Ve Birdenbire, Devrim*
Santiago Alba Rico
16 Ocak 2011
Çeviren: Bülent Kale
Daha önce halk hiçbir
diktatörü devirmemişti Arap Dünyası'nda. Ama şimdi bu halk,
devrimler mantığına apansız dahil olan bu umutsuz halk,
yaseminlerle bezeli bal rengi Tunus, artık onurun ve kavganın
ülkesi olan Tunus, hayal kırıklığı, bedbahtlık ve öfkede kardeş
olduğu Fas'tan Yemen'e, Cezayir'den Mısır'a bütün komşularının
içinde kendilerini aradığı bir aynaya dönüştü.
1999'da iki köpek Cezayir-Tunus sınırında karşılaşırlar.
Biri, Cezayir'dendir; zayıf, bir deri bir kemik, halsiz, topal,
tam bir pire torbası, Tunus'a girmeye çalışıyordur. Diğeri
Tunus'tan; pırıl pırıl, semiz, temiz, sağlıklı, o da Cezayir'e
geçmek istiyordur. Tunuslu şaşırarak "Neden benim ülkeme girmek
istiyorsun?" diye sorar. Cezayirli yanıtlar: "Çünkü bir şeyler
yemek istiyorum". Ama hemen ardından daha büyük bir şaşkınlıkla
ekler: "Benim anlamadığım, sen neden Cezayir'e girmek
istiyorsun?" Tunuslu şöyle der: "Çünkü... Biraz havlamak
istiyorum".
2000'ler başındaki büyüme
1999'da entelektüel çevrelerde bu fıkra anlatılırken,
Tunus'un dili bağlıydı ama Arap dünyasının diğer ülkeleriyle
kıyaslanamayacak bir ekonomik refahın keyfini sürüyordu (böyle
denirdi hep). IMF, geçen on yılda gerçekleşen yıllık ortalama
yüzde 5'lik büyüme hızı nedeniyle ülkeyi korumacı tedbirlerden
arınmış bir ekonominin nimetlerine örnek olarak sunuyordu.
Yine 2007'de Afrika için Dünya Ekonomik Forumu, Tunus'u
Güney Afrika'nın da üzerine taşıyarak, kıtanın "rekabet gücü en
yüksek" ekonomisi ilan etmişti. Reklam panolarında, basın
odalarında ve koreografik televizyon tartışmalarında her şey
yolunda manasına gelen rejim propagandası "Kulu şayi behi"
sürekli tekrarlanıyordu.
Bir yanda hükümet, aydınlanmacı ve "sosyalist" diktatör
Habib Burgiba tarafından kurulan kamuya ait 204 güçlü şirketi
satarken, diğer yanda da sokaklarda 4x4lerin sayısı katlanıyor,
başkentte iş ve eğlence için tasarlanmış büyük mahalleler inşa
ediliyor ve her yıl yaklaşık 7 milyon turist ülkenin her
seferinde daha sofistike ve sağlam altyapıya kavuşan
otellerinin keyfini çıkarmaya geliyordu.
Baskıcı rejim
2001'de uygarlıkla bütünleşmenin sembolü ve ilanı ilk
Carrefour açıldığında bazıları Tunus'un artık Fransa'nın bir
eyaleti olduğuna kalpten inanmışlardı bile. Muhteşem bir
ülkeydi: Dünyanın en temiz, en güzel ışığı oradaydı, en iyi
plajlar, en Hollywoodvari çöl, en sempatik insanlar.
Konuşamıyor ve yazamıyorlardı, doğru, ama onun yerine insanlar
yeterince besleniyordu, İslami akımlar püskürtülüyordu.
Yalnızca Avrupa Birliği (AB) ve Amerika Birleşik Devletleri
(ABD) değil, onlarla beraber seyahat acenteleri ve kitle
iletişim araçları da, kapitalist pazarın sunduğu mutluluğa
yelken açan, Arap'tan ziyade Avrupalı, Müslüman'dan ziyade
batılı, yoksuldan ziyade zengin bir ülke imajını sürekli
şişiriyorlardı. Ne konuşulabiliyor ne yazılabiliyordu, bu
doğruydu; Tunus dünya internet sansür sıralamasında ikinciydi,
bu da doğruydu ama hükümetin çabaları da bir ödülü hak
ediyordu: Tunus bir Afrika Kupası (2004) ve bir Dünya Basketbol
Şampiyonası (2005) organize etti ve 2005'te toplanırken
ülkedeki hakim ve avukatların açlık grevinin bütün dünyadan
gizlendiği, gazeteci ve blog sahiplerinin kimseler duymadan
tutuklandığı alışılmadık bir Haberleşme
Zirvesi'ne evsahipliği yaptı
Eğer herhangi biri iyice cilalanmış bu yüzeyi azıcık kazıma
zahmetine katlanmış olsaydı, çok farklı bir gerçekle
karşılaşacaktı. O yıl Ocak'tan Haziran'a kadar El Pais gazetesi
mesela Küba'yla ilgili 618 haber yayınlamıştı ki orada bir şey
olmuyordu ama Tunus'la ilgili 199 haber hazırlamıştı; tamamı
turizm ve Dünya Basketbol Şampiyonası'na dair. Yine ABC de
hiçbir şey olmayan Küba'ya yüzünü 400 kez çevirmiş, Tunus'tan
ise yalnızca 99 kez bahsetmiş, bunlardan 55'i Dünya Basketbol
Şampiyonası üzerine. Aynı yılın 10 Mart'ında Google'daki bir
hızlı arama Küba hükümetinin dağıtmayı vaat ettiği meşhur pilav
tencereleri üzerine 750 link sıralıyordu ama Tunus'taki açlık
grevi ve mahkûmlara işkenceye dair yalnızca üç (ikisi
Uluslararası Af Örgütü'nün) link görünüyordu ekranda.
Eşitsizlik, işsizlik, yoksulluk
Sonuçta şu çok açık; Carrefour ve Hummerlar - ve Gammarth'ın
gece hayatı- yalnızca darbenin ya da Büyük Değişim'in yaşandığı
1987'den beri Ben Ali'nin uyguladığı bildik baskıyı
gizlemiyordu, aynı zamanda 60'lı yılların sonlarında oluşmaya
başlayıp 80'lerin sonundaki krizi aşmayı başaran orta sınıfın
yok oluşunu da gizliyordu.
Çok az bir kısmı Carrefour'a girdi bu sınıfın, çoğu ülkeyi
terk etti: Bir milyon kadar genç Tunuslu -toplam 10 milyonluk
bir nüfusta- dışarıda yaşıyor; özellikle, Fransa, İtalya ve
Almanya'da. Küçük bir azınlık, Tunus Arapçasını elbette (!)
küçümseyerek, artık İngilizceyi Fransızcaya yeğliyordu,
çoğunluğa önceki rejimden miras kalan nispeten masrafsız eğitim
sisteminin kalitesi ise o kadar düşmüştü ki, PISA'nın son
raporu Tunus'u OECD ülkeleri listesinde son on sıranın içine
yerleştiriyordu. Yirmi aile Alplerde, Paris'te tatil yaparken,
işsizlik yüzde 18'lere yükselmiş, daha genç nüfus arasında
yüzde 36'ya ulaşmıştı.
Diplomalılar ve lisans sahibi olanlar arasında işsizlik
1984'de yüzde 0.7 iken 1997'de yüzde 4 olmuş, 2010 'da yüzde
20'ye sıçramıştı. Başkentin banliyölerinde, ülkenin orta ve
güneyindeki şehirlerde yaşayan gençler Carrefour'un aynasında -
imkansız bir tüketime davet eden reklam bombardımanın
ortasında- yalnızca aynadaki akislerine bakabilmekle yetiniyor
görünüyorlardı.
La Trabelsie
Peki, Uluslararası Para Fonu ( IMF) ve Avrupalı kurumların
bahşettiği bu büyümeden kimler istifade ediyordu? Temel olarak,
geniş ve ahtopotumsu tek bir aile, Wikileaks'in sızdırdığı
belgelerde Amerika Birleşik Devletleri memurlarının "mafya
çetesi" olarak adlandırdığı aile. Sözü edilen Leyla
Trabelsi'nin, diktatörün ikinci karısının ailesi, öyle ki onu
ülkenin gerçek sahibesi olarak gören ve Tunus'u (La Tunisie
olarak anılıyor Fransızca'da) La Trabelsie olarak anan
çok insan var.
Ben Ali ve siyasi ailesi karanlık özelleştirmeler sayesinde,
ülkenin bütün ekonomik faaliyetlerini ele geçirdiler, devleti
mafyatik ve ilkel bir kapitalizm aracına dönüştürdüler ya da
daha doğrusu uluslararası kapitalizmin asalak bir derebeyliğine
çevirdiler. Klan tarafından yağmalanan sektörlerin listesi
inanılır gibi değil: Bankacılık, sanayi, otomobil
distribütörlüğü, iletişim araçları, cep telefonu, taşımacılık,
havacılık şirketleri, inşaat, süpermarket zincirleri, özel
eğitim, balıkçılık, alkollü içecekler, ikinci el giysiye kadar
ne ararsan var.
Sokak isyanları sırasında onlarca alışveriş merkezinin
şirketin ve bankanın basılmasını garipsememek gerek;
vandalizmden bahsediliyor, ama aynı zamanda hedef gözeten bir
vandalizm söz konusu, ya da her halükarda, rastgele bile
yapılsa, kaçınılmaz olarak hedef gözetmek durumunda kalan bir
vandalizm: nereyi vurursa vursun, mutlaka Trabelsilerin
mülkiyetine çarpan bir vandalizm.
Yolsuzluk ve sömürüye karşı işçi
hareketleri
Baskının süreğen olduğu, her şeyin alenen zimmete
geçirildiği bu tabloda yükselen dalgaların sesini duymak için
kulağı iyi açmak gerekiyordu. Çok az kişi yaptı bunu; Ocak
2008'de, Gafsa yakınlarındaki Redeyef'teki fosfat madenlerinde
küçük bir olay -adam kayırmacılık yüzünden yapılan bir
protesto- bütün halkı savaşın eşiğine getirdiğinde bile.
Aylarca sürdü grevler, dört ölü, iki yüz yaralı, kısacık
duruşmalar ve insanın kanını donduran cezalar. Redeyef polis
tarafından kuşatıldığında, yalnızca gazeteciler ve Tunuslu
sendikacılar polis ablukasını kırmayı küçücük de olsa bir
habere ulaşmayı denediler. La Trabelsiya Avrupa için güzel,
sessiz, sakin, ticari ve jeopolitik açıdan güvenli olmayı
sürdürüyordu.
Sadece bir İtalyan gazeteci, Gabriele del Grande, gizlice
protestocuların arasına girip dışarı bilgi çıkarmaya cesaret
etti. Ardından polis tarafından tutuklanıp sınırdışı edildi.
Yazdığı röportaj şöyle başlıyordu: "Tutuklanan ve işkence
edilen sendikacılar. Polis tarafından öldürülen göstericiler.
Cezaevlerine kapatılan gazeteciler ve protestoların yayılmasın
engellemek için kurulmuş güçlü bir sansür makinesi.
Faşizm üzerine bir tarih dersi değil, yalnızca Tunus'taki
son birkaç ayın güncesi. 1987'den beri iktidarda olan Zeynel
Abidin Ben Ali rejiminin cibiliyetinden şüpheye yer bırakmayan
bir günce. Her yıl milyonlarca turisti ağırlayan ama yine her
yıl binlerce çocuğu göçmen olarak yurtdışına kaçan bir ülkenin
karanlık yüzünü ifşa eden bir günce." Sonradan yayınladığı
Il mare di mezzo başlıklı kitabında Del Grande
yalnızca ulusal muhaliflerin değil, daha sonra uçurumdan
yuvarlanmak üzere -Avrupa polisi yerel devriyeler tarafından
yakalanan- Cezayirli göçmenlerin de yok edildiği gizli
cezaevlerini de açıklayarak Tunus'taki korku makinesini
detaylarıyla anlattı.
Kimseden çıt çıkmadı. Diktatörü desteklemek çok daha
önemliydi. Ben Ali ve batılı güçler yalnızca ekonomik ve
politik ilgilerinde ortak değillerdi aynı zamanda Tunus halkı
ve çektiği sıkıntılara karşı aşağılayıcı tutumlarında da
uyuşuyorlardı.
Kıvılcım
Ama 17 Aralık'ta çakılan bir kıvılcım birden bire canavarı
aydınlattı ve böylelikle, sosyolog Sadri Khiari'nin de
açıkladığı gibi "gönüllü bir hizmetkârlığın değil patlama anı
için sabırlı bir bekleyişin" söz konusu olduğunu teyit etti.
Seyyar satıcılık yapmak zorunda kalan genç bilgi işlemci
Muhammed Buazizi'nin umutsuzluktan doğan tepkisi, kimsenin
hiçbir şey beklemediği, diğer Arapların küçümsediği, Avrupa'nın
uslu, korkak, futbol ve Carrefour'la uyutulmuş olarak gördüğü
bir halkı harekete geçirdi. İki dolunay arasında, geçtiğimiz 14
Ocak günü, yüz ölü ve tüm ülkeyi saran onlarca isyanın
ardından, dalga Tunus'un merkezini yıktı ve hedefine ulaştı.
Artık ne ekmekten, ne işten, ne de Youtube'dan
bahsediliyordu: "Katil Ben Ali" "Ben Ali defol". Polisin son
marifeti, diktatörün önceki gün verdiği vaatleri yerine
getirirmiş gibi yaparak, pek çok ölüye ve yaralıya sebep olmak
oldu. Ama çok güzeldi, bir ay önce kimsenin bir şey beklemediği
bu gençlerin sokaklara döndüğünü görmek çok güzeldi, kaçan
insanları durdurup onları ulusal marşın en kışkırtıcı
dizeleriyle "namutu namutu va yahi el-vatan" (öleceğiz,
öleceğiz vatan yaşasın diye") savaş alanına dönmeleri için
cesaretlendirdiklerini görmek çok güzeldi.
Fransa tarafından son ana kadar desteklenen diktatör mesai
saatinin bitiminde Suudi Arabistan'a kaçıyordu. Arkasında
ülkeyi kaosa vermeleri için talimatlar yağdırdığı silahlı
milislerini bırakarak.
Tehlike geçmedi, mücadele sürüyor. Ama şimdi savaşı başlatan
bir halk var "14 Ocak bizim 14 Temmuz'umuz" diye bağırıyor
Tunuslular. Belki de bütün Arap Dünyası için böyle. Daha önce
halk hiçbir diktatörü devirmemişti Arap Dünyası'nda.
Ama şimdi bu halk, devrimler mantığına apansız dahil olan bu
umutsuz halk, yaseminlerle bezeli bal rengi Tunus, artık onurun
ve kavganın ülkesi olan Tunus, hayal kırıklığı, bedbahtlık ve
öfkede kardeş olduğu Fas'tan Yemen'e, Cezayir'den Mısır'a bütün
komşularının içinde kendilerini aradığı bir aynaya dönüştü.
Sebepler aramalarına gerek yoktu, sebepleri hiç eksik olmadı,
ama doğru anı bulmaları gerekti. O an işte şimdi.
Notlar:
* Tunus'ta yaşayan İspanyol yazar Santiago Alba
Rico'nun 16 Ocak'ta Bask gazetesi Gara'da
Tunus'taki gelişmeler üzerine kaleme aldığı analizi Bianet.org
için Bülent Kale Türkçeleştirdi.