Söyleşi: Ragıp Zarakolu
Ağustos 2006
(Belge Yayınları’nın sahibi ve genel yayın yönetmeni olan
Ragıp Zarakolu otuz yılı aşkın süredir yayıncılık yapıyor.)
Son 10 Yılda Yayıncılık Sektöründeki Dönüşümler: Sermaye
Yayıncılığı
Ragıp Zarakolu: Son dönemde yayıncılık sektörüne daha
önceki dönemlerde görülmedik ölçüde bir yatırım, sermaye girişi
oldu. Bu tür bir sermaye girişi 70’li yıllarda da denenmişti,
ama başarılı olamamıştı ve genellikle yayıncılık sektörü büyük
sermayeden çok yayıncılık alanında yükselen bağımsız orta ve
küçük çaplı işletmelerin egemen olduğu bir sektör görüntüsü
vermişti. Ama 90’lı yılların ortasında büyük sermayenin yayıncılık
sektörünü yatırımlarıyla denetim altına aldığını görüyoruz.
Bu aynı zamanda kültürün de, aydınların ve yazarların da denetim
ve kontrol altına alınması anlamına geliyor. Aynı zamanda bu
büyük sermaye girişiyle birlikte Türkiye’deki yayıncılık, dünyadaki
best-seller [çok-satar] temeline dayalı yayıncılığın at oynattığı
bir alan haline geldi. Yani büyük sermayenin girişiyle birlikte
sadece Türkiye çapında değil uluslararası çapta bir kontrol
mekanizması oluşturulduğunu söyleyebiliriz. Avrupa ülkelerinde
ve Amerika’da bağımsız yayıncılığın karşılaştığı sorunlarla
biz yeni yeni karşılaşmaya başladık. Bir anlamda sermayenin
egemenliği Türkiye’de ilk defa yayıncılık alanında hâkim olmuş
vaziyette. Şöyle diyebiliriz, kitapçı dükkanları ve kitapçı
rafları bu büyük sermayelerin kitapları ile işgal edilmiş vaziyette.
Ve bunların sürekli olarak bestseller mantığıyla üretmiş olduğu
yığınsal üretim nedeniyle yeni kitapları kitapçıda ve rafta
bulundurma süresi son derece kısalmış vaziyette. Türkiye’deki
nitelikli yayıncılığın en önemli özelliği yeni kitapların sergilenme
olanağı daha fazla olduğu için yetersiz bile olsa bir sirkülasyon
sağlanmasıydı. Okuyucular yeni kitaplarla buluşabiliyordu. Ama
günümüzde okur kitlesini aşan bir üretim yapılıyor, öyle ki
yayıncının ve okurun yeni kitapları alma ve takip etmedeki seçme
hakkı da ellerinden alınmış oldu böylelikle. Şu anda bağımsız
yayıncılık Türkiye’de ciddi bir krizle yüz yüze ve her geçen
gün ayakta kalma olanakları biraz daha kısıtlanıyor. Bir de
büyük sermayenin girişi derken tabii sermayenin bu işi sadece
parasal açıdan yaptığını söyleyemeyiz. Bu aynı zamanda bir hegemonyanın
yansıması. Özellikle yazarlar ve aydınlar üzerinde kurulan bir
hegemonya. Baktığınız zaman mesela Yapı Kredi Yayınları’nin
kitaplarını gerçekten bir yayıncı olarak beğenmemek mümkün değil.
Son derece kaliteli, iyi seçilmiş nitelikli yayıncılık yapan
bir yayınevi. Bu tabi olumlu bir örneği belki sermayenin. Ama
aynı büyük sermayenin bazı aydınlara yönelik yaptığı gazete
yayını ile bu kesimdeki okuyucu potansiyeli ve yazar potansiyeli
üzerinde de bir çeşit tekel kurmuş vaziyette.
Soru: Bunun ne gibi hegemonik etkileri var? Biraz
daha detaylı anlatır mısınız? Mesela sizin dediğinize karşılık
olarak “önemli bir yazarın kitabının nereden çıktığı önemli
değil” denebilir. Hegemonya derken tam olarak ne demek istiyorsunuz?
Ragıp Zarakolu: Örneğin Yapı Kredi Yayınları çok ucuz
bir yatırım yaparak Türkiye’de son derece saygın bir konuma
sahip olabiliyor. Dolayısıyla aydınları toparlamış bir odak
haline geliyor. Yazar ve aydın olarak sivri sorunlardan ne kadar
uzak durursanız o derece ödüllendirilmiş oluyorsunuz. Böyle
bir durumda hangi yazar istemez ki YKY’den kitabının yayınlanmasını?
Soru: Yani yeni bir ilişki mi kurgulanmış oluyor aydınlarla?
Ragıp Zarakolu: Tabii. Bu, sistemin geçmişten beri
muhalif geleneğin ağır bastığı, muhalif eğilimin hegemonik bir
özellik taşıdığı entelijansiya içinde kendi hegemonyasını kurmanın
bir başka yolu. O yayın çerçevesinde örneğin Doğan Özgüden’in
68 ile ilgili görüşlerine de yer verilebiliyor. Ama Doğan Özgüden’in
benzer görüşleri, örneğin 12 Mart’ı yargılayan düşünceleri muhalif
bir dergide yayınlandığı zaman mahkum edilebiliyor. Böylece
kendini tarafsız gibi gösterip Nazım Hikmet’in kitaplarını basabiliyor.
Soru: Aydınlar evcilleştiriliyor mu demek istiyorsunuz?
Ragıp Zarakolu: Evcilleştirme tabi.
Türkiye’deki entelijansiya içinde 60’lı yıllarla başlayan
solun hegemonyasının artık kırıldığını kabul etmek gerekir.
Bu hegemonyanın yitişinde karşı-hegemonya şimdi iki kesimin.
Bir İslami kesim var. Muhalif eğilimlerde İslami entelijansiyanın
sol entelijansiyaya oranla daha etkin olduğunu görüyoruz. İstanbul
ve Ankara gibi büyük şehirler dışında Anadolu geleneğini, Anadolu
üniversitelerini düşünürseniz bu böyle. Buna karşılık burjuva,
liberal kesimler ise YKY gibi yatırım kuruluşları aracılığıyla
yayıncılık alanında hegemonya kurmuş oluyor ve bu aynı zamanda
büyük bir prestij sağlıyor. Mesela herkesin hayalindedir, Paris’e
gitsek de Rodin’in heykellerini görsek denir. Ama artık bir
sermaye gurubu Picasso’yu Türkiye’ye getiriyor. Sakıp Sabancı
Müzesi’nde Rodin’in eserleri, Picasso’nun eserleri sergileniyor.
Bu tabii Türkiye’de burjuva hegemonyasının güçlenişinin bir
başka şekli.
Soru: Bazı muhalif yazarlar da kitaplarını YKY’ye
veriyor. Örneğin Noam Chomsky’nin kitle medyası bağlamında de
dediği gibi medya aydınlarla bağlantı kurmaya başladığı zaman
o insanlar medyanın veya sermaye yayıncılığının değerlerini
içselleştirmeye başlıyor. Sözünü ettiğimiz aydınların statükonun
işleyişini bozmak istemeyeceğini, çok sivri çıkışlar yapmayacağını,
üretkenliklerinden taviz vereceğini mi söylemek istiyorsunuz?
Ragıp Zarakolu: Eskiden aydınlar çok daha kritik dönemlerde
ve kritik sorunlar karşısında daha rahat tavır sergilerken,
şimdi daha boyunları bükük, daha çekingenler.
Soru: Aydınların sermaye yayıncılığı ile maddi çıkar
ilişkisi kurduklarını mı düşünüyorsunuz?
Ragıp Zarakolu: Sadece maddi çıkar değil. Eskiden
sistem, yazarları, sanatçıları aşağılardı, dışlardı, zaman zaman
hapsederdi. Ama şimdi toplum içinde bir saygınlık vererek ödüllendirdiği
vakit onu da sistemin bir parçası haline getirmiş oluyor. Buna
karşılık muhalif, radikal yazarların, aydınların, yayıncıların
tavrı ne olmalı? Onlar da yitirdikleri bu hegemonyayı yeniden
kuramasalar bile bir karşı-hegemonya alanı oluşturmakla yükümlüler.
Bu, Türkiye’nin geleceği açısından da çok gerekli. Bunun için
tek tek güçlerinin yetmediği düşünülecek olursa, bunlar arasında
iletişim ve dayanışma ile karşı-dağıtım mekanizmalarının, karşı-buluşma
mekânlarının, karşı-festival gibi etkinliklerin düzenlenmesi
gerekir. Bu aynı zamanda burjuvazinin hegemonyasına kaptırdığımız
yazar, sanatçı ve aydınları da bu platformlara çekebilmenin,
onları tamamen kaybetmemenin bir aracı olacak.
Soru: Muhalifler hangi noktalarda kaybettiler? Bugün
İslami kesim ve burjuva liberal eğilim güçlendi. Oysa geçmişte
yayıncılıktan dağıtıma kadar, kitapevi zincirlerine kadar –
örneğin DADA ve kelepir mağazaları deneyimi örnek gösterilebilir
– bazı muhalif girişimler olmuştu; ama başarısız oldular. Size
göre bunun nedeni neydi?
Muhalif Yayıncılığın Sorunları
Ragıp Zarakolu: Bu genel olarak Türkiye’deki toplumsal
muhalefetteki başarısızlığın, geriye gidişin ve hatta çöküntünün
bu alandaki yansımasıdır. Bir anlamda uzun erimli bir toplumsal
mühendislik projesine soyunan militarizmin, 12 Eylül’ün programının
geldiği nihai bir noktayı sergiliyor.
Soru: Bir de YAZKO [Yazarlar ve Çevirmenler Yayın
Üretim Kooperatifi] deneyimi son derece önemliydi? Ne oldu da
bu proje çöktü?
Ragıp Zarakolu: YAZKO deneyimi tam 12 Eylül öncesi
başlayıp 12 Eylül sonrası özellikle güçlenen, bir anlamda da
sol entelijansiyayı ayakta tutan çok anlamlı bir projeydi. Böyle
bağımsız bir proje, hem yazarlara kitaplarını bağımsız olarak
yayınlama olanağı sağlıyordu hem de okurların bir buluşma mekânıydı.
YAZKO projesi maalesef bizim toplumumuzda görülen dar görüşlülükler
ve iç çelişkiler sonunda çöktü.
Soru: O dönemde bazı yazarların kitaplarını daha çok
bastırmak istediği ve bu nedenle projenin başarısız olduğu gibi
duyumlar vardı …
Ragıp Zarakolu: Sonuç olarak bu yapıların bir örgütsel
beyni ve yöneticisi vardır. Onu kaçırdılar. Mustafa Kemal Ağaoğlu
vardı, örgütsel anlamda bütün aydınları bir araya getiriyordu,
örgütlülük başarısı ondaydı. Ama bu kişisel şeylerle gitmiyor.
O yapı kooperatif olduğu için aynı zamanda gelirini korumak,
maliyetleri karşılamak zorundaydı. Ama “burası kooperatiftir,
herkes eşittir” dediğiniz, yetenekli bir yazarla amatör bir
yazarı ya da daha çok okunanla daha az okunan bir yazarı aynı
kefeye koymaya kalktığınız vakit mutlaka zora girer. Bir dengeyi
tutturmak gerekiyordu, o denge tutturulamadı. Yoksa tam 12 Eylül
sonrası çıkardığı felsefe dergisi, çeviri dergisi, edebiyat
dergisiyle, ilk defa feminizm tartışmasını Türkiye’ye getirmesiyle
gerçekten Türkiye’de 12 Eylül sonrasında bir vaha özelliği taşımıştır.
Soru: O dönemde gençlik olarak beslendiğimiz kaynaklardan
birisi YAZKO’ydu. Okuyucu olarak Türkiyeli yazarlarla YAZKO
vasıtasıyla bağlantı kurardık. Bana kalırsa şöyle bir eğilim
oluştu: Türkiye’de solun çözülmesi 90’larda tamamlandı. Sonrasında,
yani 90’lardan 2000’lere geçiş sürecinde muhalif yayıncılık
kendisini biraz piyasaya uydurdu diyebilir miyiz? Açarsak, o
dönemin piyasa koşullarında orta ölçekli dağıtımcılar vardı,
zaten yayınevleri de o boyuttaydı, büyük sermaye henüz girmemişti.
Muhalif yayınevleri “biz bu çarkın içinde kendimizi döndürürüz”
diye mi düşündüler?
Ragıp Zarakolu: Bağımsız yayıncılığın kendisini dayandırabildiği
bir zemin hâlâ vardı. Bir anlamda gerçek piyasa ekonomisiydi.
Soru: Sanıyorum, muhalif yayıncılığın kendisini piyasa
ekonomisi içinde konumlandırdığı bir dönemde ortaya çıkan sermaye
yayıncılığı da “piyasa koşullarıysa ben de varım” dedi. Böylece
sermaye yayıncılığı yığınsal üretim yaptığı kitaplarını kitapçılara
yığdı ve muhalif kitaplar raflardaki yerlerini kaybetmeye başladı.
Ragıp Zarakolu: Fakat daha önce bunu denediği vakit
başarısız olmuştu. Hürriyet’in, Karacan’ın, Milliyet’in, Sabah’ın,
hepsinin yayın projesi çöktü. Çünkü o dönemde bunu taşıyacak
dağıtım mekanizması ve kitapların sergileneceği yeterli miktarda
alan yoktu. Büyük sermaye gazetesindeki tanıtımlarıyla, dağıtımcısından
kitapçısına kadar uzanan bir sektör projesiyle piyasaya girdi.
Daha önce denendiği vakit bu kadar ağır bir projeyi taşıyacak
bir kârlılık yoktu. Ama globalleşmeyle birlikte bu aynı zamanda
dünya ölçeğinde bir olay haline geldi. Nasıl sinema sektöründe
New York’ta gösterime giren bir filmi ertesi hafta İstanbul’da
seyrediyorsanız, yayıncılık sektöründe de aynı şekilde dünyada
bestseller olan bir kitap burada da satılıyor. Yayın sektörü
de sermayenin genel ilişki ağının bir parçası haline geldi.
Bu da kitap dünyasına yansıyan boyutuydu. Biz bunun bedelini
ödedik. Nasıl bağımsız sinemacılık ancak devlet desteğiyle,
AB ülkelerinde AB destek projeleri ile ayakta kaldıysa, Türkiye’de
bağımsız yayıncılığın ayakta kalması belki de desteklerle mümkün
olacaktı. Ama muhalif bir yayın anlayışını taşıyacak tek destek
güçlü bir toplumsal muhalefet olabilir. Türkiye Kürt hareketi
dışında böyle bir toplumsal muhalefet de bir türlü oluşamadığı
için muhalif yayınları düzenli olarak takip edecek, alacak bir
kesim de yok. Che Guavera’nın “Bolivya Günlüğü” 1968’de basıldığı
vakit biz aynı tarihte İstanbul’da Ant Yayınları’nda basmıştık.
Amerika’da Kara Panterler hareketi yükseldiği vakit ertesi yıl
kitabı burada basıldı, Filistin hareketi yükselirken Havetme’nin
kitabı anında basıldı. Şu anda hangi yayınevi dünyadaki diğer
toplumsal muhalefetin, hareketlerin yayınlarını takip ediyor,
tercüme ediyor? Türkiye’deki toplumsal muhalefetin sadece kendi
ülkesi ve toplumuyla değil, aynı zamanda dünyadaki diğer toplumsal
hareketlerle çok önemli bir kopuşu, kırılması söz konusu. Bu
da son dönemde toplumsal muhalefet içinde marjinalleşmeyi, içe
kapanmayı ve milliyetçi eğilimlerin de yükselmesini beraberinde
getiriyor. Geçmişte muhalif kimliğe sahip olan insanların şimdi
neo-nasyonalizmin etkisi altına girdiğini görüyoruz. Bu da belki
globalleşmenin yarattığı bir karşı-savunma mekanizması. Globalleşmeye
karşı bir karşı-globalleşmeyle bütün dünyadaki hareketlerle
bağlantıya girmek yerine içe kapanma, ulusalcılığa yönelme gibi
bir durum söz konusu.
Soru: Toplumsal muhalefet hareketlerinin çöküşü zaten
siyasi, toplumsal, kültürel alanlarda faaliyet gösteren yapılanmalarla
ilgili bir sorun. Biz bağımsız yayıncılar olarak kendi alanımıza
baktığımızda, 90’lı yıllarda piyasa koşullarına adapte olmak
yerine, kendi okuyucu potansiyelimizi genişletmek için yeterince
çaba gösterdik mi? Büyük sermayenin gelişine hazırlıksız mı
yakalandık? Yoksa çabalarımız vardı, ama ona rağmen mi bize
üstünlük sağladılar?
Ragıp Zarakolu: Hazırlıksız yakalandık ve beceriksiz
çıktık. Genel olarak toplumsal muhalefette yaşanan atomize olma
durumu bağımsız yayıncılarda da bir araya gelememe, birlikte
örgütlenme projeleri geliştirememe gibi bir beceriksizliğe yol
açtı. Buna karşı tek tek ayakta durmaya çalışan yayınevlerinin
yapabileceği birçok şey vardı; ama maalesef yapılamadı.
Soru: Biraz o örneklere gelirsek … Ben diyelim ki
muhalif bir yayınevinin sahibiyim, “Nasıl olsa kitaplarımı eritebileceğim
bir okuyucu kitlem var” diye düşünebiliyorum. “Kendimi sürdürebilecek
kadar gelir elde edebiliyorum” diyerek işin kolayına kaçabiliyorum.
Böyle yapmak yerine, okuyucularla buluşmak için neler yapabilirdik
ve halen neler yapabiliriz? Şunu demek istiyorum: Aslında bizim
içinde hareket ettiğimiz mekanizmalar piyasa dışı mekanizmalar
değildi. Alternatif yayıncılık derken, sadece dağıtımcıya kitap
vermeyi, onun da gidip kitapları kitapçılara dağıtmasını anlamıyoruz.
Okuyucularla kitapları buluşturan çeşitli faaliyetler anlamında
o dönemde ne tür fırsatlar kaçırıldı? Okuyucularla buluşmak
adına hâlâ neler yapabiliriz?
Ragıp Zarakolu: Toplumun içinde bulunduğu hızlı dönüşüm
sürecinde bambaşka, yepyeni bir insan tipiyle karşılaştık ve
buna hazırlıksız yakalandık. 12 Eylül kuşağı şu anda ergin oldu,
şimdi bu kuşak toplumda daha etkin konumlara gelmeye başladı.
Bu kuşağın bizlere oranla bambaşka değerleri var. Bu insanlarla
iletişim alanı açmaya çalışmak, bağ kurmaya çalışmak için Kürt
hareketi dışında başarılı bir hareket yok. Kaldı ki bu hareket
bile şu anda sermayeden yiyor. Bağımsız yayıncılığın sorunlarıyla
toplumsal muhalefetin yüz yüze bulunduğu, her geçen gün daha
yaşlı kuşaklara bağlı, daha marjinalleşen bir duruma gelmesine
yol açan sorunların ortak olduğunu düşünüyorum. Geçmişte bizim
gibi yayınevlerinin ayakta kalması, 60’lar ile 80’li yıllar
arasında Türkiye’deki büyük bir patlamanın yansımasıydı. Toplum
içinde bir şey yapamasak bile en azından üniversitelerde, aydınlar
arasında giderek hegemonya kurmaya başlamıştık. Ama kabul etmemiz
gerekiyor ki bu artık geçmişin bir özelliği. Şimdi, yeni koşullar
altında bağ kurmanın yolları aranmalı. Bütün bunların entegre
bir yaklaşımla bir proje içinde olması gerekir diye düşünüyorum.
Soru: Bu konuda önemli fırsatlarımızın olduğu şu anlamda
öne sürülebilir. Kürt hareketinin hitap ettiği kitleyle yayıncılık
alanında başarılı ilişki kurduğunu söylemek şu anda zor görünüyor.
Ama genel olarak bakarsak, 90’lı yıllara damgasını vuran bir
kamu emekçileri dalgası vardı. En son nükleer santrale karşı
bir hareketlenme başladı. Sonuçta aktivizm Türkiye’de azaldı,
ama tabii ki bitmedi. Türkiye’deki sorunlar bitmedi, dünyadaki
sorunlar da bitmedi.Örneğin, küreselleşme-karşıtı hareket gelişti
vs. Sonuçta muhalif kitapların okunması aktivizmle iç içe bir
şey …
Ragıp Zarakolu: Tabii birbirini destekleyen ve geliştiren
bir şey. Ne kadar çok arayış içindeysen, o kadar çok da kaynak
araştırması, okuma faaliyeti içindesindir. Değişim peşinde koşarken
elbette onu araştırıyorsundur. Toplumsal yapıyı araştırıyorsundur,
siyasi tarihi, siyasi hareketleri, dünya deneyimlerini araştırıyorsundur.
Ama sen bu arayışı yitirdiğin zaman, diyelim ki dünya deneyimleri
de ilgini çekmiyor, kitaplar da okunmuyor.
Soru: Örneğin Amerika’da muhalif internet siteleri
kurabiliyorlar, çeşitli muhalif medya kuruluşları var. Kazançlarını
şöyle karşılıyorlar: Aydınlarla, entelektüellerle yapılan söyleşileri
ya da bazı toplantıları video formatında veya kitap olarak basıyorlar
ve bunları makul fiyatlarla kendilerini izleyen kesimlere satıyorlar
ve bu şekilde ayakta durabiliyorlar. Bu tür örnekler burada
da hayata geçirilebilir mi?
Ragıp Zarakolu: Eğer bir toplumsal faaliyet varsa
mutlaka bunun meyveleri de olacaktır; kitlesi olduğu için kitapları,
kaynakları da olacaktır. Ama bununla yetinmeyip buradan başlayan
toplumsal dalgalanmanın diğer toplumsal kesimlere nasıl ulaşacağına
da kafa yormak gerekiyor. Amerika’da tüm bunlar oluyor, ama
Amerikan toplumunun genelinde ne kadar etkisi var? Kapalı devre,
kendini döndürebilecek bir şey yapmak her zaman mümkün olabilir.
En azından hayatta kalmanızı sağlar. Ama bunun daha ötesinde
şeyler düşünmek gerekir. Taşıdığımız çeşitli toplumsal çelişkiler,
çatışmalar nedeniyle toplum olarak Amerikan toplumundan çok
daha fazla potansiyelimiz var.
Soru: Bu tür dönemlerde toplumsal dalgalar inişe geçiyor.
Artık yüz binlerce insan sokaklara çıkmıyor. Yayıncılık toplumsal
muhalefeti oluşturmak, sürdürmek ve geliştirmek anlamında ne
kadar ateşleyici rol oynayabilir? Örneğin Amerika’da bazıları
bu işi kapalı devre yapıyor, ama haftada 250 bin kişiye ulaşan
muhalif internet siteleri de var ki, bu da küçümsenemez. Aslında
bizim toplumumuzda muhalefet potansiyeli çok daha fazla. Ama
karşılaştırıldığı zaman, bizde muhalif yayıncılık çok daha kötü
durumda. Bu noktada, sendikalarla, öğrencilerle, aktivistlerle
nasıl bir buluşma çabası içine girebiliriz? Kitaplarımızın gündeme
getirilmesi, tanıtılması, seminerlerin verilmesi, buralara dönük
satış kampanyaları yapılması gibi seçenekleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ragıp Zarakolu: Bu öneri bir anlamda son 20 yıldaki
apolitikleşmenin yarattığı bu kesimlerdeki ilgisizlikle, artık
umutsuzluk alanına terk edilmiş bir konu, ama bunu tekrar gündeme
getirmek gerekiyor; aksi takdirde bir anlamda teslimiyet anlamına
gelir. Aynı zamanda sözünü ettiğiniz yapıların, sendikaların,
derneklerin vs. kendilerini dönüştürmeleri açısından da bir
potansiyel sağlar. İnatla zorlamak gerekiyor. Bağımsız yayınevleri
sendikaları zorlayabilir, bazı toplantılar düzenlemek, bazı
yazarları çağırmak gibi. Ama o zaman da yayıncılara düşen görev
aynı zamanda bugünkü toplumun ihtiyaçlarına, arayışlarına, çelişkilerine
cevap veren daha fonksiyonel, daha müdahil bir yayıncılık yapmak.
Bu yapıldığı takdirde kapalı olan kapıları da daha fazla zorlamak
mümkün olacak. Bu biraz da kendimizi ne kadar böyle bir ruh
halinde hissettiğimizle ilgili. Geleceğe karşı ne kadar projemiz,
heyecanımız var, kararlılığımız var? Yoksa bürokratik yapılar
olarak sadece günü kurtarmak, kendimizi idame ettirmekle mi
yetinmek istiyoruz? Bir anlamda pozitif enerjinin var olması
gerekiyor. Benim şu anda gördüğüm, birçok yayınevi kapalı devre,
kendi dar kitlesine seslenen, cemaatçi yayıncılık yapıyor. Orada
da gittikçe daha çok zorlanan, cemaat içi yayın yaptığı için
kitapları okunmayan ama rafa konan bir yayıncılık var. Çünkü
cemaat de bilimle ilgili sorulara, geleceğe yönelik projelere
yanıt bulmak yerine sadece kendi şablonlarını, kendi geçmişini,
kendi şehitlerini, kahramanlarını anlatma alanına hapsolduğu
zaman buradan dışarı çıkmak da çok zor oluyor.
Soru: Muhalif yayıncının aynı zamanda kendi alanında
aktivist bir kimlik de geliştirmesi gerekiyor. Sadece entelektüel
anlamda aktivist olmayı, yani iyi kitaplar seçip yayınlamayı
kastetmiyorum. O kitapları bir de insanlara ulaştırmak gerekiyor.
Aktivist derken onu kastediyoruz tabii. O bakımdan ben 80 öncesinde
bu işler nasıl oluyordu diye sormak istiyorum. Sizin Devrimci
Yol hareketi içinde bir yayıncılık konumlanmanız vardı galiba?
Muhalif Yayıncılık ve Toplumsal Gündem
Ragıp Zarakolu: Devrimci Yol’cular ile dostça ilişkimiz
vardı, ama tamamen bağımsızdık. Genel olarak Türkiye solunun
o dönemdeki ihtiyaçlarına cevap vermeye yönelik bir yayıncılık
programımız vardı. Yani şabloncu, dar kalıpçı Marksizm yerine,
Marksizmin gelişmiş versiyonlarına, işte Rosa Luxsemburg’tan
Gramsci’ye, Lukacs’a kadar uzanan geniş bir yelpazeye yer vermeyi,
dünyadaki deneyimleri sıcağı sıcağına aktarmayı hedefliyorduk.
Türkiye’de o zaman tabii bir iç savaş ortamı yaşandığı için
iç savaş deneyimlerini, o dönemde Latin Amerika’da yükselen
Nikaragua Devrimi’ni, El Salvador Devrimi’ni, diğer toplumsal
hareketlerin yöntemlerini aktarma gibi bir kaygı içerisindeydik.
O dönemde gerçekten buna ihtiyaç olduğunu düşünüyorduk. O biraz
da bizim bağımsız kararımızdı, ama hareketler de buna ne kadar
hazırdı …
Soru: Ama sanıyorum o dönemde yayıncılığın beslenme
kanalları hem niteliksel hem de toplumsal ilişkiler bazında
farklıydı. Şu anda bizim eleştirdiğimiz – ki siz buna cemaat
yayıncılığı dediniz; biz ofis aydınlanmacılığı diyoruz – içe
kapanıp salt teknik ve editoryal bir çalışmayla kitap yayınlama
şeklinde bir durum söz konusu değildi herhalde?
Ragıp Zarakolu: Değildi. O yüzden zorluklar da yaşıyorduk.
Hareketlerin o andaki günlük ihtiyaçlarına cevap vermekten çok
ileriye dönük bir perspektif vermeye yönelik bir yayıncılık
anlayışını tercih etmiştik. Sosyalizmin de bir krize girdiğini,
sosyalizm içinde de tekrar sosyalist demokrasi geleneğinin,
işçi konseyleri, sovyetler, işçi komiteleri gibi deneyimlerin
canlandırılması gerektiğini, aktarılması gerektiğini düşünüyorduk.
Çünkü şundan ürküyorduk: Türk solu çok hızlı gelişti, ama çok
katı kalıplar içinde gelişti. 12 Eylül’e karşı direnemeyişinin
nedenlerinden biri de o. Aynı dönemde El Salvador’da yükselen
sol da kendi içinde parçalanmış bir soldu, ama ortak bir gerilla
hareketi de oluşturabildi. Buna karşılık Türkiye’de sol içi
şiddet egemendi.
Soru: Mesela okuyucularla ilişkiniz nasıldı, fiyat
politikalarınız nasıldı, daha organik ilişkileriniz var mıydı?
Dağıtım ağınız ne durumdaydı, çünkü o zaman gecekondularda da
çalışmalar yapılıyordu. Bağımsız yerel kitapçılar da var. Herkes
kitap ihtiyacını gidip Beyoğlu’ndaki, Kadıköy’deki vs. kitapçılardan
karşılamıyordu.
Ragıp Zarakolu: Biz daha klasik bir yöntemle, daha
çok dağıtımcılarla ve kitapçılarla çalışıyorduk. Fakat bir yandan
da sadece o andaki ihtiyaca cevap veren bir üretim yapmıyorduk.
Belki biraz daha elite seslenen bir yayıncılık yapıyorduk. O
dönemde genel olarak yayınevleri açısından baktığımız vakit
yükselen toplumsal hareket çerçevesinde Anadolu’nun her yerinde
kitapçılar vardı, bağımsız kurulmuş kitapçılar ve kimi şu eğilimde,
kimi bu eğilimdeydi. 12 Eylül’ün en önemli yıkımlarından biri
de bu kitapçı ağını yıkması oldu. 500’ün üzerinde kitapçı dükkanı
kapandı. Bütün kitapevleri basıldı, milyonlarca kitap imha edildi.
12 Eylül’den sonra yayıncılığa devam eden bir biz kaldık. Bu
da bizim örgütsel olarak bağımsız olmamızın getirdiği bir avantajdı,
çünkü örgüt çökertildiğinde bir yerden yansıyor, biri demese
öteki bu yayınevi bizimdir diyor.
Soru: O zamanlar güçlü geleneklerden birisi de örgüt
yayınevlerinin olmasıydı, öyle değil mi?
Ragıp Zarakolu: Tabii. Bütün örgütlere ortaklaşa seslenen
kitapların basıldığı yayınevleri vardı, İlhan İlhan, Sol Yayınları
gibi. Sol Yayınları bir kitap çıkardığı zaman Cem-May’a [o yılların
güçlü bir dağıtım firması] gelirlerdi, şöyle bir yığardı kitapları
ve bir günde erirdi; öyle bir talep söz konusuydu. Çünkü o zaman
bütün genç kuşak dünyayı değiştireceğiz diye yola çıkmıştı ve
delice kitap okuyordu. O zamanki tirajlar 10 bin falandı, örneğin
Sol Yayınları’nın tirajları öyleydi. Bizimki daha mütevaziydi,
3 bin tirajla kendimizi idame ettirmeye çalışıyorduk. Tabii
bu kitapçı ağıyla birlikte yayınevleri de yok edildi. İster
istemez Marksist klasikleri yayınlamayı durdurmak zorunda kaldık.
Çünkü Mete Tunçay’ın Türk solunun tarihi ile ilgili kitabını
bastığımızda bile soruşturma açılıyordu, Ayşe [Zarakolu] hapis
yattı sıkıyönetimde. Yugoslavya’daki konseylerle ilgili kitap
çıkardığında bile soruşturma açılıyordu. Biz de o zaman dünyadaki
deneyimleri aktarmaya yöneldik. Türkiye’de 24 Ocak Kararları
var, biz de dünyadaki neo-liberal yeni istikrar politikalarını
sergileyen kitapları, Şili deneyimini, Güney Kore, ihracata
yönelik kapitalist sanayileşme modelleri, globalleşme gibi konularda
kitap yayınlamaya yöneldik. Türkiye’deki militer rejimi anlatabilmek
için Poulantzsas’ın “Diktatörlükler” kitabını “Geçiş Süreci”
adıyla basmıştık. Orada İspanya, Yunanistan ve Portekiz’deki
geçiş sürecini anlatıyordu. Biz o zaman Alan Yayınları’nı ve
Alternatif Yayıncılık’ı kurduk. Maspero’nun [Marksist bir Fransız
yayınevi] Dünyada Neler Oluyor yıllığı vardı, Alternatif Yayıncılık’tan
onu çıkardık. Dergi çıkarmak yasak olduğu için; çünkü 12 Eylül
sonrası dergi çıkarma izni alamıyordunuz, hiç olmazsa yılık
çıkaralım dedik. Alan’dan da “Dünya Sorunları” adıyla tercüme
derlemelerini çıkarmıştık. Neo-liberalizm, Reagancılık, Latin
Amerika’daki devrimler, militarizm ve Doğu Avrupa devrimlerine
kadar gelen bir dizi yayınladık. Alan Yayınları’nın da Devrimci
Yolcuların da sermaye olarak katıldığı bir yayıneviydi. Belki
kattıkları gerçekten bir sermaye değildi, kağıt üzerinde bir
sermayeydi. Ama İsmail Beşikçi olayı bir yol ayrımı oldu.
Soru: Onlar basılmasını istemediler mi?
Ragıp Zarakolu: Tabi sadece onunla sınırlı kalmadı.
“Türkiye Sorunları” diye bir dergi çıkarıyorduk, Devrimci Yol
içinde de bir demokrasi tartışmasının açılması gerektiğinden
bahsedince aramızda tartışma çıktı ve İsmail Beşikçi son damla
oldu.
Soru: Bugünkü duruma gelirsek, siz Belge Yayınları’nın
sahibisiniz. Belge Yayınları olarak karşılaştığınız sorunlar
neler? Tabii başka bağımsız yayınevleri hakkındaki gözlemlerinizi
de söyleyebilirsiniz.
Ragıp Zarakolu: Belge Yayınları olarak somut bir şekilde
şu noktada sıkışıyoruz. Mesela biz 80’lerde yayın yaptığımız
vakit, hayatta kalan tek yayınevi olduğumuz vakit, bir kitabımız
çıktığı vakit, büyük basın da dahil hakkımızda mutlaka yazı
çıkardı. Daha sonra artık ayakta kalan tek yayınevi olmaktan
çıktık. İyi de oldu. Daha sonra birçok yayınevi kuruldu. Ayrıntı
Yayınları kurulduğunda yardımcı oldum, ilk beş kitaplarını ben
verdim. Metis Yayınları kurulurken Ayşe yardımcı oldu, ilk kitaplarının
daha iyi dağıtılması için. Giderek daha zengin içerikle yayın
yapan aynı zamanda muhalif özünü de korumaya çalışan entelektüel
olarak da silahlandırmaya yönelik bir yayıncılık türü oluşmaya
başladı.
Belge Yayınları olarak, 12 Eylül sonrasındaki çizgimiz daha
çok militarizme karşı bir yayıncılık şeklindeydi. Hem militarizmi
anlatan hem de demokrasiye geçiş süreçlerini tartışan, dolayısıyla
insan hakları alanını da kapsayan bir yayıncılığa yöneldik.
Daha sonra Belge Yayınları Türkiye’nin gündeminde bulunan tabuları
tartışmaya açmayı gündemine koydu ki, örneğin bırakın Kürdistan’ı,
“Kürt” adı geçen bir kitap bile yayınlamak mümkün değildi. İlk
olarak Ayşe yayınladı, ben de ona yardımcı olduğum için mutluyum.
İlk olarak Devletlerarası Sömürge Kürdistan’ı [İsmail Beşikçi’nin
kitabı] çıkardı. Ardından [İsmail Beşikçi’nin] peş peşe beş
kitabını yayınladık. Bu bir anlamda da bir çeşit sivil itaatsizlikti;
çünkü o dönemde Özal hükümeti SS kararnameleri [Ağır yaptırımları
olan Sansür ve Sürgün Kararnameleri] çıkarmıştı. Basacak matbaa
bile bulunmuyordu. Matbaacılar bazen ihbar ediyordu. Bir çeşit
yeraltı yayıncılığı gibi çalışmak gerekiyordu. O koşullarda
biz beş kitabı yayınlayıp bir günde dağıtımını bitiriyorduk,
çünkü polis o dönemde matbaada bile el koyuyordu. Bir kitabı
öğrendik ki mücellitten gelip matbaada daha ciltlenmeden kapakları
koyup formaları götürmüş polis. Biz o gece matbaada sabahladık.
Kitapları başka bir yere indirdik. Hatta bir kısım paketlemeyi
de doğrudan matbaada yaptık. Saat 12’de polis geldiğinde kitapları
istedi, biz “hepsi bitti” dedik. Peynir ekmek gibi satılıyordu.
Bu bizi mutlu etti, çünkü daha sonra başka insanlara da cesaret
verdi. Sivil itaatsizliğin en önemli amaçlarından biri topluma
egemen olan korkuyu yıkmaktır. Biz helalleşerek eve gitmiştik.
Benzeri şeyi 93’te Ermeni tabusuna karşı yaptık. Bir anlamda
tabuları tartışmaya açarak toplumla bağ kurmaya çalıştık. O
da bizi ayakta tuttu ve bizim yayınevi olarak başka yayınlarımızı
da piyasa açısından besledi.
Soru: Bu baskılar sizin için ekonomik zorluklar yaratmadı
mı?
Ragıp Zarakolu: Hayır, eğer stoğunu kaptırırsan ekonomik
sorunla karşılaşırsın. Ama Beşikçi’nin çıkardığımız “Cumhuriyet
Halk Fırkası Programı ve Kürt Sorunu” adlı son kitabında o sorunla
karşılaştık. 142. madde yeni kaldırılmıştı ve artık toplama
yapmıyorlardı. Bizim arkadaşlar çok rehavete kapıldı, artık
rahat uyuruz diye. Hatta 141-142 kaldırıldığı için beraat kararları
çıktı. Temmuz’da Terörle Mücadele Yasası’yla (TMY) ilk toplatılan
bizim kitabımız oldu. 2.000 kitabı alıp götürdüler, çok sevindiler
tabi. Tabii 142’yi [“Komünizm” propagandasını yasaklayan eski
TCK maddesi] kaldırdılar, onun yerine TMY’yi koydular. Bu sefer
TMY ile yüz yüze kaldık, TMY’den dolayı ilk cezaevine giren
yayıncı da Ayşe oldu. Hatta yasada yayıncıları cezalandıran
bir madde olmadığı halde bağırta bağırta hapiste yatırdılar.
Kanuna aykırıydı. Yayınevi sahibini yazı işleri müdürüne benzettiler.
Hatta bunun için kampanya yürüttük. Basın Konseyi o zaman komisyon
oluşturdu, ben o zaman Türk PEN’in Cezaevinde Yazarlar Komitesi
başkanıydım. 8. madde [TMY’nin yayın yoluyla “bölücülük” propagandasını
cezai yaptırıma bağlayan maddesi] değişti, ama bu sefer yayıncıyı
eklediler. Yani kampanyanın etkisi yayıncıları ekletmek oldu.
Ama faydası da şu oldu: Daha önceki kararlar iptal edildi ve
yeniden görüldü. Orada da Ayşe’nin yattığı cezanın başka bir
kitaptan aldığı cezaya mahsup edilmesi gerekiyordu; yine yasaya
aykırı bir şekilde mahsup etmediler ve “Birakujî” adlı kitaptan
dolayı hapis yatırdılar. Halbuki sonra Haluk Gerger’e uyguladılar.
Çok keyfi.
Soru: Piyasa koşullarının giderek tekelleşmesi ve
sermaye yayıncılığının güç kazanması karşısında yayınevini döndürmek
konusunda ne tür zorlanmalar yaşıyorsunuz?
Ragıp Zarakolu: Bizim en büyük sıkıntımız tekelleşme
olayının boyutları, çünkü dağıtımcılar bizim kitaplarımızı dağıtma
konusunda eskisi kadar istekli değiller. Bizi geçmişte ayakta
tutan ikinci faktör, Türkiye’deki çokkültürlülüğü yansıtan “Mare
Nostrum” adlı dizimizdi. Bu alanda da önce rakipsizdik. Fakat
artık bu alan da diğer yayınevlerinin girdiği bir alan haline
geldi. O zaman başka bir tabu bulmamız gerekiyor. Belge’nin
işlevi tabu kırıcılığı.
Soru: Peki, talep mi olmuyor, yoksa dağıtımcı mı almıyor?
Bu mekanizma nasıl dönüyor?
Ragıp Zarakolu: Biz aslında 80’den beri dağıtımcılar
tarafından sevilmeyen bir yayıneviyiz. Bunu söylemek gerekiyor,
çünkü biz radikal bir yayınevi olarak tanınıyoruz. 12 Eylül
sonrası ortamda Belge’nin satışları yavaşladı, böyle oldu. Aynı
ekip çıkardığı halde Alan Yayınları’nın kitapları satılıyordu.
Mühürlenmiş, damgalanmış bir yayınevi olduğu için Belge’nin
kitapları satılmıyordu. Başka sevmeme gerekçeleri de eklendi.
Biz Kürt sorunuyla ilgilendik; daha önce dağıtıcı hoşlanmasa
da okuyucular istediği için kitaplarımızı bulundurmak zorunda
kalıyordu. Kitapları çeşitlendirmesi gerekiyordu. Sonuç olarak
büyük sermaye bile ürünlerini çeşitlendiriyor, örneğin Radikal
gazetesini çıkartıyor sol okur kitlesi için. Kürt sorunuyla
ilgileniyorsunuz, bir de Ermeni sorunu eklenince sistemin dağıtımcısı
ve kitapçısı açısından bizim için daha büyük bir sorun yarattı.
Biz bu tür konularla ilgili kitaplar yayınlarken şuna güvendik:
Demokratlar, o konuda okumak isteyen insanlar kadar karşı olan
kesimler de bu kitapları okuma ihtiyacı duyacak diye bir ilkeden
hareket ettik. Aslında ilk başlangıçta başka kesimlerden insanların
daha çok okuduğunu fark ettik. O zaman yayıncılığı ayakta tutmak
için mutlaka gündemde olan konuları taşımaya çalışırsınız …
Aslında şimdi de bizi taşıyan hâlâ budur. Hâlâ ayaktayız. Ne
kadar kısıtlansa da ana okuyucu kesimine ulaşabiliyoruz. Dağıtımcı,
kitapçı engeli olsa da bazı okuyucular direkt bize geliyor.
O da bir başka çıkış yoludur.
Soru: Okuyucu profili de bir biçimde şekillendiriliyor.
Özelikle büyük sermayenin girmesiyle birlikte okuyucunun tercihleri
şekillendiriliyor. Tabii liberal görüşe göre okuyucu aslında
hangi kitabı isterse onu alır, önünde birçok seçenek vardır.
Bu konuda Amerikan medyasında yapılan bir esprisi bile var,
“TV kanallarını beğenmiyorsan, git kendine bir televizyon kur”
diyorlar. Ama pratikte işler böyle dönmüyor galiba. Okuyucu
profili nasıl şekillendiriliyor ve bu durum, muhalif yayınevlerini,
orta ve küçük ölçekli yayınevlerini nasıl etkiliyor?
Ragıp Zarakolu: Bizim okuyucu profilimizde ağırlık
taşıyan en başından beri akademik kesim. O olmasa biz daha çok
zorlanırız. Bizi Masis Kürkçügil “dipnot yayınevi” diye adlandırmıştı.
Eğer kitaplarınız ve yayınlarınız ne kadar çok makalede, araştırmada
dipnot olarak geçiyorsa, o kadar parlak satışınız olmasa da
yine sizi ayakta tutar. Belge’nin özelliği o, çok bestselleri
yoktur, ama istikrarlı bir satışı vardır. Bazı temel sayılacak
kitaplarımız var; örneğin, D. Riazanov’un “Karl Marks ve Friedrich
Engels: Hayatı ve Eserlerine Giriş” kitabı kuruluşumuzdan beri
dördüncü baskıda. Böyle bir kitap için bence fena sayılmaz.
Bu kitap, Moskova’daki komünist akademide verilen bir ders kitabıdır,
konferanslardır. Aynı zamanda Sweezy onu Amerika’da yıllarca
ders kitabı olarak okutmuştur. Öyle bir kitap bulduğunuz vakit
bir yayınevi için her zaman uzun vadeli bir taşıyıcıdır ve bir
de sizin unutulmamanızı sağlaması önemlidir.
Biz yayına Ayşe [Zarakolu] nedeniyle ara verdik, bize çok
şey kaybettirdi. Bizim için bir anlamda bir matem veya yastı.
Bir şey yapmak istemedik. Üretimin ne pahasına olursa olsun
kesilmemesi gerekir. Üretim aynı zamanda eski kitaplarınızın
hatırlanmasına, gündemde kalmasına neden olur. Yoksa tamamen
unutuluyorsunuz, zaten sistem bizi silmek istiyor. Bizim “Geçiş
Sürecinde Türkiye” kitabı da ikinci istikrarlı giden kitabımızdı.
Yine “Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye” okuma listesinde, zaman
zaman Maurice Dobb da öyle. Benim Alan Yayınları’nda yaptığım
dizi tamamen bir okuma listesi niteliğindeydi, Thomas Kuhn’dan
Adam Smith’e, Gordon Child’a, Henri Pirenne’e, Analles Okulu’na
kadar uzanıyordu. Birçok akademik çalışmayı bir araya getiren
bir diziydi. Tabii Belge o omurgayı korumaya çalışacak. Belge
dayanışmaya da önem veren bir yayınevi olduğundan askıya alınan
birçok akademik yayınımız da var. Cezaevlerindeki yazma olayını
destekledik. 1983’ten itibaren ilk ürünleri yayınlayıp oradaki
buz dağını kırdık, daha sonra birçok yayınevi cezaevindeki yazarlara
yer verdi. Örneğin Nevzat Çelik bizden çıktı. Aynı zamanda kamuoyundaki
devrimcilerin imajını da düzeltti. 90 sonrası Kürt hareketi
ile dayanışmayı önemsedik. Ama bunların bize getirdiği ekstra
yükler de oldu. Daha istikrarlı gidecek kitapları yayınlamak
yerine kaynağı oralara yatırmış olduk. Ayşe’yle aramızda o yüzden
hep anlaşmazlık vardı. O hep eylemci, devrimci ve kararlı olduğu
için. Ama tabii sonuçta belirleyici o oluyordu.
Soru: Üniversitelerde yetişen yeni gençler var. Bu
insanların okuyucu olarak beğenileri piyasa vasıtasıyla şekilleniyor…
Ragıp Zarakolu: Bizim bir yolunu bulup oraya girmemiz
gerekiyor. Özellikle Anadolu üniversiteleri daha çok Türk-İslam
senteziyle şekilleniyor. Ve de İslami muhalefetin ya da doğrudan
milliyetçi hareketin uzantısı halinde. Aslında şu anda yayın
sektöründe sizin gözünüze batmayan çok önemli bir İslamcı ve
milliyetçi yayıncılık da var. Kitap piyasasındaki hegemonya
da bir anlamda bunlarda. Bunlardan bir bölümü, daha liberal
ve daha toplumsal muhalif özellik taşıyan İslamcı kesimler bizim
kitaplarımızı da okuyor. Ama maalesef biz onlara ulaşma olanaklarını
kaçırmış bulunuyoruz. Bence bu Türkiye’de toplumsal muhalefetin
yeniden güçlenmesi için çok zorlanması gereken bir alan.
Soru: Büyük sermali yayınevleri piyasaya girdiğinde,
piyasaya çok bol miktarda kitap veriyorlar. Bazı kitapevleriyle
doğrudan çalışıyor, dağıtımcıyı aradan çıkartıyorlar; hatta
bazen kendi dağıtım şirketlerini ve/veya kitapevi zincirlerini
kuruyorlar. Ve giderek tanıtımlar vs. sayesinde bir okuyucu
profili oluşmaya başlıyor. Kabaca tarif ederseniz, bu süreç
nasıl işliyor ve bestseller meraklısı bir okuyucu kitlesi nasıl
oluşuyor?
Tekelleşmenin Adımları
Ragıp Zarakolu: Bu tekelci sermayenin ürettiği yeni
bir ürünü ihtiyaç haline getirmesine benziyor. İhtiyaç yaratıp
o ihtiyaca göre üretim yapmak. Bu tekelleşme öyle bir olaydır
ki üretimden pazarlaması ve satışına kadar uzanan bir ağ oluşturulur.
Tabii başka ürünlerde ara bayiler vardır, dükkan sahipleri vardır.
Fakat 12 Eylül Anadolu’da ve pek çok yerde kitap satış noktalarını
da yok ettiği için bunlar satış noktalarını da kendileri kurdu.
Örneğin Doğan Medya Grubu 80 küsur yerde satış noktası oluşturdu.
Şunu saptadılar: 80 öncesinde Türkiye’de çok kitapçı vardı,
ama bunlar toplumsal muhalif eğilimlerin ağır bastığı yerler
olduğu için Milliyet, Hürriyet benzeri gurupların kitaplarını
buralarda pazarlama olanakları sınırlıydı; nitekim 80 öncesi
o noktada çöktüler. Devasa bir üretim yaptı, ama bunu pazarlayamadı.
Doğan Medya Grubu satış noktalarını da kurarak sistemini oluşturdu.
Soru: İlk önce onlar mı başladı?
Ragıp Zarakolu: En yaygın şekilde başlayan proje Doğan’dır.
Daha önce de Türkiye’nin çeşitli yerlerinde Sabah grubu yaptı.
Ama onlar diyelim beş-altı yerdeyken Doğan & Raks (D&R) sadece
kitapla da sınırlı olmayan, müziği de kapsayan bir pazarlama
ağı kurdu. Sanıyorum bunun karşılığında, kültür alanı yatırımı
olduğu için Avrupa’dan düşük faizli krediler de sağladılar.
Aynı zamanda bu alana yatırım yaparak vergi giderlerini de azalttılar.
Soru: Doğan dışında hangi büyük gruplardan söz edebiliriz?
Örneğin Remzi, İnkılap gibi yayınevleri de artık çok büyüdüler.
Ragıp Zarakolu: Ben yayın sektörü içinde çıkan gurupları
olumsuzlamıyorum. Bu guruplar bir anlamda tekelleşmeye karşı,
dışarıdan gelen büyük medyatik sermaye istilasına karşı bir
çeşit savunma mekanizması. Bir anlamda bağımsız yayıncılık açısından
da alternatif bir odak. Mesela bizim kitaplarımızı Doğan, D&R
bulundurmazken, İnkılap ve Remzi bulunduruyor. Çokkültürlülük
temelinde yayın yaptığımız için bizim o kesimlerde de okurlarımız
var.
Soru: Onlar sermayeye dayanarak değil yayıncılık yaparak
büyümüş olan gruplar değil mi?
Ragıp Zarakolu: Bu aynen medyada, gazetecilik içinden
gelen gazeteler olmasına benziyor. Öyle bir örnek yok şu anda.
Simavi ailesi, Karacan ailesi terk etti.
Soru: Son trendleri değerlendirmek açısından İkiA,
Alkım ve Yeni Çizgi’nin temsil ettiği son dalgaya gelirsek,
ucuza, örneğin 1,5-2 YTL’ye kitap yayınlanıp gazetelerle birlikte
satılıyor …
Ragıp Zarakolu: Alkım da ders kitapçılığından kaynaklanan
bir büyüme örneği. Bu olayların verdiği ders şu ki bu alanlarda
ciddi bir çaba harcandığı vakit bizim de alternatif satış noktaları
oluşturma şansımız var. Ama sadece önemli kentsel merkezlerinde
değil, aynı zamanda toplumsal muhalefetin odaklandığı güçlü
yerlerde; sadece bir kitap satış noktası olarak da değil, konferansların
yapıldığı, yazarların getirildiği, yazarla okurun buluşturulduğu
bir karşı-ağ oluşturmak bakımından umut veriyor.
Soru: Türkiye’de okuyucu potansiyeli sizce büyüyor
mu, sağlıklı bir büyümeden söz edebilir miyiz?
Ragıp Zarakolu: Türkiye’de iki çeşit büyüme var. Bir
yandan, medyanın yarattığı sanal bir talep ve sanal okuyucu
bir kitlesi var. Medyanın yarattığı televizyon sunucuları, televizyon
spikerleri, dizi oyuncularının kitaplarının pazarlanması gibi.
Tabii bunun örnekleri Amerika’da ve Avrupa’da da bol miktarda
var. Ben bestseller kitapları takip edenleri gerçek bir okuyucu
kitlesi olarak görmüyorum. Türkiye’de her şeye rağmen geniş
bir okuyucu kitlesi var. Bunun somut örneği de Türkiye’deki
yayın patlaması. Eskiden siz yeni yayınları takip edebilirdiniz.
Büyük sermayenin yatırım yapmasıyla birlikte – ama bağımsız
yayıncıların da çekilmemesi sonucunda – inanılmaz sayıda kitap
üretiliyor. Bunların da bir alıcısı var. Bunlar kimler? Türkiye’nin
her tarafındaki üniversite unsurları, hocalar vs., bunlar bir
kitle zaten. Kadınlar önemli bir alıcı kitlesi. Bazı yazarların
kitaplarının okuyucu kitlesinin önemli bir kesimini kadınlar
oluşturuyor ve bu da bir bestseller yaratabiliyor. Ama sadece
pembe dizi yazarları değil, Orhan Pamuk, Ahmet Altan gibi nitelikli
yazarların kitapları satıyorsa, aynı zamanda bir kadın okuyucu
kitlesini yakalamayı başarmasında yatıyor. Bütün bu unsurları
tabii dikkate almak gerekiyor.
Soru: Okuyucu pastası belli. Herkesin de belirli bir
alım gücü var. Tekelleşen yayıncılık piyasasında, muhalif yayınevlerine
yönelebilecek okuyucu talebi nasıl oluyor da bu yayınevlerinden
uzaklaştırılıyor?
Ragıp Zarakolu: Bir defa işgal ederek. O kadar çok
kitap üretiliyor ki, insanlar neyi seçeceğini bilmiyor ve yörüngesiz
kalıyor. Neyi nasıl seçeceğini bilemiyor. Bu kararı oluşturan
merkezler, yani kültür-sanat sayfaları da zaten denetim altında.
Şu anda kitap dergisi çıkarmayan medya organı kalmadı gibi.
İş öyle bir boyuta vardı ki nasıl magazin basınındaki gibi bir
şarkıcı haberinin çıkması için para ödüyorsa, bir yayıncı da
kitabı hakkında haber yayınlanması için büyük bir ilan vermek
zorunda. İkincisi, birileriyle, iktidar odaklarıyla birtakım
barlarda, başka yerlerde birlikte olmak zorunda; bazen de muhabire
hakikaten para ödemek zorunda kalıyor.
Soru: Siz ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz bu
konularda? Tanıtım pastasına ne ölçüde girebiliyorsunuz ya da
giremiyorsunuz?
Ragıp Zarakolu: Maalesef, bizim boğulma noktalarımızdan
birisi bu. Hiç olmazsa farklı yayınlara da yer verme kaygısı
vardı, o bile kalmadı. Dolayısıyla kitaplarımız hakkında haber
çıkmayınca okuyucunun nasıl haberi olacak? Bu hegemonik etki
muhalif basını da etkiliyor. Bizim gazetemiz de [Özgür Gündem
gazetesi] dahil olmak üzere hegemonyadan etkilenerek, ayrıca
kendimizi gazeteci olarak kanıtlama hevesimiz olduğu için medyanın
yer verdiği şeylere sanki bizim de yer vermemiz gerekiyormuş
gibi bir ruh hali var. Bu bir anlamda kendi okuyucu potansiyelimizde
de bir yönlendirme oluyor.
Soru: Siz en başta yapılması gereken bazı şeyler olduğunu
söylemiştiniz.Örneğin internet aracılığıyla kitap satışları
giderek önem kazanıyor. Bağımsız yayıncılar açısından internet
üzerinden kitap satışını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ragıp Zarakolu: İnternet aracılığıyla kitap ulaştıran
kitapçılar sayesinde beş yıldır okuyucunun unuttuğu ya da tükendiğini
sandığı veya bilmediği kitapları isteyen talepler geliyor.
Soru: Yayıncılık alanında geldiğimiz aşama açısından
muhalif yayınevlerinin bir şeyler yapması gerekiyor. Bu konuda
biraz daha atılımcı olmak, yeni projeler geliştirmek gerekmiyor
mu? Örneğin ortak dağıtım ağları kurulması gibi.
Ragıp Zarakolu: Bu konuda çok çaba oldu, ama hepsi
başarısızlıkla sonuçlandı. Bu konuda ilk dağıtım mekanizmasını
Yayıncılar Birliği Başkanı DADA adıyla kurmuştu, yani dağıtımcıların
dağıtımcısı. Bir de stokları eritmek için kelepir mağaza zinciri
kurulmuştu. Aslında stokları eritmek için Amerika’da ve Avrupa’da
da olan bir yöntem. Fakat büyük bir hezimetle sonuçlandı. Bu
nedenle, bu tür projelere karşı herkesin bir içe kapanma ve
ürkeklik eğilimi var. İnandırıcı bir proje tabii herkes için
kurtarıcı olabilir.
Soru: Siz az önce Dağıtımcıların Dağıtımı dediniz,
nasıl bir işleyişi vardı DADA’nın?
Ragıp Zarakolu: Yani dağıtımcılara dağıtım yapıyordu.
Mesela bir yayınevi kitap çıkardığı vakit bütün stoğunu alıyor,
sen uğraşmıyorsun. Bütün dağıtımcılarla o yüz yüze kalıyor.
İflas etti, Afa Yayınları’nı da götürdü arkasından. Sarmal Yayınevi
gibi bir sürü yayınevini de zincirleme çökertti. Sarmal güzel
bir yayıneviydi, durumu da iyiydi, satışı da iyiydi, ama DADA’nın
arkasından kelepir’in çekleri ödenmeyince adam çöktü.
Soru: Hocam sizi yorduk. Son olarak eklemek istedikleriniz
varsa ekleyebilirsiniz.
Ortak bir mekanizma yaratma sorunu duruyor. Ortaklaşa olmasına
da gerek yok. Herhangi bir sermaye, kaynak oluşturulursa – gazete
örneğinde olduğu gibi kolektif bir sermaye de olabilir – ciddi
bir şekilde kafa yorarak bir dağıtım şirketi kurulursa, ilkeli
bir çalışma yapılması halinde birçok yayınevini dağıtabilecek
bir sistem kurabilir.
Çok teşekkür ederiz.
Rica ederim.
Notlar: