KIZILELMACI YAYINCILIK: Yakın Tarihin Yeniden Yazılması
Taylan Doğan
21 Şubat 2008
Demokratik Aydınlanma İnisiyatifi (DAİ)[*] içinde faaliyet gösteren
yayıncılar çalışma grubu olarak son dönemde önümüze yayın dünyasında giderek
yaygınlaşan bir eğilimi, “Kızılelmacı” yayıncılığın incelenmesini koyduk.
Aslında Kızılelmacılık bugün sadece kitap dünyasında değil, ana-akım medyada,
TV dizilerinde ve devlet yetkililerin söylemlerinde de yankısını buluyor.
Resmi Türk Milliyetçi Söylemindeki Değişim
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, resmi düzeydeki Türk milliyetçiliğinin
Türk olmayan Müslüman unsurlara yaklaşımının genel olarak kültürel-asimilasyoncu
bir çizgide ilerlediği söylenebilir. Yani, amaç Türk olmayan Müslüman
unsurların sürece yayılarak asimile edilmesi, bu arada kendi kimliklerini
öne çıkarmadıkları sürece açıktan ayrımcı bir uygulamaya maruz bırakılmamalarıdır.
Ama bu o kadar da kendiliğinden işleyen bir süreç değildir. Türk olmayan
Müslüman halklara mensup bireylerin kendi kimlikleriyle kamusal yaşama
katılmak istediklerinde başlarına ne geleceğini de bilmeleri gerekir.
Nitekim kendi özerk yaşam alanlarını ve kimliklerini korumak için şimdiye
dek pek çok kez ayaklanmış olan Kürtler, her zaman devlet zorunun devreye
girebileceği olasılığı hatırlatılarak asimilasyona davet edilirler.
Dolayısıyla kültürel-asimilasyoncu resmi Türk milliyetçiliği, Türk
olmayan Müslüman kimliklerin direniş göstermesi karşısında ayrımcılığa
ve dışlayıcılığa dayalı ırkçı bir çizgiye evrilir. Bunun sonucu,
kitlesel düzeyde insan hakları ihlallerinin yaşanmasıdır. Fakat Kürtlerin
durumunda tanık olduğumuz gibi devlet kaynaklı askeri şiddetin yoğunluğunu
kaybetmesi ve isyanların bastırılmasından sonra asimilasyon kapısı tekrar
açılır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Kürtlere karşı sürekli açık bir
ayrımcılık ve ırkçılık politikası izlendiğini söylemek bu yüzden zordur.
Gönüllü asimilasyonun yolu çoğu kez açıktır.
Hatta 90’lı yıllarda doruğa yükselen en kapsamlı Kürt isyanı sırasında
bile devletin bir yandan etnik temizliğe varan ırkçı uygulamalara başvururken,
resmi söylem düzeyinde “masum bölge halkı” ile “teröristi” ayırt etmeye
çalıştığını, Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşayan bütün Kürtleri sırf
Kürt kimliğinden dolayı karşısına almaktan kaçındığını söyleyebiliriz.
Pek çok kişinin gözlemlediği gibi 2000’li yıllarda, özellikle 2005’den
günümüze kadar bu klasik işleyiş bozuldu ve resmi düzeyde propaganda edilen
Türk milliyetçiliği bizatihi Kürt kimliğine çeşitli şekillerde saldıran,
onu rencide eden bir biçime büründü.[1] Resmi ideolojiyi izleyen ve daha
popüler düzeyde iş gören propaganda aygıtları da devreye girerek yayıncılık
dünyasından gazete manşetlerine kadar Türk halkının popüler imgelemini
bu yönde değiştirmeye başladılar. Kırılma noktası olarak belki daha önceki
tarihler de alınabilir; fakat 2005 yılındaki kitlesel Newroz gösterilerinden
sonra Mersin’deki “bayrak vakası” üzerine Genelkurmay Başkanlığı’nın Kürtlere
“sözde vatandaşlar” olara seslenmesi ve onları açık bir itaatkârlığa çağırmasının
sembolik bir değeri olduğunu düşünüyorum. Bu çizgi 2007 yılında da yine
Genelkurmay’ın “Ne mutlu Türküm demeyene düşman gözüyle bakılacağı” şeklindeki
açıklamalarıyla devam etti. Özellikle PKK’nin Dağlıca baskınından sonra
– bugün örgütlenmesinde “Ergenekon” adlı derin devlet teşkilatının da
önemli bir rol oynadığını öğrendiğimiz – ulusalcı STK’ların, ülkücülerin
ve diğer faşist örgütlenmelerin öncülüğünde büyük bir kitle seferberliği
düzenlendi. Kasım ayında Bush-Erdoğan görüşmesinde ABD’nin PKK’ye karşı
Türkiye’ye askeri istihbarat desteği vermesi tavizinin koparılmasına kadar
bu kitle gösterileri devam etti. Zaten sistemli şekilde tırmandırılan
anti-Kürt öfke ve hınç da söz konusu görüşmeye kadar ABD’ye karşı bir
tehdit ve şantaj aracı olarak örgütlenmişti. Fakat resmi bir politika
olarak yakınlara kadar devam eden bu kitle seferberliği uluslararası alanda
bir koz elde etme amacının yanı sıra, elbette Kürt halkına karşı bir sindirme
operasyonu işlevi görmeyi de amaçlıyordu. Kürtlere, kimlik taleplerinde
ısrarcı olmaları durumunda gayri Müslim vatandaşların kaderini paylaşabilecekleri
mesajı verildi. Nitekim ırkçı/faşizan kitle seferberliği doruk noktasına
çıktığında özellikle Batı illerinde yaşayan Kürtlerin can ve mal güvenliği
riske girmeye başlamıştı. Pek çok kişinin kulağına, Orta Anadolu’dan geçen
Kürt seyahat şirketleri otobüslerindeki yolcuların indirilerek ülkücüler
tarafından kimlik kontrolünden geçirildiği, taciz edildiği vs. şeklinde
olaylar çalındı.[2]
2004-2005 döneminin bir dönüm noktası olmasında başlıca üç faktör etkili
olmuş ve resmi devlet seçkinlerinde Kürt sorununda açıktan ırkçı söylemlerin
devreye sokulması ihtiyacı doğurmuştur. Bu üç faktör elbette birbiriyle
yakından ilişkilidir: a) ilk sırada gelen, 2003 yılında ABD’nin
Ortadoğu’ya açık askeri işgal yoluyla müdahale etmesi ve Türkiye-Suriye-Irak
ve İran arasındaki Kürtler ne zaman kafalarını kaldırsalar ortaklaşa ezilmeleri
ilkesine dayalı statükonun bozulması; b) AB sürecinin Türkiye’de kimlik
taleplerini uluslararası bir güvenceye kavuşturma işaretleri vermesi ve
c) 2004’te PKK’nin 1999’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte
barışçıl mücadeleyi eksen alan pozisyonunu terk edip yeniden askeri mücadeleyi
birincil konuma yükseltmesi.
2007 Kasım ayında yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinden bu yana anti-Kürt
resmi milliyetçi söylemin artık kullanılmadığı, geri plana itildiği doğru.
Söz konusu değişiklik muhtemelen ABD’nin “Kuzey Irak Kürt yönetiminin
ambargo vs. araçlarla etkisizleştirilmesine izin vermeyeceğini” beyan
etmesiyle gündeme geldi. Böylece, Türkiye’de ve Irak’taki bütün Kürtleri
hedef alan resmi söylem yerini tekrar “teröristler”i hedef tahtasına koyan
klasik söyleme bıraktı.
Fakat ABD, Kürt sorununun, Kürtlere sistem içinde bir statü kazandırılarak
çözülmesi yolundaki politikasını bölgedeki askeri varlığıyla destekledikçe,
Türkiye Kürt sorununu “idare edilebilir bir kriz” halinde tutma politikasını
terk etmedikçe ve Kürt hareketi tek millet-tek devlet statükosunu tehdit
etme potansiyelini sürdürdükçe, anti-Kürt resmi söylemin yeniden gündeme
gelmesi yüksek bir olasılıktır. Kaldı ki Washington’daki söz konusu
görüşmeden bu yana başta medya ve ulusalcı STK’lar olmak üzere “sivil
toplum” içinde anti-Kürt nefret söylemi pompalanmaya devam edilmektedir.
Son 4-5 yıldır izlenen bu politikanın halk tabanında Kürtler ve Türkler
arasında ne ölçüde uzun sürebilecek bir tahribat yarattığı da bu alanda
yeterince sosyolojik araştırma yapılmadığından bilinmemektedir. Fakat
ciddi bir tahribat oluştuğu, iki halk arasında etnik gerilimin tekrar
su yüzüne çıkması için büyük mesafeler kat etmeye gerek olmadığı kesindir.
Bu uzun girişten sonra kendi araştırma alanımıza dönecek olursak, yayıncılık
çalışma grubu olarak popüler imgelemin Kızılelmacı kitaplar yoluyla ne
yönde değiştirildiğini incelemek için iki dönemli bir çalışmaya başladık.
İlk dönem, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde istisnai olduğunu düşündüğüm
ırkçı Türk milliyetçiliğinin kendi hedefleri doğrultusunda yakın tarihi
yeniden yazmaya çalışırken başvurduğu gözde temaların incelenmesinden
oluşuyor: Çanakkale savaşı, Sarıkamış savaşı ve Kurtuluş Savaşı. İkinci
dönem ise daha güncel olaylar ve gelişmeler üzerinde odaklanan üç temayı
içeriyor: Kürt sorunu dolayısıyla yaşanan hayali bir ABD-Türkiye savaşını
konu alan fantastik kitaplar, düşük yoğunluklu savaş döneminde bölgede
görev yapan emekli generallerin “hatıraları” ve AKP iktidarının emperyalizmle
bağlarını göz önüne sermeyi amaçlayan ulusalcı çizgideki kitaplar.
Bu çalışmayı yaparken amacımız elbette popüler kültürde çok önemli
bir yer edinen ırkçı Türk milliyetçi söylemin nasıl inşa edildiğine yayıncılık
dünyası üzerinden bakmaya ve karşı aydınlanma stratejileri oluşturabilmek
için gerekli verileri edinmeye çalışmak. Bu nedenle, Kızılelmacı yayıncılığın
özellikle yakın tarih üzerindeki manipülasyonlarını açığa çıkarmak önemli
görünüyor. Büyük bir insani trajedi olan Sarıkamış muharebesi de bu manipülasyon
çabasının en çok rağbet ettiği konulardan birisini oluşturuyor.
Kızılelmacı Yayıncılık Yakın Tarihe İlişkin Hangi İmgeleri
Harekete Geçirmeye Çalışıyor – Sarıkamış Muharebesi
Buradan sonra konuyla ilgili okuduğum, muhtemelen bir çok-satar olan
Özhan Eren’in “Sarıkamış’a Giden Yol: Rehin Alınan İmparatorluk”
(Alfa Yayınları, 2. Basım, 2005) adlı kitabında ilgimi çeken veriler üzerinden
gitmeye çalışacağım. Ardından yine Sarıkamış üzerine bir başka kitabı
konu alan bir yazı daha yazmayı hedefliyorum.
Kitap, Sarıkamış muharebesine gelmeden önce uzun uzadıya Osmanlı İmparatorluğu’nun
son dönemini ele alır. Bu bölümlerde, Türk milliyetçilerinin – önce Jön
Türkler ve andından iktidara gelen İttihat ve Terakki kadroları – yaşadığı
büyük travmalarla özdeşleşmemiz ve imparatorluğu eski gücüne kavuşturmak
için besledikleri umutları paylaşmamız istenir. Bu travmaların ilki,
“93 Harbi” olarak da adlandırılan ve Rusya’nın doğuda Erzurum’a kadar
olan bölgeyi ele geçirmesiyle, Batı’da ise İstanbul’da Yeşilköy’e kadar
ilerlemesiyle sonuçlanan 1877-78 Rus-Osmanlı savaşıdır. İkincisi ise elbette
doğu Trakya hariç imparatorluğun bütün Balkan topraklarının elden çıkmasıyla
sonuçlanan, 1912 Balkan Savaşı’dır.
Özellikle ordu içindeki milliyetçi subayları derinden üzen ve “intikam”
yeminleri edilmesine, böylece imparatorluğu eski gücüne kavuşturmak için
son bir hamle yapılmasına yol açan bu savaşlar anlatılırken şu özellikler
göze çarpar: Resmi ideolojiyle örtüşmeyen veya ona alternatif olmaya çalışan
aydınlanmacı Türkiye tarih yazıcılığının tersine (burada örnek olarak
Doğan Avcıoğlu’ndan başlayıp Mete Tunçay’a ve Tezler kitaplarının
sonuncusuna kadar Yalçın Küçük’e uzanan çeşitli araştırmacıların eserleri
gösterilebilir) ele aldığımız kitap imparatorluğunun ufalış ve çöküş
dönemini nesnel değerlendirmelerden alabildiğince uzaklaşarak anlatmaktadır.
Zaten yakın tarihe odaklanan diğer Kızılelmacı kitaplar gibi “Sarıkamış’a
Giden Yol”un da bir tarih kitabı olma iddiası yoktur. O nesnel bilginin,
verilerin vs. önemli olduğu rasyonel bir düzleme değil, doğrudan okuyucunun
hayal ve duygu dünyasına seslenmeye çalışmaktadır. Ama ilginç tarafı,
karşı karşıya olduğumuz kitap tarihsel bir roman da değildir. Arkasında
genişçe bir kaynakça verilmekte, içeriğinin yüzde 80’i ise dönem hakkındaki
yazarların eserlerinden alınma alıntılarından oluşmaktadır. Ama yazar,
herhalde sürükleyici özelliğini kaybetmemesi için alıntılara dipnotlar
verme zahmetine de girmez.
Dolayısıyla, anlatılan idrak edip değerlendirebileceğimiz ekonomik,
siyasal, askeri vs. nedenlerle çöken bir siyasal örgütlenme değil, Türklerin
vatanı ve ülkesidir. Özellikle Balkan Savaşı’nın anlatımında bunu görürüz.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çok etnisiteli, milli-olmayan bir devlet olduğu
sanki unutulur ve olaylar sanki Türklerin ulus-devletinden parçalar koparılıyormuş
gibi anlatılır. Bu noktada, en azından ilk dönemlerinde Kemalist rejimin
Osmanlı’yı “köhnemiş”, kozmopolit bir imparatorluk olarak eleştirmesinde
ve kendisini ona alternatif milli bir devlet olarak lanse etmesinde ortaya
çıkan karşıtlığa hiç yüz verilmemesi ilginçtir. Irkçı Kızılelmacı söylem,
bir “tarih bilinci” oluşturmak üzere Osmanlı ile Türkiye arasındaki devamlılığa
sahip çıkmakta, hatta geçmişe dönük olarak Osmanlı’nın son dönemini milli
bir devlet olarak inşa etmektedir.
Bu nedenle, Balkanlar’da kendi ulusal devletlerini kurmak üzere ayaklanan
çeşitli uluslar sanki kendi topraklarında değil de Türklere ait topraklarda
karışıklık çıkartıyormuş gibi nakledilir. Onlar, yüzyıllardır Türklerin
adil yönetimini unutuvermiş ve emperyalist devletlerin kışkırtmalarına
kapılmış olan uluslardır. Böylece savaşı, Balkanlar’ı elden çıkarmamak
için mücadele eden Osmanlı ordusundaki subaylarının gözüyle izleriz. Ordunun
içine siyaset bulaşmasına, askeri donanım yetersizliklerine, yağışlı havaya
lanetler yağdırır ve gerektiği ölçüde kahramanlık yapmadığımız için değil,
fakat bu nedenlerle Balkanlar’ı kaybettiğimiz için üzülürüz.
“93 Rus Harbi”nde ise işgal edilen gerçekten Müslümanların yoğun olarak
yaşadığı topraklardır. Ama bu sefer de içeriden ihanete uğrarız; çünkü
Ermeniler şaşmaz biçimde Rusları tarafını tutar ve Rus ordusunun ilerlemesine
ve geri çekilmesine göre hareket ederler. Sonradan Sarıkamış muharebesi
sırasında Osmanlı ordusunda Ermeni askerlerin de olduğunu öğreniriz. Fakat
onlar daha ilk günlerde “firar ederek kaçarlar.”
Kitapta bu nedenle Osmanlı, Türkler de dahil kendi içinde yaşayan halklara
çeşitli şekillerde zulmetmiş bir imparatorluk olarak değil, Rusya,
İngiltere ve Fransa’nın yutmaya çalıştığı masum bir kurban olarak resmedilir.
- Kızılelmacı
söylemde Neo-İttihatçılık
Böylece, 1908’de meşrutiyetin ilan edilmesiyle birlikte iktidarı paylaşmaya
başlayan İttihat ve Terakki sahneye çıkar. Özellikle Balkan Savaşı’ndan
sonra gelişen pan-Türkçülük veya Turancılık İttihat Terakki bünyesinde
başat ideoloji haline gelmeye başlar. Turancılık, Cumhuriyet tarihinde
genellikle ülkeyi mahvettiği için eleştirilen ve reddedilen bir akımdır.
Fakat “Sarıkamış’a Giden Yol” kitabının Turancılığa yaklaşımı
tam olarak böyle değildir. Kitapta bizden Turancılığı anlamamız, hatta
onunla biraz empati kurmamız istenir. Açıktan Turancılık propagandası
yapılmasa da, hedefleri ve kullandığı araçlar itibariyle Turancılık milliyetçi
bir söylemle meşrulaştırılır.
Kitaba göre Turancılık, batıdaki hemen bütün toprakların kaybedilmesi
ve yeniden ele geçirilmesinin imkânsızlığı karşısında milliyetçi Türk
subaylarının yöneldiği “biraz maceracı”, “bira romantik”, ama yine de
masum bir projedir. Turancılık, şanlı Osmanlı-Türk imparatorluğunu bu
kez doğuda, Türkistan ellerinde kurmak için öne sürülmüştür.
Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girmesinde, Almanya’nın
desteğiyle tarihsel düşmanı Rusya karşısında varlığını sürdürme ve topraklarını
Türkî halkların yaşadığı bölgelere doğru genişletme hedefi önemli bir
yer tutar. Eğer kazanılacak olursa devletin topraklarının Hindistan’a
kadar genişletilebileceği hayalleri kurulur. Ayrıca yine Almanya’nın desteğiyle
güneydeki Arap toprakları elde tutulabilecek, böylece Almanya’nın istediği
şekilde İngiltere’nin Basra Körfezi ve Hindistan yolu üzerindeki hakimiyeti
kırılabilecektir.
Gelgelelim İttihat Terakki’nin emperyal Turancılık politikaları Anadolu
ve Mezopotamya halklarına çok pahalıya patlar. Ağırlıklı olarak Türklerin
ve Kürtlerin yaşadığı bölgelerden toplanan askerlerin hiçbir hazırlık,
yeterli erzak, teçhizat, eğitim vs. olmadan, üstelik önemli bir kısmının
(salgın hastalıklar, donma vs. gibi) savaş dışı nedenlerle öleceği tahmin
edilerek dört bir yanda savaşmaya gönderilmesi neresinden bakılırsa bakılsın
bir cinayettir.
Öyleyse Türkiye toplumunun, Türkçü-Turancı politikaların hâkimiyetinde
geçen I. Dünya Savaşı dönemiyle yalnızca Ermeni sorunu çerçevesinde değil,
yüz binlerce insanın emperyal-militarist bir projenin sonucu ölümü gönderilmesi
bakımından da hesaplaşması gerekmektedir. Elbette konunun bu şekilde
gündeme getirilmesi, emperyal bir vizyona sahip olmasa da başka pek çok
açıdan İttihat Terakki politikalarının devamcısı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin
seçkinlerini rahatsız edecektir. Özellikle militarist aygıt, militarizmin
bir toplumun geçmişinde nelere mal olduğunun tartışılmasını istemeyecektir.
Tabii bunun önüne geçmenin en iyi yolu, milliyetçi bir tarih yazımıyla
I. Dünya Savaşı döneminde yapılan kahramanlıkların, dökülen kanların vs.
yüceltilmesi ve Türk tarihinin gurur duyulacak bir sayfası olarak şanlı
geçmişteki yerini almasıdır.
“Sarıkamış’a Giden Yol” bu açıdan resmi tarihe katkısını sunar.
Ama Genelkurmay Başkanlığı’nın Kuzey Irak’ı işgal etme, en azından Irak
sınırı boyunca bir tampon bölge kurma planları yaptığı, anti-Kürt şoven
milliyetçiliğin doruğa çıkarıldığı bir dönemde Kızılelmacı tarih yazıcılığının
burada durması güncel ihtiyaçlarla bağdaşmayacaktır. İşte bu nedenle,
burada ele almaya çalıştığımız kitap, Kemalist tarih yazıcılığının pek
sahip çıkmadığı İttihat Terakki’yle, onun kadroları ve politikalarıyla
aramızda köprü kurmaya çalışır. Bizi, İttihat ve Terakki kadrolarını kendi
“milli kimliğimizin” tarihsel bir parçası olarak görmeye, yaptıklarını
takdir etmeye çağırır. Amaçlarında başarılı olamasalar da ne yapmışlarsa
“vatan sevgisi” için yapmışlardır. Her şeyden önce, onlar da “Şu Çılgın
Türkler”den değil midir?
Rejimin güncel ihtiyaçları doğrultusunda gündeme gelen Kızılelmacı
söylem böylece, Cumhuriyet döneminde pek gündeme gelmediği ölçüde, Enver-Cemal-Talat
üçlüsüne sahip çıkar. İttihat ve Terraki’nin Ermeni soykırımı, emperyal
çıkarlar uğruna Anadolu’da birkaç erkek neslinin neredeyse ortadan kaldırılması
gibi uygulamaları onaylanır. Devletin bekası güncel düzeyde şoven bir
milliyetçiliği ve sınır ötesi militarist hamleleri gerekli kıldığı ölçüde,
geçmişteki benzeri örnekler gündeme getirilmekte ve topluma benimsetilmeye
çalışılmaktadır.
- Sarıkamış:
”Neden Bir Kurşun Atmadan Öldünüz?”
“Sarıkamış’a giden Yol” kitabının asıl amacı, Sarıkamış muharebesinin
tarihinin devletin bekasının dayattığı güncel istemlere göre yeniden yazılması,
böylece bu büyük insani trajedi karşısında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin
(TSK) önceli sayılan Osmanlı ordusunun genelkurmay heyetinin aklanmasıdır.
Sarıkamış muharebesinde on binlerce askerin “düşmana tek bir kurşun
sıkmadan donarak ölmesi” Kemalist hareketin kadroları ile eski İttihat
Terakki kadroları arasındaki iktidar savaşının sonucu olarak ilk kez 1922’de
bir gazetede yayımlanan bir tefrikayla kamuoyuna duyurulmuştur. Daha önceleri,
yani muharebe kaybedildikten sonra gerçekte olup bitenler o zamanlar
Başkomutan Vekili ve Genelkurmay Başkanı olan Enver Paşa tarafından Osmanlı
Meclis’ten bile gizlenmiştir.
Dolayısıyla, Sarıkamış muhaberesinin Misak-i Milli sınırlarını esas
alan klasik Kemalist ideoloji ile günümüzde Kuzey Irak’taki Kürt siyasi
oluşumuna karşı işgal planları yapan Genelkurmay’ın sivil kanallarla pompalamaya
başladığı “Neo-İttihatçılık” arasındaki çatışma açısından simgesel bir
değeri vardır.
Kitap Sarıkamış muharebesinin anlatıldığı bölümde, gerçeğe daha yakın
olan Kemalist tarih yorumunu reddeder. Bu çerçevede, Sarıkamış’ın bir
trajedi ve tam bir askeri başarısızlık olduğu ve sorumlusunun başta Enver
Paşa olmak üzere ordu içindeki İttihatçı kadrolaşma olduğu gerçeğini gizlemeye
ve çarpıtmaya çalışır.
Sarıkamış muharebesinin simgesel değeri aynı zamanda emperyal bir savaş
oluşunda yatar. Bu muharebe, Çanakkale savaşı gibi bir savunma savaşı
değildir. Rusların Kafkasya ordularını imha etmeyi ve böylece Osmanlı
ordusuna Kafkasya’nın (belki de Turan ülkesinin) kapılarını açmayı hedefleyen
bir saldırı savaşıdır. Sarıkamış harekatı kısaca şöyle özetlenebilir:
Erzurum’da bulunan Osmanlı ordusunun bir kolordusu, Rus ordusunu gafil
avlamak üzere Allahuekber dağlarından hiç beklenmeyen bir mevsimde, Aralık-Ocak
(1915) aylarında geçerek bir çevirme harekatı yapacak, diğer kolordular
da saldırıya geçerek Rusların önemli bir askeri üssü konumundaki Sarıkamış’ı
ele geçirecektir. Ordu içindeki daha kıdemli komutanların bu harekata
karşı çıkması üzerine, Başkomutan Vekili Enver Paşa tarafından bazı
birliklerin başına genç İttihatçı komutanlar atanır.
On binlerce insanın emperyal militarist bir proje etrafında hiç tereddüt
etmeden ölüme gönderilmesi kitapta kınanmaz veya açıkça yanlış bulunmaz.
Oysa durum ayan beyan ortadadır. Bütün komuta heyeti, askerlere dağların
üzerinden yiyecek, giysi ve cephane ikmali yapılamayacağının farkındadır.
Aslında Osmanlı ordusu, hızla saldırıya geçecek hiçbir birliğin lojistik
desteğini sağlayacak durumda değildir. O zaman geriye tek seçenek kalır
ve Enver Paşa bu planı gözünü kırpmadan uygular: 3. Osmanlı ordusu bol
erzak, cephane vs. bulunan Sarıkamış’ı ele geçirmek üzere daima ileriye
doğru hareket edecektir. Yani ya Sarıkamış’ı işgal ederek gerekli erzağa
ve diğer malzemelere kavuşacak ya da dağlarda kırılıp gidecektir. Bir
başka deyişle, Enver askerlerine “ölmeyi emretmekte”dir.
Bu çılgın denebilecek planın sonunda yaşanan insani trajedi korkunç
boyutlardadır. Allahuekber dağlarını geçen kolordu mevcudunun büyük bölümünü
kaybeder. Sadece dağlarda “çevirme harekatı yapan” kolordu değil, her
ne pahasına olursa olsun geri çekilmemeleri emredilen başka kolordular
da büyük kayıplar verirler. Her biri 50.000-60.000 mevcutlu üç kolordudan
geriye 1.500, 1.000 ya da daha az asker kalır. Geri çekilmeme emri o kadar
irrasyoneldir ki, sonunda kolordu ve tümen karargâhları olduğu gibi Ruslara
esir düşer.
Kitap, tarihi şoven Türk milliyetçiliğinin talepleri doğrultusunda
tarihi yeniden yazmaya girişirken öncelikle trajedinin boyutunu küçültmeye
çalışır. Tıpkı “Ermeni Tehciri”ne uygulanan ırkçı yöntem uygulanır. Kemalist
tarihin öne sürdüğü gibi Allahuekber dağlarında donarak ölenlerin sayısı
90.000 kişi değil, en fazla 20.000-30.000 kişidir. Böylece güya olayın
vehameti azaltılır.
İkinci olarak, yazar Genelkurmay Başkanlığı’nın hazırladığı harp tarihi
kitaplarına dayanarak Sarıkamış’ta denenen kuşatma manevrasının aslında
başarılı olabileceği öne sürer. Genelkurmay’ın hazırlattığı harp
tarihi kitapları önceli olan Osmanlı ordusunun harekatlarına sahip çıkmakta,
Sarıkamış’ın askeri bir başarısızlıkla sonuçlanmasının nedeni olarak ise
bazı kolordu ve tümen komutanlarının cesaretsiz ve hantal davranmasını
göstermektedir.
Belki de ön önemlisi, “Sarıkamış’a giden Yol” kitabında insani
trajedinin askeri taktik ve stratejilerin gölgesinde kalmasıdır.
Yaşanan acılar, cinnet geçirmeler, donmalar, ayakların kesilmesi vs. ya
kahramanlık örnekleri olarak veya askeri operasyonun bir unsuru olarak
gündeme gelir. Bu korkunç acılar, en iyi ihtimalle, ıskalanan bir
askeri zaferden sonra “kahramanca dövüşen bu ordunun hak etmediği bir
kader” olarak nitelenecektir.
Sonuç olarak, tıpkı PKK’nin Dağlıca baskınında esir alınan askerler
örneğinde olduğu gibi, Kızılelmacı tarih yazımında yaşamın değil ölümün
kutsandığını söyleyebiliriz. Okuyucu olan bitene insancıl ve gerçekçi
bir açıdan değil, askeri manevralar, kahramanlıklar, askeri strateji ve
taktik hatalar zaviyesinden bakmaya davet edilir.
Dönemin erlere dönük askeri terminolojisi yazar tarafından da benimsenir
ve kullanılır. Sarıkamış muharebesinde durup dinlenmeden ilerlemeleri
emredilen askerlerin önemli bir bölümü yolda donarak ölür; bazıları ise
hastalıktan, yaralandığı için vs. savaşamayacak hale gelir; başkaları
ise bu cehennemden çıkışı civar köylere kaçıp saklanmakta bulurlar. İşte
bu “kayıplar” için komutanlar “döküntü” terimini kullanırlar. Yazar da
muharebeyi anlatırken kendini tutamaz ve birliklerin azalan mevcudundan
“döküntü” diye bahseder.
Son olarak, ölümün kutsandığı ve militarizm ile emperyal hedeflerin
yüceltildiği Kızılelmacı bir kitap olan “Sarıkamış’a Giden Yol”daki
anlatımı, Yaşar Kemal’in son dönem romanlarından “Fırat Suyu Kan Akıyor
Baksana”’daki (Bir Ada Hikâyesi I, Adam Yayınları,
14. Baskı, 2002) tasvirler ile karşılaştırmak ilginç olacaktır. Yaşar
Kemal, Sarıkamış’ı muhtemelen gerçekliğe çok daha yakın bir biçimde ve
acıları yaşayan insanların gözünden tarif eder. Romanın kahramanlarından
birisi, Rumların mübadeleye tabi tutulmasından sonra Ege’deki bir adada
saklanan Vasili’dir. Sarıkamış savaşına da katılan Vasili bir kediye şunları
söyler:
“Ben hiç Sarıkamış’ı gördün mü kedi? Sarıkamış içinde Aynalı Çarşı.
Aynalı Çarşı cehennem. (…) Sarıkamış savaşını görmemiş, yaşamamış insan
dünyada hiçbir şeyi görmemiş, yaşamamış, demektir. Erzurum içinde Aynalı
Çarşı. Sen kedi, sen hiç, uykucu, rahat, gerinen kedi, sen hiç Allahuekber
dağında olup bitenleri gördün mü? İnsan boyu, iki insan boyu karın içinde
yalınayak, başı kabak, pantolonu yırtılmış, kaputsuz, ceketsiz, koyunları
bit dolu, donmuş elleriyle kaşıyamayanları, Rus topçusunun karlı dağları
ateşe, zindana çeviren güllelerini, karla birlikte uçuşan kolları, bacakları,
kollarla bacaklarla, gövdelerle birlikte gökten yağan kanları, Allahuekber
dağlarının doruklarında fırtınaya, boraya tutulup donan, taş kesilen,
donmuş kirpikleri, kaşları, donmuş gözleriyle bakan on binlerce askeri
gördün mü hiç? Sen bunları görmediysen hiçbir şey görmedin demektir (…)”
(a.g.e., s. 111)
İnsanın böyle insancıl bir anlatım karşısında savaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nun
son dönemini, İttihat Terakki’nin ve Turancı ideolojinin halklara
yaşattıklarını sorgulamaması mümkün değildir.
Notlar:
Kültürel Çoğulcu
Gündem sitesinden alınmıştır
[*] Demokratik Aydınlanma İnisiyatifi (DAİ) hakkında bilgi için bkz.
http://www.daplatform.com/pages.php?A=about
[1] Klasik işleyişteki bu kırılmayı işleyen ve son yıllardaki güncel
gelişmeleri ele alan nitelikli bir çalışma için bkz. Mesut Yeğen, “Mustakbel
Türk’ten Sözde Vatandaşa: Cumhuriyet ve Kürtler” makalesi, aynı
adı taşıyan kitabın içinde, İletişim Yayınları, 2. baskı, 2006).
[2]Anti-Kürt hıncın sıradan faşizm şeklinde hangi biçimlere büründüğünü,
2005 yılına kadar yaşananlar çerçevesinde ele alan nitelikli ve
somut verilere dayalı bir çalışma için bkz. Tanıl Bora, “‘Kitle
İmhalarla Yok Etmek Lazım’ – Gelişen Anti-Kürt Hınç”, Medeniyet
Kaybı: Milliyetçilik ve Faşizm Üzerine Yazılar, Tanıl Bora içinde, Birikim
Yayınları, 1. Baskı, 2006)