Anayasa Değişikliği ve Kürt Sorunu Etrafındaki Gelişmeler
Hakkında–II
Taylan Doğan
03 Mayıs 2010
22
Nisan tarihli yazımda, şu sıralar Meclis’te ikinci tur
oylamasına geçilen AKP’nin hazırladığı anayasa değişikliği
paketinin önemli gördüğüm bazı maddelerini ayrıntılı olarak
ele almıştım. Ardından da şu soruyu sormuştum: Kürt
bölgesinde yaşananlar, özellikle derin devletin yeniden
faaliyete hız verdiğini gösteren örnekler bu epeyce aşamalı,
AKP-merkezli demokratikleşme programına ne kadar şans
tanıyacak?
Yazımın bu ikinci bölümünde yukarıdaki soruyu biraz daha
etraflıca ele almaya çalışacağım.
A. Öcalan’ın yakalandığı, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik
başvurusunun kabul edildiği ve sınırlı düzeyde de olsa AB
üyeliği doğrultusunda bir reform programının izlenmeye
çalışıldığı 1999-2000 yıllarından bu yana Türkiye’de olan biteni
belki şöyle özetleyebiliriz: Askeri vesayet rejimi belirleyici
konumunu korudu ve demokratikleşme alanındaki reformlar iki
ileri bir geri (hatta 2005 yılından itibaren bir ileri iki geri)
temposuyla neredeyse yerinde saydı. Askeri vesayet rejiminin
temel parametrelerini koruma ve iktidarı AKP ile paylaşmama
konusundaki direnci öyle bir noktaya vardı ki, iç ve dış
dinamikler sonucunda boşa çıkan darbe girişimlerinin ardından
AKP siyasi partilerin kapatılması ve yüksek yargı organlarının
bileşimi konusunda ileri denebilecek adımlar atmak zorunda
kaldı. Yoksa şu veya bu düzeyde bir reform programını hayata
geçirmek artık neredeyse imkânsız hale gelmişti.
Fakat, 90’lı yıllardaki düşük yoğunluklu savaş ortamını bir
yana bırakılım, 2000’li yıllardaki bu kaplumbağa adımlı
demokratikleşme Kürt sorunu dediğimiz alanda geriye oldukça
olumsuz bir bakiye bıraktı. Uluslararası güçlerin önce “PKK’siz
çözüm”, ardından da “PKK’yi etkisi sınırlı bir aktör haline
getirerek çözüm” politikasının AKP tarafından benimsenerek
sürdürülmesi, Türk halkının önemli bir kesiminde varlığını
sürdüren aşırı milliyetçi ve ırkçı eğilimlerin marjinalize
edilmesine imkân tanımadı. Sonuçta bu aşırı milliyetçi ve ırkçı
eğilimler dönüp reform programını vurdu ve “açılım”ın mimarı
durumundaki AKP’ye oy kaybettirdi. AKP de seçime kadar açılım
politikasını rafa kaldırmak zorunda kaldı.
PKK’yi askeri yöntemlerle, Avrupa’daki ekonomik ve kurumsal
gücünü kırarak, Türkiye içindeki sivil siyasi yapılanmasını
tasfiye ederek ve çocukların hapse atılması başta olmak üzere
binlerce hak ihlaliyle PKK’yi destekleyen Kürt halkına gözdağı
vererek zayıflatma politikası, bir reform programı açısından hiç
de iç açıcı olmayan sonuçlar doğurdu: Yukarıda değindiğim gibi,
Türk halkına dönük değişen dozlardaki şoven propaganda mecburen
sürdürüldü. Savaş Ekonomisi’nin süregitmesine ve sonuçta ortaya
çıkan ekonomik yıkıma da mecburen göz yumuldu. Böylece Türkiye
görece uzağında olmasına rağmen, “teğet geçmesi” beklenen
küresel ekonomik krizden en çok etkilenen ülkelerden biri oldu.
İşsizlikte artış ve alım gücündeki gerileme öylesine boyutlandı
ki tehlikeyi fark eden Tayyip Erdoğan, patronları “emek
sömürüsü” yapmakla suçladı. Ekonomik yıkım, beklenen seviyede
olmasa da, AKP’ye oy kaybettirmeye ve özellikle kırsal alanda
MHP’yi güçlendirmeye devam ediyor.
Fakat PKK’yi pazarlık yapabilecek bağımsız bir siyasi aktör
olmaktan çıkarma politikası bundan daha kötü sonuçlara da yol
açtı. Geçen yıl Nisan ayından bu yana PKK’nin sürdürdüğü ateşkes
elbette sonsuza kadar devam edemezdi. Türkiye-İran-Irak sınırına
yeni karakollar ve devasa bir askeri yığınakla âdeta tampon
bölge kuran TSK’nın fırsatını bulursa sınır ötesi bir operasyonu
da gözüne kestirmesi, doğal olarak PKK’nin askeri eylemliliğini
artırmasına neden oldu. Ateşkesin yerini karakol baskınları
aldı, daha ciddi boyutlarda çatışmalar meydana gelmeye başladı.
Sivil alanda ve özellikle metropollerde Kürt halkının büyük
bölümünü kuşatabilen bir örgütlenmeden, bunun yanı sıra bir
barış hareketinin bileşeni olarak Türk halkına da seslenme
imkânından yoksun bulunan PKK’nin Kürtlerin temel taleplerini
gündemde tutmak için askeri eylemliliğini artıracağı herkesin
malumuydu. Gündemi belirleme gücünü halen önemli ölçüde askeri
eylemlilikten alan bir örgüt açısından AKP’yi ve devlet aygıtını
diyaloga zorlamak için silahlı eylemleri artırma kararı belki de
kendisine bırakılan tek seçenekti.
Peki Batı kaynaklı PKK’yi eritme politikasının sonucu ne
oldu? Çatışmaların artması, yüksek yargıda ve anayasal
sistemdeki ağırlığı azaltılmaya çalışılan askeri vesayet
rejiminin Kürt sorunundaki politika belirleyici gücüne yeniden
kavuşmasına müsait bir ortam oluşturuyor. Üstelik daha uzun
yıllar yaşamasını sağlayacak enerji kaynağına yeniden kavuşuyor.
Bu rejimin en büyük gıdasının, Kürt bölgesinden gelen gencecik
bedenler artık olduğunu herkes biliyor.
Batılı güçlerin desteğiyle PKK’yi tasfiye etmeye doğru
evrilen açılımın kötü sonuçlarından birisi de, derin devletin
yeniden faaliyetlerine hız vermesi ve halklar arası düşmanlığı
körükleyici provokasyonlar düzenlemesi oldu. Eski DTP Uşak İl
Başkanı Mehmet Kılınç güya “kafasını duvarlara vurarak intihar
girişiminde bulundu” ve tahliye edilmesine altı ay kala
cezaevinden ölüsü çıktı. Adana’da Azadiya Welat gazetesi
dağıtımcısı Metin Alataş bir portakal ağacına asılı bulundu.
Giresun ve Gümüşhane’de hidroelektrik santrallerinin yapımında
çalışan Kürt işçiler linç edilmeye çalışıldı. Birçoğu hastanelik
oldu. Samsun’da Ahmet Türk’e yumrukla saldırıldı. Böylece hem
Kürt Hareketi’nin bölgeyle sınırlı kalmasını hem de Kürtlerin
daha büyük baskılara “gerekçe” oluşturmak üzere misillemede
bulunmasını amaçlayan bir dizi provokasyon tam da anayasa
değişikliği tartışmalarının yapıldığı günlerde hayata geçti.
Başbakan Tayyip Erdoğan, Ahmet Türk’e yapılan saldırının
ardındaki amacı hemen fark edip Türk’e geçmiş olsun telefonu
açtı. Ama artık görmekten gına getirdiğimiz bu filmin temel
kuralı şudur: PKK’yi tasfiye ederek Kürt sorununu çözme çabası,
derin devletin eline denetlenebilir bir şiddet ortamı yaratıp
Kürt halkını baskı altına alma fırsatını tekrar tekrar vermekte,
ayrıca kendi iktidarını da yine yeni yeniden üretmektedir.
Ama Kürt sorununu PKK’nin iyice güçten düşürerek “çözme”yi
hedefleyen bu politikanın belki de en kapsamlı sonucu son
yıllarda Kürt cephesinde yaşanıyor. Alişan Akpınar, Kültürel
Çoğulcu Gündem sitesindeki son yazısında (“Kürt
Açılımına Son Nokta Konmuştur. Bundan Sonra Ne Olacak?
23.04.2010) gelecek on yılda Kürt siyasetinin başına 90’lı
yıllar boyunca her türlü işkenceye, ölüme tanık olmuş ve
yakınlarını kaybetmiş şimdiki Kürt gençlerinin geçeceğini ve
devletin Kürt siyasetçileri muhatap almak istese de bile artık
karşısında Ahmet Türk, Selahattin Demirtaş, Leyla Zana vs. gibi
kişileri bulamayacağını dile getiriyor. Bu görüşe katılıyorum.
Fakat bölgedeki Kürt halkının çeşitli kesimlerinde bir bütün
olarak yaşandığı söylenen zihinsel kopuşun daha önemli olduğunu
düşünüyorum. Bölgeye gidenler, özellikle başarısız kalan açılım
sürecinden sonra Kürtlerin umudunun azaldığını, 90’lar ve
2000’lerde yaşananların telafisi çok güç yıkımlar yarattığını ve
yine özellikle gençlerin barışçıl mücadele araçlarını ve
Türklerle birlikte yaşamayı giderek daha az dert ettiklerini
aktarıyorlar.
Bu ağır tablo, ABD ve AB’nin ne kadar güçlü desteğine sahip
olursa olsun, AKP’nin yürüttüğü PKK’nin zayıflatılmasıyla ele
ele giden bir demokratikleşme programına pek şans tanımıyor.
Hatta bu gidişle çanların AKP için çalacağı bile ileri
sürülebilir. Bunun alternatifini ise hepimiz biliyoruz: Askeri
vesayet destekli bir CHP-MHP koalisyonu.