Kürt Hareketi’nin Anti-AKP Söylemi ve Referandum Tartışmaları –
II
Referandumda Ne Yapmalı?
Taylan Doğan
12 Haziran 2010
Eğer Anayasa Mahkemesi (AM) referandum tarihine (12 Eylül
2010) kadar AKP’nin Meclis’ten geçirdiği anayasa
değişikliğini kısmen veya tamamen iptal etmezse,
referandumda ne yapmak gerektiği tartışmaları giderek
yoğunlaşacağa benziyor.
AM’nin güya “şekil yönünden” deyip “esastan” bir incelemeye
girişmesi ve paketin geriye kalan iki asli unsurunu, yani AM’nin ve
HSYK’nın yapısını değiştiren maddelerini iptal etmesi durumunda
elbette paketin pek bir anlamı kalmayacak. Fakat Türkiye’de AM’nin
kararları konjonktüre bağlı ve son derece siyasal kararlar
olduğundan, bu konuda kehanette bulunmaya çalışmadan referandumda
nasıl bir tutum takınmanın daha doğru olacağı üzerinde durmaya
çalışacağım.
İzin verirseniz, önce nasıl bir tutum takınılmaması gerektiği
üzerinde kısaca durmak istiyorum. Örneğin sırf AKP’nin paketi diye
anayasa değişikliklerini yeterince incelemeden “hayır” veya “boykot”
çağrısı yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Bazı muhalif
akademisyen ve aydınların, değişiklik paketini haklı olarak yetersiz
bulup eleştirdikten sonra –gerekçeleriyle birlikte– insanları şu ya
da bu yönde bir tutuma davet etmemelerinin de yanlış olduğunu
düşünüyorum. Bu kategoriye giren akademisyen ve aydınlar, genellikle
12 Eylül Anayasası’nın nasıl tümden değişmesi gerektiğini, 90’larda
bile nasıl daha ileri anayasa taslaklarının hazırlandığını ve mevcut
anayasa paketindeki bazı maddelerin ileride hangi olumsuz sonuçlara
yol açabileceğini izah ediyorlar. Türkiye toplumunun geniş
kesimlerinde sivil ve demokratik bir anayasa talebi olduğu ve
AKP’nin mevcut paketinin bunun gerisinde kaldığı herkesin malumu.
Ama panellerin, söyleşilerin ve dergi sayfalarının rahat ortamından
gerçek dünyaya indiğimizde, 12 Eylül’deki referandumda şu veya bu
yönde bir tutum takınmanın gayet önemli politik sonuçlar
doğuracağını görebiliriz. Diğer yandan, muhalif kesimlerin bu
tutumu, ülkemizde toplumsal bir aydınlanma/tartışma pratiğinin de ne
ölçüde aşındığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Haksızlık etmek
istemem, fakat akademisyen ve aydınlarımızı somut tartışmaktan
ziyade retorik kurma ve soyut değerlendirme hastalığı sarmışa
benziyor.
Kürt Hareketi’nden pek çok kesim ise referandumda “hayır” veya
“boykot” seçeneklerini öne çıkartıyor, çünkü oylanacak pakette
“Kürtlerin sorunlarına dönük hiçbir çözüm” olmadığını savunuyor.
Elbette pakette doğrudan Kürtlerin acılarını hafifletecek, kültürel
kimliklerini özgürce yaşamalarının önünü açacak ve Kürt siyasi
hareketine daha geniş bir hareket alanı sağlayacak maddeler yok
–özellikle de BDP’nin de katkısıyla siyasi partilerin kapatılmasını
zorlaştıran 69. madde paketten düştükten sonra. AKP’nin “açılım”
çabasının, uluslararası konsensüse dayalı “PKK’nin tasfiyesi veya
marjinalleştirilmesi” politikasıyla ele ele gittiği bir dönemde
böyle bir beklenti pek de gerçekçi olmazdı zaten. Referanduma, büyük
operasyonların yapıldığı, “taş atan çocuklar”ın cezaevlerine
konulmaya devam edildiği ve son olarak savcıların Meclis’teki 13
BDP’li milletvekilinin KCK iddianamesi kapsamına alınması için
fezleke hazırladığı bir ortamda gidiyoruz. Peki dolaylı da olsa
mevcut anayasa değişikliği paketinin Kürt sorununun çözümüne ve
demokratikleşmeye katkısı yok mu? Aşağıda böyle dolaylı bir
katkısının olduğunu göstermeye çalışacağım. Bu nedenle, kapsamlı bir
anayasa değişikliği ihtiyacını ve alternatif anayasa önerilerini
sürekli gündemde tutup referandumda “evet” oyu verilmesi gerektiğini
ileri sürüyorum.
Anayasa Değişiklik Paketinde Olumlu ve Olumsuz Olarak
Değerlendirilebilecek Maddeler Hangileri?
Bu soruya yanıt vermek üzere değişiklik paketindeki maddelerden
önemli olanları tek tek ele alabilir ve bunların 12 Eylül düzeninde
bazı gedikler açıp açmadığını görebiliriz.
MADDE 41: Ailenin korunması ve çocuk hakları
Pakette bu maddeye şöyle bir ekleme yapılıyor: “Her çocuk, yeterli
himaye ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı
olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve
sürdürme hakkına sahiptir. Devlet, çocuk istismarı, cinsellik ve
şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”
Özellikle Kürt insan hakları savunucuları, bu eklemenin örneğin
“taş atan çocukları” ailelerinden ayırmak, “islah etmek” gibi
amaçlarla kullanılabileceğine dikkat çekiyorlar. Ayrıca “devletin
tedbir alması” için sayılan gerekçeler, kolayca çocukları çeşitli
biçimlerde baskı altına almanın gerekçelerine dönüşebilir. Durup
dururken yapılan bu ekleme gerçekten de şüphe uyandırıyor. Söz
konusu değişikliğin yasalara nasıl yansıtılacağı konusunda uyanık
olmamız gerektiğini düşünüyorum.
MADDE 84: Milletvekilliğinin düşmesi
Mevcut Anayasa’ya göre, “partisinin temelli kapatılmasına beyan ve
eylemleriyle sebep” olan milletvekillerinin milletvekillikleri
otomatik olarak düşüyor. Değişiklik paketinde bu hüküm kaldırılıyor.
Partileri kapatılsa bile, partinin “aykırı” eylemlerinden sorumlu
tutulan milletvekilleri, milletvekili olarak Meclis’te
kalabilecekler. Bu değişikliğin, BDP gibi her an kapatılma
tehlikesiyle karşı karşıya kalan partilerin milletvekillerinin, bir
kapatma kararından sonra bağımsız olarak Meclis’te kalabilmesi
açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
MADDE 23: Yerleşme ve seyahat hürriyeti
Halihazırdaki Anayasa’da “vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti,
vatandaşlık ödevi ya da ceza soruşturması veya kovuşturması
sebebiyle” engellenebiliyor. Maddede yapılan değişiklik bu
özgürlüğün “ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim
kararına bağlı olarak sınırlanabileceği”ni söylüyor. Yurtdışına
çıkışların keyfi şekilde engellenmesini sınırlandıracağı için bu
değişikliği olumlu olarak değerlendiriyorum.
MADDE 125: Yargı yolu
Eğer Anayasa değişiklikleri referandumda kabul edilirse, “Yüksek
Askeri Şura’nın Silahlı Kuvvetler’den her türlü ilişik kesme
kararlarına karşı” yargı yolu açılmış olacak. Bunun, YAŞ
kararlarıyla mağdur edilen binlerce kişi için önemli bir adım olduğu
ortada.
Bununla birlikte yine aynı maddede yapılan başka bir değişiklik,
yürütmenin özelleştirme gibi konularda hareket alanını genişletiyor.
Hem mevcut Anayasa’da hem de değişiklik paketinde geçen “Yargı
yetkisi, [yürütmenin] idari eylem ve işlemlerinin hukuka
uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır” cümlesinden sonra, [yargı
yetkisi] hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz”
ibaresi ekleniyor. Türkiye’deki somut pratikte Danıştay çok sayıda
özelleştirme uygulamasını ve idari işlemi “kamu yararına aykırı”
olduğu gerekçesiyle iptal edebiliyor. “Yargının yerindelik denetimi
yapamayacağı” hükmü referandumla birlikte kabul edilirse, idarenin
genel olarak topluma, çalışanlara, yasa dışı olmasa bile
hakkaniyetsiz yaptırımlarla karşı karşıya kalan bireylere dönük
uygulamalarını yargıya taşıyıp iptal ettirmek iyice zorlaşacak.
MADDE 145- Askeri yargı
Bu maddenin mevcut hali, askeri yargının alanını belirsiz biçimde
geniş tutarak, örneğin (Genelkurmay Başkanlığı veya kozmik oda gibi)
askeri mahalde işlenen suçları da askeri yargı kapsamına alarak
darbeci yapılanmaların, toplum ve demokrasi aleyhine planlar
yapanların, insanları fişleyenlerin yargılanması konusunda bir
muğlaklık yaratıyor. Pakette bu maddeyle ilgili olarak yer alan
değişiklik, “askere sivil yargı yolunu” kesin olarak açmış
bulunuyor. İkinci olarak ise, (savaş hali hariç) sivillerin keyfi
biçimde askeri mahkemelerde yargılanmasına son veriyor. Yapılan
değişiklik şöyle: “Askeri yargı, askeri mahkemeler ve disiplin
mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler, asker kişilerin,
sadece askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri
askeri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler. Devletin
güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara
ait davalar her halde adliye mahkemelerinde görülür. Savaş hali
haricinde, asker olmayan kişiler askeri mahkemelerde yargılanamaz.”
MADDE 146: Anayasa Mahkemesi
Paketin yerleşik devlet düzenini en fazla rahatsız eden iki
maddesinden birisi bilindiği gibi AM’nin üye yapısını ve seçim
prosedürünü değiştiren madde. Diğeri ise aşağıda değinmeye
çalışacağım HSYK’nın bileşimini ve seçim usulünü değiştirecek olan
madde.
12 Eylül düzeni “seçilmişler”e karşı büyük bir husumet ve
güvensizlik üzerine inşa edilmişti ve 1961’den beri âdet olduğu
üzere seçilmişlerin icraatını yüksek yargının sıkı denetimine tabi
tutuyordu. Yüksek yargı şu unsurlardan oluşuyor: AM, Yargıtay,
Danıştay, Sayıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
ve askeri mahkemeler dışındakilerin üye seçiminde ve genel olarak
hâkim ve savcıların denetlenmesinde kilit bir role sahip olan HSYK.
12 Eylül düzeni işleri garantiye almak için bir de döngüsel bir
seçim sistemi kurmuştu; öyle ki bu döngüsellik sayesinde yüksek
yargı oligarşisi birbirini seçerek uzun süre yargı yetkisini elinde
tutabiliyordu. Kısaca bahsedecek olursak, 12 Eylül AM üyeleri
ağırlıklı olarak Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi ve Sayıştay üyeleri arasından seçiliyordu. Yargıtay
ve Danıştay üyelerinin seçimi ise şöyleydi: Yargıtay üyeleri,
birinci sınıf hâkim ve savcılar arasından HSYK tarafından seçiliyor;
Danıştay üyelerinin dörtte üçü ise, yine birinci sınıf hâkim ve
savcılar arasından HSYK tarafından seçiliyordu. Kurulan mekanizmada
bu kadar etkin role sahip olan HSYK üyeleri ise, döngüyü tamamlamak
üzere, yine Yargıtay ve Danıştay genel kurullarının göstereceği
adaylar arasından Cumhurbaşkanı tarafından seçiliyordu.
AKP’nin referanduma götürdüğü değişiklik paketinde bu
döngüselliğin bir ölçüde kırıldığını ve AM’de yeni bir denge
oluşturulduğunu görüyoruz. Üç üye TBMM tarafından doğrudan
seçilecek; YÖK’ün kontenjanı birden üçe çıkartılacak; dört üye ise
yüksek kademe yöneticiler ve avukatlar arasından Cumhurbaşkanı
tarafından seçilecek. Böylece tabanı genişleyen ve çeşitlenen AM’nin
rejimle ihtilafa düşen her siyasi partiyi kapatması veya hizaya
getirmek için kapatmakla tehdit etmesi önemli ölçüde sınırlanacak.
Kürt siyasal partilerinin kapatılmasına engel olacak kadar
demokratik bir içeriğe sahip olmasa da, bu değişikliğin sivilleşme
yolunda önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Zaten yerleşik düzen
seçkinlerini de bu yüzden rahatsız ediyor.
MADDE 148. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı
Değişiklik paketinde yer alan bir başka önemli madde ise şöyle:
“Herkes, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki anayasal hak
ve özgürlüklerden birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği
iddiasıyla ve kanun yollarının tüketilmiş olması şartıyla Anayasa
Mahkemesine başvurabilir.
Önerilen maddeyi dikkatli şekilde okuduğumuzda bireysel başvuru
hakkının, yasalara uygun olarak verilmiş cezaları veya uygulanan
yaptırımları kapsamadığını görüyoruz. Diğer yandan taslağa eleştirel
bakan pek çok kişi, böylece tanınan “bireysel başvuru hakkı”nın
bireyin hak arama kanallarını genişletmekten çok Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuru sürecini uzatmayı amaçladığını
belirtiyor. Bilindiği gibi, özel durumlar dışında AİHM’ye
başvurabilmek için iç hukuk yollarını tüketmek gerekiyor.
Bu kaygıları dikkate almalıyız. Fakat diğer yandan, demokratik
ülkelerin tersine Türkiye’de AM’in devlet gücü karşısında bireylerin
hak ve özgürlüklerini ele alan ve çoğu zaman özgürlükçü içtihatlar
geliştiren “yüksek mahkemeler”den epeyce farklı olduğu herkesin
malumu. Ülkemizde AM daha çok bir “Yüksek Devlet Güvenlik
Mahkemesi”ne benzetilebilir. Bu nedenle, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi (AİHS) kapsamına giren hak ve özgürlüklerin ihlal
edilmesi karşısında AM’ye bireysel başvuru hakkı tanınması, devletin
bireyler üzerindeki baskısının sınırlandırılması anlamında bir adım
sayılmalıdır.
MADDE 149. Anayasa Mahkemesi’nin çalışma ve yargılama usulü
Mevcut maddede AM’nin “Anayasa değişikliklerinde iptale ve siyasi
parti davalarında kapatılmaya karar verebilmesi için beşte üç oy
çokluğu” aranırken, AKP’nin değişiklik paketinde parti kapatmaları
biraz olsun zorlaştırmak adına çıta yükseltiliyor ve üçte iki oy
çokluğu aranıyor.
MADDE 159: Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
Yukarıda değinmeye çalıştığım gibi, mevcut haliyle HSYK son derece
dar bir yapıdır ve Adalet Bakanı ile müsteşarı dışındaki üyeleri
bütünüyle Yargıtay ve Danıştay üyeleri arasından seçilmektedir.
AKP’nin Meclis’ten geçirdiği değişiklikte ise, HSYK üyelerinin
çeşitlendiğini görüyoruz. Şimdi HSYK üyelerine arasına (elbette yine
Cumhurbaşkanı tarafından seçilmek üzere) öğretim üyeleri, üst kademe
yöneticiler ve avukatlar girebilecek. Asıl önemlisi ise, toplam 21
üyeli HSYK’nın 10 üyesinin bütün hâkimler ve savcılar tarafından
birinci sınıf hâkimler ve savcılar arasından seçilecek olması.
Muhalif medya ve çevrelerde neden bu yeniliğin üzerinde
durulmuyor anlamıyorum, ama Türkiye tarihinde ilk kez bütün hâkim ve
savcılar, HSYK üyelerinin neredeyse yarısını doğrudan
seçebilecekler. Bu görüşüme itiraz edilecek, AKP’nin samimi
davranmadığı, hâkimler ve savcıların katılacağı seçimleri kendi
yargı düzenini oluşturmak için kullanacağı ve bunu da yargıda
Fethullaçı örgütlenmenin gücüne dayanarak yapacağı söylenecektir.
Ben de ilk seçimlerde böyle bir tablonun ortaya çıkmasının yüksek
bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Ama tıpkı barolar gibi HSKY
üyelerinin bir kısmının da doğrudan seçimle belirlenmesi demokratik
bir mücadele ve seçim ortamı sağlayacaktır. Elbette her iktidar bu
önemli seçimleri manipüle etmeye çalışacaktır. Ama muhalif, demokrat
hukukçuların da yargıda örgütlenmelerini güçlendirmeleri için ilk
kez bir zeminin oluşmasını da küçümsememek gerektiğini düşünüyorum.
Müfettişlik
Aynı madde içinde yapılan bir başka değişiklikle de hâkim ve
savcıların (idari görevleri dışındaki) görevleri sırasında
denetlenmesi, soruşturulması vs. Adalet Bakanlığı müfettişlerinden
alınarak HSYK’ya bağlı müfettişlere veriliyor. Bunun da, devlet
bürokrasisinin hâkim ve savcılar üzerindeki baskısının
hafifletilmesi yolunda önemsenmesi gereken bir adım olduğunu
düşünüyorum.
***
Son olarak, HSYK’nın meslekten ihraç kararlarına karşı yargı yolu
açılıyor. Ferhat Sarıkaya’nın Şemdinli olaylarıyla ilgili olarak
hazırladığı iddianame nedeniyle yargıya başvurma hakkı tanınmadan
meslekten ihraç edilmesi sanıyorum hepimizin hafızasındadır.
Sonuç olarak, haklı nedenlerle kuşku uyandıran ve doğrudan
olumsuz bir içerek taşıyan bazı maddeler dışında AKP’nin anayasa
değişiklik paketinin 12 Eylül düzeninde bazı gedikler açtığını ve
böylece sınırlı da olsa demokratikleşmeye katkıda bulunacağını
söyleyebilir miyiz? Toplumsal muhalefetin kompleksi davranmadıkça ve
kendi anayasa önerisini hazırlayıp gündeme tutmak konusunda kararlı
davrandıkça, gerekçelerini iyice açıklayarak referandumda “evet”
demesinin hiçbir sorun barındırmayacağını düşünüyorum.