Tigran Paskevichyan ile söyleşi *
Tarih
Söyleşi: Burcu Yıldız, Mehmet Özveren, Ülker Uncu
Çevirmen: Kayuş Çalıkman Gavriloff
Hrant Dink cinayetinden başlayılım isterseniz. Hrant Dink cinayeti Türkiye’de bir çok kesim tarafından bir kırılma noktası olarak değerlendirildi. Bu cinayetin Emenistan’da Türk-Ermeni ilişkileri açısından tezahürü nasıl oldu?
Hrant Dink’in ölümünden sonra benim görüşüme göre Ermenistan’da Türk-Ermeni ilişkilerinin yeniden şekillendirilmesi, yeni bir anlama bölünmesi sağlanabilirdi. Ancak ne yazık ki o günlerde başta TVler olmak üzere basın bu olayı sunuş biçimiyle Türk-Ermeni ilişkilerinde var olan çatlağı daha da derinleştimeyi denedi. Ben malesef kendisini şahsen tanıyamadım, ancak ölümünden sonra Hetq On-line elektronik gazetesinde, hakkında Cesur Ermeni: Hrant Dink başlığını kullanarak bir makale yazdım. Sanırım Türkiye’de bir Ermeni olarak yaklaşımı, davranış şekli açıkça cesaretinin göstergesiydi. Adam kendi gerçek ismiyle hitap ediyor ve hep gerçeği anlatma yoluna gidiyordu, bu illa ki olumlu bir sonuç vermeliydi. Ben insanları aldatarak, gerçekleri onlardan saklayarak bir sonuç elde edilebileceğine inanmıyorum. Türk halkı muhakkak kendi gerçekleriyle yüzleşmeli, Ermeniler de kendi gerçekleriyle yüzleşmeli ve sonra da her ikisi birbirlerinin gerçeğini tanımalı, tanımak zorundalar. Ancak böyle ilişkilerin normalleşmesi sağlanır, bu barışı da beraberinde getirir.
Hrant Dink’in cenazesinde yüzbinlerle ifade edilen bir klabalık yürüdü ve bunların içinde Ermenilerin yanında çok farklı kesimler vardı. Bu yürüyüş Ermenistan’da nasıl yankılandı?
Yüzbin kişinin “Ben Hrant’ım”, “Ben Ermeniyim” sloganıyla yürümesi burada üç farklı tezahürle karşılandı. Bir kesim insan ki ben de aralarındayım bu gelişmeyi çok olumlu karşıladık. Bir başka kesim “Gördünüz mü ne kadar azınlıktalar, resmi görüşü, çoğunluğu temsil etmiyorlar” dedi. Bir üçüncü grup daha vardı. Bunlar azınlıktaydılar ve kesinlikle yürüyen insanların samimiyetine inanmayanlardı.
Bu son grubun görüşlerinin temelinde 1915 olayları mı yatıyor?
Hepimizin görüşlerinin temeli aynı, bu üç grubun temelleri hep aynı. 1915’te gerçekleşen soykırımdan sonra 1920’de Ermenistan Sovyetlere dahil oldu, bağımsızlığını 1990’da kazandı. Arada geçen bu 70 yıllık süreç boyunca birçok gerçekten bihaber olduğumuz gibi Türk-Ermeni ilişkileri konusunda da gerçeklerden yoksunduk. Şunu söylemem gerkir ki 50’lerin sonu 60’ların ortalarına kadar Kurşçev döneminde belli oranda sansür gevşetilince ilk etapta anında Türk karşıtı söylem gelişti. Bu edebiyatta, sinemada ve tarih kitaplarında kendini gösterdi. Ben ve benim yaşıtlarım bu ideolojiyle büyüdük ve birçoğumuz kişisel çabalar üretmeyip, kendi kendimize okuyup araştırmalar yapmasaydık, okul, üniversite eğtimiyle sınırlı kalsaydık en kaba şekliyle Türk düşmanı insanlar olacaktık.
Son dönemde Türkiye ve Ermenistan arasında resmi ilişkilerde temaslar başladı. Bunun yanında sivil alanda da ilişkilerin normalleşmesine dönük çabalar var. Siz bu çabaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Resmi ilişkileri ve sivil alanda oluşan çabaları takdir etmekle birlikte ben aslında gerçek ilişkilerin kurulmasında en çok önemsedim birbirleriyle alışveriş yapan Ermeni ve Türklerdir. En alt kattan gelişmeli, her şey oradan yükselmeli. Dostluğun gerçekten kurulabilmesi için gereken potansiyel halkın içindedir. Ermenistan-Azerbaycan birlikte bölgesel bir projeye başlamıştık. Ben Davuş bölgesindeki köylerde bu projeler için araştırmalar yapacaktım, yolda da bir yandan nasıl karşılanacağımı düşünüyorum. Tepkileri “Ne Azerisi, ne diyorsun sen” gibi tepkiler bekliyordum ama daha ilk köyde beni beklediklerini, konuşmaya ne kadar gönüllü olduklarını gördüm. Böylece bir kez daha o köylü, basit insanların şehirli “elit” dediğimiz tabakaya, sivil toplum kuruluşlarında çalışan, parti üyeleri iktidar ya da muhalefette boy gösteren insanlara göre çok daha yüksek barış ve dostluk potansiyeline sahip olduklarını gördüm. Tabii ki her halükarda bu ilişkilerin yatay olarak tüm katmanlara yayılması iyi olur. Niye alışveriş yapan Türk’e ve Ermeni’ye inandığımı söylüyorum; yine Davuş’ta galiba Çinaz köyüydü, bir köylüyle konuşurken “Yarın sabah uyandığında sınırın (azeri sınırı) açıldığını görsen hayatında ne değişir?” diye sordum. Kendisi çok doğru bir cevap verdi. “Sadaxlı evime 100km yaklaşır”. Sadaxlı bir Pazar yeridir, Gürcüstan’da bulunur. Savaşın en zorlu anlarında bile burada Azeriler, Ermeniler, Gürcüler birbirleriyle alışveriş(ticaret) haindeydiler. Yani önemli olan halkın ilişkisi, insanların birbirini tanıması.
Türkiye ile sınır açılsa sizin hayatınızda ne değişir peki?
Bu sorunun hem ekonomik hem de ekonomik olmayan iki cevabı var. Ekonomik olarak şöyle ki herhangi bir karayolu, demiryolu sınırları açık bir ülkenin ekonomik değişiklikler vaad ettiği açıktır. Ekonomik olmayan yönüne bakarsak benim için önemli olan insan ilişkileridir, o katı düşmanlığın ortadan kalkmasıdır; çünkü katılık gerçekten de herhangi bir harekete izin vermiyor. Biraz önce Hrant Dink’in cenazesinden konuşuyorduk. O yüzbinlerin sokağa dökülmesi benim için açıkça önemi Türk toplumunda plüralizmin var oluşunu görmekti. Orada hem aşırı milliyetçilerin, ilgisiz insanların var olabildiğini aynı zamanda bir o kadar da barışçıl insanın,halkların kardeşliğine inanan insanların varlığını gördüm. Ekonomiden öte sınırların açılması halkların birbirini tanıması, ilişkilerin çoğalması için çok önemli. Benim çocukluğum ve gençliğimin bir kısmı Sovyet ülkesinde geçti. O ülkeyi sevmeme rağmen orada çok güzel bir şey vardı; değişik halktan insanların birarada yaşama imkânı. Şimdi oğluma Moldovyalı diyorum, “O nedir?” diyor. Ne Kırgızı tanıyor ne başka birşeyi ve ben ona anlatmaya çalışıyorum ki, ben Kırgızlarla Moldovyalılarla askerde iki sene yan yana yattım. Şimdi benim oğlum ve yaşıtları Ermeniden başka halk tanımıyorlar. Tabii ki yurtdışına çıkmak her zaman kolay değil, ekonomik zorlukları var insanların ama ülkemiz de malesef çok monolit birülke oldu ki ben bunu çok tehlikeli buluyorum. Sizde farklılık olduğunu düşünüyorum. Ermeniler filan var, burada o çeşitliliğin olmasını çok isterdim ama o olmadığına göre bari ilişkilerin çoğaltılmasıyla bir çeşitlilik yaratılmalı.
Ermenistan’da farklı etnik gruplar var ama. Bunlarla ilişkiler nasıl?
O etnik grupların tümünün ülke nüfusuna oranı oranı %3-5dir. Bunlardan Malaganlar dini ve kapalı bir toplumdur. Malesef bunlar ülkede kültürel rekabet oluşturacak durumda değiller. Dağınık yaşıyorlar. Mesela 5000’e yakın Gürcü var ama dağınık. Zaten bir cemaat bilinci de yok bu nedenle etnik çeşitlilik oluşturmuyorlar. Oradan buradan Türktü, Rumdu alıp buraya yerleştiremeyeceğine göre ciddi bölgesel ilişkiler kurulmalı. Ben bir keresinde şöyle bir öneride bulundum, tabi bilimsel olarak nasıl karşılanır bilmem ama hep bir milli kimlik deriz değil mi? Ben “bölgesel kimlik” anlayışını önerdim. Bu bölgede yaşayan halkların büyük bölümü birbirleriyle belirli benzerlikler sunuyor. Bu benzerliklerden yola çıkarak bölgesel kimlik bilincine ulaşılabilir ve birçok fikir ayrılığını, saçma sapan münakaşaları kaldırabiliriz. Örneğin bazen bir şarkı için o bizim, yok sizin gibi tartışmalar olur. Müzik aleti için öyle ; Azeri mi Ermeni mi? İşte tüm bunlar önemini kaybeder, hepsi bizim olur. Hepsi de bizim, gelin beraber tadını çıkartalım, eni sonu şarkı dediğin nedir, insanlara zevk vermelidir, şarkıyı yaşamak gerekir. Ne önemi var Türkmüş, Azeriymiş, Ermeniymiş. E, seninse götür evinde sakla! Saklasan o şarkı olur mu? Şarkı olmaktan çıkar.
Kamança’nın Ermeni beestesi olmadığı iddiaları var, hatta Türkiye’de milliyetçi bir grubun marşı olarak kullanılıyor. Burada bu konuda bir polemik oldu mu?
Sayat Nova üzerinde hep polemik olmuştur; ancak o adam bunu çoktan öngörmüş olmalı ki bu sorunu ta o zamanda çözmüş, hem Ermenice hem Azerice hem de Gürcüce yazmış şarkılarını. Onun dışına o şarkı için burada birşey duymamıştım.
Kültür Sanat alanında yapılan çalışmaların ilişkilerin normalleşmesinde nasıl bir etkisi olur? Sizin yaptığınız çalışmalar nelerdir?
Şimdilik bu anlamda etkisinden bahsedecek kadar çok çalışma olmadı; ancak sanırım çoğaldıkça ilk etapta halkın içinde varolan sterotypeler kırılır. Burada Türklerin kendilerine özgü kültürlerinin, sanatlarının olmadığını düşünen insanlar var. Ermenistan’da birçokları için Orhan Pamuk’un Nobeli büyük sürpriz oldu. Bu kapalılık öyle bir duruma getirmiş ki herşey orada(Türkiye) kötü, burada (Ermenistan) iyi. Belki orada da durum aynıdır ben bilmiyorum, bunun için işte kültürel ilişki çok önemli.
Türkiye ile hazırlanan projemiz, Anadolu Kültür ile gerçekleşecek bir film araştırma projesidir. Onlar geçenlerde Altın Kayısı Film Festivaline gelmişlerdi, öyle tanışmış, anlaşmıştık. Şimdi ortak projemiz için finans arayışındayız. “Terra incognito” bilinmeyen topraklar hem burada hem Türkiye’de simetrik olarak hazırlanacak. Aynı tema üzerinde Türk rejisörler buraya gelip film çekimi yapacaklar, bu sefer şükürler olsun ki biz de Türkiye’ye gidip film çekimleri yapabileceğiz ki aynı şeyi ne yazık ki Azerilerlerle yapamadık, biz gidemedik. Tema için örneğin “gençler” seçilecek. Hem Ermenistan’da hem Türkiye’de gençleri konu alan filmler çekilecek, daha sonra karşılaştırılıp tartışmalara açılarak farklı yerlerde gösterilecek vs. Bunun ilk etapta işte o onyıllarca katılaşmış önyargıları kırması lazım, ondan sonra emin adımlar atılır.
Azerbaycanla projeniz neydi?
İşte biraz önce söylemek istediğim oydu, Türkiyeyle yaptığımız çalışmanın benzerini onlarla yapmak istedik; ancak onlar buraya gelip çekimler yaptılar, biz oraya gidemedik. Orada hem devletin pek ilgisi yok, hem de güvenlik sorunu oluştu.
Peki Ermenistan’da devletin yaklaşımı nasıl oldu?
Azerbaycan’dan geliyor insanlar, gazeteciler, bilim adamlar, devlet koruma veriyor, herhangi bir zarar gelmesin diye ; ama kimsede de zarar vermeye yönelik bir arzu yok.
Azerbaycanla yapılan bu proje neydi, biraz daha açabilir misiniz?
2006 yılında başladık buna, ortak bir projedir; “Bölgesel Barış için Diyaloğun Önemi”. İki bölmden oluşan bir projedir bu: 1. Film çalışmaları ve 2.inceleme tartışmaları olmak üzere. Önce bir tema seçiliyor. Genellikle Tiflis’te bir araya geliyor bu temayı inceliyor, tartışmaya karar verdikten sonra da herbirimiz kendi ülkesine dönüp film çekimlerini yapıyoruz. Örneğin ilk film ikilisi birbirini çok yakın iki sınır köyünde geçekleşti “O Uzak Komşu Köyde” başlığıyla. Bu köyler birbirine çok yakın ve öyle dağlar, nehirler gibi doğal sınırlar da yok aralarında. Oturdukları yerden birbirlerini görüyorlar. Sadece askeri anlamda tellerle bir sınır var. Biz Davuş bölgesinde Aykebar köyünede onlar da Tavuz bölgesinde Alibeyli köyünde çekimleri yaptık. Bu köyler zamanında birbiriyle sıkı ilişkileri olan, alışveriş yapan, birbirleriyle çalışmış, üretmiş insanlar. Birbirlerine ait anıları, hikâyeleri başladılar anlatmaya. Kim ne yapardı, kim vardı, neydi, sonra niye anlaşmazlıklar başladı, kim suçluydu, halkta nasıl etkileri olmuş bu savaşın? Bu çift filmi bitirdikten sonra tartışmalar başlayınca önceleri bayağı dirençle karşılaştık. “Sen Karabağ’ı zaten vermişsin” veya Türklerle çalışınca “Bak, sen soykırımı çoktan unutmuşsun” diye düşünen insanlar gibi dirençler vardı; ancak zamanla bu kırılır gibi oldu ve biz insanları tartışmaya ikna edebildik. Hatta geniş çevrelerde yapabildik bu tartışmaları, şimdi ikinci çift filmimiz de hazır. Bu film mayınlar ve sınır çatışmalarıyla iligili. Daha sonra üçüncü çiftin de çekimlerine başlayacağız, o da rehineler ve savaş esirleriyle ilgili olacak. Her iki tarafta da araştırma çalışmaları çok aktif yürüyor, benim için en ilginci yabancı diller üniversite gençliğinin bu tartışmalara ne kadar ilgili ve hazır olduklarını görmemdi. Aslında bu tip projelere sadece Türklerle Ermeniler arasında değil aynı şekilde İranlılarla da yapılmalı. İranlılarla görünürde bir sorunumuz yok ama tanımıyoruz birbirimizi, benzer şekilde Gürcülerlerle birbirimizi tanımıyoruz. Herbirimiz kendi kovuğumuza çekilmiş oturuyoruz. Sanıyorum bu kovuktan artık çıkma zamanı geldi, değerlendirmek zorundayız.
Kardeş Türküler ve Sayat Nova Korosu’nun Ermenistan’a gelmesi konusunda ne düşünüyorsunuz? Kardeş Türküler ve Sayat Nova Korosu’nu tanıyor muydunuz? Bu projenin burada algılanışı nasıl olacak?
Malesef Kardeş Türküler’i tanımıyordum, ancak ülke de pek tanımıyor. Projeye gelince, sanırım oldukça olumlu bir etkisi olacak, geçtiğimiz bahar aylarında Türkiye’den bir quarted geldi klasik müzik dinletisi için. Klasik müziğin etkisi için ilginç diyemem, Halk müziğinin etkisi kadar büyük değil. En azından benim için halkın ürettiği, halkın sanatı çok daha ilginçtir.
İki grubun birlikte gelmesini kişisel olarak çok değerli buluyorum. Ancak benim düşüncelerimden ziyade basının, özellikle de TV kanallarının bu olaya gereken önemi vermesi ve tanıtımında etkili olması gerekiyor. Uzun seneler devlet Televizyonun müdürlüğünü yaptım, eğer şimdi çalışıyor olsaydım televizyonların dikkatini buraya yoğunlaştırmak için elimden geleni yapardım. Çünkü Ermeni ve Türk grupların beraberce gelmeleri zaten birçok soruya birden cevap niteliğindedir. Eğer insanlar beraberce şarkı söylemek iradesini gösteriyorlarsa birçok sorunun cevabıdır bu. Ben şarkılara çok önem veririm ve filmlerimde de şarkı söyleyen birini yakalarsam hemen şarkı söyetirim ona. Azerilerle yaptığımız projede de benim filmim yaşlı bir kadının Azerice söylediği şarkı ile başlıyordu. Şarkı bittikten sonra kadın bize döndü, savaş başlayınca “Bu kadar Azeri şarkı bilirim ben bunları şimdi ne yaparım?” diye düşündüğünü söyledi. Yani şarkı çok birleştiren birşeydir ancak malesef burada televizyonlar ve radyolar nasıl yansıtırlar, ilgi uyandırabilirler mi bilemem, birşey söyleyemem.
Eklemek istediğiniz birşey ver mı?
Yok, epey konuştum.
Zaman ayırdığınız için teşekkürler.
Notlar:
* Kardeş Türküler, Sayat Nova ve BGST Dansçıları Aralık ayında iki ayrı şehirde konser vermek üzere Ermenistan’a gitmişlerdi. Aşağıdaki söyleşi bu turne sırasında yazar ve sinemacı Tigran Paskevichyan ile 9 Aralık 2008 tarihinde yapılmıştır.