Türkiye'de İfade Özgürlüğü Sorununun Yakın Geçmişine Kısa Bir Bakış
Taylan Doğan
06 Aralık 2006
Son aylarda ifade özgürlüğü sorunu kamuoyunun
gündemini işgal etmeyi sürdürdü. Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) tartışılan
maddeleri arasında özellikle 301. madde ön sırada yer alıyor. Avrupa
Birliği (AB), pek çok ünlü ismin de yargılandığı 301. maddenin değiştirilmesini
talep ediyor. Nitekim, Başbakan Erdoğan sivil toplum örgütlerinden
konu hakkında görüş bildirmesini istedi. AB-Türkiye müzakerelerinin
8 başlıkta askıya alınması ihtimalinin güçlenmesi karşısında, hükümet
301. maddede değişikliğe gidebilir. Maddede geçen "Türklük" kavramı
yerine, "Türk milleti"nin geçirilmesi tartışılıyor.
Böylece bir kez daha ifade özgürlüğü alanında
kapsamlı bir reforma gidilmeden, ana-akım medyanın ve bazı ifade
özgürlüğü kampanyalarının da katkısıyla, tartışma, belirli bir maddede
"makyaj" yapılıp yapılmamasıyla sınırlandırılıyor. Bu makyaj yapılınca
muhtemelen büyük bir reform gibi takdim edilecek. Kamuoyunun dikkatini
çekebilecek ölçüde "ünlü" olanlar ve ana-akım aydınlar başka maddelerden
yargılanmaya başlayınca, bu defa da kendimizi bu maddeleri tartışırken
bulacağız; bu maddelerin kaldırılmasını talep etmeye başlayacağız.
Bu yazı, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye'de
ifade özgürlüğü sorununa genel hatlarıyla değinmeyi amaçlıyor. Sorunun,
günümüzde yapılan tartışmalardan çok daha kapsamlı olduğunu gözler
önüne sermeyi hedefliyor. Böylece, kapsamlı ve tutarlı bir ifade
özgürlüğü mücadelesi için genel bir arka plan sunmaya çalışıyor.
Eylül Hukuku
Yüz binlerce kişinin gözaltına alındığı, işkence
gördüğü, on binlerce insanın tutuklandığı ve 30'a yakın kişinin
idam edildiği 12 Eylül askeri darbesi, ifade özgürlüğü alanında
da kendi hukukunu ve mağdurlarını oluşturdu. Aslında ifade özgürlüğünün
ağır şekilde cezalandırıldığı bu dönemin günümüze kadar çeşitli
biçimlerde sürdüğünü söyleyebiliriz.
12 Eylül döneminde, ifade özgürlüğü deyince akla
daha çok devrimci yayın organlarının yazı işleri müdürlerinin aldığı
binlerce yıllık cezalar gelir. Örneğin, 1989 yılında, hapishanelerde,
Eylül döneminde yargılanan ve ceza alan yaklaşık 30 gazeteci bulunuyordu.
Bu kişiler, toplam 3 bin 351 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı 1
. 80 öncesinde yayımlanan Halkın Kurtuluşu gazetesinin
sorumlu yazı işleri müdürleri Veli Yılmaz, Mustafa Yıldırımtürk
ve Osman Taş, sırasıyla 748 yıl, 155 yıl ve 661 yıl hapis cezalarına
çarptırılmışlardı. Cezaların dayandığı TCK maddeleri, esas olarak
faşist İtalyan ceza kanunundan alınan ünlü 141-142. maddelerdi.
Sosyalist hareketlerin ve aydınların örgütlenmesini, düşüncelerini
yaymasını ağır şekilde cezalandıran bu maddelerden ikincisi, "bir
sosyal sınıfın, başka bir sosyal sınıf üzerinde tahakküm kurmasına
yönelik propagandayı," yani "komünizm propagandasını" cezalandırıyordu.
Ama cezalar, şimdi karşımıza 301. madde (devlet kurumlarına, Cumhuriyet'e,
meclise, orduya, emniyet güçlerine vs. hakaret etmek ve aşağılamak)
ve 216. madde (etnik, dinsel, mezhepsel farklara dayanarak halkın
bir bölümünü diğerine karşı kışkırtma, halk arasında kin ve nefret
yayma) olarak çıkan eski TCK'nın 159. ve 312. maddelerinden de veriliyordu.2
Örneğin, adı geçen yazı işleri müdürlerinden Veli Yılmaz 159.
maddeyi 141 kez ihlal ettiği gerekçesiyle toplam 147 yıl, 311/312.
maddeleri 25 kez ihlal ettiği gerekçesiyle de 12 yıl 9 ay hapis
cezasına çarptırılmıştı. Eylül döneminde sorumlu yazı işleri müdürleri,
her gazete veya derginin ayrı ayrı nüshalarından, her nüshadaki
ayrı ayrı yazılardan, hatta aynı yazı içindeki farklı cümlelerden
ayrı ayrı cezaya çarptırılmıştı.
1980 öncesi Halkın Kurtuluşu gazetesinde
yayımlandığı için cezalandırılan bazı ifadeleri aşağıda örnek olarak
sunuyoruz. Ne kadar ceza aldıklarını ve ilgili yasa maddelerini
de yanlarında, belirtiyoruz:
- Emperyalist devletlere olan bütün borçların iptal edilmesi
ve emperyalistlere ve büyük burjuvaziye ait banka ve sanayi
kuruluşlarına el konulması belirtildiği için komünizm propagandası
yapılması (8 yıl 9 ay; madde 142/1)
- Topraksız köylülere toprak dağıtımı talebi dile getirildiği
ve tefeci-tüccar sömürüsünü yok etme çağrısı yapıldığı için
komünizm propagandası yapılması (8 yıl 9 ay; madde 142/1)
- Kürt ulusal varlığından ve ulusların kendi kaderini tayin
hakkından söz edilmesinden dolayı bölücülük propagandası yapılması
(8 yıl 9 ay; madde 142/1)
- Ülkedeki mevcut siyasal rejim, faşist diktatörlük olarak
nitelendirildiği için Cumhuriyet'in tahkir edilmesi [aşağılanması]
(1 yıl 2 ay; madde 159)
- Valilerin olağanüstü yetkilerle donatılması ve birer birer
sıkıyönetim komutanı düzeyine çıkartılması için yasa değişikliği
hazırlıkları yapıldığının açıklandığı gerekçesiyle Cumhuriyet'in
tahkir edilmesi (1 yıl; madde 159)
- 15-16 Haziran ve DGM direnişleri ile ilgili haber, yazı
ve yorumlarda kanunsuz grev ve eylemlerin övülmesinden dolayı
halkın suç işlemeye teşvik edilmesi (maddeler 311, 312.)3
- Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Yasalarının eleştirilmesi
ile birlikte genel grev çağrısı yapılmasından dolayı halkın
suç işlemeye teşvik edilmesi (maddeler 311, 312).
Cumhuriyet'in ilk döneminden bu yana, Türk ceza
sisteminde 142. maddenin yanı sıra 159. ve 312. maddeler de vardı.
Bu maddeler, devlet kurumlarının uygulamalarını eleştirmeyi, haksızlıklara
karşı direnmeyi ve meşru bir mücadeleden söz etmeyi cezalandırıyordu.
Bugün farklı numaralar altında ve öztürkçeleştirilmiş versiyonlarıyla
aynı maddeler ifade özgürlüğü hakkını kullananları cezalandırıyor.
Düşük Yoğunluklu Savaş Koşullarında İfade Özgürlüğü
1990'lara doğru şiddetlenen ve 1999'a kadar süren
düşük yoğunluklu savaş döneminde, ifade özgürlüğü çok ağır baskılarla
karşılaştı. Gazete binalarının bombalandığı, gazete ve dergilerin
kapatıldığı, muhabirlerin öldürüldüğü ve yüzlerce aydının düşüncelerinden
dolayı hapse girdiği bu dönem, 90'lı yılların ortalarından itibaren
canlı bir düşünce özgürlüğü mücadelesine de tanık oldu.
Kürt sorununun tartışılmasını, bölgede düzenlenen
operasyonlarda gerçekleşen insan hakları ihlallerinin duyurulmasını
engelleme çabaları, ilki 1988 yılında, sonuncusu ise 1990'da çıkartılan
ve halk arasında "Sansür ve Sürgün (SS) Kararnameleri" olarak adlandırılan
Kanun Hükmünde Kararnamelerle başladı. Adı geçen kararnamelere dayanarak,
muhalif gazete ve dergiler sansürlendi, kapatıldı ve bu yayın organlarını
basan matbaaların faaliyetine son verildi.
1991 yılında Türk hukukunda büyük bir reforma
gidildiği öne sürülerek TCK 141., 142. maddeler ve 163. madde (laiklik
karşıtı eylem ve propagandanın yasaklanması) kaldırıldı. Ama yetkililer,
endişeye gerek olmadığını, aynı yıl yasalaşan Terörle Mücadele Kanunu'nun
(TMK) ortaya çıkan boşluğu dolduracağını söylediler. Ayrıca her
an başvurulabilecek TCK'nın 169. maddesi (basın yayın yoluyla örgüte
yardım yataklık etmek), 159. ve 312. maddeler de vardı.
Nitekim, boşluk fazlasıyla dolduruldu. TMK'nın
6. maddesi (terörle mücadelede görev alanların hedef gösterilmesi;
terör örgütünün açıklamalarının yayımlanması), 7. maddesi (terör
örgütünün propagandasının yapılması) ve 8. maddesi (yayın yoluyla
bölücülük propagandası yapma) yüzlerce defa uygulandı. 1990'lı yıllar,
ifade özgürlüğü ve basın üzerindeki yasal baskıların yasadışı baskılarla
iç içe geçmesine tanıklık eder.
1990'lardaki yasadışı baskılar, 1992 yılında,
2000'e Doğru dergisi Diyarbakır muhabiri Halit Güngen'in
öldürülmesiyle başladı. Yine 92'de Yeni Ülke gazetesinin
Batman muhabiri Cengiz Altun'un öldürülmesiyle devam etti. 92-95
yılları arasında, büyük çoğunluğu Kürt medyasından olmak üzere 26
gazeteci, yazar ve dağıtımcı öldürüldü. Özgür Ülke gazetesi
muhabiri Nazım Babaoğlu kaçırılarak öldürüldü.
1992-95 yılları arasında, resmi olmayan verilere
göre Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) tarafından 443 yayın organı
hakkında toplatma, 67 yayın organı hakkında ise kapatma cezası verildi.
92-98 yılları arasında kapatılan gazeteler arasında, özgür basın
geleneğini oluşturan Özgür Gündem, Özgür Ülke, Yeni Politika
ve Ülkede Gündem vardı. 1994'te, Özgür Ülke gazetesinin
İstanbul'daki merkezi ve iki bürosu bombalandı. Yeni Politika
ve Ülkede Gündem gazetelerinin prova baskıları DGM
savcıları tarafından inceleniyor, haber, yazı ve fotoğraflar günlük
olarak sansür ediliyordu. Gazeteler, bazı yazı ve haberlerinin yerleri
boş olarak çıkıyordu. 2001'e kadar özgür basın üzerindeki sert baskılar
devam etti. Özgür Bakış ve 2000'de Yeni Gündem
gazeteleri de kapatıldı. Yine aynı dönemde Evrensel gazetesinin
ve Kürtçe haftalık Azadiya Welat dergisinin de OHAL bölgesine
girmesi yasaklanmıştı.
Aydınlar cezaevinde
90'lı yıllarda, demokratik kitle örgütü ve siyasi
parti yönetici/üyeleri, insan hakları savunucuları, yazarlar ve
gazeteciler hakkında rekor sayıda dava açıldı ve ceza verildi. 1995
yılını bu açıdan örnek olarak alabiliriz. İnsan Hakları Derneği
(İHD) İstanbul Şubesi tarafından 1996'da hazırlanan "Düşünceye Özgürlük
Brifingi"nde belirtildiğine göre, 95 yılında düşüncelerini açıkladıkları
için cezaevinde 149 tutuklu ve hükümlü bulunuyordu. Yine aynı yıl,
ifade özgürlüğü hakkını kullandıkları için gazeteci, yazar ve diğerlerine
verilen toplam hapis cezası 107 yıl 6 aydı. Yaklaşık 7,5 milyar
TL de para cezası verilmişti.
90'lı yılların ilk yarısına baktığımızda, en
çok davanın TMK'nın 8. maddesi, yani "Türkiye Cumhuriyeti devletinin
ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapmak"
nedeniyle açıldığını gözlemleyebiliriz. Kürt sorununda resmi tezlerin
dışında görüş savunan hemen her aydın, gazeteci, yazar vs. hakkında
dava açılan bu dönemde, örneğin 95 yılında sadece 8. madde dolayısıyla
486 kişi hüküm giymişti. En ağır cezaları alanlar arasında, örneğin,
İsmail Beşikçi, Işık yurtçu, Recep Maraşlı bulunuyordu. Hapis yatan
diğer aydınlar arasında bilinen isimler şunlardı: Eşber Yağmurdereli,
Hava-İş Sendikası Başkanı Atilla Ayçin, İHD İstanbul Şubesi'nden
Eren Keskin, Mehdi Zana, Yayıncı Ünsal Öztürk, İHD eski Genel Başkan
Yardımcısı Av. Hüseyin Ebem, Belge Yayınları sorumlusu Ayşe Nur
Zarakolu, eski parlamenter Hasan Mezarcı, eski bakan ve milletvekili
Hasan Celal Güzel." Yalçın Küçük ve Kürt araştırmacı Mehmet Bayrak
hakkında da gıyabi hapis cezaları verildi.
90'lı yıllarda, aydınların ifade özgürlüğü hakkını
kullanırken ağır baskılara maruz kalması, ifade özgürlüğü konusunda
kitlesel sayılabilecek bir mücadelenin oluşmasına yol açtı. Bu mücadele
örnekleri arasında, 1995 yılında başlayan ve anlamlı bir biçimde
2000 yılların başına kadar sürdüğünü söyleyebileceğimiz "Düşünceye
Özgürlük Girişimi"ni sayabiliriz. Ocak 1995'te Yaşar Kemal'in "Der
Spiegel" dergisinde yayınlanan bir yazısı nedeniyle DGM'ye
çağrılmasına tepki olarak, Şanar Yurdatapan'ın ve başka aydınların
öncülüğünde bir imza kampanyası başlatıldı. O dönemde suçlanan 10
makale, "Düşünceye Özgürlük" adlı kitapçıkta toplandı ve imza atan
1080 aydın kitapçığın yayıncısı oldular; toplu sivil itaatsizlik
suçu işlediler. Sivil itaatsizlik kampanyası, 2000 yıllarda daralıp
bir tür "ifade özgürlüğü endüstrisi"ne dönüşene kadar, onlarca başka
kitapçık yayımlandı; suçlanan veya hüküm giymiş yazıları topluca
yayımlama suçu işlendi.
Düşünce ve ifade özgürlüğünün yine ağır şekilde
cezalandırılmaya başlandığı günümüzde, ifade özgürlüğü mücadelesinin
neden bu kadar zayıfladığı, belirli şahıslar ve ceza maddeleriyle
sınırlı kaldığı sorulabilir. Bu sorunun yanıtı, insan hakları mücadelesinin
yakın tarihini de kapsayan, daha kapsamlı bir çalışmanın konusu
olabilir. Ama 2000'lerde AB süreciyle, Türkiye'nin 90'lardaki faşizan
koşullara bir daha geri dönmesini engelleyecek, "tarihin tekerleğini"
geri dönülmez biçimde ileriye döndürecek bir döneme girildiğinin
düşünülmesi veya daha 90'ların sonunda kitleselliğini kaybeden insan
hakları mücadelesinde yar alanların biraz da böyle bir algılamaya
açık olması önemli bir neden olarak sayılabilir. Her durumda, insan
hakları mücadelesinin 90'lı yılların sonundaki durumu ayrıntılı
şekilde incelenmelidir.
2000 yıllarda, AB sürecine girilmesiyle birlikte
yapılan yasa değişikliklerinin, reform beklentilerini yumuşattığı
da söylenebilir. Birazdan göreceğimiz gibi, 2002-23 yılları arasında
çıkartılan 7 uyum paketi - ki önemli bir kısmı ifade özgürlüğünü
kısıtlayan yasalarla ilgilidir - aydınları iyimser beklentilere
ve bekle-gör psikolojisine itmiş olabilir. Devletin 90'lardan farklı
olarak, geniş aydın kesimini karşısına almaktansa, aydınlara ve
"terörist" olarak kodlamaya çalıştığı muhalif siyasi yapılara farklı
muamele yapması, AB sürecinin etkisiyle birincileri düşünceleri
yüzünden hapse atmamaya özen göstermesi yine önemeli bir faktördür.
Günümüzde, ifade özgürlüğü mücadelesi yürüten çoğu sivil toplum
örgütünün, mağdurlar arasında bir yanda aydınlar, diğer yanda "aslında
terörist olan gazeteciler, yayıncılar ve aktivistler" şeklindeki
ayrımı zimnen de olsa kabul etmesi, üzerinde durulması gereken bir
veridir.
İfade özgürlüğü üzerindeki yasal baskılarda ciddi
bir hafifleme olmamasına karşın, ifade özgürlüğü mücadelesinin zayıflaması,
yayıncılık dünyasının iç dinamikleriyle de açıklanabilir. 90'lı
yılların başına kıyasla, 2000'li yıllarda yayıncılık kapitalist
bir sektöre dönüşme sürecinde önemli mesafe kateder.4
Yayıncığın zaten aşınma başlayan geleneksel ilkelerinin yerini,
tüketime dönük yayın, pazarlama ve satış stratejileri aldıkça, satışları
yüksek seyderen yayınevlerinin piyasa oyuncuları ve devlet kurumlarıyla
arasını bozmaktan kaçınması öngörülebilecek bir davranıştır. Yayıncılar
arasında ifade özgürlüğüyle ilgili dayanışmanın zayıflamasında,
bu nesnel faktörün gözden uzak tutulmaması gerekir.
Yasa maddelerinin değiştirilerek yargılamalara devam
edilmesi
Kürt sorununda resmi politikayı şu ya da bu şekilde
eleştiren yüzlerce kişinin TMK'nın 8. maddesi dolayısıyla hapse
atılması, gerek Türkiye gerekse uluslararası kamuoyunda tepki toplamıştı.
Bunun üzerine, Ekim 1995'te yasa metninde bir değişiklik yapıldı.
"Hangi yöntem, maksat ve düşünceyle olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti
devletinin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda
yapmak..." şeklindeki metinden, "hangi yöntem, maksat ve düşünceyle
olursa olsun" ibaresi çıkartıldı. Cezanın alt sınırı 2 yıldan 1
yıla, üst sınırı ise 5 yıldan 3 yıla indirildi. Değişiklik yürürlüğe
girdiğinde, 8. madde nedeniyle cezaevlerinde bulunan 130 düşünce
suçlusunun tahliye edildiği bildirildi.
Verilen mücadeleler karşısında, "iç ve dış kamuoyu
nezdinde yıpranan yasa maddelerinin değiştirilmesi, başka yasa maddelerini
kullanarak yeni davaların açılması, o maddeler de yıprandığında
bu sefer başka maddelerin işletilmesi" olarak tarif edebileceğimiz
sürecin işte bu noktada yoğunluk kazanmaya başladığını söyleyebiliriz.
TMK'nın 8. maddesinde yapılan değişiklikten sonra, "basın yayın
yoluyla örgüte yardım ve yataklık" fiilini düzenleyen TCK 169. maddeden
davalar açılmaya başlandı. Ayrıca savcılar, 312. ve 159. maddeleri
de ifade özgürlüğü üzerinde baskı oluşturmak için çok sık kullanmaya
giriştiler.
8. maddedeki değişikliğe karşın, hapishanelerde
başka maddelerden ceza almış gazete ve dergilerin yazı işleri müdürleri
vardı. Bunlara, yargılanıp ceza almaya devam eden yayıncılar da
eklenince, devlet muhalif aydın ve yayıncılarla bir tür pazarlık
geliştirmeye çalıştı. Eylül 1999'da çıkartılan 4454 sayılı yasanın
kapsamına, yazı işleri müdürlerinin yanı sıra yayıncılar da eklendi.
Bu yasaya göre, Nisan 1999'a kadar işlenmiş suçlardan alınan cezalar
3 yıllığına ertelendi. Davaların düşmesi, sessiz kalmaya, yani 3
yıl içinde aynı suçu işlememe koşuluna bağlanıyordu. Sessizlik koşuluna
ne ölçüde uyulduğu ve sonraki yıllarda bunun oto-sansüre yol açıp
açmadığı incelenmeye değer.
Örnekler - neyin duyulup tartışılması engellenmek isteniyor?
90'lardaki düşük yoğunlukla savaş yıllarından günümüze kadar,
ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı yasa maddelerinin hangi sorunların
tartışılmasını, hangi gerçeklerin duyurulmasını engellemek üzere
kullanıldığı birkaç örnek vererek somutlaştırılabilir. Bu bağlamda,
eski TCK'nın 312. ve 159. maddelerinin, ağır insan hakları ihlallerinin
ortaya konması, geniş kesimlere iletilmesi, devlet kurumlarının
uygulamalarının eleştirilmesi ve Türkiye'nin temel sorunları hakkında
görüş belirtilmesini engellemek amacıyla yoğun şekilde kullanıldığını
söyleyebiliriz.
Aşağıdaki örnekler, bu tespiti somutlaştırmak
amacıyla Düşünceye Özgürlük 2002 kitabından alınmıştır.5
İlk örnek 312. maddenin nasıl kullanıldığına
model diyebileceğimiz bir örnek oluşturur. 312. madde, insan hakları
ihlallerinin aktarılmasına karşı yaygın şekilde kullanılır. Diğer
örnekte ise, yine ağır bir insan hakları ihlali hakkında devlet
kurumlarının eleştirilmesi, "basın yayın yoluyla örgüte yardım yataklık
etme" (169. madde) suçlamasıyla karşılaşmaktadır.
Üçüncü örnek, yargılama sürerken sanık lehine
ilgili maddede değişiklik yapıldığında, başka maddelerin nasıl kolayca
devreye sokulduğunu gözler önüne serer. Son örnek ise, Susurluk
gibi Türkiye'yi sarsan olaylar hakkında özgürce görüş belirtmenin,
nasıl "devlet görevlilerine hakaret" gerekçesiyle kısıtlandığını
gösterir. Bu örnek, 159. maddenin kullanımı açısından tipik kabul
edilebilir.
i) İnsan hakları ihlalleri
"GÖÇ-DER Başkanı Şefika Gürbüz ve 'Zorunlu Göç
Raporu'nu hazırlayan araştırma görevlisi Mehmet Barut, 'Halkı ırk
ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek'
iddiasıyla İstanbul 2 No'lu DGM tarafından 2002/217 Esas sayılı
dava ile yargılanıyorlar. Düşünce suçluları, TCK 312/2 maddesini
ihlal ettikleri gerekçesiyle 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve ağır
para cezası tehdidi ile karşı karşıya."
Raporda ne denmişti?
(İddianameden)
"... Her operasyonda bu durum 4-5 gün, hatta
bir hafta devam ederdi. Bazen aylarca bağımıza, tarlamıza gitmemize
izin verilmezdi, bazen de tek tek evlerimiz aranır, eşyalarımız
tahrip edilirdi. Bazen de bizleri evlerimizden çıkarıp meydana toplayıp
korucu olacaksınız diye dayatırlardı. Dayak atarak küfür ve hakaretlere
maruz kaldık. Soğuk su döküyorlardı. Bazen de gözaltına alıp Eruh'a
götürüyorlardı. Sorguya çekip işkence yapıyorlardı. Beni 3 defa
gözaltına alıp Eruh'a götürdüler. Orada işkence gördüm, aç bırakıldım.
Yalnız beni gözaltına almıyorlardı. Bazen 10, bazen 20 kişiyi gözaltına
alıyorlardı ve bizlere işkence yaparken korucu olacaksınız diye
dayatıyorlardı. 1989 yılında korucular ve güvenlik güçleri köyümüzün
okuluna yerleştiler. Okula yerleştikten sonra baskı daha da arttı.
Çocuklarımız okula gidemez oldu. Okulu da çocuklarımıza kapattılar.
Köyümüz yaklaşık 200 hane idi. Baskılar karşısında hane sayısı da
nüfusu da her geçen gün azalıyordu. 1989 yılında baskılara dayanamayan
15 kadar aile koruculuğu kabul etti. Güvenlik güçleri erzak ve eşyalarını
bizlere taşıttırıyorlardı. 1989 yılında Yusuf Timurtaş adlı köylü
erzak taşımayı reddettiği için güvenlik güçlerince vuruldu ve hayatını
kaybetti."
"... Güneş batmış, bizler de yavaş yavaş yatmaya
başlamıştık. Birden büyük bir patlama sesi geldi. İlk önce ne olduğunu
anlayamadık. Bir de baktık ki güvenlik güçleri köye doğru yaylım
ateşi başlatmış. Gece çok karanlık olmadığı için karakoldan ateş
açıldığını gördük. Erkekler köyün dağınık alanlarında kendilerini
saklamayı başardılar. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kaldı. Bizlerden
her birimiz bir yerlere dağıldık. Evlerin içine girdik. Sabaha karşı
köylülerden iki bayan bizim evin önünden koşarak geçiyorlardı. Onlara
seslenerek ne olduğunu sordum. Bana dediler ki, aşağı tarafta köylüleri
toplamışlar. Kimilerini dövüyor, kimilerini de gözaltına alıyorlar;
amcam bize doğru seslenerek 'Çıkın oradan Zülferi'yi öldürdüler.
Köyü yakıyorlar çıkın' [dedi]."
"...Türkiye'nin Güneydoğusu'nda 1990'lı yılların
başlarında yoğunlaşan köy boşaltma ve zorla göç ettirme olgusu 1999
yılına kadar devam etti. Bu dönem içerisinde yaklaşık 3.700 yerleşim
alanında 3 milyondan fazla bir nüfus kendi iradeleri ve denetimleri
dışında yaşam ortamlarını terk etmek zorunda kaldı. 16 yıllık çatışma
ortamında, yalnızca yerleşim alanları yakılıp boşaltılmakla kalmadı.
Aynı zamanda yaylalara çıkmak yasaklandı. Binlerce dönüm orman yakıldı.
Boşaltılan, yakılan ve yıkılan yerleşim alanlarında yol, su, elektrik
gibi temel alt yapı olanakları da yok oldu. Tarlalar kullanılamaz
hale geldi. Meyve bahçeleri yok edildi. Ağaçlar kesildi. Yayla yasakları,
hayvancının yok olmasına neden oldu. Boşaltılan köylerdeki arazi
ve mülkler köy korucuları tarafından hem tahrip edildi, hem de el
konuldu."
ii) 28 kişinin öldüğü "Hayata Dönüş" operasyonu ağır
şekilde eleştirildiği için
"İHD İstanbul Şube Başkanı Kiraz Biçici, 20.12.2000
tarihinde Medya TV'nin bir programında yapılan canlı yayın bağlantısında
sorulan sorulara verdiği cevaplar nedeniyle 'Yasa dışı örgüte yardım
ve yataklık etmek' iddiası ile İstanbul 1 No'lu DGM tarafından ...
yargılandı. TCK'nın 169. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle, 3
yıl 9 ay ağır hapis cezasına mahkum oldu. Dava temyiz aşamasında."
Ne demişti?
(İddianameden)
"... Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugüne kadar
yaptığı katliamların en acımasızını ve vahşisini yaşama geçirdi
...
... Bu, Türkiye tarihine 19 Aralık katliamı olarak geçecek ...
... Devlet yetkilileri bu katliamın hazırlığını 1 yıldan bu yana
sürdürdüklerini zaten kendileri ifade ettiler ...
... Üstelik devlet, bu katliamı gerçekleştirmek için AB'den cesaret
aldı ...
... Tüm bu süreçte arabuluculuk görüşmelerinde bulunan aydınların
çıkıp kendilerinin devlet tarafından aldatıldıklarını söylemeleri
gerekiyor ...
... Ya da 'MGK'nın yazdığı senaryonun aktörleri olarak rolümüzü
çok iyi oynadık' demeleri gerekiyor ...
... Bu operasyonda ölen mahkumların tamamına, yakından ateş edildiği
ortaya çıktı ...
... Diğer mahkumların nerede olduklarını ise savcılar bile bilmediklerini
söylüyor ..."
iii) 169'dan 312'ye - "Sayın Öcalan" davası
"Diyarbakır Tutuklu ve Hükümlü Aileler Derneği
(TUHAD-DER) eski Başkanı Mahmut Bayhan hakkında 4 Mayıs günü yapılan
DEHAP İl Kongresi'nde yaptığı konuşmada "Sayın Öcalan" dediği için
TCK'nın 312. maddesi uyarınca açılan dava, Diyarbakır 2. Asliye
Ceza Mahkemesi'nde 2 Aralık günü başladı. Duruşma dosyadaki eksikliklerin
giderilmesi için 3 Mart 2004 tarihine ertelendi.
Mahmut Bayhan hakkında konuşmasıyla ilgili olarak
ilk soruşturma TCK'nın 169. maddesi uyarınca açılmış, ancak 169.
maddede yapılan değişiklik dikkate alınarak 9 Eylül günü takipsizlik
ile sonuçlanmıştı. Fakat Diyarbakır DGM Savcılığı kararla beraber,
Bayhan hakkında TCK'nın 312. maddesi uyarınca suç duyurusunda bulunmuştu."
iv) Madde 159 - Susurluk ve "devlet görevlilerine hakaret"
"Kapatılan Özgür Gündem gazetesinin
Diyarbakır Temsilcisi Hasan Özgün, tutuklu bulunduğu Sultanhisar
(Aydın) cezaevinde iken, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu
Savaş'ın hazırladığı Susurluk Raporu'ndaki bilgilere dayanarak davasının
yeniden görülmesi istemiyle Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, Diyarbakır
DGM Savcılığı, Adalet Bakanlığı ve Aydın Cumhuriyet Savcılığı'na
yazdığı dilekçeler nedeniyle yargılanıyor. TCK'nın 159. maddesi
uyarınca, ['güvenlik görevlilerine hakaret ettiği' gerekçesiyle]
açılan davaya ... yasadaki değişiklik nedeniyle asliye ceza mahkemesinde
devam ediliyor. Düşünce suçlusu Özgün, süren dava ile 1 yıldan 6
yıla kadar hapis cezası tehdidi ile karşı karşıya bulunuyor."
Ne demişti?
(iddianameden)
"... Gazetem Özgür Gündem ve diğer
Özgür Ülke, Yeni Ülke, Demokrasi, Yeni Politika vs. demokratik
basında, Susurluk'la ortaya çıkan gerçekler, yıllar öncesinden dile
getirilmişti. 1990'dan itibaren sayfalarında insan hakları ihlalleri,
yargısız infazlar, yakılan-boşaltılan köyler, işlenen cinayetler,
öldürülen Kürt aydın ve işadamları, HEP, ÖZDEP, DEP, HADEP'e karşı
yapılan hukuk dışı uygulamalar ayrıntılı olarak yer almasına karşın,
gereken önem verilmediği gibi, aksine 'bölücü' ilan edilerek insanlık
dışı katliam ve baskılara uğratıldı. Aynı anlayışın bugün de devam
ettirilmesi, çeteleşme ve yozlaşmanın daha da kapsamlı katliam ve
derinlikli olmasından başka sonuca yol açmayacaktır. Ancak, durumun
olumlu olmadığı, Mesut Yılmaz'ın 'Devletin benzer operasyonlara
ihtiyacı olabileceği' beyanından da anlaşılmaktadır. Halklarıyla
barışık, özgür ve demokrat olmayan bir yönetimin, böyle bir ülkenin
de yaratılmasına hiçbir katkısı olmayacaktır. Bu yönüyle, Türkiye'nin
önemli bir yol ayrımında olduğu söylenebilir. Ya çeteler tamamen
temizlenecek ve demokratikleşme yolunda adımlar atılacak ya da başka
bir ad altında çeteler devam edecektir..."
"Büyük Reform"
Türkiye, Kopenhag siyasi kriterlerine uyum sağlamak
için 2002 Şubat'ı ile 2003 Temmuz'u arasında çeşitli yasal değişikliklerden
oluşan 7 uyum paketini meclisten geçirdi. İfade özgürlüğü AB ilişkilerinde
başta gelen sorunlardan olduğundan, uyum paketleri önemli ölçüde
ifade özgürlüğü ile ilgili yasa maddelerine yönelikti. Buna karşın,
sayısız dava açılmasına hukuki dayanak teşkil eden bu maddelerin
çoğu kaldırılmadı. Çok kısmi diyebileceğimiz iyileştirmelere gidildi.
Yapılan iyileştirmeler sanık lehine yorumlandığı için çok sayıda
yargılama takipsizlikle sonuçlandı. Ama yukarıda 3. örnekte olduğu
gibi, bu sefer aynı davalar başka yasa maddeleri altında açıldı.
169. maddenin, "Yayın yoluyla silahlı örgüt ve
üyelerine yardım etmek veya her ne suretle olursa
olsun hareketlerini kolaylaştırmak" şeklindeki metninden, Temmuz
2003'teki 7. uyum paketiyle "her ne suretle olursa olsun hareketlerini
kolaylaştırmak" ibaresi çıkartıldı. Yapılan değişik sonucunda, "yayın
yoluyla örgüte yardım etmek" suçlamasından yargılanan basın çalışanları
ve yayıncıların bazılarının davaları düştü. Ama 312. madde, 169.'un
yerini almakta gecikmedi. Düşen davalardaki sanıkların bir kısmına,
aynı ifadelerden dolayı, bu sefer 312. maddeden dava açılmaya başlandı.
Daha sonraları, ifade özgürlüğünü sınırlandırmak için 159. madde
yoğun olarak kullanıldı. Daha ağır vakalar olarak değerlendirilen
bazı durumlarda ise, 169. maddedeki değişiklikle davaları düşen
sanıklara, eski TMK'nın 7. maddesinden, yani "yayın yoluyla örgüt
propagandası yapmaktan" davalar açıldı. Eski TCK'nın 169. maddesi,
Haziran 2005'te yürürlüğe giren yeni TCK ile toptan kaldırıldı.
Uyum paketleriyle, 159., 312., eski TMK 7. maddeleri
de kısmi iyileştirmelere uğradı. TMK'nın çok tepki çeken 8. maddesi
ise, 6. uyum paketiyle Temmuz 2003'te kaldırıldı.
Atatürk'ün manevi şahsına hakareti yasaklayan
ve resmi ideolojiyi koruyan 5816 sayılı özel yasada ise herhangi
bir değişikliğe gidilmedi. Bu yasa geçmişte olduğu
gibi bugün de geniş bir siyasi yelpazede "düşünce suçluları" üretmeye
devam ediyor.
Yukarıda sözü edilen uyum paketlerine ve iyileştirmelere
rağmen, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar devam
etti. Örneğin Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in 2002 yılında CHP milletvekili
Kemal Anadol'un soru önergesine verdiği yanıta göre, "büyük reform"un
ilk yılı olan 2002 içinde, eski "TCK'nın 159. maddesi uyarınca 507
kişi hakkında toplam 339 dava açıldı. Aynı madde uyarınca, yıl içinde
sonuçlanan ve 708 kişinin sanık olduğu 444 davada, 174 kişi hakkında
mahkumiyet, 307 kişi hakkında beraat kararı verildi. [Eski] TCK'nın
312. maddesi uyarınca ise, 822 kişi hakkında toplam 359 dava açıldı.
Yıl içinde sonuçlanan 316 davada yargılanan 817 sanıktan 310'u hakkında
mahkumiyet, 319'u hakkında ise beraat kararı verildi. 2002 yılında,
5680 sayılı Basın Yasası uyarınca toplam 2.578 kişi hakkında 2.176
dava açıldı. Yıl içinde sonuçlanan 1.635 davada bu yasaya muhalefet
ettikleri gerekçesiyle yargılanan 1.017 kişi hakkında mahkumiyet,
615 kişi hakkında ise beraat kararı verildi." Adalet Bakanı Cemil
2002 Mayıs'ında verdiği aynı yanıtta, o tarihte ceza mahkemelerinde,
eski TCK'nın 312. ve 159. maddeleri uyarınca 1.537 kişinin, 155.
madde [yayın yoluyla halkı askerlikten soğutmak ve kanunlara karşı
gelmeye teşvik etmek], 158. madde [Cumhurbaşkanı'na hakaret], 168/2.
madde, eski TMK'nın 7. maddesi [yayın yoluyla örgüt propagandası
yapmak] ve Siyasi Partiler Yasası'nın 81. maddesi uyarınca [siyasi
partilerin Türkçe'den başka dil kullanmasını yasaklıyor] 2.794 kişinin
yargılanmakta olduğunu" söyledi.6
"TCK Reformu"
Uyum paketlerinin ardından bu kez Türk Ceza Kanunu'nun
toptan değiştirileceği ve bu değişikliğin, demokratik reformların
devamı olduğu söylendi. 2005'te gündeme gelen yeni TCK taslağına
karşı, demokratik çevreler yeterli tepkiyi göstermedi; yasa kamuoyunca
geniş biçimde tartışılmadı. İfade özgürlüğü açısından bakıldığında,
pek çok kısıtlayıcı yasanın esas olarak numaraları değiştirilerek
korunduğu söylenebilir. Nitekim aşağıdaki örnekler bunu doğrular
niteliktedir:
Eski TCK'daki, 312. maddenin
birinci fıkrası, yani "kanunun suç saydığı bir fiili övmek veya
halkı kanuna itaatsizliğe teşvik etmek", şimdi karşımıza
215. madde olarak çıkıyor.
312. maddenin ikinci fıkrasında
yer alan "sosyal sınıf, ırk, din veya bölge farklılığına dayanarak
halkı birbirine karşı düşmanlığa, kin beslemeye tahrik etmek" fiili
ise şimdi 216. maddeyle cezalandırılıyor.
"Yayın yoluyla halkı kanunlara karşı gelmeye
teşvik ve askerlikten soğutmak" fiillerini düzenleyen 155.
madde, şimdi 318. ve 217. maddelere
ayrıştırılmış durumda. 318. madde, "Halkı, askerlik
hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde" bulunmayı
veya "propaganda" yapmayı cezalandırıyor. 217. madde
ise, "halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik etme" fiilini
kapsıyor. 218. madde, bu tür suçların basın yayın
yoluyla işlenmesi durumunda, cezayı yarı oranında artırıyor.
Eski TCK'da basın yayın yoluyla örgüte yardım
yataklık yapmayı da kapsayan 314. maddenin düşünce
özgürlüğünü kısıtlayan bölümü, şimdi Güneydoğu'da 301'den çok daha
yaygın şekilde uygulanan 220. maddenin
8. fıkrasına dönüşmüş durumda. Yeni TCK'daki 220
madde, "örgütün veya amacının propagandasını" yapmayı cezalandırıyor.
Bu madde, yeni TMK'nın 6. maddesiyle hemen hemen aynı.
Yürütülen bir soruşturmanın gizliliğini veya
yargılamayı etkilediği gerekçesiyle açılan davaların dayanağı olan
eski TCK maddeleri de, "soruşturmanın gizliliğinin ihlal edilmesi"ni
cezalandıran 285. madde ve
"yürümekte olan bir soruşturma veya davayı etkileme"yi
cezalandıran 288. maddeye dönüşmüş durumdalar.
285. maddeye göre, örneğin işkenceden dolayı hakkında soruşturma
açılan polislerin yaptığı işkenceyi kamuoyuna duyurmak için ele
geçirdiğiniz sağlık raporlarını yayımlarsanız, suç işlemiş kabul
ediliyorsunuz. 288. madde ise çok yaygın olarak uygulanıyor. Örneğin,
hakkında devam eden davayla ilgili açıklama yaptığı için, yargıyı
etkilediği gerekçesiyle Hrant Dink'e uygulanmıştı.
Eski TCK'da "suç işlemek için alenen tahrikte
bulunma" fiilini düzenleyen 311. madde ise,
214. maddeye dönüştü.
Şimdiye kadar pek çok roman vs. hakkında dava
açılmasına vesile olan eski TCK'nın müstehcenliği düzenleyen maddesi
426. madde de ruhunu koruyor;
şimdi "müstehcen görüntü, yazı veya sözleri basın ve yayın yolu
ile yayınlamak", 226. maddeye göre cezalandırılıyor.
TCK dışında, ifade özgürlüğünü çok temel düzeyde
kısıtlayan TMK da önemli değişikliklere uğradı. 2006 yazında gerçekleşen
değişiklik, eski TMK'ya göre daha ağır hükümler getirdi. Örneğin,
TMK'nın 5. maddesine göre, savcılara, 48 saat içinde hakim kararıyla
onaylanmak üzere, "terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde suç işlemeye
alenen teşvik, işlenmiş olan suçları ve suçlularını övme veya terör
örgütünün propagandası niteliğinde içeriğe sahip süreli yayınları"
on beş günden bir aya kadar durdurabilme yetkisi tanındı.
Böylece Ülkede Özgür Gündem gazetesi birisi 4 Ağustos 2006'da,
diğeri de Kasım 2006'da olmak üzere iki kez kapatıldı. İkisinde
de gösterilen gerekçe, "terör örgütünün propagandası niteliğinde
içeriğe sahip olması"ydı.
Yeni TMK'nın 6. maddesiyle - "terör örgütünün
propagandasını yapmak" - örgüt üyesi olmayan geniş kesimlerce dile
getirilecek "ateşkese güvenlik güçlerinin de uyması gerektiği" gibi
barışçıl talepler de suç kapsamına alınabilecek.
Tutarlı Bir İfade Özgürlüğü Mücadelesi İçin
Türkiye'de tutarlı ve etkili bir ifade özgürlüğü
mücadelesi, yukarıda göstermeye çalıştığımız gibi, hem yasal sınırlamaların
kapsamlı ve sistematik niteliğini dile getirmek hem de bütün mağduriyetleri
yansıtmak zorunda. Özellikle ana-akım medyanın süzgecine takılan
mağdurların durumu, kolay hedef oldukları için özellikle görünür
kılınmalı Buna karşın, ifade özgürlüğü mücadelesi yürüten çeşitli
inisiyatifler, çoğunlukla "ünlü" mağdurların davalarıyla ilgileniyorlar
ve bu davaları izlemeye gelen yabancı heyetlerle temas kurarak ana-akım
medyanın gündemine yerleşmeyi tercih ediyorlar. Oysa bu tür girişimler,
davalar AB'nin baskılarıyla düştüğünde, "ünsüz" mağdurları gözlerden
saklamaya daha fazla katkıda bulunmaktan başka bir işe yaramıyor.
Değerli ve değersiz kurbanlar
Burada, gözlerden uzak kalan "ünsüz" mağdurlara
veya "değersiz kurbanlara" bazı örnekler vermek istiyoruz.
Örneğin, Peri Yayınları sahibi Ahmet Önal'ın
daha çok Kürt ve Ermeni sorunuyla ilgili olarak yayımladığı kitaplar
yüzünden, hakkında 25 civarında dava açıldığı pek bilinmeyen bir
olgudur. Sorun Yayınları'ndan çıkan "Osmanlı'dan Günümüze Ordunun
Evrimi" kitabı nedeniyle yazar Osman Tiftikçi ve Sırrı Öztürk hakkında
301. maddeden dava açılması da, ifade özgürlüğü inisiyatiflerinin
ve ana-akım medyanın gündemine gelmedi. Ahmet Kahraman'ın yazdığı
"Kürt İsyanları" adlı kitap nedeniyle Evrensel Basım Yayın şirketinin
sahibi Songül Özkan hakkında dava açılması konusunda da benzer şeyler
söyleyebiliriz. Yargılanan ünlü gazetecilerin davaları şu veya bu
şekilde gündeme getirildi. Ama, HPG'nin*7
açıklamalarına yer verdiği gerekçesiyle "Mavi ve Kent" gazetesinin
yazı işleri müdürü Cengiz Doğan'ın 220. maddeden 1 yıl 6 ay hapse
mahkum edilmesi, başka pek çok meslektaşının durumu gibi, pek bilinmeyen
bir olgu olarak kaldı. Halbuki ifade özgürlüğü alanında yürütülecek
tutarlı bir mücadele, her şeyden önce, mağdurlarına eşit mesafede
yaklaşmalı, hatta bütün mağdurları mücadelenin öznesi yapmaya çalışmalı.
Kamuoyunun gündemine yansımayan başka bir örnek
ise, Eylül 2006'da MLKP (Marksist Leninist Komünist Partisi) operasyonu
kapsamında gözaltına alındığı iddia edilen basın çalışanlarının
durumudur. Gözaltına alınan "Özgür Radyo" haber müdürü Halil Dinç,
genel yayın koordinatörü Füsun Erdoğan, radyo çalışanı Sinan Gerçek,
"Atılım" gazetesi genel yayın yönetmeni İbrahim Çiçek,
genel yayın koordinatörü Sedat Şenoğlu ve başka gazeteciler tutuklandılar.
Sanıklar hakkında dava TMK kapsamında açıldığı için dosyalarına
6 ay gizlilik kaydı kondu. Yani, 6 ay boyunca avukatları bile sanıkların
neyle suçlandıklarını bilemeyecek.
9 ayda 1.400 soruşturma ve dava
Hemen hiç gündeme gelmeyen başka değersiz kurbanlarsa,
Doğu ve Güneydoğu'da basın açıklaması yaptıkları, insan hakları
raporları hazırladıkları, bazı siyasi uygulamaları protesto ettikleri
vs. nedenlerle haklarında soruşturma başlatılan veya dava açılan
yüzlerce kişidir. Bu insanların büyük bölümü, sanki ifade ve örgütlenme
özgürlüğü mağduru değillermiş gibi bu alanda hak ihlallerini araştıran
kuruluşların gündemine bile, ancak sınırlı ölçüde girebildiler.8
Ana-akım medyaya ise, Roj TV'nin kapatılmaması için Danimarka
başbakanına mektup göndermeleri nedeniyle haklarında dava açılan
DTP'li 56 belediye başkanı gibi daha "sansasyonel" örnekler yansıyabildi.
Nitekim, bölgedeki ifade özgürlüğü ihlallerinin tartışmaların dışında
tutulduğu, STK'lar tarafından da dile getirildi. 20 Kasım 2006'da
Diyarbakır Barosu, İHD ve Mazlum-Der Diyarbakır şubeleri ve Türkiye
İnsan Hakları Vakfı (THİV) tarafından düzenlenen basın toplantısında,
Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu "İfade özgürlüğü ile ilgili tartışmalar
yargılanan yazarlar nedeniyle 301. madde ekseninde yapılmaktadır.
Kuşkusuz 301. madde yürürlükten kaldırılmalıdır. Ancak özellikle
Kürt sorunu çerçevesinde dile getirilen düşünce açıklamaları TCK'nın
220/8. maddesi kapsamında değerlendirilmektedir" dedi.9
Doğu ve Güneydoğu'da ifade ve örgütlenme özgürlüğü engellenen
STK aktivistleri, DTP üyeleri, Barış Anneleri ve sıradan insanları
kapsamayan bir ifade özgürlüğü mücadelesi, temel bir bileşeninden
yoksun olarak işe başlamış olacaktır. Aşağıda, bölgede Kürt toplumunun
nasıl bir soruşturma ve dava kıskacına alındığını göstermek için
sadece Temmuz, Ağustos ve Eylül 2006 döneminden bazı örnekler vermek
istiyoruz10
:
- TCK'nin "örgütün veya amacının propagandasını yapmak" suçunu
düzenleyen 220/8. maddesinden Diyarbakır Ağır
Ceza Mahkemelerinde 150 kişi ile ilgili 60 dava açıldı. Bu davalardan
26'sı sonuçlandı ve 46 kişinin çeşitli hapis cezalarıyla cezalandırıldı.
- İHD Diyarbakır Şube Başkanı Selahattin Demirtaş Gün, TV
ve Roj TV'ye yaptığı açıklamalar nedeniyle yargılandığı iki
ayrı davada, 220/8. maddeden 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
- 24 Şubat 2006 tarihinde Ağrı, Doğubeyazıt DTP ilçe binasında
yapılan baskında Öcalan'ın posterlerinin bulunduğu gerekçesiyle
hakkında dava açılan DTP ilçe Başkanı Ahmet Özbay "Suç ve suç
olan fiili övmek" suçundan (TCK 215. madde) 10 ay hapis cezasına
çaptırıldı.
- Hakkari ili Yüksekova ilçesinde 2005 yılında yapılan basın
açıklamasında "Sayın Öcalan" ifadesini kullandığı gerekçesiyle
Saime Kırbaç "Suç ve suçluyu övmek"ten (TCK 215. madde) 3 ay
hapis cezasına çarptırıldı
- Abdullah Öcalan'a yönelik "tecrit" uygulamaları protesto
etmek amacıyla 22 Şubat 2006 tarihinde Koşuyolu Sunay caddesi'ni
trafiğe kapatarak oturma eylemi yapan Diyarbakır Barış Anneleri
İnisiyatifi üyesi 24 anne yargılandıkları mahkemede 10'ar ay
hapis cezasına çaptırıldı.
- Ağrı Eğitim Fakültesi'nde soruşturmalara tepki gösteren
7 öğrenci okuldan atıldı; 42 öğrenciye 2 yarı yıl, 38 öğrenciye
bir dönem ve 26 öğrenciye de 3 hafta okuldan uzaklaştırma cezası
verildi.
- 15 Şubat 2005'te Şanlıurfa Demokrasi Platformu tarafından
düzenlenen, "Savaşa Geçit Vermeyeceğiz" temasıyla yapılan yürüyüşe
katılan 59 kişi hakkında toplantı gösteri ve yürüyüşü kanuna
muhalefet ettiği iddiasıyla dava açıldı.
- Mardin, Kızıltepe'de 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ile babası
Ahmet Kaymaz'ın öldürülmesiyle ilgili davanın 21 Şubat 2005
tarihinde Mardin'deki duruşmasına katıldıkları gerekçesiyle,
Tunceli Demokrasi Platform üyesi ve Eğitim-Sen Şube Başkanı
Hanifi Bekmezci, DEHAP eski İl Başkanı Murat Polat, EMEP İl
Başkanı Hüseyin Tunç ve Evrensel gazetesi muhabiri Cem Emir'inde
aralarında bulunduğu 13 kişi hakkında dava açıldı.
- Şanlıurfa Demokrasi Platformu'nun 15 Şubat 2005'te "Küresel
savaşa karşı küresel barış" sloganıyla düzenlediği basın toplantısına
katılan 59 kişi hakkında dava başlatıldı.
Sonuç
Sonuç olarak toparlayacak olursak, öncelikle
Türkiye'de ifade özgürlüğü üzerindeki sınırlamaların daha önce de
var olmakla birlikte, 12 Eylül'le beraber şiddetlendiğini, düşük
yoğunluklu bir iç savaşın yaşandığı 90'larda ise tekrar yoğunlaştığını
gözlemliyoruz. Bu veri, bize devletin kendini tehdit altında hissettiği
dönemlerde başka temel haklar gibi, ifade özgürlüğünü de ağır şekilde
kısıtladığını gösteriyor.
Söz konusu kısıtlamalar, 2004-2005 yıllarında
tekrar yoğunlaşma eğilimine girdi. AB ile ilişkilerin buzdolabına
girmeye başladığı bu dönemde, ülkemizdeki şahinler Kürt sorununa
dönük olarak daha "radikal" çözüm arayışında olabilir. Yeni bir
sindirme, "tedip" [yola getirme] ve "tenkil" [tepeleme] planları
yapılabilir. Bu kadar sert biçimler almasa bile, tecrit etme, yalnızlaştırma
yöntemlerine başvurulduğunu gözlemleyebiliriz. Nitekim, popüler
kültürde ve siyasette "kızılelmacı" eğilimlerin güçlenmesi, dikkat
çekici bir olgudur. Daha çok Türk halkına hitap eden bu milliyetçi
tahayyül dünyası, toplumların birbirlerini anlamasını her geçen
gün güçleştirmektedir. Bu tahayyül dünyasına göre, "Türkler" ve
"Türk devleti" bir komplo ile karşı karşıyadır. Dış güçler - ABD,
AB, Kuzey Irak'taki Kürt oluşumu vs. - "bizi" bölüp parçalamak isterken,
biz tümüyle "masumuz"dur. Türkiye toplumunun belirli bir kesiminin
dış güçlerle bağlantılı olduğu ileri sürülerek şeytanlaştırılması,
bir tarafın tamamen "masum" ve "kurban" olduğu varsayımıyla el ele
gitmektedir.
İfade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar bugün
12 Eylül'de olduğundan daha farklı bir içeriğe sahip. 12 Eylül'de
baskı gören, daha çok mevcut sistemi eleştiren ve sosyalist bir
düzen kurulması için çağrı yapan düşüncelerdi. Şimdi, yukarıda örneklerini
gördüğümüz gibi, kökleri yakın tarihe uzanan Ermeni sorunu, Kürt
sorunu hakkındaki tartışmalar, özellikle de 90'larda yaşanan insan
hakları ihlalleri bastırılmaya çalışılıyor. Oysa her şeyin aleyhine
çalıştığı masum bir Türk toplumu kurgusundan, toplumların kendi
geçmişleri ve devlet sistemleriyle yüzleşebildiği daha gerçekçi
bir tabloya geçiş, ancak ağır insan hakları ihlallerinin özgürce
tartışılabilmesiyle mümkün.
Bu nedenle, günümüzde ifade özgürlüğü sorunu,
biraz uç noktadaki fikirlerin, "infial uyandırıcı", "sarsıcı" görüş
ve eleştirilerin dile getirilebilmesiyle sınırlı değil. Doğrudan,
milyonlarca kişiyi etkilemiş gerçeklerin dile getirilmesiyle ilgili.
Dolayısıyla, bazı gerçekler "ifade edilemez", "tartışılamaz" ilan
ediliyor. "Gerçekler"den bu kadar rahatsız olan bir sistemde, ifade
özgürlüğü mücadelesi yürütenler neyle karşı karşıya olduklarını
iyi bilmeliler. Güçlü olabilmek içinse, aslında toplumun geniş bir
kesimini oluşturan ifade özgürlüğü mağdurlarıyla buluşmak zorundalar.
1 Eylül dönemiyle
ilgili veriler şu kitaplardan alınmıştır: "Bir Engizisyon
Hukuku Kavramı: Düşünce Suçu", Veli Yılmaz, Osman Taş, Mustafa
Yıldırımtürk, Belge Yayınları, Hukuki Belgeler Dizisi 2,
1989. "Eylül Hukuku ve Basın Özgürlüğü", Veli Yılmaz, Belge
Yayınları, İnsan Hakları Dizisi 1, 1990.
2 Yazıda, "eski
ceza yasası maddeleri" veya "eski TCK" derken, AB sürecinde
büyük bir reform olduğu söylenen ve Haziran 2005'te yürürlüğe
giren şu andaki TCK'dan önceki TCK kastediliyor. Yazıda
gösterileceği gibi, ifade özgürlüğüyle ilgili pek çok madde
esasında aynı kalmış, çoğunlukla sadece numaralar değişmiştir.
3 Eski TCK'daki
311. madde, şimdiki TCK'nın 214. maddesi, "suç işlemeye
alenen teşvik"i cezalandırıyor. Daha önceki TCK'nın 312.
maddesinin birinci fırkasında yer alan "suçun ve suçlunun
övülmesi" fiili, şimdiki TCK'da 215. maddede düzenleniyor.
4 90'lı yıllarda
muhalif kimliği ağır basan bazı yayınevlerinin, 2000'lerde
"çok satar" yazarlarını ve kitaplarını tanıtmak için profesyonel
halkla ilişkiler şirketleriyle on milyarca liralık anlaşmalar
yapması, sektörün kapitalistleşmesinin hangi boyutlara vardığı
konusunda iyi bir göstergedir. Bu kitaplardan bazıları hakkında
dava açıldığında, medya ilişkilerinin yine bu halkla ilişkiler
şirketlerince yürütülmesi, böylece kitabın da "çok" satmasının
sağlanması, ekonomik faktörün ifade özgürlüğü alanındaki
yansımasını gösterir.
8 Misyonlarından
birisini, ifade özgürlüğü ihlallerini araştırmak ve duyurmak
olarak tanımlayan Bağımsız İletişim Ağı (BİANET) tarafından
17 Kasım 2006 tarihinde yayımlanan, Temmuz, Ağustos, Eylül
dönemi Medya Gözlem Raporu'nda, Doğu ve Güneydoğu'daki ifade
özgürlüğü ihlalleriyle ilgili olarak, doğrudan gazetecilere
dönük baskılar dışında, sadece şu olaylara yer veriliyor:
56 DTP'li Belediye Başkanına Roj TV nedeniyle açılan dava,
Avrupa Sosyal Forumu'na bir makale gönderdiği için yargılanan
ve beraat eden Diyarbakır Sur Belediye Başkanı, Kızıltepe
İlçesinde 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ile babası Ahmet Kaymaz'ın
öldürülmesiyle ilgili yargılamayı izleyen 13 kişi hakkında
açılan dava ve İHD Diyarbakır Şube Başkanı Selahattin Demirtaş
hakkındaki kovuşturmalar. Oysa, aynı dönemi kapsayan İHD
bölge raporunda dile getirilen, yukarıdaki bazı örneklerini
verdiğimiz ifade ve örgütlenme özgürlüğü ihlalleri çok daha
fazladır.
9 21/11/2006
tarihli Toplumsal Demokrasi Gazetesi. 21 Kasım 2006'da BİANET'te,
aynı haber BİA (Diyarbakır) mahreciyle şöyle verildi: "İfade
özgürlüğüyle ilgili tartışmalar yargılanan yazarlar nedeniyle
301. madde ekseninde yapılmaktadır. Kuşkusuz 301. madde
yürürlükten kaldırılmalıdır. Düzenleme biçimiyle ceza hukukunun
en temel ilkesi olan TCK'nin 2. maddesiyle düzenlenen suçta
ve cezada kanunilik ilkesine, Anayasa'nın 38. maddesindeki
düzenlemeye ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 7. ve
10. maddelerine aykırıdır." Haberde, sadece 301.'in esas
sorun olarak gösterilmesine duyulan tepki anlaşılmaz kılınıyor.
Bkz.
http://www.bianet.org/2006/11/21/88086.htm.
10 Veriler,
20 Eylül 2006'da hazırlanan İHD, Temmuz, Ağustos, Eylül
dönemi Doğu-Güneydoğu İnsan Hakları İhlal raporundan alınmıştır.