TÜRKİYE BİR DÖNEMECE GİRERKEN
Taylan Doğan
30 Mayıs 2006
2005 sonbaharında yaşanan Şemdinli olayları,
Mart ayındaki Diyarbakır olayları, hemen ardından Şemdinli davasının
iddianamesini hazırlayan savcının Org. Yaşar Büyükanıt’ı suçladığı
gerekçesiyle görevden ihraç edilmesi, 250.000 askerin Güneydoğu’ya
ve Irak sınırına yığılması, eş-zamanlı olarak Terörle Mücadele Yasası
(TMY) tasarısının Meclis’e sunulması ve son olarak Danıştay’a gerçekleştirilen
saldırı ve ardından ortaya dökülen bağlantılar Türkiye’nin yeni
bir dönemece girdiği konusunda hemen herkesin hemfikir olmasına
yol açtı.
Tabii içine girilen yeni dönemeç hakkında çok çeşitli görüşler ileri
sürülüyor. Kimine göre vatan elden gidiyordu; ABD’nin Kuzey Irak’taki
federal Kürt yönetimine dayanarak ülkemizdeki Kürtleri kışkırtması
söz konusuydu – ki bu görüşü savunanlar genellikle "Kızıl Elmacılar"
olarak adlandırılıyor. Kimilerine göre ise AKP’nin gizli bir gündemi
vardı ve yavaş yavaş Kemalist rejimin güvencesi olan kurumların
altını oymaya çalışıyordu.
Daha gerçekçi bir bakış açısı geliştirebilmek için geçen yıl (2005)
Mersin’de Newroz gösterisindeki "bayrak provokasyonuna" ve sonraki
sürece bakmak daha yararlı olabilir. Bu provokasyon sonrasında Türkiye’de
yaşayan Kürtler uzun yıllar sonra ilk kez "sözde vatandaş" ilan
edildiler. Eski genelkurmay ikinci başkanının geliştirdiği ve medyanın
sahiplendiği bu söylem sadece PKK’yı hedef almaktan ziyade, Kürt
kimliğinin kamusal yaşamda kabul görmesi için mücadele eden bütün
Kürtler’i hedef alıyordu. Son yıllarda Kürtler’in gerçek bir toplumsal-politik
statü kazanma ihtimalini güçlendiren bütün gelişmelere kapılar kapatılıyordu.
"Tek millet-tek tip toplum" statükosuna bu şekilde geri dönme çabası,
medyanın aktif şekilde desteklediği bayrak asma kampanyaları ve
pek çok yerde yaşanan linç kampanyalarıyla sürdü. Linçlerin ana
hedefi, politik eğilimleri farklı olsa da etnik kimliklerinden ötürü
potansiyel "bölücü" sayılan Kürtler’di. Toplum içinde gündelik ırkçılık
diyebileceğimiz bir eğilim kışkırtıldı: Televizyonda Kürtçe yayın
da başlamıştı, peki bu Kürtler neden hala rahat durmuyordu?
Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’nin ulusal kimliğini nasıl ortadan
kaldırmaya çalıştığını konu alan TV programları, yayınlar ve dergiler,
yeni hainlere karşı vatandaşları uyaran ve hayali bir resmi tarih
üreten "Şu Çılgın Türkler" gibi çok-satarlar bu dönemde "tek millet-tek
tip toplum" düzeninin restore edilmesi için politik-kültürel geri
planı sağladılar.
Şemdinli’de bilinen patlama olduğunda çoğumuz bunun Hakkari ve ilçelerinde
yaşanan ilk bombalama olduğunu zannettik. Halbuki Güneydoğu’da yerleşim
yerlerini hedef alan pek çok bombalama gerçekleşmişti ve sadece
Şemdinli’deki patlama, bu ilçedeki 17. bombalamaydı. Bölgede paramiliter
örgütlenmeler yeniden kendini göstermeye başlamıştı. Halk, esnaf
ve Kürt siyasetçiler tehdit ediliyor, insanlar erken saatlerde sokakları
boşaltıp evlerine kapanıyordu. Şemdinli’deki eylemcilerin suçüstü
yakalanması beklenmeyen bir gelişmeydi. Ama daha önceki benzer olaylarla
birlikte düşünüldüğünde şu gerçeği açık seçik ortaya koyuyordu:
Silahlı güçler arasındaki bir savaştan farklı olarak halkı sindirmeyi
ve göç ettirmeyi amaçlayan, 90’lı yıllardakine benzer bir "kirli
savaş" başlıyordu.
Halkın sindirilmesi, Türkiye toplumundaki çeşitli renklerde bütün
muhalif hareketlerin, sivil toplum kuruluşlarının, basın yayın kurumlarının
vs. faaliyetlerinin engellenmesi ve insan hakları ihlallerinin görünmez
kılınmasıyla mümkün olabilirdi. Diyarbakır olayları uzun süredir
yürütülen "terörizm hortladı" propagandasının doruğa çıkartılması
için fırsat oldu. Hemen ardından TMK tasarısı Parlamento’ya sunuldu.
Halbuki Diyarbakır olaylarının çok yalın bir dökümü bile ortada
söylendiği gibi bir "terör" olmadığını, tam tersine bir devlet terörünün
söz konusu olduğunu gösteriyordu: 6’sı çocuk olmak üzere 16 sivil
öldürülmüş, buna karşın güvenlik güçleri arasında tek bir ölüm vakası
meydana gelmemişti. Diyarbakır olayları "terörist bir kalkışma"
değil, sivil bir isyandı. Filistin’de uzun süre görmeye alışık olduğumuz
ve gençlerle çocukların öncülük ettiği gösterilerden nitelik olarak
farklı değildi. Yıllardır giderilmeyen insan hakları mağduriyetlerine,
açlıkla terbiye etme politikasına ve kolektif kimlik haklarının
görmezden gelinmesine karşı sesini duyurma çabasıydı.
Daha önceden hazırlanan, ama Diyarbakır olaylarının ardından gündeme
getirilen TMY tasarısı açıkça bir darbe yasasıydı. Ancak darbe koşullarında
uygulanabilecek olan bu tasarı, 12 Eylül’ü bile aratacak cinstendi.
Hatırladığım kadarıyla 12 Eylül’de insanlar örgüt yöneticisi ve
üyesi olmakla suçlanmış ve çeşitli cezalara çarptırılmıştı. Sonra
90’lı yıllarda "örgüte yardım ve yataklık etmek" veya "örgüt propagandası
yapmak" gibi suçlar icat edildi. Şimdi ise "örgüt üyesi olmasa bile
örgüt adına faaliyet yapmak", "örgütün faaliyetleri çerçevesinde
eylem düzenlemek" veya "örgütün amacının propagandasını yapmak"
gibi suçlarla ortak bir amacı paylaşan sivil halk hareketleri ve
onların çevresindeki aydınlar, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri
hedefleniyordu.
"Abaca bir darbe mi oluyor?" kuşkusu, Şemdinli iddianamesini hazırlayan
Van savcısının meslekten ihraç edilmesiyle güçlendi. Galiba Cumhuriyet
tarihinde ilk kez bir savcı – yolsuzluk gibi suçlamalar dışında
– hazırladığı iddianame dolayısıyla meslekten ihraç ediliyordu.
Savcı Sarıkaya’nın iddianamesi, sivil iktidarı tamamen etkisizleştirmeyi
ve paramiliter örgütleri devreye sokmayı amaçlayan birimlere karşı,
Türkiye Cumhuriyeti’ni AB normlarına uygun bir işleyiş içinde tutmaya
çalışan çevrelerin hukuki girişimini temsil ediyordu. Bu gizli oluşumlarla
yüksek rütbeli bazı komutanlar arasında bağ kuruyordu.
Karşı hamle gecikmedi. Türkiye’yi AB reform sürecinin dışına çıkarmak
ve yeniden kirli savaş günlerine geri dönmek için çeşitli provokasyonlar
düzenleyen paramiliter güçlerin devlet kaynaklı olabileceğine işaret
eden bürokrasi içindeki kesimler tasfiye edildi veya sindirildi.
Savcı Sarıkaya’dan sonra Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire
Başkanı Sabri Uzun’un da görevden alınması bu adımlardan birisiydi.
Eşzamanlı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana –
Kıbrıs harekatı dahil – en büyük askeri operasyonunun gerçekleşmekte
olduğunu öğrendik. Türkiye’nin pek çok yerinden askeri birlikler
Güneydoğu’ya ve Irak sınırına kaydırılıyordu. Bölgeye 250.000 asker
yığıldığı söyleniyordu. Bu askeri hareketliliğin hedefi elbette
sadece bölgede faaliyet gösterdiği söylenen birkaç bin PKK’lı olamazdı.
Nitekim eğer ABD’den izin alınabilseydi, Kuzey Irak’a girilecekti.
Girilemese bile, hemen yanı başına yüz binlerce askerin yığılmasının
geleceği hayli belirsiz olan Kürt federal yönetimi açısından nasıl
bir anlam taşıdığı açık olsa gerek.
Belki dünyada değilse bile Ortadoğu’daki – bütün uluslararası kuruluşların
görmemezlikten gelmeyi tercih ettiği – bu en büyük askeri hareketlilik
temelde iç politikaya ilişkin mesajlar taşıyordu. AKP hala hükümet
olabilirdi, ama iktidar, yani hangi temel politikaların izleneceği
konusunda inisiyatif bu askeri hareketlikle birlikte askeriyenin
eline geçmişti. Bir ülkede bu kadar büyük bir askeri operasyon düzenlenirken,
sivil hükümetin ve kurumların ciddi bir hareket alanı kaldığını
düşünmek, sivil özgürlüklerin hala güvende olduğu varsaymak herhalde
biraz safdillik olurdu.
Nitekim, Diyarbakır olaylarından sonra bölgede o kadar çok DTP yöneticisi
ve sivil toplum örgütü üyesi tutuklandı, hakkında soruşturma veya
dava açıldı ki, yeniden kimsenin güvende olmadığı bir ülke haline
gelmekte olduğumuz konusunda pek az kuşku kaldı. İHD Diyarbakır
şubesi tarafından açıklanan Doğu-Güneydoğu bölge raporu insan hakları
ihlallerinde darbe sürecinin başladığı 2004 yılından bu yana ciddi
bir artış olduğunu kaydediyor ve 2006 yılının ilk dört ayında hak
ihlallerindeki artışın bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde
445 olduğunu belirtiyor.[1] Ülkemizin yakın tarihinden edindiğimiz
deneyimle, modern veya postmodern darbelerin meydana geldiğini insan
hakları ihlallerinde meydana gelen keskin artışlardan da anlayabiliyoruz.
Böylece 28 Şubat’tan sonraki ikinci postmodern darbenin ilk aşaması
tamamlanmış oluyordu.
Belki bu yazıda Türkiye’nin bir darbe sürecinden geçtiğinden söz
edilmesi çok iddialı bir tespit gibi görünebilir. Ama eğer bir ülkede
temel hak ve özgürlükleri bütünüyle ortadan kaldıran yasa tasarıları
gündeme gelebiliyorsa, devlet bürokrasisinde reformcu çizgiyi temsil
edenler tasfiye ediliyor veya gözdağı verilebiliyorsa, hükümetin
karar sürecine gerçek bir katılımı olmadan ülke tarihinin en büyük
askeri operasyonu düzenlenebiliyorsa, iktidarın parçalı ve çoklu
yapısının ortadan kalkıp tek bir elde toplanmasına doğru bir güçlü
yönelim varsa, bence açık olmasa da 28 Şubat benzeri bir darbeden
söz edebiliriz. Darbe dediğimiz süreç eninde sonunda sivil alanın
çok ileri düzeyde daraltılması ise, gelişmeleri yorumlamak için
bu kavramı kullanmak açıklayıcı bir güce sahip olacaktır.
Darbede İkinci Aşama: Hükümet Düşürülmeye Çalışılıyor
Ama darbe süreci henüz tamamlanmış sayılmazdı. Her şeye karşın,
daha fazla özgürlük ve AB üyeliği vaadiyle iktidara gelmiş güçlü
bir AKP hükümeti vardı. Halk nezdinde belli bir meşruiyete sahip
hükümetin hak ve özgürlükleri gözünü kırpmadan kısıtlaması çok kolay
değildi. Yine Güneydoğu’daki oy tabanı düşünüldüğünde Kürt sorununda
tamamen inkarcı bir politikaya dönmesi de çok kolay görünmüyordu.
TMK tasarısı görüşülürken AKP Meclis grubunda yaşanan tartışmalar
belli bir dirence işaret ediyordu.
ABD ve İran arasındaki krizde, AKP’nin izlediği dış politika da
ABD tarafından onaylanmıyordu. Türkiye’nin yakın tarihinde aşina
olduğumuz bir kalıp tekrarlanıyordu: Ülkenin jeopolitik konumunu
bir pazarlık unsuru olarak kullanıp kendisinin Amerikan çıkarlarına
daha iyi hizmet ettiğini, buna karşın insan hakları ve demokrasi
gibi meselelerde elinin rahat bırakılmasını talep eden militer bürokrasi
bir kez daha Amerika’nın desteğini almış görünüyordu. AKP de Büyük
Ortadoğu Projesi kapsamında bir rol üstlenmeye çalışmış, ama o daha
çok AB’ye girmeye çalışan "demokratik ve ılımlı İslami" ülke kimliğiyle
İslam ülkelerine model olmaya, onlarla yakın ilişkiler geliştirmeye
çaba göstermişti. Arap sermayesini Türkiye’ye çekmek için uğraşmıştı.
Şimdi kendisinden beklenen İran’ın tecrit edilmesi ve köşeye sıkıştırılması
rolünü oynayamazdı. Zaten ihtilafın barışçıl yollarla çözülmesi
gerektiğini her fırsatta dile getiriyordu.
Darbe sürecinin tamamlanması için hayali bir "bölünme tehdidi" ve
uzaklarda bir yerlerde yaşanan çatışmalar yeterli değildi. Rejimi
değiştirmeye çalışan "hainler" daha yakınımızda, hatta içimizde
olmalıydı. Oylarımızla seçip iktidara getirdiğimiz TC hükümeti şimdi
ülkeyi adım adım şeriatçı bir mecraya doğru sürüklüyordu. Deniz
Baykal aylardır darbe sürecinin psikolojik savaş aygıtı gibi çalıştı
ve kendi tabanını "AKP’nin gizli gündemi" konusunda uyarma işlevini
üstlendi.
Çok bilinen bir oyun tekrarlandı. Güya türban kararına tepki duyan
ve "refleks olarak" bir eylem yapıp yargıçları öldürmeyi kafasına
koyan "meczup" bir avukat Danıştay’a saldırdı ve bir yargıcı öldürdü,
diğerlerini yaraladı. Saldırının ertesi günü medya bir propaganda
aygıtından beklenen tutumla resmi tezi destekleyen bir yayın çizgisi
izledi: Saldırı, İslamcı çevrelerin kışkırtmasıydı ve rejimin temel
niteliği olan laikliği hedef alıyordu. Sonraki günlerde saldırgan
avukatın emekli subaylarla ilişkileri, eski İHD başkanı Akın Birdal’a
da suikast düzenleyen Türk İntikam Tugayı (TİT) ve Vatansever Kuvvetler
Güçbirliği Derneği gibi pek İslami eğilimli sayılamayacak kurumların
adının olaya karışması medyanın pek ilgisini çekmedi. Avukat Alparsan
Aslan’ın küçük bir grupla hareket ettiği, ama daha geniş bir örgüt
bağlantısının tespit edilemediği tezi medyada kabul gördü.
Kemalist eğilimli orta sınıfları darbe sürecine kazanmayı öngören
bu son aşamadan sonra sıra muhtemelen hükümetin düşürülmesine gelecek.
Yerine CHP-DYP koalisyonu gibi hiç güçlük çıkarmadan egemenlerin
programını uygulayacak bir hükümetin tasarlandığını söylemek abartı
olmayacaktır.
Darbe süreci amacına ulaşacak mı? Kuşkusuz bunu kriz sinyalleri
veren ekonominin durumundan uluslararası gelişmelere kadar pek çok
faktör belirleyecek. Ama halkın, demokratik inisiyatiflerin ve güçlerin
demokrasi ve özgürlük talebi şüphesiz en belirleyici faktör olacaktır.
[1] Raporda, 2006 yılının ilk dört ayında yaşam hakkı ihlalinin 135, gözaltı sayısının 2 bin 015, işkence-kötü muamelenin 226, tutuklamanın 884, soruşturma ve cezaların 564, toplam olarak ise 4 bin 178 olduğu ifade ediliyor. Açıklanan tablo, ihlallerin 2004 ve 2005 yılının aynı aylarına oranla, 2004 yılına göre yüzde 400, 2005 yılına göre ise yüzde 445 oranında artış gösterdiğini ortaya koyuyor. Bkz.
http://www.gundemimiz.com/haber.asp?haberid=12722
|