AKP’nin Anayasa Taslağı Gerçekten “Sivil” mi?
Taylan Doğan
16 Kasım 2007
Ülkemizde 22 Temmuz seçimlerinden sonra Kürt sorunu etrafındaki
gelişmeler, sivil ve demokratik bir anayasa tartışmalarını geri
plana attı. Buna karşın, AKP’nin anayasa taslağının tartışılmaya
devam edilmesi ve geniş kesimlerin mümkün olduğunca bu tartışmaya
dahil edilmesi gerekiyor. Anayasaların yenilenmesi, toplumların
tarihinde önemli dönüm noktaları oluşturuyor. Bir kez kabul
edildikten sonra 20-30 yıl o anayasa ile yaşamaya başlıyoruz.
Nitekim 12 Eylül anayasasının bu açıdan bir dönüm noktası oluşturduğu
ve demokratik yaşamı nasıl derinden etkilediği herkesçe biliniyor.
Şimdi de önümüzde, aynen kabul edilmese bile en azından büyük
ölçüde kabul edilmesi beklenebilecek bir anayasa taslağı duruyor.
Gelecek 20-30 yılımızı belki de bu anayasayla geçireceğiz.
Anayasaların bu kadar belirleyici olup olmadığı sorulabilir
ve aslında önemli olanın rejimin karakterini de belirleyen uygulama
aşaması olduğu ileri sürülebilir.
Türkiye’nin yakın tarihine bakar ve 1961 Anayasası’nı, 1971’de
12 Mart darbesinden sonra yapılan kapsamlı değişiklikleri, ardından
12 Eylül Anayasası’nı, sonra bu anayasada 1995, 1999 ve 2001
yıllarında yapılan ciddi değişiklikleri ve son olarak AKP taslağını
karşılaştırmalı olarak incelersek farklı bir sonuca ulaşırız.
Her şeyden önce Türkiye – darbe ve iç savaş dönemleri dışında
– gerçek anlamda bir diktatörlükle yönetilmiyor. Hatta darbe
ve iç savaş dönemlerinde bile uygulamalara yasal bir temel kazandırılmaya
çalışılıyor. Elbette köy yakmalar, işkenceler, Diyarbakır cezaevi
gibi örnekler belirli dönemlerde anayasanın ve yasaların tamamen
rafa kaldırıldığını gösteriyor. Ama bu iç savaş dönemlerinde
bile rejim, ağır insan hakları ihlallerini gerçekleştirmeye
son derece müsait yasal bir mevzuata dayanmaya özen gösteriyor.
Bu yasal mevzuat da kaynağını anayasadan alıyor.
12 Eylül anayasasının orijinal haline bakıldığında bile,
Türkiye’nin “Batı demokrasinin” ve “muasır medeniyetin” bir
parçası olmaya çalıştığı, vatandaşa “evrensel” hak ve özgürlüklerin
tanındığı ve hangi koşullarda bunların kısıtlanabileceğinin
ayrıntılı şekilde tarif edildiği görülebilir. Nitekim, Batılı
ülkelerle karşılıklı olarak oynanan bu “demokratikleşme” oyunu
işe yaramıştır. Örneğin, 12 Eylül darbesiyle Türkiye’nin üyeliğini
askıya alan Avrupa Konseyi (AK), yeni anayasanın kabul edilmesi
ve “demokrasiye geçilmesi”yle birlikte üyeliği iade etmiştir.
Bu açıdan baktığımızda, Türkiye’nin, anayasalarının harika
olduğu, fakat hiçbir şekilde uygulanmadığı eski sosyalist ülkeler
kategorisine girmediğini söyleyebiliriz.
Peki bu tartışma bu kadar önemli mi? Şundan dolayı önemli:
Yakın tarih bize ülkemizdeki anayasaların iktidar blokları arasındaki
bir uzlaşmayı temsil ettiğini gösteriyor. Bir başka deyişle,
egemenler yeni bir anayasaya gerek duyduklarında, genellikle
bu, ülkeyi gelecek 20-30 yılda o şekilde “yönetmek” istedikleri
anlamına geliyor. Bu nedenle, temel hak ve özgürlüklerden kadın
sorununa, sosyal haklardan çevrenin tahrip edilmesine ve kültürel
haklara kadar gerçekte anayasaların genel bir siyasi programı
şekillendirdiğini söylemek abartılı olmaz. Bizim de toplum olarak,
gelecek 20-30 yıl için layık görüldüğümüz “yönetim biçimini”
incelememiz ve erkenden bir bilinçlenme sağlayıp itirazlarımızı
ve taleplerimizi dile getirmemiz gerekiyor.
Daha kısa ve orta vade açısından ise şunu söyleyebiliriz:
Ülkemiz Kürt sorunu etrafında geliştirilen resmi politikalarla
yeniden “askeri çözüm”ün öne çıktığı 90’lı yıllara benzer bir
döneme giriyor. Bu dönemlerde yaygın insan hakları ihlalleri
yaşandığını, ifade özgürlüğünün ağır şekilde kısıtlanmasıyla
tartışma alanının iyice daraltıldığını ve haklarını arayan bütün
kesimlerin örgütlenme özgürlüklerinin fazlasıyla sınırlandırıldığı
biliyoruz. Mevcut anayasa taslağı, bu filmi tekrar görmemize
cevaz veren bir yapıya mı sahip, yoksa devletin toplum üzerindeki
baskısına daha önceki dönemlerden farklı olarak ciddi sınırlamalar
getiriyor mu? Türkiye’de farklı toplumsal kesimler “sivil” bir
anayasa derken, öncelikle hareket alanlarının çok fazla kısıtlanmamasını
talep ediyorlar.
1) AKP Taslağı Hakkında Bazı Kafa Karışıklıklarının Giderilmesi,
AKP’nin Rejimle Uzlaşması ve “Kötü Niyeti” Okuma Önerisi.
Bu yazı, AKP’nin bazı öğretim üyelerine hazırlattığı anayasa
taslağını temel hak ve özgürlükler, siyasi ve sendikal haklar
açısından ele almayı amaçlıyor. Fakat önce taslak hakkındaki
bazı kafa karışıklıklarının giderilmesine ihtiyaç var.
a) “Bu anayasanın neresi yeni?”
AKP taslağını birlikte inceleme şansı bulduğum arkadaşlar
haklı olarak bu soruyu sordular; çünkü gerçekten ortada garip
bir durum vardı.
Ülkemizdeki toplumsal muhalefetin son derece dinamik entelektüel
çalışma tarzı, maalesef anayasa taslağı hakkında çok temel hususlarda
bilgi edinmemiz için yeterli olmadı. Muhalifler anayasa taslağı
açıklandığında genellikle “ezber”lerini tekrar etmekle yetindiler.
Bir anayasanın en temel özelliğinin haklar ve özgürlükler olmasına
karşın, bu konu pek gündeme gelmedi; daha çok anayasanın “neo-liberal”
politikalara göre şekillendirildiği ve “sosyal devlet”in tamamen
ortadan kaldırıldığı öne sürüldü.
Her ne kadar ayrı bir yazıda ele alınmayı hak etse de, bu
konuda şunları söylemek istiyorum: 12 Eylül Anayasası Batı’daki
gibi genel sağlık sigortası, işsizlik sigortası, düşük gelirli
ailelere gelir ve konut güvencesi, tüketici hakları gibi kamu
yararını gözeten çeşitli düzenlemeler mi öngörüyordu ki mevcut
taslak bunları kaldırıldı? Elbette taslakta devletin sosyal
işlevlerine ilişkin geriye götürücü unsurlar var. Fakat anayasada
“sosyal devlet”le ilgili hükümler aranırken, Türkiye ekonomisinin
zaten son 20-30 yıldır neo-liberal politikalara göre düzenlendiği
gerçeği göz ardı edilmemeli. Bugün ülkemizde neo-liberal politikalar
iyice yerleşmiş durumda ve sanki son 20-30 yıldır ortada “sosyal
devlet”e benzer bir şeyler varmış gibi tartışmak toplumda karafa
karışıklığına yol açabiliyor.
Muhaliflerin bir anayasa tartışmasında öne çıkması gereken
temel hak ve özgürlükler hakkında pek bir şey söylememiş olması
ise gerçekten düşündürücü. Bana göre bu yaklaşım, sınırlı sayıda
demokrat, liberal aydını ve insan hakları savunucusunu dışarıda
tutarsak, ülkemizde toplumsal muhalefetin insan hakları sorununu
hâlâ içselleştirmediğine işaret ediyor. Nasıl olsa o konu Avrupa
Birliği (AB) sürecine ve liberal aydınlara bırakılacak kadar
önemsizdir!
Anayasa taslağının ne ölçüde yeni olduğuna dönersek, büyük
bir kesinlikle şunu söyleyebiliriz: Özellikle temel hak ve özgürlükler,
siyasi haklar ve sendikal haklar konularında mevcut anayasa
taslağı, AB uyum sürecinde 1999 ve 2001 yıllarında yapılan kapsamlı
değişiklikleri aynen koruyor. Yani bu hususlarda taslakta karşımıza
çıkan maddeler, mevcut anayasada zaten var. Öyleyse farklı
olan ne? Ayrıca, biz toplum olarak “uyum sürecinde” yapılan
değişiklikleri yeterli görüyor muyuz? AB sürecinde değiştirilmiş
haliyle 12 Eylül Anayasası’ndan memnun muyduk?
Bilgisel donanıma önem veren bir muhalefetin yokluğunda,
bir tür propaganda aygıtı olan kitle medyası devreye girdi ve
“Kuzey Irak’a olası operasyon” tartışmaları daha başlamamışken
insanların kafasına “AKP’nin sivil bir anayasa hazırladığı”
imgesi kazınmış oldu. Tabii ki asker ve sivil “ulusalcı” kesimler
de tartışmayı, “Cumhuriyet’in temel ilkeleri” ve “türban” gibi
alanlara sıkıştırarak AKP’ye büyük bir hizmet etmiş oldular.
Oysa bize yeni diye sunulan taslak, yukarıda saydığım konularda
zaten mevcut anayasanın hemen hemen aynısıydı. Kemalist bir
muhalefet ile aşırı pragmatik bir hükümet arasındaki tartışma
bu gerçeğin görülmesine imkân tanımadı.
Yine de, bu temel konularla ilgili olarak birkaç önemli yenilikten
bahsedebiliriz. Örneğin, Genel Esaslar bölümünde devletin
dilinin değil, “resmi dili”nin Türkçe olduğu belirtiliyor.
Son derece önemli olan bu değişikliğin AKP tarafından sahiplenip
sahiplenilmeyeceğini ise önümüzdeki süreçte göreceğiz. Siyasi
Hak ve Ödevlere ilişkin bölümde ise, alternatiflerden birisi
olarak anayasal vatandaşlık tanımı getiriliyor. Ama hemen arkasından
gelen bir başka “alternatif”te, “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık
bağı ile bağlı olan herkese, din ve ırk farkı gözetilmeksizin
Türk” deneceği söyleniyor. Böylece, “Türkiyelilik” yerine etnik
bir kimlik olan Türk kimliği bir seçenek olarak saklanıyor.
Anadilde eğitim de sınırlı bir ilerlemenin olduğu bir başka
alan: Mevcut anayasada, “eğitim” başlığı altında “Türk
vatandaşlarına Türkçenin dışında başka hiçbir dil anadil olarak
öğretilemez” denirken, taslakta “Eğitim dilinin Türkçe olduğu”,
fakat, “Türkçeden başka dillerde eğitim ve öğretim”in kanunla
düzenleneceği öngörülüyor. Böylece anadilde eğitime yabancı
dillerin öğretilmesiyle aynı statüde bir kapı aralanmış oluyor.
Ama “vatandaşların Türkçe dışındaki ana dilleri” gibi kültürel
çoğulculuğa işaret eden herhangi bir ifadeye yer verilmiyor.
Böylece, 90’larda on binlerce insanın yaşamına mal olan Türkiye’nin
kültürel çoğulcu kimliğinin kabul edilmesine karşı gösterilen
direnç, mevcut taslakta yine sürdürülüyor.
Çok önemli bir geri adım olarak, kadınların eşitlik talebiyle
uyum içinde 2004 yılında yapılan anayasa değişikliğine yer verilmiyor
ve kadınlar, yaşlılar, çocuklar ve özürlüler gibi özel olarak
korunmaya muhtaç insanlar kategorisine konuyor.
Bunlar dışında, temel hak ve özgürlükler, siyasal ve sendikal
haklar konularında AB uyum sürecinde mevcut anayasada yapılan
değişikliklerin korunmasıyla yetiniliyor. Meğer yeni bir anayasa
derken, özgürlükler lehine sınırlı bir değişikliğe uğratılmış
olan mevcut anayasayı tartışıyormuşuz!
“Peki, bu anayasa hiç ciddi bir değişiklik içermiyor mu?”
diye sorulabilir. Elbette içeriyor. Fakat bunlar yukarıda saydığım
alanlarda değil, devletin iç örgütlenmesini ilgilendiren “Yürütme
ve Yargı” alanlarında. Daha özel olarak söylersek, Cumhurbaşkanının
yetkileri, yüksek yargı organlarının seçimi ve YÖK gibi konularda
12 Eylül’ün kurduğu düzeni büyük ölçüde değiştiren kapsamlı
değişiklikler var. Bana göre, bunlar desteklenmesi gereken demokratik
nitelikteki değişikler. 12 Eylül anayasası, YÖK, RTÜK (Radyo
Televizyon Yüksek Kurulu), Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay,
Genelkurmay Başkanlığı gibi devletin temel kurumları söz konusu
olduğunda, hangi hükümet gelirse gelsin asla değişmeyecek bir
yapı kurmayı hedeflemişti. Cumhurbaşkanları, militarist iktidar
yapılarının istemlerine uygun kişilerden seçilecek ve bu kurumlarda
kilit görevlerde olanları seçecek veya doğrudan atayacaktı.
Nitekim geçtiğimiz aylarda eski Cumhurbaşkanı Sezer’in direnişinde
ve yüksek yargı organlarının verdikleri kararlarda devletin
bu “çelik” yapısı gözler önüne serilmiş oldu.
Uluslararası sermayeyle son derece iç dışlı olan ve bölgede
ABD’ye paralel politikalar izlemeye çalışan bir hükümet bu denli
katı bir yapılanmayla kalıcı bir icraat yapamazdı. Dolayısıyla
elinin rahatlaması gerekiyordu. Böylece yeni anayasa taslağının
temel hak ve özgürlüklere ilişkin bölümleri değişmeden kalırken,
Cumhurbaşkanlığının yetkileri sembolik düzeye çekildi; hükümetin
hareket alanı genişletildi ve yüksek yargı organlarının seçiminde
TBMM daha etkin bir konuma getirildi.
Yürütme ve yargıyla ilgili bu değişiklikleri ayrı bir yazıda
ele almaya çalışacağım. Şimdilik şunu söyleyelim ve geçelim:
Bu konular tartışılırken, özelleştirmeler karşısında özünde
devletçi kararlar veren ve oligarşik bir siyasi sistemi ayakta
tutmaya hizmet eden bu gerici yapılanmayı savunma durumuna düşülmemesi
ve halkın iradesine güven duyulması gerekiyor. Oysa bazı meslek
örgütleri yöneticileri, anayasa taslağında “sosyal haklar tırpalanıyor”
dedikten sonra, “artık hükümetin özelleştirme kararlarını veto
edecek bir Cumhurbaşkanı veya iptal edecek bir anayasa mahkemesi
de yok” diyebiliyorlar. İşçilerin haklarını korumak için devletçi
bir sistemden medet ummamalıyız; bunun yerine, özellikle Latin
Amerika’da gündeme gelen işyerlerinin demokratikleştirilmesi
çabaları üzerinde durmak daha çözümleyici olacaktır.
Sonuç olarak, birazdan aşağıda göstermeye çalışacağımız gibi,
AKP’nin anayasa taslağıyla haklar ve özgürlükler konusunda “bu
kadar değişiklik yeter!” çizgisinde rejimle uzlaştığını, asıl
muharebenin ise “ulusalcılar”ın o kadar üzerine titrediği Cumhurbaşkanlığının
yetkileri ve rejimin bekçiliğini yapan yüksek yargı organların
seçimi gibi alanlarda döndüğünü söyleyebiliriz.
Öte yandan, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) anayasal bir kurum
olarak varlığını sündürüyor; dolayısıyla “askeri vesayet” rejimi
ciddi bir tartışmanın konusu haline bile gelemiyor. Genelkurmay
Başkanlığının Savunma Bakanlığına bağlanması, böylece TSK’nın
bütçesinin sivil denetime açılması veya yargının çift başlılığına
son verilmesi için Askeri Yargıtay’ın kaldırılması gibi hükümler
kesinlikle yok. Sadece, sivil makamlarla askeriye arasında idari
kararlardan doğan uyuşmazlıkların son inceleme mercii olan Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi kaldırılıyor.
b) “Kötü niyetli okuma” önerisi
Bir anayasa metni birkaç farklı şekilde okunabilir. Hak ve
özgürlükler sınırsız olamayacağına göre, anayasa metinlerinde
bazı sınırlama ölçütleri getirilmesini normal karşılarsınız.
“Sonuçta ortada bir devlet söz konusu ve tabii ki bazı genel
sınırlamalar getirecek” diye düşünürsünüz.
Fakat söz konusu olan, yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi,
“demokrasi takiyesi” yapan Türkiye gibi bir ülkeyse, özellikle
kötü niyetli bir okuma yapmak faydalı olabilir.
Gerek 12 Eylül anayasasının orijinalinde gerekse – temel
hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda onun AB sürecinde değiştirilmiş
halinden başka bir şey olmayan – AKP taslağında izlenen kalıp
şöyle tarif edilebilir: Önce ilgili maddedeki özgürlük insan
hakları hukukuna uygun olarak vatandaşa tanınır. Fakat ardından
ilgili özgürlüğün hangi koşullarda sınırlanacağı hakkında o
kadar çok koşul getirilir ki, tanınan özgürlüğün içi boşalmış
olur. Özellikle “milli güvenlik”, “kamu düzeni”, “genel sağlık”,
“genel ahlâk”, “suçun önlenmesi” gibi muğlak tanımlar içinden
geçilen konjonktüre göre “sert” veya “yumuşak” yorumlanmaya
çok müsaittir. “Olağanüstü hal ve sıkıyönetim dönemlerinde …”
diye başlayan sınırlamalar ise, her şeyin “olağan dönemde” olduğu
gibi gitmeyeceğini, olağanüstü dönemlerde bu hak ve özgürlüklerin
kağıt üzerinde kalacağını size açıkça hatırlatmaktadır.
Bu muğlak sınırlamalar 12 Eylül Anayasası’nın orijinalinde
olduğu gibi genel olarak AKP taslağında da korunuyor. Daha geriye
gidildiğinde ise görece demokratik bir anayasa olan 1961 anayasasında
da mevcut oldukları, fakat 12 Mart’ta yapılan değişikliklerle
daha yoğun bir şekilde anayasaya girdikleri görülebilir. O gün
bugündür ülkeyi yönetenler şu mesajı verir gibidir: “Bugün suç
sayılmayan bir şey yarın pekâlâ suç sayılabilir.”
Bu nedenle, 71 darbesinden bu yana T.C. anayasaları bireyin
hak ve özgürlüklerini devlet karşısında koruyan metinler değil,
devlet kendisini tehdit altında hissettiğinde onun hareket alanını
genişleten, yani olağan ve olağanüstü koşullarda iki farklı
hukukun uygulanabileceğini önceden bildiren metinler olagelmiştir.
Bu anlamda, AKP’nin anayasa taslağının devletin, toplumun
temel hak ve özgürlüklerini çiğneyebilmek için kendisine açık
kapı bırakıp bırakmadığı şeklinde “kötü niyetli” bir okumayla
incelenmesini öneriyorum.
2) Orijinal 12 Eylül Anayasasının Aşırılıkları ve Aşırılıkları
Giderilmiş AKP Taslağı
12 Anayasası’nın 1982’de kabul edilen ilk metnindeki bazı
maddeler aşırıya varan sınırlamalar getirir; hatta hareket alanını
neredeyse sıfırlar. Bu maddeler bir anayasa hükmü gibi değil,
bir kanun maddesi gibi yazılmıştır. Tabii ki amaç işi şansa
bırakmamaktır. Tipik bir madde seçebiliriz. Örneğin, orijinal
12 Eylül anayasasının basın hürriyetini düzenleyen hükmünde
temel sınırlayıcı koşullar şu şekilde dile getiriliyor:
Basın Hürriyeti
Basın hürdür, sansür edilemez. (…)
Devletin iç ve dış güvenliğini, ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğünü tehdit eden veya suç işlemeye ya da ayaklanma veya
isyana teşvik eder nitelikte olan veya Devlete ait gizli bilgilere
ilişkin bulunan her türlü haber veya yazıyı, yazanlar veya bastıranlar
veya aynı amaçla, basanlar, başkasına verenler, bu suçlara ait
kanun hükümleri uyarınca sorumlu olurlar. Tedbir yolu ile dağıtım
hakim kararıyla; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun
açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle önlenebilir. Dağıtımı
önleyen yetkili merci, bu kararını en geç yirmi dört saat içinde
yetkili hakime bildirir. Yetkili hakim bu kararı en geç kırk
sekiz saat içinde onaylamazsa, dağıtımı önleme kararı hükümsüz
sayılır. (…)
Aslına bakılırsa, suç teşkil ettiği öne sürülen yazıları
“yazanlar, bastıranlar veya aynı amaçla basanlar …” şeklinde
uzayıp giden suç zinciri bir anayasa açısından fazlalıktır.
Normal koşullarda yazıyı yazan ve yayınlayanlar dışındakileri
(yani matbaacıları, dağıtımcıları vs.) suçlamak aşırı ölçüde
anti-demokratik olduğu için tepki de çekmektedir. Bu suç zinciri,
mevcut taslakta olduğu gibi anayasa metninden çıkartılabilir
ve (halihazırda olduğu gibi) olağanüstü bir yasa olan Terörle
Mücadele Yasası’na (TMY) dahil edilebilir. Böylece, AB’ye üyelik
sürecindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasını bir polis tüzüğü
kimliğinden kurtarmak için aşırı sertlikle ifade edilmiş sınırlayıcı
gerekçeler de belli ölçülerde hafifletilebilir.
Bunları, basın özgürlüğü konusunda mevcut taslakta yapılan
değişikliği küçümsemek için söylemiyorum. Fakat bir sınırlamayı
değerlendirirken, o hak ve özgürlüğün özüne dokunup dokunmadığını
ölçüt almamız gerektiğini düşünüyorum. Bu açıdan baktığımızda
aşırılıkları giderilmiş, fakat özünde benzer yasaklar içerdiği
söylenebilecek taslaktaki aynı madde daha mı demokratiktir?
Bence tartışmaya değer. Aşağıda AKP taslağında basın ve yayın
özgürlüğünü düzenleyen maddeyi veriyorum:
Basın ve yayın hürriyeti
Basın hürdür, sansür edilemez (…)
[Basın ve yayın hakkı ve hürriyetinin] kullanılması; millî
güvenliğin, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlâkın, başkalarının
şöhret veya haklarının, özel veya aile hayatının korunması,
suçların önlenmesi, devlet sırrı olarak usûlünce belirtilmiş
bilgilerin açıklanmaması, yargının bağımsızlık ve tarafsızlığının
sağlanması, savaş kışkırtıcılığının engellenmesi, her türlü
ayrımcılık, düşmanlık veya kin ve nefret savunuculuğunun önlenmesi
amaçlarıyla sınırlanabilir. (…)
Süreli ve süresiz yayınlar hâkim kararıyla, gecikmesinde
sakınca bulunan hallerde ise kanunun yetkili kıldığı merciin
emriyle toplatılabilir. Toplatma kararı veren yetkili merci,
bu kararını en geç yirmi dört saat içinde yetkili hâkime bildirir.
Hâkim bu kararı en geç kırk sekiz saat içinde onaylamazsa, toplatma
kararı hükümsüz sayılır. Süreli yayınların durdurulması da aynı
hükümlere tâbidir; ancak bu yayınların kapatılması sadece mahkeme
kararıyla mümkündür. Toplatma, durdurma ve kapatmaya ilişkin
şartlar ile usul ve esaslar kanunla düzenlenir
İşte bu nedenle, 12 Eylül anayasasının orijinal haliyle mevcut
AKP taslağını karşılaştırırken dikkatli bir değerlendirme yapılması
gerekiyor. Bu değerlendirmelerde, devlet aygıtının anayasa ile
ilgili hak ve özgürlüğü istediği zaman kullanılamaz hale getirme
imkânına kavuşup kavuşmadığına bakılması gerekiyor.
3) AKP Taslağında Temel Hak ve Özgürlükler, Siyasi ve
Sendikal Haklar
Şimdi herhangi bir karşılaştırma yapmaksızın AKP taslağında
bazı temel hak ve özgürlüklere nasıl yer verildiğini incelemek
istiyorum.
a) Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması ve
temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması
Başka ülkelerin anayasalarında var mi bilmiyorum, ama T.C.
anayasalarında Temel Hak ve Hürriyetler kısmının hemen altında,
Genel Hükümler bölümünde, Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye
Kullanılamaması ve Hak ve Hürriyetlerin Kullanılmasının
Durdurulması gibi garip maddeler var.
AKP’nin “sivil” anayasa taslağında temel hak ve özgürlükleri
değerlendirmek için burası uygun bir başlangıç noktası olarak
görünüyor. “Kötüye Kullanmama” ile ilgili olarak iki alternatif
hazırlanmış. Belli ki rejimin nabzı ölçülecek ve duruma göre
karar verilecek.
Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması
Alternatif 1
Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla
tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesine veya Anayasada
belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasına imkân verecek
şekilde yorumlanamaz.
Alternatif 2
(1) Anayasada yer alan temel hak ve hürriyetlerden hiçbiri,
Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve
insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan
kaldırmaya yönelik eylemler biçiminde kullanılamaz.
(2) Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere,
Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesine
veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasına
imkân verecek şekilde yorumlanamaz.
Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması
Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde,
milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek
kaydıyla, temel hak ve hürriyetlerin kullanılması, durumun gerektirdiği
ölçüde sınırlandırılabilir veya durdurulabilir veya bunlar için
Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.
Burada önemli olan husus, yukarıdaki iki maddenin bütün hak
ve özgürlüklerin hangi koşullarda “kötüye kullanılmış” sayılacağına
ilişkin ölçütler vermesi ve hangi koşullarda askıya alınabileceğini
belirlemesidir.
“Kötüye kullanmama” maddesinde eğer ikinci alternatife karar
kılınırsa – ki mevcut konjonktür dikkate alındığında bu olasılık
daha ağır basıyor – rejimin dayanakları tartışma ve sorgulama
konusu yapıldığında hak ve özgürlükler ciddi şekilde sınırlanabilecek.
“Kullanılmasının durdurulması” maddesi ise, yukarıda değinmeye
çalıştığım ikili hukuk sistemine işaret ediyor. Yani, savaş
ve seferberlik gibi daha normal karşılanabilecek “olağanüstü”
dönemlerin yanı sıra “sıkıyönetim” ve “olağanüstü hal” de anayasal
rejimin bir parçası haline getiriliyor. Böylece bir anayasada
hak ve özgürlüklerin bütünüyle rafa kaldırılabileceği, hak ve
özgürlükler bölümünün girişinde açıkça yazabiliyor.
b) Kişi hürriyeti ve güvenliği
Bu madde kişi özgürlüğünün hangi koşullarda kısıtlanabileceğine,
yani gözaltına alma ve tutuklama koşullarına ve kişinin hangi
sürelerde hakim önüne çıkartılması gerektiğine ilişkin olduğundan
temel bir önem taşıyor.
Kişinin ancak hakim kararıyla tutuklanabileceği ve suç üstü
durumu dışında keyfi olarak gözaltına alınamayacağı evrensel
olarak kabul edilen bir ilkedir. Oysa, taslakta “hakim kararı
olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca
bulunulan hallerde, suçluluğu hakkında kuvvetli belirtiler bulunan
kişiyi mahkeme önüne çıkartmak amacıyla ... yapılır” deniliyor.
Böylece son derece keyfi gözaltılar için kapı aralanmış oluyor.
T.C. anayasalarında “gecikmesinde sakınca bulunan hallerde”
ifadesine bu kadar sık başvurulması, ilk olarak 12 Mart darbesiyle
yapılan kapsamlı anayasa değişikliklerinde görülüyor. Asıl ilginç
olanı ise bu ifadenin 2001’de yapılan anayasa değişikliğinde
– ve dolayısıyla mevcut taslakta da – yine yoğun biçimde kullanılıyor
olması.
Bu maddenin özgürlüklerin özüne dokunmak için kullanılabilecek
başka bir fıkrası ise şu:
Yakalanan veya tutuklanan kişiye, yakalanma ve tutuklanma
sebepleri ve hakkındaki iddialar her halde yazılı ve bunun mümkün
olmaması halinde sözlü olarak derhal; toplu suçlarda ise en
geç hakim huzuruna çıkarılıncaya kadar bildirilir.
Neden toplu suçlarda “en geç hakim huzuruna çıkarılıncaya
kadar” ibaresine gerek duyuluyor? 2006 yılında Atılım
gazetesi mensuplarına operasyon düzenlenmiş ve hangi suçla tutuklandıklarını
bilmeden, üstelik avukatlarının dosyaya erişme olanağı da olmaksızın
6 ay hakim önüne çıkartılmayı beklemişlerdi. Tabii bu düzenleme
TMY’de yer alıyor. Bizi burada ilgilendiren, TMY gibi faşizan
zihniyete dayanan bir yasanın kaynağını anayasadan alabilmesi;
başka bir deyişle, anayasanın bu tür yasalara cevaz veren nitelikte
olup olmadığı.
Bu maddenin ikili hukuk tesis etmeye yönelik bir başka fıkrası
ise şöyle; "Yakalanan veya tutuklanan kişi (...) en geç kırk
sekiz saat, toplu olarak işlenen suçlarda ise en çok dört gün
içinde hakim önüne çıkartılır. Kimse bu süreler geçtikten sonra
hakim kararı olmaksızın hürriyetinden mahrum bırakılamaz."
Buraya kadar, toplu suçlarda dört günlük gözaltı süresi dışında
eleştirilecek pek fazla bir şey olmadığı söylenebilir. Peki
hemen peşi sıra gelen şu cümle için ne diyebiliriz: "Bu süreler,
olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilir."
Ne kadar süreyle uzatılabilir? Bir sınır dahi yok. Bu noktada
çifte hukuk sistemi devreye girer ve demokratik düzen içinde
tanınan özgürlüklerin olağanüstü dönemlerde hiçbir geçerliliğinin
olmayacağı, her şeyin devlet yetkililerinin insafına kaldığı
açıkça söylenir.
c) “Milli güvenlik, kamu düzeni ...”
Temel hak ve özgürlüklerle ilgili bundan sonra ele alacağımız
maddelerin hemen hepsinde, söz konusu hak ve özgürlüğün özüne
yönelik, muğlak ve keyfi sınırlamalar getirildiğini görebiliriz.
Kalıp çoğu zaman aynıdır. Önce hak ve özgürlükler tanınmakta,
sonra hangi hallerde kısıtlanabileceği belirtilirken “Milli
güvenliğin, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlakın, başkalarının
hak ve hürriyetlerinin korunması veya suç işlenmesinin önlenmesi
sebebiyle usulüne uygun olarak verilen hakim kararı olmadıkça;
yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan
hallerde kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça”
denmekte ve şöyle sonlandırılmaktadır: “Yetkili merciin kararı
yirmi dört saat içinde görevli hakimin onayına sunulur. Hakim,
kararını [burada ilgili özgürlüğün kısıtlanmasına dönük
güvenlik önlemi belirtiliyor] itibaren kırk sekiz saat içinde
açıklar; aksi halde [söz konusu güvenlik önlemi] geçersiz
sayılır.”
2001’de AB uyum sürecinde getirilen ve yeni taslakta da korunan
bu sistematiğin gerçekte 12 Eylül anayasasının orijinalinden
çok farklı olmadığını görebilmek için temel özgürlüklerden birisini
örnek olarak alabiliriz. İnsanların üstünün, eşyasının aranması
ve el koyulmasının sınırlarını düzenleyen “Özel hayatın gizliliği
ve korunması” başlıklı (taslağa göre) 19. madde bunun için
uygun olabilir:
Özel hayatın ve aile hayatının gizliliği ve korunması:
(1) Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.
(2) Millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel sağlığın,
genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması
veya suç işlenmesinin önlenmesi sebepleriyle usulüne uygun olarak
verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak
gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili kılınmış
merciin yazılı emri bulunmadıkça, kimsenin üstü, özel kâğıtları
ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin
kararı yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur.
Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırk sekiz saat içinde
açıklar; aksi halde el koyma kendiliğinden kalkar.
Söz konusu olan, hepimizin yakından bildiği bir uygulamayla
üstümüzün polis tarafından keyfi şekilde aranması ve suç unsuru
olabileceği gerekçesiyle eşyalarımıza el konulmasıdır. Burada
üç şeyin söylenmesi gerekiyor:
- Niçin 1961 anayasasında olduğu gibi hakim kararının
dayanağı olarak “kanunla açıkça gösterilen hallerde,
usulüne uygun olarak verilmiş hakim kararı olmadıkça”
ifadesiyle yetinilmiyor? Eğer kanunlar belirli hallerde
kişinin üstünün ve eşyasının aranmasını gerektiriyorsa,
niçin hakimin sadece bu kanunlara bakarak karar vermesi
şartı koşulmuyor? Kanunlar yeterli görülmeyip niçin bir
de “Milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel sağlığın,
genel ahlakın ... suç işlenmesinin önlenmesi” gibi kanun-ötesi
diyebileceğimiz ideolojik gerekçelerle hakim baskı altına
alınmaya çalışılıyor?
- İkincisi, gecikmesinde sakınca bulunan haller niçin
1961 anayasasında olduğu gibi “kamu düzeninin gerektirdiği
hallerde de, kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça”
denilerek sadece “kamu düzeninin gerekleri” şartına
bağlanmıyor da “yine bu sebeplerle” denilerek aynı
ideolojik gerekçeler bir kez daha tekrar ediliyor?
- Üçüncüsü, “yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde
sakınca bulunan hallerde” kanunla yetkili kılınmış merciin
(örneğin polisin) yazılı emri yeterli sayılıyor. Güya özgürlüğün
özünün zedelenmemesi için ise söz konusu emrin 48 saat içinde
hakim tarafından onaylanması şart koşuluyor. Pratik düzeyde
düşündüğümüzde, kişinin üstünün aranması anlık bir şeydir
ve arama emrinin sonradan hakim tarafından onaylanmaması
hiçbir şey değiştirmez. Polis tarafından eşyanıza el konulması
halinde ise, 48 saat sonra hakim kararıyla yazılı emir onaylanmasa
ve eşyanız iade edilse dahi, kişisel eşyalarınızın gizliliği
çoktan ortadan kalkmış demektir.
d) Konut dokunulmazlığı, haberleşme hürriyeti, yerleşme
ve seyahat hürriyeti, ifade hürriyeti, basın ve yayın hürriyeti,
dernek kurma hürriyeti ve toplantı, gösteri ve yürüyüş düzenleme
hürriyeti.
Şimdi bazı çok temel hak ve özgürlüklerin bu kalıba göre
nasıl işlevsiz hale getirildiğini görebiliriz.
Konut dokunulmazlığı: Emniyet güçleri tarafından kişinin
konutuna ne zaman girilebileceği, aramaya yapılabileceği ve
buradaki eşyasına el konulabileceğini düzenleyen bu madde (taslağa
göre 21. Madde) tıpkı “özel hayatın gizliliği ve korunması”
maddesi gibi düzenlenmiştir. “Milli güvenliğin ...” diye
başlayan son derece muğlak gerekçeler silsilesine göre hakim
evinizin aranmasına karar verebilir; eğer emniyet güçleri “gecikmesinde
sakınca olduğunu” düşünüyorsa, bir komiserin yazılı emriyle
konutunuza girebilirler; her şey olup bittikten sonra hakim
gerekli görürse bu de facto uygulamaya yasal bir temel kazandırabilir
de kazandırmayabilir de.
Haberleşme hürriyeti: Yine benzer gerekçelere dayanan
bir hakim kararıyla haberleşmeniz engellenebilir veya dinlenebilirsiniz.
“Gecikmesinde sakınca” varsa, polisler önce haberleşmenizi
dinleyip 48 saat sonra yaptıkları uygulama için hakimden onama
kararı çıkartabilirler.
Yerleşme ve seyahat hürriyeti: “Suç işlenmesini
önlemek, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek, kamu
mallarını korumak” adına ülke içinde belirli bir yerde yaşamaya
başlamanız engellenebilir. Bir yerden bir başka yere seyahat
etmeniz de “... genel sağlığı korumak, yahut suç işlenmesini
önlemek” maksadıyla engellenebilir. Aslında “suç işlenmesini
önlemek” üzerinde durulması gereken bir koşuldur. Genel
ilkelere göre, hukuk işlenen bir suçun kovuşturulması, verilecek
cezanın tayin edilmesi, yargılama sürecinin aşamalarının belirlenmesi
vs. için vardır. İşlenmemiş bir suçun “işlenebileceğini”
öngörerek temel özgürlüklerin kısıtlanması ise hak aramanın
önüne çok güçlü engeller diker. Ankara’da memurların bir miting
yapacaklarını ve İstanbul’daki meslektaşlarının onlara katılmak
üzere otobüsle Ankara’ya geleceklerini açıkladığını varsayalım.
Bu durumda, henüz yapılmamış bir mitingde “suç işlenmesinin
önlenmesi” gerekçesiyle memurların İstanbul’dan hareket
etmesi pekâlâ önlenebilir. Burada önemli olan devlet güçlerinin
çoğu zaman bu tür uygulamalara başvurmuyor oluşu değildir. İstedikleri
zaman kullanabilecekleri bir kısıtlama imkânına sahip olmalarıdır.
Gün gelir pekâlâ kullanabilirler.
İfade hürriyeti: “Herkes, düşünce ve kanaatlerini
söz, yazı, resim veya başka yollarla tek veya toplu olarak açıklama
ve yayma hürriyetine sahiptir” denildikten sonra bu özgürlüğün
hangi hallerde kısıtlanabileceğine ilişkin şunlar söylenmektedir:
“[Bu hürriyetin kullanması] milli güvenliğin, kamu düzeninin,
genel sağlığın, genel ahlakın ... korunması, suçların önlenmesi,
devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması,
yargının bağımsızlık ve tarafsızlığının sağlanması ... amaçlarıyla
sınırlanabilir.”
İfade özgürlüğünü ağır şekilde kısıtlayan Türk Ceza Kanunu
(TCK) maddelerinin kaynağını anayasadan nasıl aldığını göstermek
için güncel bir örnek verelim. 2005-2006 yıllarında aydınlara
karşı ifade özgürlüğüyle ilgili pek çok dava açılırken, bunlardan
bazıları da “adil yargıyı etkilemek” gerekçesine dayandırılmıştı.
Örneğin Hrant Dink’in Agos’taki yazısı nedeniyle yerel mahkemece
mahkum edilmesinin ardından, dava Yargıtay aşamasındayken mahkumiyet
kararını eleştiren bir yazı dolayısıyla Hrant Dink, Aydın Engin,
Arat Dink ve Serkis Seropyan hakkında dava açılmıştı. Davanın
iddianamesinde, verilen bir kararı “adil olmadığı” için
eleştiren bir yazının “adil yargılama sürecini olumsuz etkilediği”
ileri sürülmüştü. Keza, “milli güvenlik, kamu düzeni vs.”
gerekçelerine dayandırılarak başka hukuk dışı uygulamalar da
yapılabilir ve ifade özgürlüğü ağır şekilde kısıtlanabilir.
Basın ve yayın hürriyeti: Topluma bilgi alma ve farklı
görüşleri tartışabilme imkanını sağlayan basın özgürlüğü AKP’nin
taslağında, ifade özgürlüğünün kısıtlandığı aynı gerekçelerle
kısıtlanabiliyor. Fakat Türkiye’deki anayasaların pek çoğunda
olduğu gibi, bu kısıtlamanın nasıl uygulanacağı da ayrıntılı
şekilde düzenleniyor. Süreli veya süresiz (kitap) yayınlar,
“hakim kararıyla, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde ise
kanunun yetkili kıldığı merciin emriyle” toplatılabiliyor;
aynı şekilde dağıtımı da durdurulabiliyor. Yine yukarıda olduğu
gibi, hakimin 48 içinde toplatma veya durdurma kararını onaylaması
şartı getiriliyor. Sadece yayınların kapatılmasının mahkeme
kararıyla olabileceği belirtiliyor. Böylece mevcut taslak bu
maddede için de 2001’de yapılan değişikliği aynen korumuş ve
yeni bir iyileştirme getirmemiş oluyor.
Muhalif bir günlük gazete düşünelim; yetkili hakim dağıtımın
durdurulması şeklindeki yazılı emri 48 saat içinde onaylamasa,
dolayısıyla durdurma kararı geçersiz kalsa bile emniyet yetkililerinin
yazılı emriyle gazetenin dağıtımı yeterli maddi zarara yol açacak
şekilde durdurulabilir ve sonunda gazetenin yayın hayatına son
verilebilir.
Diğer yandan, ülkemizde “milli güvenliğe” benzer –
örneğin “suçu ve suçluyu övmek veya örgüt propagandası yapmak”
gibi – muğlak gerekçelerle gazeteler mahkeme kararıyla da uzun
süre kapatılabiliyor. Özgür Gündem gazetesi bu uygulamanın en
iyi bilinen örneğini oluşturuyor.
Dernek kurma hürriyeti: Demokratik bir ülkede olması
gerektiği gibi “önceden izin almaksızın” dernek kurabiliyoruz,
üye olabiliyoruz. Fakat, dernek kurma hürriyetimiz “milli
güvenliğin, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlakın ...
korunması veya suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla” sınırlanabiliyor.
Bu muğlak tanımlamayla (“sınırlama” tam olarak ne demek?) yetinilmiyor
ve üçüncü fıkrada bir derneğin kapatılma veya faaliyetten alıkonulma
şartları da düzenleniyor. Burada da karşımıza aynı sistematik
çıkıyor: “Dernekler, kanunun öngördüğü hallerde hakim kararıyla”
kapatılabiliyor. Fakat tabii ki gecikmesinde sakınca bulunan
haller de olabiliyor; bu durumda, “kanunla yetkili kılınan
merci [Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı dernekler masası] derneği
faaliyetten men” edebiliyor. 2001’de yapılan değişikliğin
aynen korunduğu maddenin kapatılmayla ilgili bölümünde 12 Eylül
anayasasının orijinal haliyle tek fark şu oluyor: Orijinal 12
Eylül anayasasına göre de dernekler nihayetinde ancak hakim
kararıyla kapatılabiliyordu. AB uyum sürecinde yapılan değişiklikle
ise yalnızca hakimin kararını 48 saat içinde açıklaması zorunluluğu
getirilmiş oluyor. Fakat kapatma kararının gerisindeki muğlak
ve ideolojik tanımlamalar önemli ölçüde korunuyor. Sadece “devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması” şeklindeki
gerekçe kaldırılıyor. Zaten 2001 değişikliklerinin hemen hepsinde,
“devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması”nın
muğlak ve ideolojik tanımlamalar bölümünden çıkartıldığını,
gerisinin ise aynen korunduğunu görebiliyoruz.
Toplantı, gösteri ve yürüyüş düzenleme hürriyeti:
Aynı kalıp devam ediyor. Yine “Herkes önceden izin almadan,
silahsız ve saldırısız [barışçıl] toplantı, gösteri ve yürüyüş
düzenleme hakkına sahiptir” deniyor. Fakat hemen ardından,
bu özgürlüğün “milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel sağlığın,
genel ahlakın ... suç işlenmesinin önlenmesi amaçlarıyla sınırlanabileceği”
belirtiliyor.
Bir kez daha yukarıdaki argümanımızı tekrar etmekte fayda
var. Yasal kısıtlama gerekçeleri zaten yasalarda açıkça belirtilir;
yasalarda açıkça ifade edilemeyecek kadar geniş ve muğlak olan
sınırlama gerekçeleri ise olsa olsa devlet yetkililerine gösteri
ve yürüyüşleri herhangi bir yasal gerekçeye dayanmadan yasaklama
yetkisi verir. Oysa, gösteri ve yürüyüş hakkının ne zaman sınırlanabileceği
hukukun temel ilkelerine uygun olarak 1961 anayasasında şöyle
ifade edilmişti:
“Bu hak, ancak kamu düzenini korumak için kanunla sınırlanabilir.”
Bu ifade aslında “yasada gösterilen gerekçeler dışında
devlet yetkilileri keyfi olarak toplantı ve yürüyüşleri engelleyemezler”
demektedir. Bir başka düzeyde ise şunu demektedir: “Gösteri,
toplantı ve yürüyüşler kanunda ancak kamu düzeni gerekçesiyle
sınırlanabilir; başka bir gerekçeyle sınırlanamaz.” Demokratik
bir anayasa maddesinin de böyle olması gerekir.
e) Siyasi haklar: siyasi parti kurma hürriyeti ve siyasi
partilerin uyacakları esaslar.
Siyasi haklar: Siyasi partiler elbette demokratik
siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Vatandaşlar tabii ki
siyasi parti kurabilir veya bunlara üye olabilirler. Fakat ne
yazık ki, Orwelci bir tabirle söylersek, bazı vatandaşlar diğerleri
kadar eşit değildir. Örneğin mevcut taslağa göre, “kamu kurum
ve kuruluşlarının memur ve sözleşmeli personel statüsündeki
görevlileri ... ilk ve orta öğrenim öğrencileri siyasi partilere
üye olamazlar.” Yüksek öğretim elemanları ve öğrencilerinin
üye olması de tamamen serbest değildir; “kanunla” düzenlenecektir.
2001’de yapılan değişikliklerin aynen korunduğu bu maddenin
kimlerin siyasi parti üyesi olabileceğiyle ilgili hükmü, orijinal
12 Eylül anayasasından yalnızca tek bir konuda ayrılır: 82’de
kabul edilen anayasada üniversite öğretim üyeleri ve öğrencileri
de hiçbir şekilde siyasi partilere üye olamıyordu. Bu taslakta
ise nasıl üye olacaklarının kanunla düzenlenmesi öngörülüyor.
Fakat her ikisinde de kamu sektöründe çalışıp işçi statüsü taşımayanlar
ve lise öğrencileri partilere üye olamıyorlar.
Siyasi partilerin kapatılması: Ülkemizde komünizmi,
Kürtlerin haklarını veya İslamcı siyasi görüşleri savunan partilerin
kurulmasına ya izin verilmedi ya da bu tür partiler sık sık
kapatıldılar. Parti kapatmaların temelinde ise anayasadaki ilgili
maddeler vardı (mevcut taslakta 38. madde). Sosyalizmin bir
tehdit olmaktan çıkmasıyla birlikte “bir sınıfın diğer sınıflar
üzerinde tahakküm kurmasını amaçlamak” gerekçesi parti kapatma
maddesinden çıkartıldı. Fakat genel olarak konuşursak, hiçbir
partinin program ve tüzüğünün “Cumhuriyetin ilkelerine”
aykırı olamayacağı söyleyen madde, 1961 anayasasında da 1982
anayasasında da ve 1995 değişikliğinde de varlığını sürdürdü.
Şimdi de AKP’nin taslağında karşımıza çıkıyor: “Siyasi partilerin
tüzük ve programları ile fiileri, insan haklarına, devletin
bağımsızlığı ile bölünmez bütünlüğüne, demokrasiye, cumhuriyete
ve laikliğe aykırı olamaz.” Bu ifadeyle, özellikle Kürt
sorunu ekseninde siyaset yapmak isteyenler hedeflenmiş oluyor.
AB süreciyle bağlantılı olarak 12 Eylül anayasasındaki siyasi
parti kapatmakla ilgili madde, 2001’de değiştirildi; mevcut
taslakta da birkaç kelime eklenerek bu değişiklik korunuyor.
Yapılan değişiklik, bir partinin kapatılması için “odak olma”
şartını arıyor ve odak olma şartını ayrıntılı şekilde tanımlıyor.
Odak olmak, anayasada belirtilen fiillerin söz konusu partinin
üyeleri tarafından “yoğun” şekilde işlenmesi ve partinin
genel merkezinin veya Meclis grubunun da bu durumu açıktan benimsemesi
anlamına geliyor.
“Odak olma şartı”, Türkiye’de siyasi partilerin kapatılmasını
önleyebilir mi? Bu soruya olumlu yanıt vermek zor görünüyor.
Her şeyden önce gerçekten muhalif bir siyasi parti, resmi ideolojiye
aykırı fiillerini “yoğun” bir şekilde gerçekleştirecek
ve bu politikalar merkez yönetimince “kararlılıkla” benimsenecektir.
Nitekim 1999’da Halkın Demokrasi Partisi’nin (HADEP) kapatılması
için açılan dava Mart 2003’te sonuçlanmış ve HADEP kapatılmıştır.
Yani, 2001 değişikliği yapıldıktan sonra da ülkemizde partiler
kapatılmıştır. HADEP’in yerine kurulan Demokratik Halk Partisi
(DEHAP) hakkında ise yine aynı tarihlerde (2003) "demokratik
cumhuriyet, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine aykırı eylemlerin
odağı haline geldiği" gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’nde
temelli kapatılma davası açılmıştır. DEHAP kendi kendine tüzel
kişiliğine son vermeseydi muhtemelen o da HADEP gibi kapatılmış
olacaktı.
f) Sendika kurma hakkı, toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı
Sendika kurma hakkı: Bilindiği gibi sendika, toplu iş sözleşmesi
ve grev hakkı, bugün artık evrensel insan hakları kategorisine
yükselmiştir. Fakat Türkiye’de 1971 darbesiyle birlikte sendika
kurma, toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı anayasadan başlanarak
yasalarda yapılan düzenlemelere kadar ağır şekilde sınırlandırılan
bir hak olageldi. Bu kısıtlamanın anayasal düzeydeki tarihine
bakmak ilginç olabilir.
1961 Anayasası sendika kurma hakkını şöyle düzenler:
“Çalışanlar ve işverenler, önceden izin almaksızın,
sendikalar ve sendika birlikleri kurma, bunlara serbestçe üye
olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptirler.
İşçi niteliği taşımayan kamu hizmetli görevlilerinin bu
alandaki hakları kanunla düzenlenir.
Sendika ve sendika birliklerinin tüzükleri, yönetim ve
işleyişleri demokratik esaslara aykırı olamaz.”
Hepsi bu. Memurların sendika hakkının kanuna havale edilmesinin
dışında oldukça makul görünüyor. Ayrıca başka ne olabilir ki?
Daha ayrıntılı düzenlemelerin kanunla yapılması gerekmez mi?
Öyle demeyin. İşte 1961 anayasası bu yüzden “bol geliyor”
ve 1971’de madde şu şekilde değiştiriliyor:
“Çalışanlar ve işverenler, önceden izin almaksızın,
sendikalar ve sendika birlikleri kurma, bunlara serbestçe üye
olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptirler. Bu hakların kullanılışında
uygulanacak şekil ve usuller kanunla düzenlenir. Kanun, devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli güvenliğin,
kamu düzeninin ve genel ahlakın korunması maksadıyla sınırlar
koyabilir.
Sendika ve sendika birliklerinin tüzükleri, yönetim ve
işleyişleri demokratik esaslara aykırı olamaz.”
Sendikal faaliyetlerle “ülkenin bölünmez bütünlüğü”
ve “milli güvenlik” nasıl tehdit edilebilir? Bu tanımlar
1971’le birlikte artık hukukun dışına, faşizan bir anlayışa
kayıldığını göstermektedir.
12 Eylül anayasasının orijinal hali ise artık sendika kurma
hakkını pratikte kullanılamaz bir hak haline getirir:
“Sendikalar, 13. maddede [1] sayılan
genel sınırlamalara aykırı hareket edemeyecekleri gibi; siyasi
amaç güdemezler, siyasi faaliyette bulunamazlar, siyasi partilerden
destek göremezler ve onlara destek olamazlar; derneklerle, kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve vakıflarla bu amaçlarla
ortak hareket edemezler.”
Bunun yanı sıra, 82’de kabul edilen anayasayla sendika kurma
hakkına daha pek çok yasaklama ve sınırlama getirilir. 2001
yılında “demokratikleşme” ve “AB’ye uyum” amacıyla
yapılan anayasa değişikliği, 12 Eylül anayasasının sendika kurmakla
ilgili getirdiği ve yukarıda ancak bir kısmına yer verebildiğim
birçok kısıtlamayı ortadan kaldırır. Fakat 1971 darbesinin mirası
yerli yerinde durmaktadır. 2001’de yapılan değişikliğe göre,
Sendika kurma hakkı ancak milli güvenlik, kamu düzeni,
suç işlenmesin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlak ile başkalarının
hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle kanunla sınırlanabilir
(…)
Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri
Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı
olamaz. (…)
Böylece, 2000’li yılların başında AB’ye tam üyelik sürecinde
“reformlar” yapan Türkiye, başka pek çok temel hak ve özgürlükte
olduğu gibi sendika kurma hakkında da hâlâ 1961’in oldukça gerisinde
seyreder. AKP’nin 2007’de hazırlattığı taslak ise 12 Eylül’den
kalma bazı kısıtlamaları anayasanın dışına taşırken (siyasi
amaçlı grev, dayanışma grevi, genel grev, işyeri işgali, işi
yavaşlatma vs. direnişleri yasaklayan madde taslakta yoktur;
fakat bu, aynı yasakların kanunla düzenlenmeyeceği anlamına
gelmez) 1971 darbesinin mirasına dokunmamaya özen gösterir:
"Sendika kurma hakkı, milli güvenlik, kamu düzeni, başkalarının
hak ve hürriyetlerinin korunması ile suç işlenmesinin önlenmesi
sebepleriyle sınırlanabilir."
AKP hazırlattığı taslağın kısa olmasıyla övünmektedir; ama
onca kısaltmaya rağmen, söz konusu hak ve özgürlüğün doğasıyla
bir ilgisi olmayan, hukuk dışı sınırlandırma ve yasaklama gerekçeleri
varlığını sürdürmektedir. Nitekim toplu iş sözleşmesi ve grev
hakkını düzenleyen maddede de durum farklı değildir.
Toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı: İkili hukuk sistematiği
bu maddeyle ilgili olarak da varlığını sürdürür. Bu nedenle,
egemenlerin kendi çıkarlarını tehlikede gördükleri durumlarda
grevlerin ertelenmesi veya yasaklanması için anayasal güvenceler
sağlanmaya devam edilir. AKP taslağında bu güvenceler şöyle
ifade edilmektedir:
Toplu iş sözleşmesi ve grev hakları, milli güvenliğin,
kamu düzeninin, genel sağlığın, başkalarının hak ve hürriyetlerinin
korunması veya suç işlenmesinin önlenmesi sebepleriyle sınırlanabilir.
Oysa, gerçekten demokratik ve sivil bir anayasadan bahsedeceksek,
bu maddenin de 1961 anayasasında olduğu gibi, hukuk dışı tanımlamalar
içermemesi gerekirdi. 1961 anayasası grev hakkını şöyle düzenlemişti:
İşçiler, işverenlerle olan münasebetlerinde, iktisadi
ve sosyal durumlarını korumak veya düzeltmek amacıyla toplu
sözleşme ve grev haklarına sahiptirler.
Grev hakkının kullanılması ve istisnaları ve işverenlerin
hakları kanunla düzenlenir.
Hepsi bu kadardı. Üstelik bir insanlık suçu sayılan “lokavt
hakkı” (işçilerin grev yapmasına karşı, işverenin işyerini kapatma
ve işçileri işsiz bırakma “hakkı”) 1961 anayasasında, hatta
1971’de yapılan düzenlemelerde bile yoktu. “Lokavt hakkı” 12
Eylül’de anayasaya girdi; 2001 uyum değişikliklerinde korundu
ve AKP taslağında da korunmaya devam ediliyor:
Grev hakkının kullanılması ve istisnaları ile işverenlerin
hakları ve lokavt kanunla düzenlenir.
***
Bundan sonraki yazımda, AKP’nin taslağında kapsamlı değişikliklerin
yapıldığı alanı, yani yürütme ve yargıyı ele almaya çalışacağım.
Notlar:
[1] Madde 13; ‘Temel hak ve hürriyetler, devletin ülkesi
ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, milli Egemenliğin, Cumhuriyetin,
milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının,
genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile … sınırlanabilir’
demektedir.