Yeniden Savaş...
Taylan Doğan
12 Temmuz 2010
Yaklaşık bir aydır yeniden savaş, ölüm ve gözyaşı
döngüsüne girdik. Oysa geçen yıl bu zamanlar AKP Hükümeti
“açılım” politikasını ilan etmeye hazırlanıyordu. Ne oldu da
bu kadar hızlı bir biçimde 90’ları hatırlatan bir ortama
geri döndük?
Çoğumuz bu sorunun yanıtını biliyoruz. Geçen yıl başlayan
“açılım” süreci Kürtlere bazı sınırlı haklar verilmesini
öngörüyor ve diğer yandan da PKK etrafında şekillenen Kürt
siyasal hareketini tasfiye etme hedefi güdüyordu. TRT Şeş, bazı
yerleşim yerlerinin eski isimlerinin iadesi gibi “tavizler”,
geniş kitlelerin seçtiği belediye başkanları da dahil Kürt
siyasetçilerin kitle halinde tutuklanması ve binlerce “taş atan
çocuğun” ağır hapis cezalarıyla yargılanmasıyla birleşince,
“açılım” diye lanse edilen şark kurnazlığı sırıtmaya başladı.
Ama sadece bunu söylemek yeterli olmaz. “Açılım” asla bir
devlet politikası haline gelmedi. Sorumluluğu AKP tarafından
üstlenilen bir deneme olarak kaldı. AKP’nin şark kurnazlığından
bağımsız olarak, barış elçilerinin Habur’da kitlesel şekilde
karşılanması üzerine faşizan-ırkçı muhalefet (Baykal’lı CHP ve
MHP) hızla harekete geçti. Pekâlâ MHP’ye kayabilecek,
muhafazakâr olmanın yanı sıra Türk milliyetçisi de olan AKP
tabanının önemli bir bölümünün tepkisi, AKP’yi atacağı sınırlı
adımlardan da vazgeçirdi. Böylece “açılım” süreci bariz bir
çıkmaza girdi.
Açılım sürecinin çıkmaza girmesi, üzerinde çokça düşünmemiz
gereken bazı yapısal sınırları da ortaya çıkardı: Diğer bütün
faktörler aynı kaldığı sürece, ABD gibi Kürt sorununun PKK
marjinalize edilerek çözülmesini savunan ve bu uluslararası
aktörlerin desteğiyle harekete geçen bir partinin çok sınırlı
adımlarıyla Kürt sorununun çözülemeyeceği bir kez daha ortaya
çıktı.
“Açılım” sürecinin aşamalarını hatırlamaya çalışarak çözümün
önündeki bazı yapısal sınırları ve mutlaka yerine getirilmesi
gereken bazı yapısal görevleri sanırım ele almak gerekiyor.
Öncelikle 25 yıllık savaşa eşlik eden devasa propaganda
kampanyası ve Anadolu’nun pek çok yerine gelen binlerce asker
cenazesi, PKK veya Kürt siyasi hareketine taviz verilmesini
hiçbir şekilde onaylamayan geniş bir kitle oluşturdu.
Azımsanmayacak bir oy oranını temsil eden bu kitle, sadece
AKP’nin değil çok sınırlı da olsa sistem içi reformlar yapmaya
çalışan her partinin karşısına dikilecektir.
İkinci olarak, devlet açısından PKK’nin marjinalize edildiği
ve sorunun bazı bireysel haklar çerçevesinde çözülür gibi
yapıldığı bir politikanın alternatifi her zaman hazırdır: Savaş.
Türkiye devleti sahip olduğu uluslararası ekonomik ve siyasi
destek sayesinde bu savaşı uzun süre sürdürülebilir. Türkiyeli
gençlerin canı çok ucuzdur ve militarist koşullanmaları
kırabilecek bir asker aileleri hareketi olmadığı gibi geniş bir
vicdani ret hareketi de en azından kısa vadede ufukta
gözükmemektedir.
Üstelik, şiddeti zaman zaman azalıp artan sürekli iç savaş,
askeri vesayet rejimi ile liberalleşme yönünde adımlar atmaya
çalışan devlet içi kesimler ve siyasi partiler ittifakı
arasındaki dengeyi daima askeri vesayet lehine bozabilmektedir.
Son haftalarda AKP Hükümeti’nin kararlı şekilde arkasında
durmadığı Balyoz ve Kafes gibi davalarda art arta tahliyeler
yaşanmasını ve darbe planları nedeniyle komutanların
yargılanmasının artık caydırıcı olmaktan çıkmasını, içine
girdiğimiz iç savaş konjonktüründen bağımsız olarak
değerlendirmek sanırım pek doğru olmaz.
Savaşın, ondan beslenen geniş bir çıkar ilişkileri ağı
yarattığını, uyuşturucu kaçakçılığından resmi ideolojinin
zeminini sağlamlaştırmasına dek statükonun sürmesini her açıdan
güvence altına aldığını söylemeye bile gerek olmadığı
kanısındayım. Sivillerin taranması, köylerin yakılması veya
gerilla cenazelerine işkence edilmesi gibi son haftalarda
gördüğümüz türden, duyduğunda insanı utandıran hak ihlallerinin
varlığını sürdürdüğü bir ülkede, temel hak ve özgürlükler bir
lüks olarak kalacaktır. Böyle bir ortamın, kentsel dönüşüme,
sendika üyesi olduğu için işten atılmaya, ekonomik krizin
getirdiği toplumsal yıkıma, her şeyin yükünün üzerine bir de
şiddet eklenerek kadınların sırtına bindirilmesine ve yetiştirme
yurtlarında çocukların cinsel istismara maruz kalmasına
muhalefet edenleri kolayca etkisizleştirmek gibi yan faydaları
da var.
Çözümün önündeki bu yapısal sınırlar, yapısal görevleri
tanımlamak açısından yol açıcı olabilir.
Kürt halkı direnişi sürdürüp Kürt siyasi hareketi tasfiye
çabalarına karşı koyduğu sürece, Türk toplumunun ciddi bir
kesimini ikna etmeden kalıcı bir barışın sağlanamayacağını artık
görmezden gelemeyiz. Eğer bu doğruysa, o zaman Türkiye’de kalıcı
bir barışı arzulayan insanlar olarak yıllardır sürdürdüğümüz
bazı düşünce ve davranış alışkanlıklarını terk etmemiz
gerekecek. PKK askeri olarak etkili olmaya devam ettiği sürece
devletin orta vadede mutlaka “masaya oturmak” zorunda kalacağı,
böylece sorunun orta vadede devlet ile PKK arasında müzakere
yoluyla çözüleceği, dolayısıyla asıl ikna edilmesi gerekenin
devlet olduğu şeklinde özetleyebileceğimiz zihnimizdeki “çözüm
yolu”, bu kolaycı düşünme alışkanlıklarının başında geliyor.
Eğer devleti, bizim kast ettiğimiz anlamda “rasyonel davranıp
bunun böyle devam edemeyeceğini fark edecek” bir aktör olarak
değil, otoritesi ve temsil ettiği çıkarlar uğruna yıkım
araçlarını uzun süre devrede tutacak bir tahakküm aygıtı olarak
görmeyi seçersek, o zaman bu acımasız aygıtın barışa dönük
adımlar atmasının ancak Türk toplumunun bir kesiminin desteğini
kaybetme tehlikesini hissettiğinde mümkün olabileceğini de
kavrayabiliriz.
“Türk toplumunun önemli bir kesimini ikna etmek mi, Kürtler
daha ne yapsın?” diyerek tepki gösteren yurtsever arkadaşları
duyar gibi oluyorum. Gerçekten Kürt siyasi hareketi Türk
toplumunu ikna etmek için elinden geleni yaptı mı? Örneğin
binlerce DTP’linin ve çocuğun tutuklanması; yüzlerce kişinin
“taş attığı, def çaldığı, halkı Kürtçe selamladığı, üzerinde
sloganlar yazılı pankartlar taşıdığı, basın açıklamasına
katıldığı, gazete veya dergi yayımladığı, muhabirlik yaptığı,
kitap bastığı” için onlarca yıl cezaya çarptırılması geniş bir
sivil itaatsizliğin konusu olabildi mi? Tek yönlü bir
sorgulamadan kaçınmak için aynı soruyu Türkiyeli muhalifleri
için de sorabiliriz: Gerçekten elimizden geleni denedik mi?
Kendi halkımıza savaşın insanlık dışı niteliğini ve topluma
verdiği inanılmaz hasarı biraz olsun anlatacak kampanyalar
geliştirebildik mi? Bu yönde kalıcı inisiyatifler oluşturabildik
mi?
Önümüzdeki dönemde, bu yönde daha fazla soru sorulmasının,
savaşın şiddetlendiği buna benzer dönemlerde kendini pasifize
eden ve büyük aktörleri izleyerek tahminler yapmakla yetinen
davranış kalıbının kırılmasına yardımcı olacağını düşünüyorum.