde
sandığın başına askerlerin oturduğunu, başka yerlerde ise sandık
başkanlarının vatandaşları AKP’ye oy vermeye zorladıklarını
rapor ettiler. [1] İzmir’de Blok adayları ve Eşitlik ve
Demokrasi Partisi (EDP) İl Başkanı bir basın toplantısı
düzenleyerek, “AKP orijinal oy pusulası bastırarak, AKP’ye oy
verilmiş gibi mühürlemiş ve seçmene verdiği bu pusulayı zarfa
koyarak atmasını istemiş, boş pusulanın ise kendisine
getirilmesi karşılığında iş veya para verileceği sözleriyle
seçimi kirletmiştir” iddiasında bulundular. Bu hileler
sonucunda, 1. ve 2. bölgelerde birer milletvekili çıkarmalarının
engellendiğini öne sürdüler. [2]
Hatırlatılması gereken en önemli husus ise, seçim
çalışmalarının başladığı günden itibaren yaklaşık 2.000 BDP
çalışanı ve yöneticisinin gözaltına alındığıdır. Eğer herhangi
bir sistem partisinde seçim çalışmalarına katılan bu kadar insan
gözaltına alınsaydı, muhtemelen o parti seçimlerde çok başarısız
olurdu.
George Orwell’in 1984 romanını hatırlatan bu “demokratik”
düzende, sisteme muhalif partilerin aktivistlerinin
çalışmalardan alıkonulması normal karşılanır ve böylece oluşan
Meclis’in yüksek bir temsil gücüne ulaştığı peşinen kabul
edilir.
Anayasa Çalışmaları
Ekim’de açılacak TBMM’de partiler arasında sağlanacağı
varsayılan bir uzlaşmayla yeni anayasanın yapılacağı söyleniyor.
Kısıtlı bir temsile dayanan ve katılımcılığı dışlayan bu sistem
böyle devam ettiği sürece, 12 Eylül Anayasası’da en iyi
ihtimalle küçük ölçekli değişiklilerin yapılacağı bu süreç
karşısında muhaliflerin tutumu ne olmalı?
Pazar günü katıldığım “Demokratik Anayasa Girişimi”
toplantısında Turgut Tarhanlı katılımcıların da genel anlamda
kabul ettiği bir yol haritası önerdi. Bu öneriye temel teşkil
eden tartışmalar ise şöyleydi: STK’ların ve farklı kesimleri
temsil eden örgütlerin Anayasa yapımı sürecine katılması tam
olarak ne demekti? Birinci yol, mevcut kısıtlı parlamenter
sistemin bir yansımasıydı ve hepimizin bildiği gibi “Kürt
açılımı” ve benzeri süreçlerde şöyle şekillenmişti: Başbakan,
İçişleri Bakanı veya hükümet temsilcileri, çeşitli STK’ların ve
bireylerin görüşlerini dinlediler ve bunları “not aldılar”.
Böylece STK’lar güya sürece “dahil edilmiş” oldular. Sonunda ise
hükümet yine bildiğini okudu. Halbuki gerçek anlamda katılımcı
bir model işletilecekse, Ayhan Bilgen’in vurguladığı gibi,
iradenin toplumsal kesimlerde olması gerekecektir. Farklı
kesimler, mitinglerle, eylemlerle veya başka yollarla Anayasaya
ilişkin görüşlerini dile getirirler. Meclis de bu görüşler
ışığında bir Anayasa yapma işine girişir. Yani belirleyici olan
farklı toplumsal kesimlerin talepleridir. Hatta belki Meclis İç
Tüzüğü bile değiştirilir ve bu kesimlerin temsilcisi konumundaki
örgütler Meclis’teki Anayasa Komisyonu’na doğrudan katılırlar.
Buna benzer bir öneri, avukatlarıyla son görüşmesinde A. Öcalan
tarafından da dile getirildi. Öcalan, Emek, Demokrasi ve
Özgürlük Bloğu bileşenlerinin, bir kısmı parlamento dışı olsa
da, Anayasa Komisyonu’na katılması çağrısında bulundu.
Turgut Tarhanlı, işte bu konsept çevrevesinde aşamalı bir yol
haritası önerdi. Hem gerçekten katılımcı bir modelin maddi
zeminini oluşturmak hem de doğrudan Anayasa tartışmalarına
(özellikle de ilk 3 maddenin tartışılmasına) girerek marjinalize
edilme riskinin önüne geçmek için, öncelikle toplumsal katılımın
önündeki engellerin kaldırıması yönünde bir kampanya yürütelim
dedi.
Gerçekten de daha katılımcı bir Anayasa sürecinin
işleyebilmesi için Anayasadan önce değiştirilmesi gereken yasa
maddeleri var. Bu maddelerin birçoğundaki kısıtlayıcı hükümler,
doğrudan Anayasada yer almıyor. Terörle Mücadele Yasası, ifade
ve örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan diğer yasa maddeleri,
Siyasi Partiler Kanunu’nda yer alan yüzde 10 barajı, partilerin
iç işleyişine dönük hükümler, emekçilerin toplumsal taleplerini
etkin şekilde dillendirmeleri önleyen sendika ve çalışma
yasaları bunların en önemlileri.
Turgut Tarhanlı’nın önerdiği ve toplantıda genel kabul gören
böyle bir kampanyanın doğru olacağını düşünüyorum. Eğer
katılımcı bir Anayasa sürecinden söz ediliyorsa, Kürtlerin
binlerce siyasi temsilcisi ve parti çalışanı hapishanedeyken bu
nasıl olacak? Hopa’daki polis baskısını ve bir vatandaşın
öldürülmesi protesto eden Ankara’daki gençler “örgüt üyeliği”,
“toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasasına muhalefet”
suçlamalarıyla gözaltına alınıp tutuklanıyorsa, Anayasa
sürecinde nasıl katılımcı bir aktör olabilecekler? Ancak tüm
farklı kesimler özgürce bir araya gelebilir ve taleplerini
duyurabilirlerse, bütün bir toplumu kapsayan yeni ve sivil bir
Anayasadan söz edilebilir.
Bu nedenle, muhalif kesimlerin hiç vakit kaybetmeden, “temsil
gücü yüksek, milli iradenin tecelli ettiği bir Meclis”
manipülasyonuyla 12 Eylül Anayasası’ndan çok da farklı olmayan
bir Anayasanın önümüze konmasına karşı bir söylem ve eylem planı
geliştirmesinde fayda var. Özellikle de, sağ-muhafazakâr
partilerin ve Kemalist iktidar odaklarının mutabık kaldıkları,
liberallerin de pragmatizm belasına eleştirmekten kaçındıkları
bu “cici demokrasi”nin gerçek demokrasiyle bir ilgisinin
bulunmadığını, gücümüz ölçüsünde geniş kesimlere anlatmak için
çaba göstermemiz gerekiyor. Gerek Anayasa yapım sürecinde
gerekse Türkiye’nin bütün temel sorunlarında mevcut “cici
demokrasiyle” fazla ileri gitmemizin mümkün olmadığını anlatmaya
çalışmamız gerekiyor.