Kürt Sorununa Şiddete Dayalı Amerikan Çözümü
Taylan Doğan
21.12.2007
Geçen Çarşamba günü çalıştığım işyerine yakın bir
lokantada öğle yemeği yiyordum. Kapı açıldı ve içeriye Ahmet
Altan ve başka birisi girdi. Arkamdaki masaya oturdular. Ben
ise gazeteden önceki gece Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK)
Kandil’e düzenlediği bombardımanın ayrıntılarını okumaya
çalışıyordum. Haberlere konu olan “iddialar” son derece
çarpıcıydı: PKK kamplarına düzenlendiği öne sürülen
saldırıda Kürt köyleri vurulmuş, bir sivil hayatını
kaybetmişti. Bölgesel Kürt Yönetimi’nden (BKY) yetkililer
okulların, köprülerin ve hastanelerin bombalandığını öne
sürüyordu. Kendi kendime, “Türkiye’nin PKK’yle mücadele
etmek üzere Kuzey Irak’ta tampon bir bölge oluşturmak
istediği yolundaki görüşler doğru çıkıyor” diye düşündüm.
Zaten BKY de büyük bir şoktaydı; Mesut Barzani, Kerkük’e
gelen ABD Dışişleri Bakanı Rice’le görüşmeyi kabul etmemiş
ve bu hareketiyle saldırıyla onay verdiği için ABD’yi
protesto etmişti. Belli ki ABD-Türkiye-BKY ilişkilerinde
yeni bir dönem başlıyordu. Türkiye’de devletin geniş
kitleleri sokağa dökerek “ağırlığını hissettirmesi”
karşısında, ABD BKY’nin Irak’taki Kürtleri güçlü bir biçimde
temsil eden, bağımsızlığı oldukça yakın özerk bir siyasi
varlık olarak bu niteliğini sürdürmesini istemiyordu.
Nitekim BKY’nin kendi siyasi iradesiyle hareket edebilen bir
statüye kavuşabilmesinin ön koşulu durumundaki Kerkük
referandumu da Türkiye’nin ve Irak’ta Arapların baskısıyla
ertelenmişti. Bilindiği gibi, eğer referandum
gerçekleşseydi, büyük olasılıkla Kerkük’ün Kürdistan
yönetimine katılmasıyla sonuçlanacaktı. Kuzey Irak’taki Kürt
yönetimi, özerk siyasi iradesini giderek yitirecek ve
bağımlı bir konuma gerileyerek Türkiye’nin bir tür “arka
bahçesi” mi olacaktı?
Ben bu soruları kafamda evirip çevirirken bir yandan da hesabı
ödüyordum ve dönüp Ahmet Altan’a son gelişmeler hakkında ne
düşündüğünü sorayım dedim.
“Siz tabii beni tanımazsınız, ama biz okurlar sizi tanıyoruz”
dedikten sonra doğrudan konuya girerek Kandil operasyonu sırasında
yaşanan sivil can kayıplarından söz ettim. 90’lı yıllarda yaşanan
insan hakları ihlallerine tepki gösterdiğini bildiğim için böyle
rahat konuşabilmiştim. “Ne düşünüyorsunuz, Türkiye bir tampon bölge
mi yaratmak istiyor?” diye sordum. “Sanmıyorum, çok az sivil kayıp
olduğu söyleniyor”, “Bana göre bunlar, ardından gelecek büyük bir
barışa dönük son hamleler” diyerek cevap verdi. Ben tabii lafı fazla
uzatmadan “Allah Allah, bir insan nasıl böyle düşünebilir?” diyerek
lokantadan çıktım.
Böyle düşünen sadece Ahmet Altan değildi. Seyrettiğim TV
programlarında başka liberal aydınlar da benzer şekilde düşünüyordu.
Örneğin Kanal A’da izlediğim bir programda, her zaman Kürt sorununun
derinliğini vurgulama lüzumu hisseden Doğu Ergil de benzer şeyler
söylüyordu. Eğer Türkiye devleti büyük bir beceriksizlik yaparak
aşırı tutucu bir tavır sergilemezse, Kürt sorunu çözülme yoluna
girmişti. “Nasıl olacak bu?” diye izledikçe, söz konusu kavrayışın
ardındaki düşünce sistematiğini çözmek zor olmadı. Zira Kandil
operasyonundan sonra başka TV programlarında da benzer varsayımların
ortaya atıldığını dinlemiştim.
Bu görüşe göre, Kandil dağındaki PKK kamplarına ve Kürt köylerine
düzenlenen saldırıdan sonra Kürt sorununda şiddete dayalı Amerikan
çözümü için kapı aralanmıştı. Şöyle ki;
-
Bölgedeki müttefiklik ilişkisinde BKY’ye mi yoksa Türkiye’ye öncelik
tanıyacağını ölçüp biçen ABD, tabii ki BKY ile kıyaslandığında
Türkiye’nin Ortadoğu’da çok daha önemli bir aktör olduğunu kavramış
ve ağırlığını Türkiye devletinin taleplerinden yana koymuştu;
-
Böylece PKK’nin eylemlere başladığı 1984’ten bu yana ilk kez ABD ile
Türkiye PKK’nin tasfiye edilmesi konusunda anlaşmaya varmıştı. Eğer
ABD bu konuda işbirliği yapmaya karar verdiyse – ki vermişti –
PKK’nin tasfiye edilmesi işten bile değildi. - Böylece Kürt
sorununun “çözümü” konusundaki başlıca engel – silahlı mücadele
yürüten bir örgüt olarak PKK – ortadan kalkmış olacaktı.
-
Ardından, Kuzey Irak siyasi ve ekonomik açıdan Türkiye’nin nüfuz
alanına dahil edilecek, böylece özerk bir siyasi varlık olarak
Türkiye Kürtleri açısından taşıdığı “cazibe” ortadan kaldırılacaktı.
- Ve
mutlu son: Tabii bütün bunlar olduktan sonra Türkiye devleti de
Kürtlere dönük büyük bir reform paketi açacak, ekonomik kalkınmaya
dönük önlemlerin yanı sıra kültürel hakların tanınmasında da belirli
bir ilerleme sağlanacaktı. Yukarıda bahsettiğim programda, Mahir
Kaynak Kürtlerin temsil sorununa dönük olarak da şunları söylüyordu:
İslami kimliği güçlü olan Kürtler nasıl AKP’ye yöneldiyse, yoksul ve
sola daha yakın duran Kürt tabanı da kendi taleplerini dillendirecek
sol bir partide temsil edilebilirdi.
-
Son olarak, devletin muhafazakâr yapısını iyi tanıyan Doğu Ergil
sivil ve militer bürokrasiyi kastederek “inşallah bir beceriksizlik
yapmayıp Kürt kimliğinin tanınmasına dönük hamleler yapmaktan
çekinmezlerse tabii” kaydını da düşüyordu.
Bu varsayımın gerçekçi olup olmadığı tartışmaya değer. Yani,
yıllar sonra Kürt sorununa getirilecek böyle bir “Amerikan” çözümü
gerçekten sorunu çözer mi, yoksa Kürt halkı adına yeni
adaletsizlikler ve mağduriyetler mi yaratır? Bu soruyu kısaca
tartışırken, aydın kimlikli insanların Amerikan çözümüne nasıl böyle
dört elle sarılabildiğini ve yaşanan sivil can kayıplarını, bundan
sonra yaşanması muhtemel insan hakları ihlallerini – örneğin
halihazırda DTP’li Kürt siyasetçiler üzerinde uygulanan baskıları –
nasıl “önemsiz değişken” olarak addedebildiklerini ele almayacağım.
Bunun ayrı bir yazının konusu olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de aydın
sınıfının, insan haklarını ve halkların temel hak ve özgürlüklerini
kolayca tartışma çerçevesinin dışına çıkarıvermesi, bana göre ancak
iktidar düşkünlüğüyle ve bunun yol açtığı aşırı “reel politik”
kimlikle alâkalı olabilir. Zaten bu tanımlama da onları “aydın”
olmaktan çıkarmakta, herhangi bir ilkeden yoksun pragmatist
siyasetçiler derekesine indirgemektedir. Bana göre, ortadaki tek
çarpıklık, açıkça siyaset yapmak yerine “kamusal aydın” rolünü
oynamaktan olağanüstü zevk duymalarından kaynaklanıyor.
Önümüzdeki günlerde de tartışılması muhtemel olan bu “Amerikan
çözümü” senaryosuna göre, Türkiye’de devlet yıllarca sorunun temel
dinamiklerini anlamamakta diretmiş; fakat özelikle ABD’nin bölgeye
yerleşmesi ve Kuzey Irak’ta bir Kürt siyasi oluşumuna destek
vermesiyle birlikte durum değişmiştir. Geldiğimiz aşamada, ABD artık
Türkiye’nin “teröre karşı mücadele”de haklılığını teslim etmekte ve
can alıcı istihbarat bilgilerini paylaşmaktadır. Diğer yandan,
BKY’nin merkezkaç yönelimlerinin önüne geçmek için hareket alanını
da daraltmaktadır. Fakat, böylelikle aslında ABD, Türkiye’yi “yola”
getirme imkânına kavuşmuş olmaktadır. Bir yandan PKK’yi askeri bir
tehdit olmaktan çıkarma güvencesi verirken, Kürt kimliğinin çeşitli
düzeylerde tanınması için de baskı yapmaktır ve bu çabalarında sonuç
alması yüksek bir ihtimaldir.
***
Benim izleyebildiğim kadarıyla, son aylarda herkes “PKK’nin
temizlenmesinden”, “tasfiye edilmesinden” bahsediyor; ama hiç kimse
Kürt halkının temel hak ve özgürlüklerine ve yakın geçmişte yaşadığı
mağduriyetlere değinmiyor. Bu konuda en liberal tutumu alması
beklenen Avrupa Birliği’ndeki (AB) iktidar çevreleri bile ya
yoğunlaştırılmış ekonomik önlemlerden bahsediyorlar; ya da içeriğini
son derece muğlak bırakarak “kültürel alanda atılması gereken
adımlardan” söz ediyorlar.
Oysa Kürt sorununun gerçekten hakkaniyetli bir çözümünden
bahsediliyorsa, Kürt halkının sahip olması gereken temel haklar
bellidir. Herkesin bildiği gibi, bu hakların başında anadilde eğitim
hakkı, anadilde sınırsız yayın hakkı ve Güneydoğu Anadolu’da yerel
yönetim hizmetlerinde Kürtçe’nin ikinci dil olarak kullanılması
geliyor. Ardından, Kürtlerin 90’lı yıllarda tabi tutuldukları
kitlesel etnik temizliğin – köy boşaltmaların – sonuçlarının tersine
çevrilmesi var. Yani, Kürt köylülerinin yeniden yerine yurduna
dönmesinin imkânlarının yaratılması ve Türkiye devletinin sorumlu
kurumlarının yaşanan acılardan dolayı Kürt halkından kamuoyu önünde
özür dilemesi gerekiyor. Sonra yine 90’lı yıllardaki faili
meçhuller, gözaltında kayıplar, işkenceler gibi on binlerce sivilin
yaşamına mal olan uygulamaların sorumluların açığı çıkartılması ve
bir “hakikat ve uzlaşma” esprisi içerisinde Türkiye toplumunun
geçmişiyle yüzleşmesinin sağlanması gerekiyor. Son olarak da,
Türkiye’de Kürtler yaşadıkları sorunların çözümü için kamusal alanda
gerek siyasi partiler gerekse başka kurumlar içerisinde özgürce
faaliyet gösterebilmeli, diledikleri siyasi, kültürel ve sanatsal
etkinlikleri gerçekleştirebilmeliler.
Makul bir insan – diyelim Türkiye’de olup bitenleri uzaydan
ayrıntılı şekilde izleyebilen bir Marslı – bütün bunları
gerçekleştirilmesi için niçin “PKK’nin tasfiye edilmesinin”
beklendiğini anlamayacaktır. Ama kendisine Türkiye’deki egemenlik
ilişkilerinin tarihi hakkında bazı bilgiler verildikçe, baştan aşağı
saçma olan bu yaklaşımı dolaylı yoldan da olsa anlamlandırmaya
başlaması beklenebilir.
Türkiye’de kimlerin “sözde değil, özde” vatandaş kapsamına
alınacağı rejimin başlıca kırmızı çizgilerinden birisidir.
Türkiye’de gerçek anlamda vatandaşlık haklarından – örneğin ana
dilde eğitim hakkından – yararlanacak olanlar (hiçbir zaman “gerçek
vatandaş” olarak görülmemiş olan gayri Müslimleri bir yana
bırakırsak) ya etnik olarak Türk soyundan gelenlerdir veya kendi
etnik/kültürel kimliğini reddetmiş veya kaybetmiş olanlardır. Ama
zaten bu durumda, anadilde eğitim gibi bir hak kategorisi de
anlamsızlaşmaktadır.
Türkiye’de rejimin bir başka kırmızı çizgisi, milli devletin
temel kurumlarını ve ideolojisini tehdit eder nitelikte bir
toplumsal muhalefet ortaya çıktığında, kitlesel düzeyde insan
hakları ihlalleriyle bu muhalefetin bastırılması ve bundan dolayı
dünyadaki hiçbir kuruluşa hesap verilmemesidir. Ne 1915 Ermeni
olayları ne 70’lerde yaşanan kitlesel katliamlar ne de 90’larda
Kürtlere uygulanan kitlesel etnik temizlik Türkiye devletinin ilgili
kurumlarının soruşturulmasını ve sorumlu tutulmasını sağlayamaz.
Üstelik, daha çok uluslararası arenada bir koz olarak kullanılan
“Ermeni sorunu”nu saymazsak, Türkiye devleti bu kırmızı çizgisini
başlıca uluslararası aktörlere de kabul ettirmiş görünmektedir. Bu
nedenle, 90’larda dünyanın birçok yerinde yaşanan kitlesel insan
hakları ihlalleri şu ya da bu şekilde uluslararası platformlarda
gündeme gelirken, Türkiye açıkça bir “ceza muafiyeti”nden
yararlanmaktadır.
Türkiye’de rejimin bir başka kırmızı çizgisi ise, iki başlı
egemenlik sisteminin sorgulanmaması ve normalleştirilmesidir. Sivil
yasama ve yürütme kurumlarının yanı sıra var olan askeri vesayet
kurumları, milli devlet yapısında ve resmi ideolojide şu ya da bu
düzeyde tahribatına yol açabilecek toplumsal hareketlerin yasal
olarak faaliyet göstermesine izin vermemektedir. Üstelik, bu
icraatlarının uluslararası arenada kabul görmesini ve “normal”
karşılanmasını talep etmektedir. Göründüğü kadarıyla, bu konuda
başarılı da olmaktadır. Kürt sorununa dönük “Amerikan çözümü”
tartışılırken, DTP’yi kapatma davasının açılmasının ve
yöneticilerinin neredeyse yarısının hapse atılmasının bu açıdan tam
bir komedi olduğu söylenebilir. “Ayrılıkçı” olmadıkları için Bask
bölgesindeki partilerle kıyaslanması saçma olan Kürt siyasi
partilerine uygulanan baskılar başka bir Avrupa Konseyi (AK) üyesi
ülkede yaşansaydı, herhalde bu ülkenin üyeliği çoktan askıya
alınırdı.
Daha da çoğaltabileceğimiz bu kırmızı çizgiler açısından Kürt
sorununa yaklaştığımızda, karşımıza şu basit gerçek çıkıyor: Kürt
sorunu – Türkiye’nin demokratikleşmesi, insan hakları, hukuk devleti
gibi başka temel sorunların yanı sıra ve onlarla iç içe geçmiş
haliyle – başlıca uluslararası aktörlerin de bir parçasını
oluşturdukları, egemenlik ve tahakküm ilişkilerini içeren bir
statükonun sonucudur. Bu kadar çok insanın ölmesine ve derin
ekonomik krizlere rağmen çözümsüz kalmasının nedenini de burada
aramak gerekir. Gerçek anlamda çözüme doğru giden adımlar, hem
Türkiye’nin mevcut iktidar yapısını ve egemen kurumlarını hem de
Türkiye ile başlıca uluslararası aktörler arasındaki çıkar ağlarını
ciddi şekilde tehdit etmektedir. Bu açıdan, Türkiye’de Kürt
sorununun hakkaniyetli bir çözüme kavuşmanın, Güney Afrika’da ırkçı
Aparthied rejiminin çökmesine benzer bir etki yaratacağını
rahatlıkla söyleyebiliriz. Kürt sorununun hakkaniyetli şekilde
çözülmesi için verilmesi gereken mücadelenin halkın gerçek anlamda
özne olduğu örgütlenmelere dayanması zorunluluğu da işte sorunun bu
kapsamlı niteliğinden kaynaklanıyor.