İfade Özgürlüğü Tartışmasına Bir Dipnot
14 Ocak 2007
Sevgi Serper
Bu ülkede hak aramanın önündeki tek engel antidemokratik baskılar
değildir: Çeyrek yüzyıldır bir darbe anayasasıyla, darbe zihniyetinin
yasaklarıyla, tabularıyla yönetilen bir ülkede, baskı mağdurlarının
bir kısmının bu yasakları, baskıları içselleştirmeleri, "baskı görmeyi"
işlerinin doğal bir parçası olarak kabullenmeleri, bu sayede kendilerini
bir tür "kahraman" olarak algılayıp teselli bulmaları ne yazık ki
görülmemiş bir şey değildir. Dahası, yazarın, çevirmenin, düşünce
ve eser üretenin esamisinin okunmadığı ve tek değerin "para" olduğu
bir çağda, ancak baskıya uğradığında hatırlanan, "adam yerine konan"
insanların bir tür mazoşist kültür geliştirmeleri ve "baskı görmeyi"
var oluşlarını teyit eden bir "onur" olarak kabullenmeleri, hatta
gizlice arzulamaları da insani olarak anlaşılır bir şeydir.
Yiğit Bener
Bu işlerde böyle böyle kalıcı sonuçlar elde edince de kimseler
yargılanamaz hale gelir ve yine kimselerin "profesyonel kahraman"lıkla
kariyer yapmasına gerek kalmaz.
Tuncay Birkan
İfade özgürlüğü tartışma metinlerinde, ifade özgürlüğünü aşamaya
uğratmadan bütünlüklü savunmak gerekir, diyenlere karşı yazılan
bu cümleleri okuyunca içimde bir yerler acıdı. Yazmadan edemedim.
Bir yıl kadar önce yazdığı kitaplar yüzünden çok yıllarını içerde
geçirmiş bir adamı, bir sosyologu dinlemeye gitmiştim. Adam cezaevi
sonrası bir sessizliğe gömüldüğü için ne yapar, ne eder, ne söyler
meraktaydım. Ufak tefek adam usul usul konuşuyor, içerde yatmasına
neden olan tezleri doğrultusunda çözümlemeler yapıyordu. Pek çok
insan vardı salonda, her kılıktan. Uzun uzun konuşmalara alışık
olan entelektüel kılıklılar bir süre sonra uyuma moduna geçtiler.
Uzun uzun konuşmalara alışık olmayan işçi memur kılıklılar, adamın
ağzından çıkacak her sözcüğü somurmak için göz kulak kesildiler.
Söylediklerinin çoğuna katılmıyordum. Bir soru sordular, o yumuşak,
kısık, iddiasız sesiyle yanıt verdi: Söylerken, yazarken yasalar
ne diyor diye düşünemem; söyleyeceklerimi söylerim, yazacaklarımı
yazarım, geleni de karşılarım. Adam çıkarıp hayatının en az on yılını
usulcacık koydu masaya. Masa dayandı, ben sallandım. Bildiğim bir
şeydi oysa. Bilmek başka, yaşamak başka! Adam şöyle yapın böyle
yapın demiyordu, ben şöyle yaptım böyle yaptım demiyordu. Yaşam
ilkesini fısıldıyordu.
“Kahramanlar”, kahraman olmak için çıkmaz yola. Başka türlüsünü
yapamadıkları için, gözlerini kapatıp bana ne diyemedikleri için
girerler, girdikleri yollara. Sonuç, çoğunlukla enkaza çevrilmiş
bir hayat. Enkazdan sağ çıkmayı başarırlarsa da ellerinde kalan
kendileri ile barışıklıkları, idealleri ve dostları olur yalnızca.
O yasa gider, bu yasa gelir. Gelsin yeni kariyer yılları! Kahramanlık
onların kendilerine biçtiği bir paye değil, dışardan bakanların
verdiği bir sıfat, çoğu zaman aşağılama. Neden muhalif demiyoruz,
muhalifler çoktur ve hep daha çok olmayı isterler, yanlışı doğrultmak
için. Muhalifleri “kahramanlaştıran”, geride kalanların koşullara
uyum sağlamadaki, savunma mekanizmalarını kurmadaki muazzam yetenekleri
değil mi? Böyle olmasaydı su içmek kadar doğal şeyleri söylemek,
yapmak kahramanlık sınıfına girer miydi?
Doğru bildiğin yolda yalnız da olsan yürüyeceksin diyen, sözde
değil özde muhalif olanların varlığı bizi rahatsız eder, utandırır.
Oysa “benim elimden gelen bu” diyebilmek de bir erdem. Yıllardır
dillendirilen “kahramanlar” tezleriyle keşke burada da karşılaşmasaydık.
Çünkü bu, savundukları şeyler için bedel ödemek zorunda kalan insanlara
vurmanın başka bir yolu. Kimi taş atar, kimi gül kılıfında taş!
Seçimler yalnız çeviride mi ya, hayatın kendisi bir seçim, seçtiklerimizle
ve dahi seçmediklerimizle.
|