İfade Özgürlüğü Bağlamında Çevirmenin Konumu *
Av. Turgut Ağar
İfade özgürlüğü ve bu özgürlüğün sınırları konusuna
geçmeden önce, herhangi bir eserde bulunan suç unsurlarından dolayı
çevirmenin de yargılanıp yargılanamayacağı ve cezalandırılıp cezalandırılamayacağı
sorusuna yanıt aramak gerektiğine inanıyorum.
Bu soruyu yanıtlayabilmek için, öncelikle, çevirinin
bir eser olup olmadığı ve çevirmenin de eser sahibi olup olmadığı
ve eser sahibi olarak kabulü halinde, orijinal eserin içeriğinden
ne ölçüde sorumlu tutulabileceği sorularını yanıtlamamız gerekiyor.
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Madde
1B'ye göre "Eser: sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat,
musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi
fikir ve sanat mahsulleri" anlamına gelir; "Eser Sahibi" ise eseri
meydana getiren kişidir.
FSEK Madde 2, 3, 4 ve 5'de, fikir ve sanat eserlerinin
çeşitleri ilim ve edebiyat eserleri, musiki eserleri, güzel sanat
eserleri ve sinema eserleri olarak sayıldıktan sonra, Madde 6'da
işlenmeler ve derlemeler başlığı altında şu tanım verilmektedir:
"Diğer bir eserden istifade suretiyle vücuda getirilip de bu esere
nispetle müstakil olmayan ve aşağıda başlıcaları yazılı fikir ve
sanat mahsulleri işlenmelerdir". Yine aynı maddede işlenme ve derlemeler
sayılmış ve birinci sıraya "tercümeler" konulmuştur.
FSEK Madde 8, birinci bentte, "bir eserin sahibi
onu meydana getirendir"; ikinci bentte ise, "bir işlenme ve derlemenin
sahibi, asıl eser sahibinin hakları mahfuz kalmak şartıyla onu işleyendir"
denilmektedir.
FSEK hükümlerini yorumlarsak, kanun koyucunun,
tercümenin de aralarında bulunduğu işlenme ve derleme eserleri asıl
eserler grubuna koymadığı ve hem eserleri hem de eser sahiplerini
tanımlarken işlenme ve derleme eserleri başka bir statüye soktuğu
anlaşılmaktadır.
Bu gerçekten yola çıkarak, kanun koyucunun, eserin
içeriğiyle ilgili cezai sorumluluklar konusunda da, işlenme eser
sahibi sayılan çevirmeni asıl eser sahibiyle aynı statüde düşünmediği
sonucuna varabiliriz.
Evet, çevirinin bir eser olduğu ve çevirmenin
de bir eser sahibi olduğu konusunda hiç kuşkumuz yok. Ancak bu tanımlama
ve sınıflama, sadece esere bağlı mali ve manevi haklar açısından
geçerlidir. Eserin içeriğiyle ilgili cezai sorumluluktan çevirmenin
de asıl eser sahibiyle birlikte sorumlu tutulması hukukun özüne
ve temel ilkelerine aykırıdır, çünkü cezai sorumluluğu doğuran içeriği
yazan ve yaratan sadece eserin yazarıdır. Çevirmenin yaptığı, sadece
mesleğini icra etmek ve kendisine verilen bir eseri ücreti karşılığında
çevirmekten ibarettir. Eğer aynı mantıkla hareket edersek, o eserin
yaratıldığı ve kamuya sunulduğu süreç içinde eser sahibine herhangi
bir yolla ilham veren veya yardımcı olan herkesi de, örneğin bir
kitabı basan matbaacıyı veya orada çalışan işçileri de (ya da daha
da ileri gidersek, ülkemizde bir örneği görüldüğü gibi, cezai sorumluluk
doğuran bir haberi okuyan televizyon spikerini de) eserin içeriğinden
sorumlu tutmamız gerekmez mi?
Peki, o halde, çevirmenlerin de asıl eser sahibiyle
birlikte suçlanmasının hukuki dayanağı nedir?
Bu sorunun yanıtlanması için, öncelikle 5187
sayılı Basın Kanunu'na bakalım.
Basın Kanunu'nun Tanımlar başlıklı 2. Maddesinde,
kitap da süresiz yayın tanımı kapsamına alınmış ve aynı maddede
eser sahibi şöyle tanımlanmıştır:
"i) Eser sahibi: Süreli veya süresiz yayının içeriğini oluşturan
yazıyı veya haberi yazanı, çevireni veya resmi ya da karikatürü
yapanı" ifade eder.
"j) Yayımcı: Bir eseri basılmış eser durumuna getirip yayımlayan
gerçek veya tüzel kişiyi" ifade eder.
"k) Basımcı: Bir eseri basım araçları ile basan veya diğer araçlarla
çoğaltan gerçek veya tüzel kişiyi" ifade eder.
Basın Kanunu'nun "Basın özgürlüğü" başlıklı 3.
Maddesi:
"Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma,
eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.
Basın özgürlüğünün kullanılması, ancak demokratik
bir toplumun gereklerine uygun olarak, başkalarının şöhret ve haklarının,
toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu
güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının
veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otoritesinin ve tarafsızlığının
sağlanması amacıyla sınırlanabilir."
Basın Kanunu'nun "Cezai sorumluluk" başlıklı
11. Maddesi:
"... Süreli yayınlar ve süresiz yayınlar yoluyla
işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur."
"... Süresiz yayınlarda eser sahibinin belli
olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması
ya da yurt dışında olması nedeniyle Türkiye'de yargılanamaması veya
verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle
mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hallerinde yayımcı; yayımcının
belli olmaması veya basım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması
ya da yurt dışında olması nedeniyle Türkiye'de yargılanamaması hallerinde
ise basımcı sorumlu olur."
Basın Kanunu'nun "Hukuki sorumluluk" başlıklı
13. Maddesi:
"Basılmış eserler yoluyla işlenen fiillerden
doğan maddî ve manevî zararlardan dolayı, süreli yayınlarda, eser
sahibi ile yayın sahibi ve varsa temsilcisi, süresiz yayınlarda
ise eser sahibi ile yayımcı, yayımcının belli olmaması halinde ise
basımcı müştereken ve müteselsilen sorumludur."
Görüldüğü gibi, Basın Kanunu'nda eser sahipleri
arasında çeviren de sayılmasına rağmen, aynı Kanun'da Cezai Sorumluluk
konusu işlenirken çevirmenden hiç söz edilmemektedir. Burada yasada
bir boşluk bulunduğundan söz edilebilir.
Şimdi, biraz da Türk Ceza Kanunu'nun ilgili maddesine
bir göz atalım.
Son günlerde tartışma konusu olan Madde 301'in
başlığı "Türklüğü, Cumhuriyeti ve Devletin Kurum ve Organlarını
Aşağılama"dır ve Maddenin tam metni şöyledir:
- Türklüğü, Cumhuriyeti ve TBMM'ni alenen aşağılayan kişi,
altı aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
- Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, devletin yargı organlarını,
askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı
aydan iki yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
- Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı
tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında
artırılır.
- Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz."
Bu maddenin ifade özgürlüğünü kısıtlayıp kısıtlamadığı
konusuna geçmeden önce, ifade özgürlüğü kavramının ne anlama geldiğine
ve hukuktaki yerine bir bakmak gerekir. Ancak tam bu noktada, hukuki
ayrıntılara girmeden önce, ifade özgürlüğü konusunu da içeren bazı
uluslararası sözleşmelere bir göz atalım.
İfade özgürlüğünü uluslararası düzeyde korumayı
amaçlayan belgelerin en önemlilerinden biri, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesidir. Bu Sözleşmeyle koruma altına alınan haklara yönelik
ihlâller Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından denetlenmekte
ve yaptırıma tâbi tutulmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
10. Maddesi aynen şöyledir:
- Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının
müdahalesi olmaksızın ve ulusal sınırlar dikkate alınmaksızın,
görüşlere sahip olma ve bilgi ve düşünceleri edinme ve bunları
yayma özgürlüğünü içerir. Ancak bu madde, Devletlerin radyo,
televizyon ya da sinema işletmeciliğini izin rejimine tâbi tutmalarına
engel değildir.
- Kullanan kişi açısından ödev ve sorumluluk içeren bu özgürlükler;
demokratik bir toplumda, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü ve
kamu güvenliği gerekleriyle ve kamu düzeninin korunması ya da
suçun önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlak, başkalarının şeref,
şöhret ve haklarının korunması, gizliliği olan bilgilerin açığa
çıkmasının önlenmesi ya da yargı organlarının otorite ve tarafsızlığının
sağlanması için gerekli olan ve kanunla konulan kural, usul,
koşul, kısıtlama ve cezalara tâbi tutulabilir."
Ancak birinci fıkrada öngörülen ifade özgürlüğünün
ikinci fıkrada belirtilen sebeplerle sınırlandırılabilmesi için
üç şartın bir arada bulunması zorunludur. Bu şartlar:
- sınırlamanın kanunla konulması;
- meşru ve haklı bir amaca dayanması ve
- demokratik bir toplumda gerekli olmasıdır.
Sınırlamanın kanunla konulması şartının amacı,
temel hak ve özgürlükleri Devletin keyfi müdahalelerine karşı korumaktır.
AİHM'sine göre, sınırlamanın kanunla konulması gereklidir, fakat
yeterli değildir. Ayrıca bu kanun tüm vatandaşlarca ulaşılabilir
olmalı ve belirli bir davranışın sonuçlarını makul olarak gösterebilecek
ölçüde açık, kesin ve belirgin olmalıdır. Sınırlamanın meşru ve
haklı amaçları Sözleşmenin 10. Maddesinin ikinci fıkrasında sayılan
amaçlarla sınırlı tutulmuştur. Sınırlamanın demokratik bir toplum
için gerekli olması ve orantılı olması da gerekir. AİHM'nin bu üçüncü
şart için öngördüğü kriterlerden biri de "baskın sosyal gereksinim"
kriteridir. Orantılılık kriterinde ise, konulan kısıtlama ile elde
edilmek istenen amaç arasında orantı olup olmadığına bakılmaktadır.
Bir diğer önemli husus da, uyumsuz, rahatsız edici veya şok edici
düşüncelerin de ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesidir.
Buna rağmen, AİHM'sine göre anti-demokratik görüş ve düşünceler
bu 10. madde kapsamında korumaya layık değildir. Örneğin, ırk ayrımını
savunan görüşler ve nazi yanlısı politikalar.
İfade özgürlüğünü düzenleyen önemli uluslararası
belgelerden bir diğeri de, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan
Hakları Evrensel Bildirgesi'dir.
BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Madde 19
düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenler:
"Madde 19: Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne
hakkı vardır. Bu hak, müdahalesiz görüş edinme ve hangi ülkede olursa
olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir."
Bu bağlamda bahsetmek istediğim bir diğer uluslararası
belge, Sivil ve Politik Haklar Uluslararası Paktı'dır. Bu Paktın
19 ve 20. Maddeleri konumuzla doğrudan ilgili ve önemlidir.
"Madde 19:
- Herkes, müdahale olmaksızın fikir ve düşünce özgürlüğüne
ve hakkına sahiptir.
- Herkes, ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, her türlü
bilgi, fikir ve görüşün ulusal sınırlara bakılmaksızın sözlü,
yazılı veya basılı olarak, sanat eserleriyle veya her türlü
başka ortam yoluyla serbestçe aranması, alınması ve açıklanması
özgürlüklerini içerir.
- Ancak 2. paragrafta bahsi geçen hakların kullanılması, özel
görev ve sorumlulukları da beraberinde getirir. Bu nedenle,
bu özgürlük belirli kısıtlamalara tâbi olabilir, ancak bu kısıtlamaların
kanunla konulması ve (a) başkalarının hakları veya saygınlığını
korumak için ve (b) ulusal güvenliğin, kamu düzeninin, halk
sağlığının ve moralinin korunması için gerekli olması zorunludur."
"Madde 20:
- Her türlü savaş propagandası kanunla yasaklanacaktır.
- Ulusal, ırksal veya dinsel nefret yaymak ve ayrımcılık,
düşmanlık veya şiddeti teşvik ve tahrik etmek de kanunla yasaklanacaktır."
Bu uluslararası belgelerde de somutlaştığı gibi,
düşünce ve ifade özgürlüğü kavramları, teorik kaynağını doğal hukuk
teorisinden ve daha sonra İngiltere ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde
ve kuruluşundan itibaren Amerika Birleşik Devletleri'nde genel kabul
gören temel insan hakları ve hürriyetlerinden alan hukuk normlarıdır.
İfade özgürlüğünün kaynağı olan düşünce özgürlüğünün sınırlanamayacağı
açıktır, çünkü düşünce insanın iç tinsel dünyasında yer alan bir
eylemdir. Ancak insanın düşüncesi, onun davranışlarını ve sözlerini
biçimlendirir ve çeşitli yol ve işlemlerle dışa vurulur. İşte bu
noktada ifade özgürlüğü devreye girer. Üstelik ifade özgürlüğü sadece
düşüncesini ifade eden kişinin özgürlüğü değil, aynı zamanda bu
düşünceyi öğrenme hakkına sahip olan tüm diğer insanların da özgürlüğüdür.
Bu nedenle, ilke olarak, ifade özgürlüğünün de sınırsız olması gerekir.
Ama bu sınırsızlık aslında kendi içinde sınırları da barındırır,
çünkü Stuart Mill'in söylediği gibi, insanlar inançlarına ölecek
ya da öldürecek kadar kuvvetle sarıldıklarında, ifade özgürlüğüne
en büyük tehdit hükümetten değil, komşularımızdan (yani, diğer insanlardan)
gelir. İfade özgürlüğünün gerçekten sınırsız ve tam bir özgürlük
olabilmesi için, öncelikle, Voltaire'in de muhatabına söylediği
gibi "Görüşlerinize katılmıyorum, ama bu görüşlerinizi rahatça ifade
edebilmeniz için canımı feda etmeye hazırım" diyebilmeliyiz, üstelik
bunu bize aykırı gelmeyen düşünceleri ifade edenlere değil, tam
tersine, çok aykırı gelen görüş ve düşünceleri ifade edenlere de
söyleyebilmeliyiz.
İfade özgürlüğü kavramı; insanın haber ve bilgilere
ve tabii ki başkalarının fikirlerine de serbestçe ulaşma hakkını
ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte (toplantı, dernek,
sendika, vb.) her türlü yolla (söz, basın, resim, sinema, edebiyat,
vb.) serbestçe ifade etme, anlatma, savunma, başkalarına aktarma
ve yayma haklarını ve edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamamasını
kapsar.
Dolayısıyla, düşünce özgürlüğü kendi içinden
pek çok başka ve bağlantılı temel özgürlükleri de yaratır. Bunların
ilki, tabii ki ifade özgürlüğüdür ve bu özgürlüğün kullanım şekli
ve alanına göre, basın özgürlüğü, görsel-işitsel iletişim özgürlüğü,
öğrenim özgürlüğü, eğitim hakkı, vicdan ve kanaat özgürlüğü, vb.
gibi pek çok özgürlük de kaynağını buradan alır. Düşünce ve ifade
özgürlüğü, aynı zamanda çoğulculuğun ve demokratik rejimin de ön
koşuludur.
Konuya bilgilenme özgürlüğü açısından bakarsak,
bu özgürlük bir yanıyla her türlü bilgi ve haberi iletme (enforme
etme) özgürlüğünü, bir yanıyla karşılıklı bilgi alışverişi yapma
özgürlüğünü, bir yanıyla da bilgi edinme (bilgilenme veya enforme
edilme) özgürlüğünü içerir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde de açıkça
görüldüğü gibi, Avrupa hukukunda düşünce özgürlüğü kavramı, kanaat
özgürlüğünden açıklama özgürlüğüne uzanan geniş bir alanda uygulanmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Handyside
Kararı ve Lingens Kararı gibi bazı temel kararlarında bu konu şu
şekilde açıklanmaktadır: "Demokrasinin işleyişini sağlayan serbest
fikri tartışma ve öne sürülen görüşler, gerçeklik değerlendirmesinin
dışında tutulurlar, çünkü siyasal toplum ve sivil toplum, kanaatlerin
serbest değişimiyle beslenir. Doğru ya da yanlış fikirlerin çatışması,
bireylerin kendilerine özgü kanaatler oluşturmalarına olanak verir.
Felsefi, ideolojik ya da dinsel konularda, denetim dışı tutulan
tüm bu bireysel kanaatler ve toplu anlayışlar karşısında, devlet
ve organları tam bir tarafsızlık gözetmekle yükümlüdürler."
İfade özgürlüğünün sınırsız bir özgürlük olmadığı
konusunda herkes hemfikirdir. Önemli olan, kabul edilebilir görülen
sınırlamaların hangi kıstaslarla sınırlandırılması gerektiği ve
sınırlamayı gerektiren ve gerektirmeyen ifadeleri ayırt etme ölçütlerini
iyi belirlemek ve bu ölçütleri her zaman ve her durumda ve tarafsız
bir şekilde uygulamaktır. Bir ülke bunu başarabildiği oranda gerçekten
demokratik bir ülke olarak kabul edilebilir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu genel bakış
açısıyla, ifade özgürlüğüne yönelik müdahaleleri çok sıkı bir denetime
tâbi tutmaktadır. Eleştiri ve tartışma alanı mümkün olduğu kadar
geniş yorumlanmaktadır. Örneğin, siyasal şahsiyetleri eleştirme
hakkı, özel kişiler arasındaki eleştiri hakkından daha geniştir
ve bu hak hükümetlerin eleştirilmesi konusunda en geniş olarak yorumlanmaktadır.
Genel toplumsal çıkarlara ilişkin tartışmalarda, fikirler hemen
hemen dokunulmazdır. Ancak bu hak ve özgürlük, ülkenin iç hukukunun
suç saydığı bir eylem veya demokratik kurumlara yönelik şiddet söz
konusu olduğunda sona erer. Örneğin, ırklar arası kin ve şiddeti
kışkırtıcı nitelikteki ifadeler, bireylere yönelik hakaretten belli
bir gruba veya ulusa yönelik hakaretlere kadar değişen yelpazedeki
ifadeler, her türlü anayasal ve uluslararası korumanın dışında tutulmaktadır.
Bu da son derece mantıklıdır, çünkü ifade özgürlüğünün kendisi de,
ancak kamu düzeninin korunduğu, suçun önlendiği veya genel olarak
güvenliğin sağlandığı bir ortamda gelişebilir ve varlığını sürdürebilir.
İfade özgürlüğünün kendisini ortadan kaldıracak nitelikteki görüş
ve düşüncelere de uygulanması, sonuçta ifade özgürlüğünü tamamen
ortadan kaldırır. Bu nedenle, sınırlamalar zorunludur.
Şimdi de, bazı diğer ülkelerde düşünce ve ifade
özgürlüğüne kanunla getirilen sınırlamalara bir bakalım.
Alman Ceza Kanunu Madde 90'da, Federal Cumhurbaşkanı'nı
aleni olarak küçük düşürecek nitelikteki söz veya yazıların üç aydan
beş yıla kadar hapisle cezalandırılacağı ve Federal Alman Cumhuriyeti'nin
varlığına veya anayasal prensiplerine karşı kasten yapılan eylemlerde
cezanın ağırlaştırılacağı, ancak bu suçlarla ilgili dava ve kovuşturmanın
ancak Federal Cumhurbaşkanı'nın izniyle açılabileceği belirtilmektedir.
Madde 90a'da, aleni olarak, söz veya yazıyla, Federal Alman Cumhuriyeti'ne
veya onun Eyaletlerine veya anayasal düzenine yönelik hakaret veya
kasti kötüleme eylemlerinin ve Federal Alman Cumhuriyeti veya onun
Eyaletlerinin bayrağı, arması, renkleri veya sembollerine yönelik
hakaretlerin üç yıl hapis veya para cezasıyla cezalandırılacağı
belirtilmektedir. Madde 90b'de ise, Federal Alman Cumhuriyeti veya
bir Eyaletinin bir anayasal organı, hükümeti veya anayasa mahkemesine
veya onların herhangi bir üyesine yönelik olarak, devletin varlığını
tehlikeye düşürecek nitelikte her türlü hakaret ve küçük düşürme
eyleminin ve Federal Alman Cumhuriyeti'nin varlığına veya anayasal
prensiplerine karşı eylemlere kasten destek olanların üç aydan beş
yıla kadar hapisle cezalandırılacağı belirtilmektedir. Ancak bu
suç da, hükümetin veya ilgili anayasal organın izniyle kovuşturulabilmektedir.
Fransız Ceza Kanunu'nda "Ulus, Devlet ve Toplumsal
Barış Aleyhine İşlenen Cürüm ve Kabahatler" başlıklı IV. Cildin,
"Ulusun Temel Menfaatlerine Yönelik İhlâl ve Tecavüzler" başlıklı
I. Kısmında Madde 410-1'de öncelikle "Ulusun temel menfaatleri"
kavramı tanımlanmaktadır. Tanım aynen şöyledir: "Bu Kısımda geçen
Ulusun temel menfaatleri kavramı, ülkenin bağımsızlığını, ülkenin
bölünmez bütünlüğünü, güvenliğini, kurumlarının cumhuriyetçi niteliğini,
savunma ve diplomasi araçlarını, ülke vatandaşlarının hem Fransa'da
hem de yurtdışında korunmasını, ülkenin doğal ortamı ve çevresinde
mevcut dengenin korunmasını ve ülkenin ekonomik potansiyeli ve kültürel
mirasının korunmasını içerir ve kapsar."
Bu tanım, bence son derece önemli ve gereklidir.
Böylece, neyin koruma altına alındığı açıkça ve anlaşılabilir bir
şekilde vurgulanmış olmaktadır.
Fransız Ceza Kanunu'nda "Devlet Otoritesine Yönelik
İhlâl ve Tecavüzler" başlıklı III. Kısımda, Madde 431-1'de, ifade,
emek (çalışma), örgütlenme, dernek veya gösteri özgürlüğünü tehditle
ve bilerek engellemenin bir yıl hapis ve 15.000 Euro para cezasıyla
cezalandırılacağı ve bu eylemin şiddet, tahripkâr eylemler veya
zarar verme gibi yollarla ikası halinde beş yıl hapis ve 45.000
Euro para cezası verileceği belirtilmektedir.
Görüldüğü gibi, Fransız Ceza Kanunu, içinde ifadenin
de bulunduğu temel özgürlüklere yönelik engelleme eylemlerini cezalandıran
hükümler de içermektedir.
Bu özgürlükleri kısıtlamaya yönelik maddeler,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Madde 10'da sayılan sınırlandırma
sebepleriyle uyum içindedir.
Ancak Fransa'da, "Ermeni soykırımı yoktur" demenin
cezalandırılacağı yönünde çıkartılan ve bırakın ifade özgürlüğünü,
Fransa'yı Fransa yapan temel normlara da aykırı olan ve yasalaşmayacağını
ümit ettiğim yasa gibi gariplikler de yaşanabilmektedir. Yine Fransa'da
23 Şubat 2005 tarihinde okullarda sömürgeciliği övmeyi teşvik eden
bir yasa kabul edilmiştir. Bu yasanın daha sonra kısmen değiştirilen
ve neyse ki bu haliyle yasalaşmayan 4. maddesi tam ibretliktir:
"Üniversite araştırma programları, Fransa'nın denizaşırı ülkelerdeki,
özellikle de Kuzey Afrika'daki mevcudiyetinin tarihine layık olduğu
önemi verecektir." Fransa'da dil, din ve ırk temel alınarak istatistik
araştırması yapmak bile yasaktır. Fransa'da mahalli dil ve şivelere
özgürlük tanıyan yasa tasarısı 1999'da reddedilmiştir.
Norveç Ceza Kanunu'nda "Genel Kamu Düzeni ve
Toplumsal Barış Aleyhine Cürümler" başlıklı 13. Kısımda, Madde 135'de,
Anayasa veya kamu otoriteleri aleyhine aleni bir şekilde hakaret
ederek veya nefret uyandırmaya çalışarak ya da nüfusun bir kesimini
diğer kesimlerin aleyhine kışkırtarak genel barışı tehlikeye düşüren
veya bu suça yardım eden veya iştirak eden kimselerin para cezasıyla
veya bir yılı geçmemek üzere hapis cezasıyla cezalandırılacağı ifade
edilmektedir.
Araştırdığım ülkeler içinde, İsveç, Hindistan
ve Kanada ceza kanunlarında bu konuyla ilgili herhangi bir kısıtlayıcı
veya benzeri madde bulamadım.
Şimdi, en önemli son soruyu yanıtlamaya çalışalım:
Ne yapmalı?
Türk Ceza Kanunu Madde 301'in özellikle uygulamada
ciddi sorunlar yarattığı ve ifade özgürlüğünü derinden yaraladığı
son derece açıktır. Bu, artık herkesin kabul ettiği bir gerçektir.
Bu sorunların neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Madde 301'le doğrudan
bağlantılı olmasa da, düşünce ve bilim özgürlüğünü yakından ilgilendirdiği
için, Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ aleyhinde "halkı kin ve düşmanlığa
tahrik etmek ve aşağılama ve hakaret" iddiasıyla açılan ve 1 Kasım'da
duruşmaları başlayacak olan davadan söz etmeden geçmek istemiyorum.
Bu davaya yol açan eylem, geçen yıl yayımlanan kitabında Sayın Çığ'ın
türbanın (baş örtüsü) tarihte ilk kez Sümerlerde tapınak fahişeleri
tarafından dinsel ayinler esnasında kullanıldığını yazmış olması.
Kısaca, mevcut bazı maddeler, ifade özgürlüğünü Avrupa hukukuna
aykırı bir şekilde son derece daraltan ya da dar yorumlanmasına
neden olan hükümler içermektedirler.
Peki, yapılması gereken nedir?
Bence, sorunun ikili bir çözümü var. Öncelikle,
TCK Madde 301'de geçen "Türklük" kelimesinin anlamı ve kapsamı net
bir şekilde açıklanmalı ve yasaya konulmalıdır. Atatürk'ün kurduğu
Türkiye Cumhuriyeti etnik temele değil, yurttaşlık esasına dayanan
bir cumhuriyettir. Konunun bu esas ve özde anlaşılması ve yasada
da açıklanması son derece önemlidir. Ayrıca etnik ve ulusal kimliklere
yönelik hakaret gibi eylemleri cezalandıran maddeler TCK'da zaten
mevcuttur.
Tabii, burada önemli olan bir diğer konu da,
haklı ve mantıklı bir gerekçeye dayanmayan suç duyurularında, savcıların
suç unsurlarının oluşup oluşmadığını dikkatle incelemeleri ve suçun
tüm unsurları oluşmamışsa hiç dava açma yoluna gitmemeleri bence
sorunun çözümü yönünde bir adım olacaktır.
Yararlandığım kaynaklar:
- "İnsan Hakları", YKY
- İfade Özgürlüğü ve Türk Ceza Hukuku", Ceza Hukuku Derneği
Yayınları.
- İbrahim Ö. Kaboğlu, "Özgürlükler Hukuku"
- Terazi Hukuk Dergisi, Sayı 2.
- İlgili kanunlar ve çeşitli makale ve yazılar.
Notlar:
[*] Bu yazı, 07-08.12.2006 tarihlerinde İstanbul Üniversitesi,
Edebiyat Bölümü, Çeviribilim Bölümünün düzenlediği "Çeviri Etiği"
sempozyumunda "İfade Özgürlüğü ve Çeviri Etiğie Hukuksal Bir
Bakış" başlığıyla yapılan konuşmanın metnidir.
|