Son Ergenekon Operasyonu ve Demokratikleşme
Taylan Doğan
2 Temmuz 2008
Dün sabahtan (30 Haziran) bu yana Türkiye tarihinde bazı ilkler yaşandı. İlk kez emekli bir kuvvet komutanı (eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur) ve eski bir ordu komutanı (eski 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon) yüksek bir olasılıkla geçmişte darbe planladıkları gerekçesiyle gözaltına alındılar. Gözaltına alınan bu iki emekli generalin bir başka özelliği de, 2003-4 yıllarında hayata geçirilen yeni darbe konseptinin vazgeçilmezleri olan “sivil” toplum örgütlerinde yönetici düzeyde olmaları: Şener Eruygun Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Başkanı iken, Hurşit Tolon da 500 STÖ’yü temsil ettiği öne sürülen Milli Uyanış ve Güç Birliği platformunun kurucularından. Emekli generallerle birlikte, darbeci yapılanmanın medya ve iş dünyasındaki bazı aktörleri de gözaltına alındı.
Elbette burada önemli olan soru, son Ergenekon operasyonunun demokratikleşme sürecinin önünü ne ölçüde açacağı.
Öncelikle Ankara kulislerini iyi bilen gazeteci ve analistlerin sundukları veriler önem taşıyor. Örneğin, dün gece CNN Türk’te bir açık oturumda bir araya gelen ana-akım gazetelerin (Milliyet, Hürriyet ve Sabah) Ankara temsilcileri, operasyonun askeri kanadı konusunda pek şaşırmış görünmüyorlardı. Hepsi ağız birliği etmişçesine, 2004 yılında böyle bir darbe planının ilgili herkes tarafından bilindiğini söyledi. Hatta Milliyet Ankara temsilcisi Fikret Bila, operasyonun siyasi rant amaçlı olduğu görüşünü desteklemek için AKP’yi zamanında (2004’te) harekete geçmemekle eleştirdi. NTV siyaset danışmanı Ruşen Çakır ise daha açık konuşarak, bu operasyonun çoktan beri beklendiğini söyledi.
Göründüğü kadarıyla geçen günlerde Tayyip Erdogan ile yakında Genelkurmay Başkanı olacak İlker Başbuğ arasında yapılan toplantıda operasyon üzerinde uzlaşma sağlanmıştı. Zaten ana-akım medyada emekli generallere açıktan sahip çıkan pek yoktu.
Gerek dün geceki TV programlarında gerekse bugün ana-akım medyaya yansıyan yorumlarda operasyona dönük olarak öne çıkan eleştiri şu oldu: Operasyon, AKP ile ulusalcı çevreler ve nihayet TSK arasındaki güç mücadelesinin yeni bir aşamasıydı. Hukuk siyasallaştırılıyordu. Aradan aylar geçmesine rağmen ortada hâlâ bir iddianame yoktu ve AKP’nin bu gövde gösterisi Türkiye’yi tehlikeli bir dönemece sokabilirdi.
Benin izleyebildiğim kadarıyla ana-akım medya büyük bir özenle olayın özüne girmekten kaçındı. Oysa daha Haziran ayında Taraf’ta yayımlanan bir yazı dizisi, AKP’nin iktidar olması ve AB sürecinin işlerlik kazanmasının hemen ardından Şener Eruygur tarafından Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde yeni bir örgütlenmenin oluşturulduğunu belgelerle anlatıyordu. Belgelere göre, 2003 civarında kurulan Cumhuriyetçi Çalışma Grubu’nun (CÇG) amacı, çok geniş bir fişleme operasyonu yapmak, AKP’nin ve AB yanlısı güçlerin yıpratılmasına dönük kampanyalar düzenlemek, sivil anayasa çalışmalarını sekteye uğratmak ve sivil bürokrasi ile Kemalist vatandaşları teyakkuza geçirmekti. Hatta CÇG’nin yönetiminde “sivil toplumu” harekete geçirmek üzere Ulusal Birlik Hareketi (UBH) adıyla bir örgütlenme kurulmuştu. UBH, misyonunu anlatmak için çeşitli kesimlerle ilişkiye geçmişti ve bunların arasında şimdi gözaltında olan ATO Başkanı Sinan Aygün de vardı.
Ana-akım medyada yapılan tartışmalarda şu temel soru ısrarla göz ardı edildi: Bu yapı veya başka isimler altında faaliyet gösteren benzerleri fesh edilmiş miydi, yoksa hâlâ işbaşında mıydı? Veriler işbaşında olduğunu gösteriyor. AKP’ye kapatma davası açılmasından sonra Anayasa Mahkemesi’nin bağımsızlığına ilişkin kamuoyundaki şüpheci tartışmaları bastırmak üzere önce Yargıtay, ardından Danıştay üyelerinin nasıl sahne aldıklarını hepimiz gördük. Üniversite rektörleri de bu sürece ateşli biçimde katıldılar. Zaten CÇG’nin de amaçladığı bu değil miydi: Sivil iktidarın post-modern darbelerle sürekli baskı altında tutulması ve değişim sürecinin engellenmesi. Hepsi bir yana, AKP’ye kapatma davası açılması ve Anayasa Mahkemesi’nin türban düzenlemesini iptal etmesi zaten başlı başına post-modern darbe yapılanmasının gayet iyi işlemekte olduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla, Türkiye’de hâlâ faal olan darbeci yapılanmaların varlığı ve nasıl ortadan kaldırılabilecekleri ana-akım medyanın tartışma gündeminin dışındaydı. Bir zamanlar, 2004’lerde bir darbe planlaması yapılmıştı ve eğer plan gerçekse tabii ki failler kim olursa olsun yargılanmalıydı. Sonuç olarak tartışmaların istikameti bugün değil, geçmiş oldu. Haber Türk’te program yapan faşizan gazeteci Fatih Altaylı bile geçmişteki muhtemel bir darbe örgütlenmesinin üzerine gidilmesine kimsenin bir itirazı olamayacağını söyledi.
Ana-akım medya, emekli generallerin gözaltına alınmasından çok, Cumhuriyet Ankara temsilcisi Mustafa Balbay’ın ve ATO Başkanı Sinan Aygün’ün aynı muameleye layık görülmesine tepki gösterdi. Bu tutumu, darbeci örgütlenmelerin sivil toplum içindeki uzantılarının üzerine gidilmesinden rahatsızlık duyulması olarak yorumlayabiliriz. Kamuoyunun askeri vesayet rejimi doğrultusunda manipüle edilmesi işlevini üstlenen medyaya ve meslek odalarına çok kısmi olarak dokunulması bile tedirginlik yaratmıştı.
Bu tabloya bakınca, AKP’nin son Ergenekon operasyonuyla gerçekte güç mücadelesinde avantaj sağlamayı hedeflediği eleştirisi elbette haklılık kazanıyor. Ama demokratikleşmeyi öne çıkaran bir eleştiri burada kalmamalı ve “neden AKP halihazırdaki darbeci yapılanmalara bir türlü dokunamıyor?” sorusunu sormalı.
12 Mart, 12 Eylül gibi darbe dönemleri ve düşük yoğunluklu savaşın hüküm sürdüğü Kürt bölgesi dışında, Türkiye’de genellikle klasik bir askeri diktatörlük rejimi bulunmuyor. Sıkça söylendiği gibi, daha çok bir “askeri vesayet” rejimi söz konusu. Bu rejim ustalıkla yönetiliyor ve zaman zaman kendi içinde oluşturduğu, fakat işlevini tamamladığını düşündüğü yapıları tasfiye etmekten kaçınmıyor.
Sonuç olarak, çoktan deşifre olmuş bir yapılanma Genelkurmay’ın da onayıyla tasfiye edilmiş oldu. AKP ise karşısındaki ulusalcı-Kızılelmacı cephenin en militan kesimine darbe vurarak toplum nezdinde “demokrat” imajını tazeleme olanağı yakaladı.
Buna karşın, bu ulusalcı-darbeci ekibin tasfiye edilmesinden sonra, özellikle Çağlayan-Tandoğan mitingleriyle laik orta sınıflar arasında yaratılan güçlü faşizan etkilerin ortadan kalkacağını düşünmek yanlış olur. Belki ulusalcılık artık bu denli pervasızca yapılmayacak, ama askeri bürokrasi içinde yeni kurulacak –hatta büyük olasılıkla zaten kurulmuş olan– yapılanmalar bu toplumsal kesimleri teyakkuza geçirmek üzere faaliyetlerini sürdürecekler. Kaldı ki ulusalcı ideoloji başlangıçta onu harekete geçiren yapıların ötesine geçti ve söz konusu toplumsal kesimlerin gündelik ideolojisi olarak ciddi bir etkinlik kazandı.
Bütün bu değerlendirmelerden sonra, son Ergenekon operasyonunun filler-çimenler ilişkisinden ibaret olduğunu, basitçe yukarıdaki bir tepişmenin ileri bir aşamasını temsil ettiğini ve halkı ilgilendiren bir tarafının olmadığını söyleyebilir miyiz?
Türkiye’de muhalif çevrelerde buna benzer yorumlara tanık olabiliyoruz. Bugün www.gundemonline.net (kapatılan gündem gazetesinin internet sitesi) yayımlanan iki makale, bu görüşü dile getiriyor. 1 Yüksek siyasete kilitlenmemek gerektiğini ve “demokrasinin milyonların eseri olacağını” öne süren bu yazılar, iddialarının aksine yüksek siyasete fazlasıyla hapsolmuş görünüyorlar. Özellikle AKP’ye oy veren yüzde 47 arasında ulusalcı yapılara karşı oluşan tepkiyi hafife alıyorlar. Post-modern darbelere karşı bir bilinçlenmenin oluşmakta olduğunu ve bu süreçte TSK’nın kendisinin olmasa bile, son 3-4 yıldır örgütlediği ulusalcı örgütlenmelerin adının “darbeci”ye çıkmasının Türkiye açısından önemini kavramaktan uzak görünüyorlar. “Demokrasi başlı başına bir değer midir, yoksa ‘iktidara’ gelmek için kullanabileceğimiz bir araç olarak da görülebilir mi?” sorusu, muhalif çevrelerde henüz yanıtını bulmuş değil.
Notlar:
1 2.07.2008 tarihinde adı geçen sitede yayımlanan Veysi Sarısözen’in “Ciddi Olalım: Buradan Demokrasi Çıkmaz!” ve Yüksel Genç’in “Taksitli Ergenekon Baskınları” adlı makalelerinden söz ediyorum. Gelecek günlerde de bu temel fikri paylaşan görüşlerin muhalif hareketler içinde rağbet görmesi ihtimali güçlü görünüyor.