Söyleşi: Sabahattin Göksu
Şubat 2007
(Halen Metis Yayınları’nda satış müdürü olan Sabahattin Göksu
20 yıldır aynı yayınevinde dağıtım/pazarlama ve tanıtım alanında
çalışıyor.)
Soru: Hangi tarihlerden itibaren yayıncılık sektörü içinde yer alıyorsunuz?
Dağıtımcılar Yayıncı Kimliğine Bürünüyor
Sabahattin Göksu: 1987 yılından bu yana Metis Yayıncılık’ta satış müdürü olarak görev yapmaktayım.
Soru: Son dönemde yayıncılık piyasası çok değişti. Bu değişimde Metis gibi orta büyüklükteki yayınevlerinin şikayet ettiği nokta, bazı yayıncıların kendi dağıtım şirketlerini kurması ya da dağıtım şirketlerinin yayınevi kurması veya perakende zincirleri açması. Bu gelişmeyi somut olarak örnekler misiniz? Daha önce durum nasıldı, şimdi nasıl bir değişiklik oldu?
Sabahattin Göksu: Geçmişte yayıncılar sadece yayıncılık yapıyordu, kitap üretiyorlardı. Dağıtım firmaları da dağıtımcılık yapıyordu. Ekonomik koşulların gitgide zorlaşmasından dolayı, dağıtımcılar yayıncılık da yapmaya başladılar. Aralarındaki rekabetten kaynaklı kâr marjları düştü. Ekonomik olarak daha düşük kâr marjlarında çalışmaya başlamalarından kaynaklı, birçok dağıtımcı, yayıncılık yapmaya başladı.
Soru: Kimler başladı ilk olarak? Dağıtımcılık yaparken yayıncılık da yapmaya başlayan hangi dağıtımcılar var?
Sabahattin Göksu: Örnek olarak, şimdi tarihini pek iyi hatırlamıyorum, ama mesela Artı dağıtım, Dost dağıtım.
Soru: Peki ya Alfa grubu?
Sabahattin Göksu: Alfa zaten yayıncıydı. Yayıncılık yaparken dağıtımcılık yapmaya başladı. Başlangıç olarak yayıncıydı Alfa. Başlangıçta üniversite ders kitapları ve bilgisayar kitapları basıyorlardı. O zamanlar kültür kitapları alanına girmemişlerdi. Onlar daha sonra dağıtımı güçlendirmek adına, kendi kitaplarını daha çok satabilmek, dağıtabilmek adına bir dağıtım şirketi oluşturdular. Başka yayıncıların da kitaplarını alıp genel olarak bir dağıtımcı kimliğine büründüler. Yayınevi o zaman bir taneydi, sadece Alfa Yayınları vardı. Daha sonra Everest, Kapı, Artemis yayınlarını açtılar, ama bunlar çok eski değil. Alfa Yayınları en eskisidir. Diğerleri dört beş yıllık yayınevleridir.
Soru: Yani temel olarak şunu söylüyorsunuz: Dağıtımcıların kendi aralarındaki rekabet yüzünden, kendileri kitap üretip kendi dağıtmak istediler …
Sabahattin Göksu: Söylediğiniz kısmen doğru. Gelinen nokta bir sonuç. Örneğin bundan 15- 20 yıl önce dağıtımcıların kâr marjı daha yüksekti. O dönemlerde kitap satış hızı, başka bir deyişle stok devir hızı yüksekti. Türkiye ekonomisindeki gelişmelere paralel olarak okuma oranı düştü. Bu durum, dağıtımcıları vadeleri uzatmaya ve kâr marjlarını düşürmeye zorladı. Dağıtımcılar çözüm olarak kendi yayınevlerini kurup takas yöntemiyle kârlılıklarını sürdürmeye çalıştılar.
Soru: Bir de tersinden gidenler var. Yani, önce yayıncılık yapıp ardından dağıtımcılık yapmaya başlayanlar da var galiba?
Sabahattin Göksu: Bu dediğinize örnek çok azdır. Ancak vardır. Gerekçesi yine yukarıda belirttiğimiz ekonomik nedenlerdir.
Soru: Örneğin İkiA gibi sadece dağıtımcılık yapan firmalar da var ...
Sabahattin Göksu: İkiA, sadece dağıtım yapar, kuruluşu çok eski değil zaten. İki A’nın politika olarak bazı yayınevlerinin tek dağıtımcısı olduğunu görüyoruz.
Soru: Peki dağıtımcıların yayıncılık yapmaya başlaması, sizin gibi orta boy diyebileceğimiz yayınevlerinin dağıtımcılarla ilişkisinde veya kendi kitaplarının dağıtımında ne tür sorunlara yol açıyor?
Dağıtımcı Firmaların Özkaynak Yetersizliği
Sabahattin Göksu: Sorunuza yanıt vermeden önce Metis Yayınevi’nin sektörde 26 yıldır faaliyet gösterdiğini ve bu süreçte yaklaşık 1.000’e yakın kitap ürettiğini belirtmek istiyorum. Ekonomik bir tavır olarak dağıtımcılar kendi yayınlarının satış ve tanıtımına öncelik verse de, iyi üretilmiş kitaplara kayıtsız kalamıyorlar. Ancak üretilen kitapların geri dönüşünde kısa vadede tahsilat problemleri yaşandığı da bir gerçektir. Sonuç olarak kendi adıma söylemek istediğim şudur: Ülkemizde dağıtım sektörünün bir özkaynak sıkıntısı vardır. İyi üretilmiş kitaplar her dönem istikrarlı bir satış grafiğine sahip olduğundan dağıtıcıların, hatta kitapevlerinin özkaynağı haline dönüşmektedir. Başka bir deyişle, iyi üretilmiş kitaplar sistemdeki satmayan kitapları finansa eder hale gelmektedir. Bu da bize sıkıntı olarak geri dönmektedir.
Soru: Peki, şunu sormak istiyorum, bu ortak bir şikâyet noktası. Dağıtımcıların büyük veya küçük yayınevlerinin daha önceki senelerde çıkmış olan kitaplarını bulundurup sipariş geldiği zaman çabuk bir şekilde temin etmesi gerekiyor. Türkiye’de sanırım bu konuda sıkıntı var. Dağıtımcılar stok yapmıyorlar mı?
Sabahattin Göksu: Stok yapmıyorlar, stok maliyetinden kurtulmak istiyorlar. Enflasyonist ortam ortadan kalktığı için raftaki kitap zam yemiyor. Fakat asıl neden özkaynak yetersizliği. Burada belirtmek istediğim bir husus var. Büyük yayınevi nedir ? Küçük yayınevi nedir? Elbette yayınevleri de ticari işletmelerdir. Bir ticari işletmeyi cirosuna, çalıştırdığı eleman sayısına, kârlılığına, stoklarına, borç ve alacaklarına göre kategorize edebiliriz. Fakat yayıncılık gibi kültürel bir alanda faaliyet gösteren işletmelerin iyi kitap üretip üretmediğinin esas alınması gerektiği kanısındayım.
Soru: Peki ödeme koşulları zaman içinde nasıl bir değişiklik gösterdi? Örneğin dört artı bir olarak bilinen ödeme sisteminin [dağıtımcıların yayınevlerinden kitapları aldığı ayı izleyen dört ay içinde ödemesini yapması] artık işlemediği söyleniyor.
Soru: Geçmiş yıllara, 70’li yıllara baktığınız zaman çek veya senet yoktu. Tabii ben o kadar eski dönemde çalışmadım, ama bu işi yapan arkadaşlarımız, dostlarımız kanalıyla biliyorum. İşte yayıncı kitabı çıkartır, götürür, kitapçılar, hem de fazla miktarda bunu alırdı. Kitapçı, haftalık ödemelerle yayınevinin borcunu kapatırdı. Daha sonra vadeli çalışılmaya başladı, Vadeli satışlara geçilmesinde 1980’li yıllar sonrasında Türkiye’nin içine girdiği enflasyonist ortamında payı büyüktür. Şu an geçerli olan ödeme koşulları (vade + kâr marjı) yüksek enflasyona göre düzenlenmiştir. Dolayısıyla ödeme koşullarının günümüzdeki ekonomik gerçeklerle bağdaştırılmasında fayda vardır.
Soru: Ortak bir görüş olarak irili ufaklı birçok dağıtımcının olduğu ve bu durumun dağıtımcılar arasında rekabete yol açtığı söyleniyor. Geçtiğimiz yıllarda hangi dağıtımcılar faaliyetlerine son vermek durumunda kaldılar? Bunun nedenleri neydi?
Sabahattin Göksu: Geçmişte piyasada olup şu an faaliyet göstermeyen dağıtıcılar küçük bir araştırma ile tespit edilebilir. Piyasada olmayan dağıtıcılar için söyleyeceğim yukarıda söylediklerimden farklı değildir. Özkaynak yetersizliğine ilaveten kişisel yetersizlik dolayısıyla değişen ekonomik koşullara adapte olamama ve mesleki bilgilerinin işi taşıyacak donanımda olmamalarından kaynaklamaktadır.
Soru: 90’larda birçok yayınevinin bir araya gelerek kurduğu ortak bir dağıtım şirketi olan DADA (Dağıtımdan Dağıtıma) deneyiminde nasıl bir işleyiş yapısı vardı?
Sabahattin Göksu: DADA projesi yayınevlerindeki stok birikimi sonucunda oluşmuştur. Bu proje “kelepir” mağazaları adı altında örgütlendi ve ülke genelinde mağaza sayısı 50’lere kadar ulaştı. Aldıkları kitapları ucuz bir fiyata okuyucuya ulaştırmayı hedefliyorlardı.
Soru: Bütün yayınevlerinden mi kitap alıyorlardı?
Sabahattin Göksu: Hayır, bütün yayınevlerinden değil. Kendi kitabını kelepir mağazalarına veren yayınevlerinden aldılar.
Soru: O zaman DADA’nın kurduğu kelepir sistemi okuyucularda şöyle bir düşünceye mi yol açtı: “Ben, örneğin X Yayınları’ndan yeni çıkan bir kitabı 10 liraya alacağıma, kelepir kitapevlerinde satışa sunulan daha eski bir kitabını 3 liraya alırım. Nasıl olsa yeni kitap bir süre sonra kelepirde ucuza satılmaya başlanacak.” DADA deneyiminin başarısız olmasında bunun önemli bir payı olduğu söyleniyor.
Sabahattin Göksu: Ama tabii her yayınevi kelepir mağazalarına kitap vermedi. Mesela biz Metis Yayınları olarak onlara kelepir kitap vermedik. Okuyucunun tavrı istediği kitabı ucuza alma yönündedir. İstemediği bir kitabı sırf ucuz diye almaz.
Soru: O zaman, yayınevleri, dağıtım piyasası ve kitapçılar arasındaki bağı güçlendirmek amacıyla devreye giren bu tür inisiyatifler başarılı olamadılar.
Sabahattin Göksu: İstikrar ve devamlılık sağlayacak şekilde başarılı olamadılar. 2007 yılı itibariyle PUNTO[i] oluşumu ortaya çıktı. PUNTO dağıtımın bunlardan farklı bir oluşumu var. PUNTO bir sermaye şirketi olarak ortaya çıktı. Yani herkesin bir sermaye koyarak kurmuş olduğu bir şirket. Altı yayınevinin oluşturduğu, ortak kurduğu bir firma. Bundan önceki oluşumlar sermaye olarak kitaplarını koydular. PUNTO’nun dağıtımdan dağıtıma diye bir şeyi söz konusu değil, PUNTO’nun kendisi zaten dağıtımcı. PUNTO, yayıncılık sektörünün piyasalaşmasına, sektörleşmesine yardımcı olmak için, sektörleştirilmesinin önünü açmak için kuruldu.
Soru: Peki dağıtımcı bolluğu kitapçıları nasıl etkiledi, bu noktayı biraz açar mısınız?
Kitapevlerinden Kitap Marketlere Geçilmesi
Sabahattin Göksu: Kısa dönemde dağıtımcı firma bolluğu, kitapevlerinin değişik alternatifler bulmasını sağlamak anlamında olumlu etkiledi.
Soru: Ama bu durumda kitapçılar açısından da şöyle bir handikap oluşmuş olmaz mı: Bu sefer de mal arzı çok olmaya başlıyor. Çünkü her dağıtımcı kitapçılara kendi dağıttığı kitapları yığmaya başlıyor. Tabii sonuçta her kitapevinin de nihayetinde bir satış kapasitesi var …
Sabahattin Göksu: Ama iade var, iade ediyor. Ayrıca bu dönem kitapevlerinin kendini dönüştürmesine, büyümesine de neden oldu.
Soru: Bu avantajlı durumun, klasik kitapevleri yerine kitap marketlerin kurulmasını kolaylaştırıcı bir etkisi oldu mu?
Sabahattin Göksu: Tabii, bunun rolü var. Diğer taraftan Türkiye’de alışveriş alışkanlığının çarşı pazar yerine, büyük alışveriş merkezlerine kayması da kitap marketleri oluşturdu.
Soru: O zaman kitap arzının artmasıyla ve kitap marketlere geçilmesiyle birlikte, kitapçılar çok-satar kitapların dışındaki kitapları yüksek miktarda iade etme olanağına kavuştular. Dolayısıyla, bu durum yayınevlerine doğrudan yansıyor. Çok-satar kitap basmayan yayınevleri zor durumda kalmaya başlıyor ve genel olarak yayıncılık politikaları da bu durumdan doğrudan etkileniyor.
Sabahattin Göksu: Tabii. Çok etkileniyor.
Soru: Bir de Türkiye’deki yayıncılık piyasasında bir dengesizlikten söz ediliyor. Son yıllarda, banka kökenli yayınevlerinin ya da örneğin Alkım, Doğan Kitap gibi büyük sermayeli yayınevlerinin piyasaya girmesi, aşırı bir kitap bolluğuna yol açtı. Mesela daha üst kuşak, “80’li yıllarda zaten 20–30 tane kaliteli yayınevi vardı” diyor, oysa sanıyorum şimdi yılda çeşit olarak 23.000 civarında yeni kitap çıkıyor. Bunu kaldıracak dağıtımcı ve kitapevi altyapısının olmadığı ve bunun çeşitli sorunlara yol açtığı söyleniyor.
Sabahattin Göksu: Türkiye’de yayınevi sayısıyla dağıtımcı sayısını karşılaştırdığımızda dağıtıcıların az olduğunu söyleyebiliriz. Yıllar itibariyle kitapevi sayısı da hızla azalmaktadır. Buna rağmen yayınevi sayısının artışını sermayenin stratejik bir tercihi olarak görüyorum. Tabii bu işi gönül ve sevgi anlamında yapanlar da var. Bilgi ve beceriyle desteklenmeyen yayıncılık girişimleri ne yazık ki uzun ömürlü olamıyor ve kitapların profesyonel anlamda dağıtılamaması gibi bir sorunu karşımıza çıkarıyor.
Soru: Tek dağıtım [bir yayınevinin kitaplarının sadece tek bir dağıtımcı firma kanalıyla dağıtılması] ne zaman başladı?
Tek Dağıtım ve Takas
Sabahattin Göksu: Bu durum son üç-dört yıldır başladı. Geçmişte de vardı, ama bu kadar yoğun değildi.
Soru: Daha nitelikli ve köklü diyebileceğimiz yayınevlerini nasıl etkiledi bu tek dağıtım olayı?
Sabahattin Göksu: Bakın, tek dağıtım hiçbir zaman avantaj değildir. Bir yayınevinin kitaplarını tek dağıtıma vermesi pek anlamlı değildir. Bana göre doğru değildir. Burada eğer tek dağıtım olarak kitaplarını veren yayınevinin çok-satan bir kitabı varsa, dağıtımlar arasında takas malzemesi olarak çok yoğun kullanılır bu kitap.
Soru: Bu takas meselesini biraz açar mısınız? Bu piyasanın içinde yer almayanlar anlamakta zorluk çekebilir.
Sabahattin Göksu: Şöyle; örnek olarak, A Yayınevi kitaplarını tek dağıtım olarak X dağıtım firmasına vermiş. Bu yayınevinin tek dağıtım olarak verdiği kitaplardan üç tanesi çok satıyor diyelim. Bunun karşılığında da diyelim ki X dağıtım firması, başka bir dağıtımdan, (örneğin Y dağıtımdan) B Yayınları’nın kitaplarını almak istiyor. Ama B Yayınlarıyla ticareten, koşullar itibariyle anlaşamıyor. Bu durumda, şu noktaya getiriyor: “İşte sen bana B Yayınları’nın kitaplarını ver. Ben de sana A Yayınevi’nin kitabını vereyim” diyor. Dolaysıyla kitaba karşılık kitap alınmış oluyor. Tek dağıtım vermiş olan yayınevinin kitapları bu takas yöntemi ile bir çok noktaya ulaşabiliyor; ama, iş o dağıtımla hesap görmeye geldiğinde … çünkü o dağıtım çok satan bir kitap verip karşılığında aldığı malı o çok satan kitap kadar tüketemiyorsa, ödemesini de o tarafa o oranda eksik yapıyor ya da geç yapıyor. Şimdi yayınevlerinin bir takım koşulları, ıskonto koşularını, ödeme ve diğer koşulları ağırlaştırmak istemesi, kitabının piyasada takas unsuru olarak kullanılmasını engellemek adına yaptığı bir şey. Çünkü son yıllarda bu durum çok gelişti, para diye bir şey söz konusu değil; ortalıkta kâğıtlar dolaşıyor. Para diye çekler geliyor, zaman zaman birçoğunun karşılığı olmuyor. Dağıtımcıların yayın yapmalarının sebebi, kitapçıların da yayın yapmalarının sebebi bu. Ne yapıyor? Karşılığında bir başkasının kitabını alıyor, kendi kitabını veriyor. Kitabı takasa koyuyor, bunların arasındaki ilişkilerde de para dönmüyor. Kitap alıyorlar, kitap veriyorlar. Son noktadaki satıcı da, dağıtımcılar arasında takas çok yoğunlaştığı noktada, kitapçıdan gelen parayı kendi harcamaları için kullanıyor, kendi masrafları için kullanıyor.
Soru: Bu durumu biraz açar mısınız? Daha önce söyleşi yaptığımız arkadaşlar da bundan çok bahsettiler, ama fazla açmadılar. Bu çok önemli bir şey galiba. Ortada para yerine mal dönüyor …
Sabahattin Göksu: Örneğin, Kadıköy’de bir kitapçı diyelim ki bir dağıtımdan kitap alıyor. O dağıtıma ay sonu geldiğinde çekini veya nakit ödemesini yapması gerekiyor. Ama ne yapıyor o kitapçı? Yayıncılık yapmaya başlıyor, bu sefer dağıtımcıya şunu dayatmaya başlıyor. Diyor ki, “benim yayınlarımı alır dağıtırsan, ben de senden kitap alırım.”
Soru: Örneğin Kadıköy’de X diye bir kitapçı var diyelim ...
Sabahattin Göksu: Evet, örneğin. Şimdi A dağıtım firması X kitapevine 200–300 milyarlık kitap veriyor; X kitapevi de karşılığında kendi yayınlarından o dağıtımcıya o kadar miktarlık kitap satmaya çalışıyor. Diyelim ki X kitapçısının yayıncılık yaparak ürettiği ürünler o kadar satmıyor. Çünkü A dağıtımdan aldığı kitaplar sadece A dağıtımcısının ürettiği kitaplar değil, pek çok yayınevinin kitabı var. Oradan aldıklarını kendisi satıyor. Kendi kitaplarını da A dağıtıma satmaya çalışıyor. Bu sefer, diyelim ki X kitapçısı, örneğin A dağıtım firmasına 50 milyarlık kendi yayınevinden çıkan kitabını vermiş, kendisi de A dağıtımdan 100 milyarlık çeşitli kitaplarını satmış. Ay sonunda 50 milyarlık virmanlaşıyorlar [karşılıklı hesap görüyorlar], A dağıtımcısının 50 milyar alacağı oluyor. Ama ne yapıyor A dağıtımcısı? X kitapevinden aldığı kitapları satamıyor ki! Sonra, iki ay sonra X kitapçısının kurduğu Z Yayınları’ndan aldığı o kitapları tekrar iade ediyor. X kitapçısı da buna karşılık elinde A dağıtımdan gelmiş ne kadar kitap varsa onları iade etmeye çalışıyor. Dolaysıyla, kendisi ile bu tür bir alışveriş yapacak dağıtımlarla ilişki kurmak, onlarla çalışmak istiyor.
Soru: Bu, aslında kitapevini de yıpratan bir durum değil mi?
Sabahattin Göksu: Kitapevini yıpratan bir şey değil aslında. Kitapevi bu durumdan kârlı çıkıyor, burada dağıtımı yıpratan bir şey var. Çünkü adam [kitapevi] kendi satmayan kitabına karşılık A dağıtımdan satan kitaplar alıyor.
Soru: Ama biraz önce kitapçı parasını alamıyor dediniz …
Sabahattin Göksu: Hayır, kitapçı parasını alıyor. A dağıtımdan alıp sattığı kitabın parasını alıp cebine koyuyor. Öbür taraftan da zarar etmiyor. Sonuçta, A dağıtıma verdiği o kitaplar ona iade olarak dönüyor. İade gelen kitapları bu sefer başka bir yere vermeye çalışıyor. Parasal kayıp yok yani. Ama A dağıtımdan aldığı kitabın parasını cebine koyuyor, çünkü satıyor o kitapları.
Soru: Peki şimdi biraz toparlarsak, sizinle [Metis Yayınları] birlikte PUNTO’yu kuran yayınevlerini buna sevk eden nedenlere değinirken esas olarak şunları söylediniz: Birinci olarak, bir dağıtımcı fazlalığı oluşmaya başladı. Dağıtımcı fazlalığı kendi içinde bir rekabete yol açmaya başladı. Dağıtımcılar da kendi kitaplarını dağıtabilmek için kitapçıların ödeme vadelerini uzattılar, kendi aldıkları payı düşürdüler, ama bundan yayınevleri zarar gördü. Bir de, herhalde çok-satar furyasının başlamasının daha nitelikli yayıncılık yapanları sıkıştırmaya başlaması söz konusu. Kitapevleri satamadığı kitapları iade etmeye başladılar, bu yüzden kitapların raf ömrü çok düştü. Buradan kalkarak şunu sorabilir miyim: Daha önceki yıllarda pek o kadar yoğun olarak karşılaşmadığınız, ama şu son yıllarda, özellikle PUNTO’yu kurmanıza da yol açan hangi temel sorunlar daha fazla karşınıza çıkmaya başladı?
Sabahattin Göksu: Vadelerin çok uzaması; tahsilatlarımızı tam olarak istediğimiz şekilde yapamama noktasına gelmemiz ve kitaplarımızın dağıtım şirketlerindeki raf ömürlerinin çok kısalması ve yeterli miktarda dağıtılamaması, tabii bunlar aynı zamanda, kitapçılardaki kitapların eskime süresini de kısalttığı için biz artık bu durumdan çok rahatsız olmaya başladık. Çünkü, satan bir kitabınızı dahi satamaz hale geliyorsunuz. Tabii ucuz kitap furyasının başlaması da buna etken ve saman alevi gibi satıp bir anda sönen, son yıllarda kurulmuş bir takım yayınevleri var.
Soru: Çok-satar kitaplara yüklenen yayınevlerini mi kastediyorsunuz?
Çok-Satara Dayalı Yayıncılık
Sabahattin Göksu: Evet, ama hiçbirisi de çok satmıyor aslına bakarsanız.
Bizlerin PUNTO’yu kurmamız ve başka satış biçimleri geliştirmemiz … örneğin, aslında kitapçılar bu tarz yayınevlerinden sıkıldı. Ve çok uzun süre geçmeden sıkıldı. Dağıtımlar da sıkıldı. Neden? Çünkü bu yayınevleri de sermayesiz kuruldukları için sürekli kitap yapmak ve sürekli kitap satmak zorundalar. Esasen büyük yayınevleri var olan ekonomilerini döndürmeleri için her ay belli miktarda yeni kitap üretmek zorundalar ve belli miktarda kitabı satmak zorundalar. Yoksa ekonomilerini döndüremezler, çünkü koleksiyon büyüdükçe bu yayınevlerinin yapıları da büyüyor, dolaysıyla, ekonomik olarak yayınevini besleyecek parayı sağlayamazsanız bu sefer hantallaşmaya başlıyorsunuz. Hantallaşmak, üretimden düşmenize, daha az ve daha kötü şeyler yapmalarına yol açıyor. Dolaysıyla, yayınevleri var olan ekonomilerini döndürebilmeleri için her ay belli miktarda kitap yapmak ve belli miktardaki ciroyu yakalamak zorundalar. Böyle bir zorunlulukları var. Şimdi sermayesiz olarak kurulmuş yayınevleri için de aynı şey söz konusu; o tarz yayınevleri ciddi kitapçılara kitaplarını sokamıyorlar; zor sokar hale geldiler. O yayınevleri için o tür yerlerde koşullar daha da ağırlaştı. Neden ağırlaştı? Çünkü kitapçı, o tarz kitap almak istemiyor. O tarz çıkan kitaplara okuyucunun da bir tepkisi var. Çünkü kötü yapıyorlar, çeviriler kötü, teknik olarak kötü çıkıyor kitaplar. Bunların zaten bir çoğu korsan yapılmış, çoğu eksik, okuyucu da tepki gösterdiği için iyi kitapçı bu tarz bir kitabı alıp dükkanına sokmak istemiyor. Şu anda bu tür yayıncılar daha yüksek ıskontolar ve daha uzun vadeler sağlayarak kitaplarını kitapçılara vermeye çalışıyorlar. Onlar için işler öyle bir noktaya gelmiş durumda.
Ama iyi iş yapan yayıncılar için kitapevlerindeki koşullar daha ağırlaşmaya başlamış durumda. Kitapçı buna çok fazla itiraz edemiyor, çünkü ağırlıklı olarak bu kitapları satıyor. Ekonomisini bu kitapların üzerine kuruyor ve oradan gelen para ile o döngüyü sağlayabiliyor. Dolayısıyla, koşulları ne kadar ağır olursa olsun bu tarz kitaplara dükkanında daha fazla yer vermeye çalışıyor.
Soru: Çok-satar, daha yüzeysel kitaplardan mı bahsediyorsunuz?
Sabahattin Göksu: Çok satıyorsa alıyor ama … aslında her zaman rafında bulundurması gereken, daha kalıcı yayıncılık yapan yayıncıları tercih etmek istiyor.
Soru: O zaman, sizin deyiminizle saman alevi gibi satıp sönen, birkaç çok-satara güvenen yayınevleri şu anda Metis’e veya sizin denginiz olan diğer yayınevlerine göre daha dezavantajlı durumda.
Sabahattin Göksu:Tabii dezavantajlı durumdalar.
Soru: Daha doğrusu, daha dezavantajlı bir duruma geçtiler. Bir dönem öyle bir furya yaşandı, ama artık sonlanmaya başladı ve kitapevleri artık …
Sabahattin Göksu: Sürekli sattığı yayınevlerini tercih ediyor.
Soru: Ama bir ara böyle değildi galiba?Daha kalıcı yayıncılık yapan yayınevlerinin kitapları raflarda azalmaya başlamıştı.
Sabahattin Göksu: Bu hep böyleydi aslında. Evet, biraz azalmaya gitmişti. Ama hiçbir zaman bu kaliteli yayınevleri bu kitapçı dükkanlarından çıkmadı.
Soru: Yine de nitelikli yayıncılık yapanların kitaplarında oransal bir azalma söz konusuydu sanıyorum?
Sabahattin Göksu: Evet oransal olarak öyleydi. Ama şimdi pek öyle değil. Örneğin ben 20 yıl önce ürettiğim bir kitabı hâlâ satıyorum ve hâlâ iyi satıyorum. Ve kitapçı bu kitabın kendisi açısından temel bir kitap olduğunu ve rafında mutlaka olması gerektiğini düşünüyor, bu noktaya gelmiş durumda. Çünkü bu kitabın sürekli bir satışı var. Yani, o kitabı alıp rafına koyarken hiç sıkıntı çekmiyor, “ben bunu satamam, elimde kalır” gibi bir korku yaşamıyor. O kitabın mutlaka bir gün biri tarafından sorulacağını ve alınacağını biliyor. Dolaysıyla bu koleksiyona sahip olan yayınevleri her zaman kitapçılardaki yerini – bir miktar küçülse de – muhafaza ediyor. Hiçbir zaman o konumunu tam anlamıyla kaybetmiyor.
Soru: Peki bir de şöyle bir şey var: Sağlam bir sermayeye sahip olup hem de çok-satar kitaplar basan, örneğin Doğan Kitap gibi yayınevleri de var. Bu tür yayınevlerinin piyasada ağırlığının artması sizi nasıl etkiledi? Örneğin, benim hatırladığım kadarıyla eskiden kitapçılara gittiğinizde, diyelim ki Metis Yayınları’nın yeni çıkan kitapları mutlaka bulunur, ama eski kitaplarına da raflarda yer verilirdi. Şimdi çok-satar kitaplar basan yayınevlerinin kitapçılarda ağırlığının arttığını, Metis, Ayrıntı vs. gibi yayınevlerinin kitaplarının göze biraz daha az göründüğünü gözlemleyebiliyoruz. Örneğin, Beyoğlu, Kadıköy gibi yerlerde durum böyle. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Sabahattin Göksu: Bu durum şundan kaynaklanıyor: Çünkü bu yayınevleri, Metis gibi yayınevlerinin kitapçı ve dağıtımcılardaki raflarından pay alabilmek için, buralara sundukları koşulları çok rahat hale getiriyorlar. Daha yüksek ıskontolar ve daha uzun vadede ödeme koşulları teklif ediyorlar. Fakat bu tür yayınevlerinin her şeyi çok değişkendir. Yayınevlerinin başarı grafiği çok değişkendir. Çünkü oradaki yönetim ve editörler, daha doğrusu editöryal kadro değiştikçe çok keskin değişiklikler gösterirler. Ayrıca yazarla yayınevinin örtüşmesi de çok önemli bir olgu. Örneğin, Metis Yayınları’nda çok satan bir kitap, başka bir yayınevinde çok satmayabilir.Tam tersi de doğru olabilir.
Bu bahsettiğiniz tarzda yayınevleri tamamen satışa dönük davrandıkları için … çünkü o tarz yayınevleri bir taraftan da satış kaygısı güderek yayın yapıyorlar. Ama Metis ve Metis gibi yayınevlerinin bir kitabı yaparken satış kaygısı güttüğünü düşünmüyorum. Bizim mesela öyle bir kaygımız söz konusu değildir.
Soru: Şunu sormak istiyorum: Banka yayınevleri, Doğan Kitap gibi yayınevleri hem kendi satış mağazalarını kuruyorlar hem de dağıtımcıları aradan çıkartarak doğrudan kitapçılarla çalışmaya başlamışlar. Daha önce söyleşi yaptığımız arkadaşlar, bunu, hem orta ve küçük boy dağıtımcıları hem de yayıncıları çok sıkıştıran bir faktör olarak değerlendirmişti.
Sabahattin Göksu: Bunu, dağıtımlardaki sıkıntıları aşabilmek için yapıyorlar. Çünkü koşulları ağır, birçok dağıtım koşulların ağır olmasından kaynaklı olarak da bu yayınevlerinin kitaplarını almaya çekiniyor. Dolaysıyla, bu kitapları dağıtımlar üzerinden yeterli miktarda satamadıkları için direkt kitapçılarla çalışıyorlar. Ama bunu birçok yayıncı yapıyor. Ben de yapıyordum. Ben de sağlam gördüğüm kitapçılarla direkt çalışıyordum.
Soru: Ama oran olarak arada ciddi bir fark var galiba.
Sabahattin Göksu: Tabii, toplam dağıtımımız içinde hiçbir zaman yüksek bir oran değildi bu, ama çok da küçümsenecek bir rakam değildi.
Soru: Şimdi kitapçı sayısı belli; klasik kitapçılara baktığımızda sayılarının artmadığını görüyoruz. Kitapçıların kitap sergileyebilecekleri mekanın metrekaresi de belli; dolayısıyla bu alan üzerinde büyük bir mücadele dönüyor. Bu durumda, doğrudan kitapçıyla çalışan bahsettiğimiz türdeki yayınevleri, kitapçılara daha uygun koşullar mı sağlıyorlar?
Sabahattin Göksu: Ama onlar kitapçıyı çok düşündükleri için ya da çok sevdikleri için bunu yapmıyorlar. Yer kapmaya çalışıyorlar.
Soru: Ben şunu sormak istemiştim: Doğan Kitap gibi yayınevleri olsun, Banka yayınevleri olsun, doğrudan kitapevleriyle çalışan büyük yayıncılar, Metis benzeri nitelikli yayıncıların kitapevlerindeki raflarını ne oranda kapmaya başlamışlardı?
Sabahattin Göksu: Herkesinkini kapamadılar ama. Bir miktarını aldılar tabii ki. Neden? Çünkü dağıtımcı veya kitapçı şunu diyor: “Abi, sen yüzde 35 ile veriyorsun, 120 günlük evrak istiyorsun. Ama X bankanın yayınevi bana yüzde 40 indirim ve 150 gün vade veriyor.” Dolayısıyla, kâr marjı daha yüksek olduğu için onu satmayı tercih ediyor ya da ona daha çok yer vermeyi veya daha ön planda sergilemeyi tercih ediyor. Ama mesela bu Metis olarak bizi etkileyen bir şey olmadı. Ben kendi adıma konuşayım, hiçbir zaman bizim önümüze geçemezler. Tabii ki etkilemiştir; yüzde 30 oranında filan kitapevlerindeki yerlerini kaptırmışlardır.
Soru: Bir de bazı yayıncılar marketlere açılmaya başladılar. Yine bunun yanı sıra kitap zincirleri açılmaya başlandı; bu zincirleri açanlar çok çeşit bulundurmak yerine daha çok kendi kitaplarını sergiliyorlar. Kitapların marketlerde satılmaya başlanması, ve ucuz kitap furyası sizi nasıl etkiledi?
Marketlerde Kitap Satışı
Sabahattin Göksu: Biz hiç ucuz kitaba girmedik. Ama genel olarak konuşursak, aslında bu yayıncılar için yeni bir pazardı; yayıncılara avantaj sağladı mı? Doğrusu bilmiyorum. Dediğiniz gibi bu bir furyaydı ve bitti. Yayıncılıkta asıl olan uzun soluklu politikalardır. Marketlerde veya süpermarketlerde, yani insanların genel olarak ihtiyaçlarını karşıladıkları yerlerde kitap satılmaya başlanması bir canlılık getirdi yayın dünyasına. Bu tabii kimi bozdu? Kitapçıları bozdu. Çünkü insanlar kitabını kitapçıdan değil de, Migros’tan, Gima’dan, Tansaş’tan, Kipa’laradan almaya başladılar. Ama buralar daha çok, çok-satar, popüler kitapların satıldığı noktalar. Bu tarz kitabı olan ve Migros’a girmeyi başarabilmiş yayınevinin çok işine geldi bu.
Ama normal, kitaplarını sürekli satan ve belli bir düzeyde satan yayıncılar kitaplarını yine kitapçılar üzerinden satmaya devam etti; böyle kitapçılar da kitap satmaya devam etti. Migroslar artı bir pazar getirir tabii ki. Kitapla fazla ilişkisi olmayan kesimleri kitapla tanıştırmak anlamında çok ciddi işe yaradı. Ancak kitapla haşır neşir olan okur kitabını kitapçıdan alır.
Soru: Ama kitaplarını klasik yöntemle satışa sunan, yani kitapevleriyle çalışan yayıncıları belli ölçüde sıkıntıya soktu herhalde?
Sabahattin Göksu: Bu durum, esas olarak o tür yayıncıları değil, kitapçıları sıkıntıya soktu. O tür yayıncıları sıkıntıya soktuğunu söyleyemeyiz. Mesela çok-satar kitap yapmamış, ama düzenli olarak satan kitap çıkaran ve kitapevi ile çalışan yayıncının dengesini çok fazla bozmadı.
Diğer yandan, bu durum Migros’ta kitabı satan yayınevlerine bir avantaj getirdi, ama aynı zamanda da zorlamaya başladı. Çünkü bu yayınevleri buralara kendisi vermedi bu kitapları. Oralara dağıtımlar üzerinden girdi. İşin aslına bakarsanız, bir anlamda yayınevlerinin oralardaki riskini yükseltti. Yani, bir kitap için çok daha kısa sürede çok daha fazla para harcamaya başladı. Marketlerde satılan kitapların parası bir an önce yayınevine dönmüyor. Normal kitap piyasasındaki tahsilat şeklinde dönüyor. Minimum dört ay sonra dönüyor.
Soru: Öyle mi? Ama kitaplar daha hızla satılmıyor mu?
Sabahattin Göksu: Tabii daha hızlı satılıyor, ama sen kitabını bir dağıtım şirketi üzerinden veriyorsun oraya. Kendin direkt vermiyorsun, kendin direkt versen de Migros şöyle bir uygulama yapıyor: Sattığının ödemesini yapıyor, rafına koyduğun kitabın tümünün ödemesini alamıyorsun. Ne satmışsa, kasada ne okutmuşsa onun parasını ödüyor ve o parayı da sana üç ay sonra ödüyor. Yani, “ben bu kitabı sattım, parayı da kasaya koydum, aydan aya gel tahsilatını yap” şeklinde dönmüyor bu işler oralarda. Ben örneğin çok satan bir kitabımı arka arkaya yüksek oranlarda çok basmak zorunda kaldım.
Soru: Yetiştirmek için …
Sabahattin Göksu: Tabii, yetiştirmek için. Bir taraftan piyasayı beslemeye çalışıyorsunuz, bir yandan da market ayağını doyurmaya çalışıyorsunuz. Dolayısıyla aslında bu, bir taraftan da yayıncıyı zorlayan bir şey, risk altına sokan bir şey.
Soru: Bir de yayıncılık piyasasını etkileyen korkunç bir reklam furyası ve kitap tanıtımlarının yozlaşması gerçeği var. Kitap tanıtımları gerçek anlamda eleştirel yazılar olmaktan çıkıp sektörün tamamlayıcı bir parçası haline geliyor. Burada siz ne gibi sorunlarla karşılaşmaya başladınız?
Reklam Harcamaları ve Değişen Okuyucu Profili
Sabahattin Göksu: Biz bu konuda bir sorun yaşamıyoruz, çünkü ben bir kitap çıkarırken reklâm harcamalarını da göz önüne alıp ona göre hesabımı yapıyorum ve nerede reklam vereceğimi de zaten biliyorum, hatta önümüzdeki yıl üreteceğim kitaplara ayıracağım reklam bütçesi bir yıl öncesinden belirlidir.
Soru: Büyük sermayeli yayınevlerinin, yani banka yayınevlerinin veya arkasında medya grupları olan yayınevlerinin reklam piyasasında rekabet etme şansı sizin gibi orta boy yayınevlerine göre tabii ki çok daha fazla. Bu açıdan bakarsak, o reklam giderlerinin beklediğiniz oranda getirisini alabiliyor musunuz?
Sabahattin Göksu: O getiriyi doğru hesap edip sana doğru olarak dönecek yeri bulmanız önemli. Her yere, her dergiye, her gazeteye ilan vermeniz o kitabı çok satacağınız anlamına gelmiyor. O ilanı gerçek kitap okuyucusuyla buluşturacağınız yeri doğru tespit etmeniz ve ona göre reklam vermenizle ilgili bir şey bu. Gidip X dergisine ilan verirsiniz, bir sürü de para dökersiniz, ama o dergi o kitabın okuyucusuyla buluşmuyordur. O verdiğiniz ilan size satış olarak dönemez. Size satış olarak dönebileceğini düşündüğünüz ilan noktasını seçip onun üstüne oynamak önemli bir şey. Dediğim gibi, biz her hareketimizi bir yıl öncesinden belirlediğimiz bütçemiz doğrultusunda yapmaktayız.
Soru: Bu arada çok-satar kitapların artmasıyla, tanıtım yazılarının kalitesinin düşmesiyle, aşırı reklam bombardımanıyla ve kitap kapaklarının aşırı derecede çekici hale getirilmesiyle okuyucu profili de değişmeye başladı. Siz bunu hissettiniz mi?
Sabahattin Göksu: Şimdi tabii ki çok-satar kitap yaptığınızda, var olan okuyucu profilimizin içine yeni okuyucular katıyoruz. Metis olarak çok satan kitaplarımız oldu, olacak da … hareket noktamız her zaman kaliteli kitap üretmektir.
Soru: Ben özel olarak Metis’i kastetmemiştim; daha genel manzarayı kastetmiştim.
Sabahattin Göksu: Burada ben kendi adıma söyleyebilirim. Çok-satar kitapların Metis’e normal Metis okur kitlesinin dışında başka bir okur kitlesi kazandırdığını düşünüyorum.
Soru: Ben aslında tam tersi bir noktaya değinmek istemiştim. O tür kitaplar okuyan okur kitlesinin artması, daha nitelikli yayın yapan küçük ve orta boy yayınevlerini zorlar mı?
Sabahattin Göksu: Zorladığını zannetmiyorum.
Soru: Örneğin, Metis Yayınları’ndan çıkan çok sayıda kaliteli kitap var. Okuyucunun kitabı alırken kendi beğeni ve düşüncesinden uzaklaşıp tercihinin daha çok medya aracılığıyla, reklam vs. ile belirlemesi, sizin gibi nitelikli yayınlar yapan yayınevlerini nasıl etkiliyor?
Sabahattin Göksu: Sabit ve düzenli okuyan hakiki okur hiçbir zaman kendi okuyacağını medyanın pompalamasına bırakmaz; onu kendisi seçer. Metis’in hiç reklam yapmadan 20 yıldır sattığı kitaplar vardır. Onu okuyan kitle, gider o kitabı alır ve okur. Bu tür çalışmayı, çok satacağına oynadığınız ve çok satmasını düşündüğünüz projeler için yaparsınız. Dolaysıyla, var olan o düzenli okuyan kitle bu ilanların etkisinde kalan bir kitle değildir. Bu ilanlar, daha nadiren kitap okuyan, daha medyanın yönlendirmesi sonucu kitap okuyan, medyanın yönlendirdiği kitaplara yönelen insanları çekmek için kullanılan bir şeydir.
Soru: O zaman siz, “Benim kendi kemik okuyucu kitlem var. Ama bu kitle, kitap reklamlarının vs. artmasından çok fazla etkilenmedi. Öteki tarafta farklı bir okuyucu kitlesi oluştu ve genellikle başka türlü yayınevlerinin kitaplarını tercih ediyor, ama biz bu gelişmeden çok fazla etkilenmedik” demek istiyorsunuz.
Sabahattin Göksu: Hayır, ben etkileneceğini düşünmüyorum. Ama daha küçük, ama nitelikli yayıncılık yapan yayınevlerinin de bu tür gelişmelerden olumsuz etkileneceğini düşünmüyorum. Önemli olan burada, yayınevinin bilgi ile dünyayı izlemesi, kavraması ve bu paralelde titizlikte üretimde bulunması ile beraber yayıncının pazarlama noktasındaki ekibi vasıtasıyla o kitabı okuyacak okuyucusuna ulaştırma sorunudur. İyi kitap yaptığınızda bunu her yerde satarsınız. Bu, o yayınevinin satış noktasındaki kişinin işini ne kadar iyi yapıp yapmamasıyla, becerisiyle ilgili bir şeydir.
Soru: Ama, örneğin, küçük olan fakat nitelikli kitaplar üreten yayınevleri, örneğin X dağıtıma kitap veriyorlar. Ama kitaplarının iyi dağıtılmadığından ve ödemeleri zamanında alamamaktan şikayetçiler. Zaten siz de az önce o tür dağıtımcıların esas olarak kendi kitaplarını dağıtmaya öncelik verdiklerini söylemiştiniz.
Sabahattin Göksu: Evet, ama ben X dağıtıma mahkûm değilim. Şimdi akademik kitaplar yapıyorsanız, akademik kitaplar az satan kitaplardır. Hiçbir zaman çok satmazlar ve çok-satar noktasına gelmezler. Belli satış biçimi vardır ve her yıl belli satış adedi vardır; üç aşağı beş yukarı bu aynıdır. Siz bu kitapları X dağıtım üzerinden dağıtıyorsanız, bu kitapları sadece X dağıtıma vererek kitapların kaderini buranın insafına bırakmamalısınız. Onu desteklemeniz gerekir.
Soru: Üniversitelerle ilişki kurarak mı demek istiyorsunuz?
Sabahattin Göksu: Evet, üniversitelerle ilişki kurarsınız. Sosyoloji kitabı basıyorsanız sosyoloji kürsüleri ile ilişki kurarsınız. O kitabı salt sosyoloji okurlarının dışındaki insanların da okuyabilecekleri bir konsepte sokarsınız. O tarz okuyucuya ulaşabileceğiniz reklam malzemesini kullanırsınız.
Yayıncının esas problemi şudur, yani yapması gereken şudur: Kitabın kaderini, kitabını verdiği dağıtımcının, kitapçının eline bırakmamalıdır. Bıraktığı noktada, o orada kalır. Çünkü hiç kimse sizin kitabınızı sizin kadar satmaya çalışmaz; çaba sarf etmez, emek sarf etmez. Kitap rafta durur, satıyorsa satar, satmıyorsa satmaz. Bu durum, dağıtımcıyı hiç ilgilendirmez ve o adam onun için hiç emek sarf etmez. Ben şimdi şunu yapıyorum: Afiş yapıyorum, ayraç yapıyorum, ayaklı karton tabela yapıyorum. Kitabın satması için kitapçının ve dağıtımcının işini kolaylaştıracak bir sürü yardımcı malzeme üretiyorum. Önemli olan bu yardımcı malzemeleri dağıtımcı ve kitapçılarda aktif kullanılabilir hale getirebilmeniz, bunun için o ağırlığınızı koyabilmenizdir.
Soru: Aslında çok enteresan bir noktaya değiniyorsunuz: “Nitelikli kitapları, kitapçının ve dağıtımcının keyfine bırakamazsınız” diyorsunuz.
Sabahattin Göksu: Tabii ki, bıraktığınız noktada satmıyor zaten. Bir yerde tıkanıp kalıyor. Ne yapacaksınız? Size çok spesifik bir örnek vereyim: Ben, “Ötekini Dinlemek” adıyla bir psikolojisi dizisi yapıyorum. Her gün satabileceğimiz bir kitap değil. Direkt psikiyatristlerin, psikologların, o terminolojiyi bilen, öyle bir eğitim görmüş olan kişilerin okuyabileceği kitaplar. Ama ben bunları satıyorum, hatta bazı kitaplara ikişer, üçer baskı yaptırıyorum.
Soru: Ne tür yöntemler kullanıyorsunuz?
Sabahattin Göksu: Şu tür yöntemler kullanıyoruz: Psikiyatristlerle ilişki kuruyorum. Anlatıyorum onlara, psikologlar derneğiyle, meslek odalarıyla, üniversitelerdeki, tıp fakültelerindeki psikiyatri bölümleriyle, bölüm başkanlarıyla vs. görüşüyorum. Bunlara tanıtım broşürleri gönderiyorum. Gerekirse bölüm başkanlarına “bakın bu kitap var,” şeklinde o kitaplardan örnek gönderiyorum. O kitapları anlatan broşürler, afişler yapıyorum. Gerektiğinde kendim de gidiyorum konuşuyorum. Yani, bire bir anlatmaya çalışıyorum. Neden? Çünkü Türkiye’de çok fazla insan yabancı dil bilmiyor. Hele hele üniversitelerde okuyan öğrencilerin büyük çoğunluğu, eğer Anadolu lisesi mezunu, kolej vs. kökenli değilse, üniversitede hiçbir dil öğrenilemiyor, bilmiyorlar. Türkiye’de, özellikle bazı konular hakkında kaynak olarak çok az Türkçe materyal var. Daha çok İngilizce var. Ancak İngilizce bilen çok az insan olduğu için, onlar da o kaynakları okuyamıyorlar; bilgi anlamında çok geride kalıyorlar. Ben, o temel, ders kitabı niteliğinde, hatta ders kitabı şeklinde olan kitapları Türkçeleştirip insanların düşünce dünyalarını zenginleştirmek adına, o insanlara daha iyi şeyler okutabilmek, sunabilmek adına bunları yapıyorum.
Soru: Ve bu gibi faaliyetlerin size ciddi bir avantaj sağladığını düşünüyorsunuz?
Sabahattin Göksu: Evet, bu durum bana bir avantaj sağlıyor. Nasıl avantaj sağlıyor? Metis bir marka. Benim kalıcı, 20 sene önce yaptığım bir kitabı hâlâ satıyor olmam, işte bunun gibi kitaplar, yani devamlılık beni markalaştırır.
Soru: Bunun getirisi de oluyor zaten…
Sabahattin Göksu: Tabii, getirisi de oluyor. Nasıl getirisi oluyor? Bir yazar öncelikli tercih hakkı olarak Metis Yayınları’ndan kitabını basmak istiyor. Veya Avrupa’da ya da Türkiye’deki herhangi bir ajanstan bir kitabın telif hakkını istediğimde, aynı kitabı başkası istese de ben orada öncelik sahibi oluyorum.
Soru: Tabii bir de ayrıca piyasanın dışında böyle bir kanal yaratmış oluyorsunuz. Bir nevi, ayrı bir satış ve dağıtım kanalı.
Sabahattin Göksu: Tabii ki. Dolaysıyla ben, X yerdeki bir kitapçıya, eğer günde dört kişi bir Metis kitabını soruyorsa, o kitapçının kafasında yer etmiş oluyorum. Ve ben o kitapçıda günde dört kişiye Metis kitabı sorduruyorum. Yani, kitabı dağıtımcıya veya kitapçıya verdikten ya da sattıktan sonra benim işim bitmiyor.
Soru: Şimdi isterseniz biraz da henüz ilk ayını dolduran PUNTO dağıtım üzerine konuşalım. PUNTO ile beraber diğer dağıtımcılar da sizinkine benzer koşulları kitapevlerine dayatmaya başlarsa, bu sefer kitapçıların üzerine çok fazla yük binmesi söz konusu olmaz mı? Türkiye’de bunu kaldıracak bir kitapçı tabanı var mı?
Sabahattin Göksu: İşini iyi yapan, sağlam duran, işinden kazandığını hakikaten işine yatıran kitapçı ayakta kalır. İyi kitapçılar yaşar, kötü kitapçılar batar. Kitapçı burada işini daha iyi takip etmek ve işini daha iyi yapmak zorunda bu koşullarda. Birçok kitapçıya git, daha bilgisayar yok. Daha rafındaki kitabın ne olduğunu bilmiyor. Stokunu bilmiyor. Kitapçılar para kazanmaya başlayacak. Neden? İstiklal caddesinde yüzde 20-25 indirimle kitap satan kitapçılar vardı. Şimdi, yürüyün, bakın bakalım bulabilecek misiniz? Biz, “bu indirimleri kaldıracaksınız” dedik. Böyle bir şey olmaz! Gerçekten iyi kitapçı kitap satmaya başlayacak. Ve sattığı kitaptan para kazanmaya başlayacak. Eskiden herkes oradan buradan çeşitli iskontolarla ya da nakit veriyordu ve bu şekilde indirim yapabileceği kitaplar alıyordu. Perakende de iskonto olayı kalkmalı, yavaş yavaş kalkıyor da.
TÜYAP fuarında yaşadığım bir örneği anlatayım. Bazı standlar, fuarın son iki günü yüzde 40-50 indirim yaparak kitap satmaya başladı. Üç gün önce oradan kitap alan okuyucu geldi, onlara ağır eleştirilerde bulundu. Hatta bazıları ile sert tartışmalar yaşandı. “Ben senden üç gün önce kitap aldım, sen bana yüzde 20 indirim yaptın; benim suçum kitabı senden üç gün önce almak mıydı?” dediler. Ben açtığım zaman yüzde 20 ile satıyorum; son gün kolileri yapıyorum, okuyucu geldi bana “Yüzde kaç indirim yapıyorsun?” diye sordu. “Yüzde 20” dedim. Okuyucu da “zaten kapatıyorsunuz, alıp götürüyorsunuz” dedi. Ben kıymetli bir iş yaptığımı düşünüyorum; iyi bir iş yaptığımı düşünüyorum. Yaptığım işi değersizleştirmek gibi bir düşüncem yok, hakkım da yok. O okuyucu sonra bana “helal olsun size” dedi. İlkeli davranmak her zaman kazandırır.
Teşekkür ederiz.
Notlar: