Anayasa Değişikliği ve Kürt Sorunu Etrafındaki Gelişmeler
Hakkında – I
Taylan Doğan
22 Nisan 2010
İki eksende meydana gelen gelişmelerin son haftalara
damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, AKP’nin
kapatılma tehdidinden kurtulmak, daha ilerisi için öngördüğü
anayasa değişikliklerini yapabilmek ve Ergenekon benzeri
operasyonları ulusalcı-Kemalist yargı bürokrasisine
takılmadan yürütebilmek için hazırladığı anayasa değişiklik
paketiydi. Diğeri ise, baharın gelmesiyle birlikte Kürt
bölgesinde operasyonların yoğunlaşması ve derin devletin
yeniden faaliyetlerini tırmandırdığını gösteren insan
hakları ihlallerindeki artıştı.
Yazımın bu bölümünde yalnızca anayasa değişiklik paketi
üzeride duracağım ve Kürt sorunu etrafındaki gelişmelere bir
sonraki yazımda değinmeye çalışacağım.
Anayasa değişiklik paketinin içeriği kamuoyunda epeyce
ayrıntılı olarak tartışıldı. Burada sadece üç önemli konudaki
değişiklik önerisi üzerinde kısaca durabiliriz.
Birinci önemli değişiklik önerisi, siyasi partilerin
kapatılmasının zorlaştırılması. Eskiden Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı iddianame hazırlıyor ve doğrudan Anayasa Mahkemesi’ne
gönderebiliyordu. Anayasa Mahkemesi üyeleri dar bir yargı
oligarşisi içinden seçildiği için de (buna aşağıda değineceğiz),
AKP hakkında bile kapatma davası kolaylıkla açılabiliyordu.
Şu anda Meclis’te görüşülmekte olan değişiklik önerisi
Başsavcılık ile Anayasa Mahkemesi’nin arasına TBMM’yi sokuyor.
İddianamenin davaya dönüşebilmesini, Meclis’te grubu bulunan her
siyasi partinin beşer üye vereceği bir komisyonun iznine
bağlıyor. Komisyon üçte iki çoğunlukla izin verdiği takdirde
Anayasa Mahkemesi dava açabiliyor.
Bu değişiklik parti kapatma girişimlerinin akıbetini nesnel
ve hukuki ilkelere bağlamak yerine, siyasi partilerin
inisiyatifine ve aralarında oluşabilecek dengelere bağlıyor.
Örneğin, parti kapatmak için şiddet eylemleriyle ve şiddet
uygulayan örgütle organik ilişki içinde olmayı öngören Venedik
Kriterleri’ne yer verilmiyor. Böylece BDP gibi partilerin
kapatılması için bir zemin korunmuş oluyor. Fakat yine de bu
değişikliğin önemli bir adım olduğu söylenebilir: CHP, MHP gibi
partiler güya parti kapatmalardan yana görünmüyor ve Anayasa
Mahkemesi’nin (“Yüce Mahkeme”) kararının arkasına sığınıyordu.
Şimdi “rejimi tehdit eden” partilerin kapatılmasını sağlamak
için bu tür anti-demokratik yaptırımların altına imza atmak
zorunda kalacaklar. Bu değişikliğin referandumla kabul edilmesi
halinde Türkiye’de bir dönemin kapanacağını söyleyebiliriz. En
azından sistem içinde bir reform programının şu ya da bu ölçüde
taşıyıcılığını yapmaya soyunan AKP gibi partiler hakkında dava
açmak artık neredeyse imkânsız olacak.
Diğer önemli değişiklik ise bilindiği gibi, partileri kapatma
davalarına bakan, Meclis’ten geçen yasa ve anayasa
değişikliklerini inceleyen Anayasa Mahkemesi’nin bileşimiyle
ilgili. 12 Eylül’ün miras bıraktığı “atanmışlar oligarşisi”nin
gayet önemli bir ayağını oluşturan mahkeme üyeleri daha önce
şöyle bir mekanizmayla seçiliyordu: On bir asil üyenin yedisi
–kendileri de doğrudan veya dolaylı olarak Anayasa Mahkemesi,
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) ve nihayet
Cumhurbaşkanı tarafından seçilen– Yargıtay (iki asil üye
kontenjanı), Danıştay (bir asil üye kontenjanı), Askeri Yargıtay
(bir asil üye kontenjanı), Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (bir
asil üye kontenjanı) ve Sayıştay’ın (bir asil üye kontenjanı)
göstereceği adaylar arasından Cumhurbaşkanı tarafından
seçiliyordu. Böylece zaten oy çokluğu garanti altına alınmış
olunuyordu. Geriye kalan dört asil üyenin birisi YÖK’ün
göstereceği adaylar arasından yine Cumhurbaşkanı tarafından,
diğer üçü de üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından
doğrudan Cumhurbaşkanı eliyle seçiliyordu. Elbette sistem Kenan
Evren benzeri bir cumhurbaşkanı için dizayn edilmişti.
AKP’nin değişiklik önerisi Anayasa Mahkemesi’nin tabanını
genişletiyor ve çeşitlendiriyor. Üye sayısını 19’a çıkartıyor.
Yüksek yargıdan sadece altı üye seçiliyor (Yargıtay’dan üç,
Danıştay’tan iki, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nden bir).
Sınırlı da olsa ilk kez Meclis, mahkeme üyelerinin seçiminde
inisiyatif alıyor. Mahkeme üyelerinin ikisi Sayıştay’ın kendi
üyeleri arasından göstereceği adaylar arasından; birisi ise baro
başkanlarının avukatlar arasından göstereceği adaylar arasından
TBMM tarafından seçilecek. Üç üye YÖK’ün göstereceği adaylar
arasından, beş üye de üst kademe yöneticiler, serbest avukatlar
ve Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından yine Cumhurbaşkanı
tarafından seçilecek. Ve son olarak Cumhurbaşkanı iki üyeyi
yüksek öğrenimli TC vatandaşları arasından seçilecek.
Mevcut siyasi dengeler açısından bakıldığında Meclis’te
çoğunluğu bulunan, YÖK’te denetim kurmuş ve yine
Cumhurbaşkanlığını elinde tutan AKP’nin, Anayasa Mahkemesi’nde
yüksek yargıyı göreli olarak etkisizleştireceği rahatlıkla
söylenebilir.
Peki bu seçim sistemi gerçekten demokratik mi? Elbette değil.
Konjonktüre göre hazırlanmış olan değişiklik önerisi,
Cumhurbaşkanı’nın belirleyici konumuna dokunmuyor. Meclis’e
sadece üç üyeyi seçme hakkı tanırken, mahkeme üyelerinin çoğunu
kendini güçlü hissettiği sivil bürokrasiden yine kendi
denetiminde olan Cumhurbaşkanlığı aracılığıyla seçmeyi tercih
ediyor. Bildiğim kadarıyla demokratik ülkelerde meclisler yüksek
mahkemelerin seçiminde daha büyük bir belirleyiciliğe sahip.
Anayasa Mahkemesi, Yüksek Mahkeme gibi organların demokratik bir
bileşime sahip olabilmesi için de meclislere yansıyan farklı
toplumsal tercihlerin aynı şekilde yüksek mahkemeye de yansıması
öngörülüyor. Eğer Türkiye’de böyle bir sistem uygulansaydı,
belki yüksek mahkeme üyelerinden birisi BDP’li seçmenlerin
görüşüne yakın olacaktı. AKP’den bu ölçüde demokratik bir açılım
beklemek, toplumu yine yukarıdan denetleyip yönetmeyi benimseyen
bu partinin yapısına zaten aykırı olurdu.
Diğer yandan, mevcut değişiklik önerisinin Anayasa
Mahkemesi’nin bileşimi açısından bir denge yaratmaya çalıştığını
söyleyebiliriz. Bu denge sayesinde, “Yüce Mahkeme”nin her
seferinde reformcu yasa ve anayasa değişikliklerinin önüne
dikilmesi önemli ölçüde engellenmiş olacak diye düşünüyorum.
Nihayet en çok gürültü kopartan değişiklik önerilerinden
üçüncüsüne gelebiliriz: HSYK üyelerinin seçim sisteminin
değiştirilmesi. Yukarıda değinmeye çalıştığım gibi, 12 Eylül
yüksek yargı için tam anlamıyla döngüsel bir mekanizma
oluşturmuştu. Anayasa Mahkemesi üyeleri ağırlıklı olarak
Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi ve Sayıştay üyeleri arasından seçiliyordu. Yargıtay ve
Danıştay üyelerinin seçimi ise şöyleydi: Yargıtay üyeleri,
birinci sınıf hâkim ve savcılar arasından HSYK tarafından
seçiliyor; Danıştay üyelerinin dörtte üçü ise, yine birinci
sınıf hâkim ve savcılar arasından HSYK tarafından seçiliyordu.
Kurulan mekanizmada bu kadar etkin role sahip olan HSYK üyeleri
ise, döngüyü tamamlamak üzere, yine Yargıtay ve Danıştay genel
kurullarının göstereceği adaylar arasından Cumhurbaşkanı
tarafından seçiliyordu.
Günümüzde geçerli olan bu sisteme göre HSYK altı üyeye
sahiptir; Adalet Bakanlığı müsteşarı kurulun doğal üyesiyken,
diğer beşi yine Yargıtay ve Danıştay’dan gelir. Görüldüğü üzere
yüksek yargı, HSYK ve Cumhurbaşkanı’ndan oluşan tam manasıyla
oligarşik bir yapı söz konusudur ve halkın oylarıyla seçilmiş
olan meclise büyük bir güvensizlik duyulmaktadır.
AKP’nin anayasa değişikliği önerisinde, HSYK görece daha
demokratik bir yapıya kavuşturuluyor. Öncelikle
Cumhurbaşkanı’nın son karar verici merci olma rolü epeyce
sınırlanıyor. Asil üye sayısı 21’e çıkartılan Kurul’un sadece
dört asil üyesi Yargıtay ve Danıştay genel kurulları tarafından
seçiliyor. Bir asil üyesi Anayasa Mahkemesi tarafından
mahkemenin raportörleri arasından seçiliyor. Sadece dört asil
üyesi de Cumhurbaşkanı tarafından hukuk, iktisat gibi
alanlardaki öğretim üyeleri, yüksek kademe yöneticiler ve
avukatlar arasından seçiliyor. Geriye kalan üyelerden 10’u ise,
birinci sınıf adli ve idari hâkim ve savcılar arasından bütün
hâkim ve savcılar tarafından seçiliyor. Adalet Bakanlığı
Müsteşarı ise kurulun doğal üyesi olmayı sürdürüyor. Böylece
sanıyorum Türkiye’de ilk kez HSYK gibi kilit bir organın
üyelerinin neredeyse yarısı, kendi meslektaşlarının tümünün
katıldığı bir seçimle seçilecek.
Temel hak ve özgürlükler bakımından Türkiye’nin tanık olduğu
en demokratik anayasa olan 1961 Anayasası’nda da yüksek yargı
organları üyeleri döngüsel şekilde bir belirleniyor ve Hâkimler
Yüksek Kurulu (HYK) üyesi olmayan hâkim ve savcılara seçme hakkı
tanınmıyordu. 1961 Anayasa’sında da Yargıtay üyeleri HYK
tarafından seçilirken, HYK üyeleri de Yargıtay genel kurulu
tarafından seçiliyordu. Danıştay üyeleri de Anayasa Mahkemesi
tarafından seçiliyordu (bir farkla ki, adayları Bakanlar Kurulu
gösteriyordu).1961 Anayasa’sında sadece Anayasa Mahkemesi
üyelerinin seçimi AKP’nin önerdiği değişiklikle koşutluk
gösteriyor: On beş asil üyeden beşi, Millet Meclisi ile o
zamanlar ikinci yasama organı olan Senato tarafından
seçiliyordu. Cumhurbaşkanı ise sadece iki üyeyi seçebiliyordu.
AKP’nin Meclis’e getirdiği ve şu anda görüşülmekte olan
anayasa değişikliği paketi esas olarak AKP’nin kendi kellesini
kurtarmaya ve reformcu adımlar atarken 12 Eylül kalıntısı yüksek
yargı oligarşisinin müdahalesinden kurtulmaya yönelik. Bununla
birlikte, bu üç önemli alanda öngörülen değişimlerin
gerçekleşmesi Türkiye’de liberal eğilimli partilerin biraz olsun
önünü açacak ve bu sayede kısmi demokratikleşme adımları
atılabilecektir.
***
Sanıyorum manzara hepimiz için açık: Uluslararası aktörleri
arkasına alan AKP, Türkiye’nin demokratikleşme, Kürt sorunu gibi
temel sorunlarıyla ilgili adımlar atabilmek için yüksek yargı ve
siyasal partilerin kapatılması konularında sınırlı bir iyileşme
sağlamaya çalışıyor.
Fakat sorun şu ki Kürt bölgesinde yaşananlar, özellikle derin
devletin yeniden faaliyete hız verdiğini gösteren örnekler bu
epeyce aşamalı, AKP-merkezli demokratikleşme programına ne kadar
şans tanıyacak? Bir sonraki yazımda bu konuya ele almaya gayret
edeceğim.