Kürt Hareketi’nin Anti-AKP Söylemi ve Referandum Tartışmaları -
I
Taylan Doğan
24 Mayıs 2010
Son yıllarda ve özellikle “açılım” süreciyle birlikte
Kürt Haraketi’nin gerek Kandil gerekse yasal düzlemde
faaliyet gösteren Kürt siyasi partileri ve kurumları
ayağında yoğun bir anti-AKP söylemiyle karşılaşıyoruz.
Zaman zaman “devlet çözüm istiyor, fakat AKP çözüm yolunu
tıkıyor” gibi aşırı noktalara da varan bu söylemi bazı
örneklerle ele alabiliriz. AKP’nin klasik derin devlet yerine
“kendi derin devleti”ni kurduğu ileri sürülüyor. Sanki PKK’nin
ve genel anlamda Kürt Halk Hareketi’nin tasfiye edilmesi, Ordu,
devlet bürokrasisi ve esas olarak da ABD, AB gibi büyük
uluslararası güçlerin de dahil olduğu –hatta öncülük ettiği– bir
konsept değilmiş gibi, AKP’nin sınır ötesi operasyona
hazırlandığı, geçen günlerde Kandil’in bombalanmasının AKP
“açılımının son halkası” olduğu ifade ediliyor. AKP’nin Kürt
politikası, 90’lı yıllardaki JİTEM benzeri derin devlet
kurumlarının yoğun insan hakları ihlalleriyle karşılaştırılıyor
ve çoğu zaman “ondan daha sinsi olduğu”, çünkü “bir yandan
demokrasi maskesi takarken diğer yandan Kürt siyasetçi ve
aktivistlerini tutukladığı, hapse attığı” söyleniyor. TMK
mağduru çocukların yaşlarından daha ağır cezalara çarptırılması,
tamamen AKP kaynaklı bir uygulama olarak lanse ediliyor.
Örnekleri çoğaltabiliriz. Ayrıca Kürt Hareketi’nin Kürdistan
coğrafyasındaki sistem içi tek rakibinin AKP olduğu düşünülerse,
zaman zaman mevcut uygulamaların baş sorumlusu olarak AKP’nin
öne çıkartılmasını da anlayabiliriz. Fakat ben bunun, özellikle
“açılım” süreci ve sonrasında Kürt Halk Hareketi’ni
marjinalleştirme çabaları göz önüne alındığında, kendi kendini
ayağından vuran bir tutum olduğunu ve hem statükonun hem de
AKP’nin işine yaradığını düşünüyorum.
Öncelikle halkın büyük çoğunluğunun, MGK’nın, Genelkurmay’ın,
yüksek sivil bürokrasinin ve Ergenekon benzeri derin
yapılanmalarının en genel anlamda Türkiye’nin “milli”
politikalarına yön verdiğini bildiği ve bundan rahatsız olduğu
bir dönemde, devleti tek başına AKP’nin yönettiği tezi pek
inandırıcı değil. İkincisi, eğer mevcut politikaları tek başına
AKP belirliyor ve kendi “derin devleti”ni kuruyorsa,
askeriye-yüksek bürokrasi destekli bir CHP-MHP koalisyonu
planını neden kaygıyla karşılıyoruz? Etnik çatışma ihtimalinden
ve özgürlüklerin iyice kısıtlanacağından niçin endişe ediyoruz?
Eğer AKP Kürt sorunu konusunda olabilecek en tasfiyeci ve sinsi
politikayı yürütüyorsa, bundan kötüsü ne olabilir?
Bence AKP’nin eleştirilmesi gereken yönü, Kürt sorunu söz
konusu olduğunda, ABD ve çeşitli AB ülkelerinin başını çektiği
“Kürt sorununu önce PKK’yi marjinalleştirerek çözme” konseptini
harfiyen uygulaması, bu politikanın Türkiye’de barış, demokrasi
ve insan hakları açısından yarattığı tehdide sırtını dönmesi ve
sonunda kendi bindiği dalı kesen bir pozisyona girmesidir. AKP,
kendine oy veren Kürtleri, uluslararası güçler nezdinde
güvenilirliğini artırma pahasına hayal kırıklığına
uğratmaktadır. Dolayısıyla Kürdistan söz konusu olduğunda o çok
değer verdiği “milli irade”yi temsil etmemektedir. AKP’nin Kürt
sorununu bu ölçüde çözümsüz bırakmasının diğer nedeni de oy
kaygısıdır; “açılım”ın başlamasıyla birlikte, özellikle barış
elçilerinin Habur’a gelişlerden sonra AKP oylarının düzenli bir
düşüş göstermesi, AKP’yi ilkesiz bir tutuma yöneltmiştir. Ama bu
durum, AKP’nin ilkesizliğinin yanı sıra, Kürt Hareketi’ne
ikircimsiz “terörist” gözüyle bakan geniş milliyetçi-muhafazakâr
kitlelerin varlığı sorununu da karşımıza çıkarmaktadır.
***
Türkiye’de Kürtlerin önemli bir kesiminin batı bölgelerinde
yaşaması, toplumlar arası yoğun ilişkiler, Kürt Hareketi’nin
kavim-merkezci (etnosantrik) bir hareket olmak şöyle dursun
kendine Türkiye’yi demokratikleştirme misyonu biçmesi ve
eylemlerini etnik çatışma noktasına getirmekten özellikle
kaçınması, Kürt sorununun çözümü ve kalıcı bir barış için Türk
halkının ciddi bir kesiminin ikna edilmesini zorunlu kılıyor.
Bunu başarmanın ise tek bir yolu var: Demokratikleşme
konusunda AKP’den çok daha kapsamlı değişimler önermek,
Ergenekon, Balyoz vs. operasyonların gerçek anlamda “derin
devleti” tasfiye etmekten uzak kaldığını sık sık işlemek ve ana
dilde eğitimin bir halk için niçin vazgeçilmez bir hak
olduğundan tutun savaşın bölgede yol açtığı insan hakları
ihlallerine kadar Kürt sorununu çevreleyen olguları Türkiye
kamuyounun gündemine getirmek. Bunların yanı sıra, Kürt
sorununun çeşitli veçhelerini gözler önüne seren ve Kürt halk
hareketinin gücünü gösteren yoğun sivil itaatsizlik kampanyaları
düzenlemek.
“Açılım” süreci ve sonrası boyunca gerek DTP’nin gerekse
BDP’nin söylemi ve eylemi pek bu yönde olmadı. Kürt ulusal
medyasında ise AKP’nin ne kadar tasfiyeci olduğunu dile getiren
yazı ve söyleşilerden geçilmiyor. Hatta kanıtlanması hiç de
kolay olmayan bir görüş ileri sürülüyor: AKP’nin bir noktadan
sonra değil daha baştan itibaren “açılım”ı bir tasfiye
politikası olarak devreye soktuğu, sınırlı düzeyde de olsa
hiçbir reform hedefinin olmadığı ifade ediliyor. Eylem düzeyinde
ise, bazı olumlu örnekler dışında, sayıları artık binlere varan
tutuklu siyasetçiler, belediye başkanları, “taş atan çocuklar”,
gazeteciler, muhabirler, yayıncılar, insan hakları savunucuları
vs. için dünya demokratik kamuoyuna da seslenebilen kapsamlı
kampanyaların örgütlenmediğini görüyoruz. Bu tabloya bakarak,
devlet otoritelerini zaman zaman tehdit yollu ifadelere de
başvurarak “muhattapla görüşme”ye ikna çabalarının, sivil alanda
teşhir edici ve sonuç alıcı eylem arzusuna baskın geldiği
söylenebilir.
Öncelikle dünyanın pek çok yerinde uluslararası güçlerin ve
ulus devlet yapılarının, Kürt Halk Hareketi gibi bağımsız, geniş
bir özgürleşme/demokratikleşme potansiyeli taşıyan hareketlerden
pek hazzetmediğini saptamak gerekiyor. Bu nedenle, ne zaman
ulusal bir sorun için adımlar atılmaya başlansa, temsil gücüne
sahip ve haklı olarak muhattaplık talep eden hareketlerin
tasfiyesine girişiliyor; bu hareketler en azından mümkün mertebe
marjinalize edilmeye çalışılıyor. Devletin ve uluslararası
düzenin bekasını düşünen büyük aktörler, bu tür hareketlerin
barış süreçlerinde söz sahibi olmasını ve kontrol edemeyecekleri
demokratik değişimlere yol açmasını istemiyor. Örneğin, İspanyol
hükümeti Bask sorununun çözümü için anayasada Bask Ülkesi’ne
özerlik tanıdığında, eşzamanlı olarak “ETA terörü”ne karşı
Franko faşizminden kalma kontr-gerilla örgütü olan DAL’ı da
harekete geçirmişti. DAL, uluslararası hukukun kesinlikle kabul
etmeyeceği şekilde Fransa’nın Bask bölgesinde suikastler
düzenlemiş ve önde gelen bazı ETA kadrolarını öldürmüştü.
ETA’nın gittikçe marjinalize olmasına yol açan en önemli
etmenlerden birisi, İspanyol halkının desteğini kazanmak gibi
bir niyetinin olmamasıydı. Bildiğim kadarıyla ETA, gelişmelere
kendi penceresinden bakan koyu milliyetçi bir hareketti.
Enerjisinin büyük bölümünü, İspanyol hükümetini masaya oturmaya
zorlayacak askeri eylemlere veriyordu. Bağımsızlık talebi
dışında, demokratik alana dönük yapıcı önerileri pek yoktu.
Bu ve benzeri uluslararası deneylere bakarak açılım süreci ve
sonrasında DTP’nin ve BDP’nin sık sık İmralı’yı ve Kandil’i
çözümün adresi olarak göstermesinin, Türk halkı açısından ne
kadar kuşatıcı bir öylem olduğu ve uluslararası güçlerin tasfiye
konseptini ne ölçüde boşa çıkardığı sorgulanabilir. Türkiye
devleti işin kolayını bulmuştur: Ülkemizde gençlerin canı çok
ucuzdur (bir tanıdığım, subayların “askerleri operasyona şimdi
gönderelim mi, göndermeyelim mi?” diye tartışırken, komutanın
“gönderin gitsin, tohumuna para mı saydık!” dediğini aktarmıştı)
ve çatışmalar yoğunlaşıp cenazeler geldikçe “teröristler”
söylemini sürekli yeniden canlandırma olanağı bulmaktadır.
Böylece Öcalan’ı veya PKK’yi hiçbir şekilde muhatap almayacağını
söylemekte ve Türk halkının ezici çogunluğunun onayını
almaktadır. Öyleyse yasal Kürt siyasetinin dönüp dolaşıp
Öcalan’ı veya Kandil’i çözümün adresi olarak göstermesinin,
kalıcı bir barış adına ne faydası vardır?
Bana kalırsa bir ölçüde bu, “Kürt sorununun çözümü”
dendiğinde, zihinlerde uyanan süreçle ilgilidir. Zihinlerde
uyanan bu düşünceye göre, dünyanın her yerinde buna benzer
etnik-kültürel sorunlar söz konusu olduğunda taraflar önce
savaşmış ve ardından barış masasına oturarak müzakereler yoluyla
sorunu çözmüştür. Peki o halde Türkiye’de neden böyle
olmamaktadır? Devletin “gerçek sahipleri” bu meselenin Türkiye
açısından yol açtığı ağır kayıpları en iyi bilenler olduğuna
göre, niçin BDP’yi bile muhatap almamaktadır?
Öncelikle, bu tür görüşler dile getirilirken Güney Afrika,
Bask Ülkesi, Kuzey İrlanda gibi örneklerde sivil barış
hareketlerinin ve uluslararası güçlerin baskının rolünün
yeterince dikkate alındığını sanmıyorum. Biraz Ortadoğu’ya özgü
bir acelecilikle, en son evre olan “müzareke masası”na haddinden
fazla odaklanıldığını düşünüyorum. Hatta bu yaklaşımın, Kürt
Hareketi’ni besleyen kaynaklardan birisi olarak Baasçılıkla da
ilgisi olduğu pekâlâ ileri sürülebilir. Bilindiği gibi,
Ortadoğu’da devlet yapıları son derece anti-demokratiktir.
Kamuoyu, medya, seçimler, siyasi partiler, sivil toplum
örgütleri, sendikalar vs. bu ülkeler için âdeta birer lükstür.
Dolayısıyla her şeyi kontrol eden “devletin gerçek sahipleri”ni
bir şekilde ikna ettiğinizde, sorunu da çözmüş olursunuz; çünkü
geriye kalan her şey eğretidir ve “bugün var yarın yok” gibidir.
Peki Türkiye böyle bir ülke midir?
Türkiye’de barış sürecinin gelişebilmesinin önündeki en büyük
engel, kendi başına AKP olmaktan çok AKP’nin de
uygulayıcılarından biri olduğu, fakat esas olarak ABD ve bazı AB
ülkelerinin başını çektiği “Kürt sorununu önce PKK’yi
marjinalleştirerek çözme” konseptidir. İkinci büyük engel ise,
25 yıllık savaşın ürünü olan ve devlet yanlısı propaganda
nedeniyle çapı bir türlü küçültülemeyen, Türk toplumunun PKK’li
bir çözüme açıkça karşı olan geniş kesimleridir.
Fakat Kürt Hareketi, BDP’nin anayasa değişikliği
tartışmalarında bir yere kadar yaptığı gibi, çok geniş
kitlelerin yaka silktiği statükoyu değiştirmek adına kapsamlı
demokratik çözümler ve eylemlilikler üreterek bu kuşatmayı
kırabilir. Anayasa değişikliği sürecinde, “doğrudan Kürtler
lehine hiçbir olumlu değişikliğe yer vermiyor; AKP, BDP’yi
muhattap bile kabul etmiyor” diyerek paketi kritik maddeler
düzeyinde bile desteklememek ve referandumda boykota hazırlanmak
ise tam tersine Kürt Hareketi’nin marjinalleşmesine hizmet
etmektedir. Devlet güçleri de bunu fırsat bilerek Kürtler
üzerindeki baskıları artırmaktadır.
Referanduma sunulan Anayasa değişikliğinde Kürtler adına
olumlu değişikliklerin yer almadığı iddiası ise fazlasıyla
tartışmalıdır. Bir sonraki yazımda bu konuya değinmeye
çalışacağım.