Toplumsal Barış ve Kürtçe Dil Eğitimi Üzerine
Ronayi Önen ile Söyleşi
Ekim 2009, İstanbul
Bu söyleşi
Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar dergisinin Ekim 2009 tarihli 9. sayısından alınmıştır.
Kadınların dilsizleştirilmeleri ve toplumsal değişim adına
üzerlerinde uygulanan eğitim politikaları anadil sorununun
aynı zamanda bir kadın sorunu olduğunu da gözler önüne
seriyor. Değişmesi beklenen Kürtler mi, yoksa kamusal alanın
vatandaşların ihtiyacına göre yeniden şekillenmesi mi
gerekiyor? İstanbul Kürt Enstitüsü’nde Kürtçe eğitmenliği
yapan ve aynı zamanda Bilgi Üniversitesi’nde seçmeli Kürtçe
dil dersi veren Ronayi Önen ile Kürtçe dil eğitimi, anadilde
eğitim, resmi dil politikasının kadınların yaşantısına
etkileri ve toplumsal barışın inşasında ötekinin dilini
öğrenmenin nasıl bir anlam ifade ettiği üzerine konuştuk.
Ronayi, Kürtçe dil eğitimi vermenin okuma-yazma eğitimi
vermekten öte, bir halkın kendi diliyle barışması gibi
toplumsal bir gerçekliğe hizmet ettiğini kendi
deneyimlerinden yola çıkarak aktarıyor ve ekliyor:
Birbirimizi anlamamız için birbirimizin dilini konuşuyor
olmamız gerekir.
Ayça: Öncelikle bize kendinizi tanıtabilir misiniz?
Ben İngilizce öğretmeniyim. Eğitim fakültesi mezunuyum ve
yaklaşık beş yıldır İstanbul Kürt Enstitüsü’nde aktivist
olarak çalışıyorum. Başlangıçta enstitüde Kürtçe Öğretmeni
Yetiştirme Programı’na katıldım, o programdan sonra da
Kürtçe ders vermeye başladım. Bir yandan da enstitünün
Kürtçe üzerine yaptığı çeşitli çalışmalarda yer aldım.
Kürtçeyi annemden öğrendim. Ailem Mardinli ve Kürtçe konuşan
bir aile. Dili annemizden öğreniyoruz ama tabii okuma-yazma
farklı bir şey. O konuda ağabeylerimin etkisi oldu. Ailede
Kürtçeyle ilgilenen kişiler olduğu için onlardan etkilendim.
Dilimi geliştirmemde enstitüdeki çalışmalarım etkili oldu.
Sonra Kürtçe dil eğitimine başladım. İngilizce
öğretmenliğimin de avantajı oldu.
Esra: Ne zamandır Kürtçe ders veriyorsunuz?
İlk Kürtçe öğretmenliğine bir grup Kürt çocuğuyla dört yıl
önce başladım. Mezopotamya Kültür Merkezi’nde bir çocuk
çalışması vardı. Daha çok Dolapdere ve civarında yaşayan
çocuklarla yapılan bir çalışmaydı. Sadece dil dersi değil,
aynı zamanda müzik, resim dersleri de veriliyordu. Ben de
Kürt çocuklarına Kürtçe dersi veriyordum. Tam olarak Kürtçe
öğretiyordum diyemem çünkü tamamının anadili Kürtçe idi.
Benim yaptığım, daha çok onları dilleriyle barıştırmaktı.
Dil öğretmekten çok onların dilleriyle barışık
yaşayabilmelerini sağlayabilmek üzerinden çeşitli çalışmalar
yürüttük. O dönem çok zorlandığım dönemlerden biri aslında.
Çok farklı reaksiyonlar aldığım, çok sevindiğim ya da
üzüldüğüm anlar oldu. Tam resmi olmasa da çocuklar orayı bir
çeşit resmi kurum gibi görüyorlar ve ilk kez resmi bir kurum
olarak gördükleri bir yerde onlarla Kürtçe konuşulması bir
yandan hoşlarına gidiyor; farklı bir şey çünkü. “Keşke
okulda da sizin gibiler olsa, bizimle Kürtçe konuşsalar”
diyorlardı. Böyle seven ve sevinerek gelen bir grup vardı.
Bir yandan da Kürtçeyi günlük hayatında bir sorun olarak
gören bir grup vardı; çünkü sokakta yaşadıkları
dışlanmışlıkların veya eğitimde yaşadıkları
başarısızlıkların sebebini anadili, evde konuşulan dil
olarak görüyor ve o dili reddediyorlardı. Kürtçe öğrenmek
istemiyor, ne işe yarayacağını düşünüyor ya da direkt
reddediyorlardı. O dönem bu meselenin çocuklar üzerinde
yarattığı tahribatı –zaten çocukluğumdan kalan kendi
yaşanmışlıklarım da var- bir yetişkin, bir eğitimci olarak
yakından gözlemleme şansını yakaladım. Onun dışında geçen
sene Bilgi Üniversitesi’nde seçmeli ders olarak ilk defa bir
üniversitede Kürtçe ders verilmeye başlandı. Orada ders
vermeye başladım. Bir dönem bitti. Şimdi bu yıl yine
Bilgi’de ders vermeye devam ediyorum.
Esra: Üniversitede derslerinize ilgi nasıl?
Dedim ya, çocuklarla çalışırken üzüldüğüm ve mutlu olduğum
dönemler oldu. Bilgi’de de ilk gün derse gittim. Herkes
oldukça heyecanlı ve coşkuluydu ama bir yandan da
öğrencilerin gözünden hüzünlü olduklarını da hissediyordum.
Çünkü aynı duyguyu ben de yaşıyorum. Bir yandan bu bir ilk
diyorsunuz. Kürtçe yıllarca resmi kurumlarda reddedilmiş ama
şimdi bir üniversitede ders olarak verilmeye başlanmış. İlk
olmanın belki biraz sevinci var ama aynı zamanda da o
gençler şunu da düşünüyor: “Ben anadilimi neden üniversitede
öğrenmek zorunda kaldım?” Üniversitede anadilini,
öğreneceğin bir ders olarak seçmek zorunda kalmanın hüznü de
var. Aynı şeyi ben de yaşadım. İlk gün zaten bu tecrübeleri
konuşarak geçirdik. Ve hemen hemen herkeste bir yandan
sevinç bir yandan da burukluk vardı. Ama iyi geçti, katılım
iyiydi. Sadece Kürtler de ilgi göstermedi. Ermeni
öğrencilerim, Arap öğrencilerim, Türk öğrencilerim de var.
Onlar da başka bir açıdan bakmaya çalışıyor. “Empati
kurabilir miyiz?”, “Bu sayede üzerimizdeki sorumluluğu
yerine getirebilir miyiz?” diyerek yaklaşıyorlar. Sosyoloji
okuyan öğrencilerim Kürtçe öğrenmeyi bu ülkede sosyolog
olmanın gerektirdiği bir şey olarak görüyorlar mesela.
Ayça: Yönetimin ders içeriğine ya da işleyişine yönelik
yaklaşımı nasıl?
Ortada bir model olmadığı için fazla müdahale edemiyorlar.
Bu ders, Fen-Edebiyat Fakültesi’nin bünyesinde açıldı.
Müfredatı tamamen bana bıraktılar. Dil öğretmeni olmamdan
kaynaklanan bir güven de oluştu. Herhangi bir müdahale söz
konusu olmadı yani.
Esra: Çocuklarla çalışırken “İlk yaptığım onları Kürtçeyle
barıştırmak oluyor” diye belirttiniz. Bunu biraz açabilir
misiniz?
Çocuklar altı yaşına kadar anadilleriyle iletişim
kuruyorlar. Kafalarında oluşan kavramlar, şemalar, her şey
anadilleri üzerinden şekilleniyor. Ve birdenbire hiç
bilmedikleri bir dille karşı karşıya kalıyorlar. Bu aslında
ciddi bir başarısızlık sebebi. Çünkü öğrendikleri kavramları
ve şemaları bu yeni dile aktarmaları çok uzun zaman alıyor.
Yani o zamanı geçirip de başarıya ulaşan Kürt çocuklarının
sayısı çok az. Bunu başaramadan vazgeçen, pes eden Kürt
çocukları var. Bu da tabii bir travma yaratıyor. Çocuklarla
çalışmaya Kürtçe okuma-yazmayı öğretirim diyerek başladım;
fakat sonra rolümün başka bir şey olduğunu, önce çocukların
dilleriyle barışmalarını sağlamam gerektiğini fark ettim.
Çok farklı bir çalışmaya evrildi.
Dün akşam
İki Dil Bir Bavul filminin galası vardı. Bu
konu filmde gerçekçi ve doğal bir şekilde verilmiş.
Çocukların bilmedikleri bir dilde konuşan bir öğretmenle
karşı karşıya gelip nasıl bocaladıkları, nasıl bir süreç
yaşadıkları güzel bir şekilde anlatılmış. Yani o çalışmada
benim rolüm de çocukların dilleriyle barışmalarını sağlamak
oldu.
Esra: Karşılaşılan bu toplumsal durumla başa çıkmaya,
Kürtlerin Kürtçeyle barışmasını sağlamaya yönelik kurumsal
çalışmalar var mı? Enstitünün bu konuda geliştirdiği
kurumsal politikalar neler?
Kürt halkı yıllardır siyasal bir mücadele veriyor ve o
mücadeleye kapılmış durumda. Dilin önemi, dilin
yarattığı sorunlar son yıllarda fark edildi ve dilin üzerine
çalışılmaya başlandı. Bu çalışmalar uzun süre arka planda
yani siyasal mücadelenin geri planında kaldı. Dil üzerine
yapılan çalışmalar çok yeni. Son yıllarda halkın diliyle
barışmasına yönelik bir dil hareketi başladı: TZP Kurdî
yani Kürt Eğitim ve Dil Hareketi. Bu harekete Dil ve Eğitim
Seferberliği diyebiliriz. Bu hareket son birkaç yıldır
özellikle Kürt şehirlerinde yürütülüyor ama Kürtlerin
yaşadığı Batı şehirlerinde de çalışmalar yapılıyor. Bu
aslında, halkın diline sahip çıkması yönünde yürütülen bir
aktivist hareket.
Esra: Yapılan çalışmalardan bahsedebilir misiniz?
Mahalle çalışmaları yürütülüyor, dil ve eğitim konulu
çeşitli söyleşiler, etkinlikler yapılıyor. Dönem dönem
anadilde eğitim için eylemler yapılıyor. Dil dersleri
veriliyor. Okuma-yazma bilmeyen kadınlarla Kürtçeden
başlayarak, Kürtçeyi kullanarak okuma-yazma çalışmaları
yürütülüyor. Daha önce bahsettiğim gibi çocuklarla
çalışmalar yapılıyor.
Esra: Bu çalışmaların yeni başladığını belirtiyorsunuz ve
uzun vadedeki sonuçları şu an bilinmiyor olabilir; ama kısa
vadede yaptığınız çalışmalardan ne gibi sonuçlar almaya
başladınız?
Öncelikle Kürt ailelerinin büyük şehirler başta olmak üzere,
anadillerinden uzaklaştığı görülüyor. Özellikle son yirmi
yılı kapsayan bir sürede böyle bir tespit yapmak mümkün. Bu
konuda ters yönde bir ivme olduğuna dair geri dönüşler
yapılıyor. Yine Kürtçe konuşulmaya başlanıyor, yine aileler
çocuklarıyla Kürtçe konuşuyorlar. Kürtçe etkinliklere,
tiyatro oyunlarına, seminerlere, panellere katılıyorlar;
yani halkın diliyle barışması ve diline sahip çıkması
anlamında küçük de olsa bir ivme katedildiği söylenebilir.
Ayça: Bugünkü siyasal iklimden konuşacak olursak, son
dönemdeki açılım tartışmalarında anadilde eğitim ve kültürel
haklar üzerinde durulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kürt sorununu siyasal haklardan bağımsız kültürel haklar
boyutuna indirgemek, sorunu çok eksik görmek, soruna küçük
bir noktasından yaklaşmak demek. Sonuçta Kürt sorunu siyasal
bir sorun ve Kürt halkının sadece dil ya da
kültürünü yaşaması sorunu değil, temel olarak siyasal haklar
sorunu var. Dolayısıyla kültürel haklar çerçevesinde bu
soruna çözüm bulmanın mümkün olmadığını ve bunun dar bir
yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Bireysel haklardan
bahsediliyor ama kolektif haklardan söz edilmiyor.
Dolayısıyla ben bu son açılım sürecini, sadece iyimser bir
yaklaşımla, Kürt sorunun çözümünde temel oluşturabilecek
tartışmalara yol açabilecek bir zemin olarak görüyorum. Kürt
sorununu tartışmak bir tabuydu ama bu süreçte pek çok çevre
dönüp tartışmaya da başladı az çok. Yani bu süreç tartışma
zemini açacak, belki daha sonraki kazanımlar için bir ilk
adım olacak.
Esra: Bazı üniversitelerde Kürtçe seçmeli ders olarak ya da
“yaşayan diller” kategorisi altında öğretilmeye başlandı.
2000’li yılların başında AB süreciyle beraber Kürtçe
kurslara izin verilmişti. Bu adımları nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Mardin Artuklu Üniversitesi’nde “yaşayan
diller” statüsü altında ancak izin verdiler. Kürtçeyi
yaşayan diller statüsüne koymak, korunmaya muhtaç bir grup
insanın konuştuğu bir dil statüsü vermek anlamına geliyor.
Bu da Kürt halkı için reddedilmek kadar olmasa da yine onur
kırıcı. Kürtçeyi korunmaya muhtaç bir dil olarak görmek Kürt
halkının taleplerini karşılayacak bir şey değil. Sonuçta
Kürtçe, Kürt halkının yaşadığı coğrafyada milyonlarca insan
tarafından kullanılan bir dil. Buna böyle yaklaşmak ve
Kürtçeyi asli dillerden bir tanesi olarak görmek gerekir.
Kürtçeyi “yaşayan diller” statüsüne koyduğunuzda, dili asıl
unsurlardan biri olmaktan çıkarıp marjinalleştiriyorsunuz.
Nasıl ki bugüne kadar yok saymak onur kırıcıydı, bu statüye
koymak da benzer bir durum yaratıyor. Kürt çevrelerinin
genel yaklaşımı bu şekilde. Mardin’de Artuklu
Üniversitesi’nde “yaşayan diller” kategorisinde açılması çok
coşkuyla karşılanan bir şey olmadı. Bu tabii şuna benziyor:
Bir dönem Avrupa Birliği uyum sürecinde Kürtçe kurslar
açıldı. Yıllardır yasaklıyız psikolojisiyle, önce olumlu bir
şey mi acaba diye bir reaksiyon geldi. Fakat dünyanın hiçbir
yerinde, bir bölgede yaşayan asli unsur bir halkın dilini,
anadilini kurslarda öğrendiği görülmemiştir. Anadil temel
siyasal haklardan biri. O halklar açısından temel, yasal,
siyasal haklardan birisidir. Dolayısıyla Kürtçe kursların
açılması içi boşaltılmış bir uygulama, bir anlamsızlaştırma
politikasıydı. Kurslarda yabancı dil öğrenirsin. Ya da
Türkler, Ermeniler vs. kurslarda Kürtçe öğrenebilir. O zaman
öğrenilen bir dil olur; fakat dediğim gibi o da
aynı politikanın, aynı anlamsızlaştırma ve marjinalleştirme
politikasının bir yansımasıydı. Zaten çok da işe yaramadı.
Esra: O dönem yine 45 dakikalık “çokdilli yayın”a izin
verilmesi ve sonrasında TRT ŞEŞ’in açılması gelişmeleri
yaşandı. Bu düzenlemelerin Kürt dilinin duyulmasına,
yayılmasına ne gibi katkıları oluyor?
Yayın olarak sonuçta Kürtlerin seyrettiği, takip ettiği,
dışarıdan da olsa yayın yapan özel kanallar vardı. Yeni
düzenlemeler de yine aynı politikanın bir ürünü. Sonuçta
gerekli anayasal, yasal değişiklikleri yapmıyorsunuz, yasal
olarak böyle bir güvence vermiyorsunuz, dönemin koşullarına
uyacak bir şekilde bunu sunuyorsunuz. Bir iktidar
değiştiğinde, başka bir iktidar geldiğinde geri alınabilecek
bir olay. Konjonktüre uygun olarak değişebilecek durumlar
bunlar. Yasal olarak böyle bir güvence veya siyasal hak
getirmediğiniz sürece dönemin koşullarına uygun olarak
değiştirilebilecek şeyler. Ve birtakım yasal düzenlemeler
yapılmayınca da bir ayağı havada kalıyor yapılan işin. Özel
kanallara birtakım baskılar yapılıyor, özel kanallar
açılamıyor; Kürtçe yayın yapan yerel kanallara
baskı uygulanıyor. Sadece devlet eliyle, “yaparsam ben
yaparım” anlayışıyla bir şeyler yapılıyor.
Esra: Son dönemde bazı TV dizilerinde de Kürtçe konuşulmaya
başlandı ya da bazı dizilerin jenerik müziği Kürtçe-Türkçe
olarak veriliyor.
Yirmi yıl öncesine göre, 80 dönemine göre
değerlendirdiğimizde, o dönemde bir dizide Kürtçe bir kelime
duymak, Kürtçeden bahsetmek bu kadar sorunken, bu hale
gelmek bir yandan insana umut veren bir şey. Bu başka bir
evreye dönüştürülebilir mi? Diğer yandan da “bu ülkede
Kürtçe yasaklı bir dil değil ki!” söylemini kurmak için de
bu gelişmeler kullanılabilir diye düşünüyorsunuz. Yani bu
amaçla da çok rahat kullanılabilir. Dizilerde Kürtçe
konuşuluyor, devletin bir kanalı Kürtçe yayın yapıyor. Temel
hakları bir şekilde geri plana itip yani onları yok
sayıp, “bu ülkede Kürtçe diye bir sorun yok”a
getirilebilecek bir şey bu. Aslında kursları, yaşayan diller
uygulamasını, televizyon dizilerinde Kürtçenin
kullanımını vs. daha çok bilinçli bir politikanın
ürünü olarak düşünüyorum.
Ayça: Bunun önüne geçmek ya da bu konudaki uygulamaları daha
görünür kılmak için neler yapılabilir?
Sonuçta Kürt siyasal aktörleri ya da Kürtlerin siyasal
temsilcileri siyasal haklar talebinde bulunuyor. Özerk
yönetimler, yerel yönetimlerin siyasal gücünün
güçlendirilmesi, anayasal güvence gibi değişimler; yani ufak
tefek reformlar yerine bu işi çözebilecek daha köklü
değişimler talep ediliyor. Sonuçta en köklü değişim talebi
anayasal değişiklik, anayasal güvencedir. Bu konuda ayrıca
yerel inisiyatifler çok önemli. Yerel inisiyatifler
güçlenirse o yörenin ihtiyaçlarına göre çeşitli yöntemler
geliştirebilir.
Esra: İki üç yıldan beri başlayan bir dil hareketinden söz
ettiniz. Siyasi bir hak olarak bunun devletten talep
edilmesi ve sağlanması için baskı gücünün
oluşturulması gerektiğini düşünüyorum. Ancak anadil
eğitimini sadece devlete havale etmemek gerektiği
fikrindeyim.
Zaten onun farkına varıldı. Siyasi mücadele ya da aktif
mücadele zamanında birtakım şeyler geri plana itildi.
Sonuçta çok ciddi çatışmalardan, ağır mücadele dönemlerinden
geçildi ve birtakım konular geri planda kalabildi. Aslında
dil hareketi tam da bunun üzerine çıkan bir hareketti. Yani
siyasal haklar mücadelesi verirken bir yandan da esas
şeyleri bir kenara bırakmamak gerektiği fikri üzerinden
çıktı. Tabii ki devlet güvencesinde olması gereken ya da
siyasal haklar çerçevesinde olması gereken şeyler var; ama
bir yandan da Kürt halkı içerisinde bu şekilde bir hareket
gelişiyor. Bu, yerel inisiyatiflerin güçlendirilmesinin
zeminini de oluşturacak bir şey.
Ayça: Müfredatın oluşturulması, dilin öğretilmesi üzerine
yaptığınız çalışmalarda, Kürtçe eğitimin gelişkin olduğu
Irak’taki ya da çokdilli eğitim veren ülkelerdeki
modellerden faydalanıyor musunuz?
Buradaki Kürt dili hareketi Irak’ta yapılan çalışmalardan da
beslenmeye çalışıyor ya da model olarak faydalanılması söz
konusu. Yüzümüzü oraya dönmemiz doğal; çünkü onlar bu konuda
daha çok deneyim sahibiler.
Başka ülkelerde uygulanan modeller çeşitli çalışmalara konu
olmakta. Örneğin Eğitim-Sen, 30-31 Mayıs 2009 tarihlerinde
Ankara’da “Ana Dili Sempozyumu” düzenledi. Bu sempozyuma TZP
aktivistleri de katıldı. Sempozyumda üç ana başlık
tartışıldı. Bunlardan ilki çokdilli ülkelerde anadili
eğitimi ve anadilinde eğitim deneyimleridir. ABD, Rusya,
İspanya, Almanya ve Hollanda gibi dünyanın çeşitli
ülkelerinden gelen eğitimciler ve uzmanlar kendi
ülkelerindeki anadil eğitimi ve anadilde eğitim
uygulamalarından örnekler sundular. Sempozyumda tartışılan
diğer bir başlık, uluslararası hukuk ve dil
hakları çerçevesidir. Konuşmacılar, anadilinde eğitim
konusunda Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği
düzenlemelerini değerlendirdiler. Sempozyumda son olarak,
Türkiye’de yaşayan Kürt, Çerkez, Laz ve Ermeni
topluluklarından konuşmacılar kendi cemaatlerindeki
“anadilinde eğitim” tartışmalarını aktarmışlardır. Ortak
görüş, çokdillilik ile çokkültürlülüğün birbirinden
ayrı düşünülemeyeceğidir. Çokkültürlülüğü
savunmanın çokdilliliği de savunmakla gerçekleşeceği, bu
nedenle çokdilliliği engelleyici bir yaklaşımın kabul
edilemeyeceği ileri sürülmüştür. Bu sempozyumda sorunun
teknik kısmının henüz tartışılmaya başlanamadığı ve eğitim
bilimleri alanında bu tarz çalışmaların yapılması gerektiği
ifade edilmiştir.
Esra: Bir yanda dilin öğretilmesi gibi bir durum var, diğer
yanda ise tüm eğitimin Kürtçe yapılması. Özellikle eğitimin
Kürtçe yapılması noktasında, bu durum müfredat değişimini de
beraberinde getirecektir.
Anadil eğitimi ve anadilde eğitim çok farklı sosyal, siyasal
koşulların işaretleri. Çok farklı yerde duruyor ikisi.
Anadilde eğitim, öğrencinin tüm dersleri anadilinde işlediği
bir eğitim sistemini tarif etmektedir. Anadil eğitimi ise
dersler egemen dilde işlenirken, bir yandan anadilinin de
bir dil dersi olarak verildiği bir sistemi anlatır. Anadil
eğitimi dediğimizde bir siyasi birim içerisindeki göçmenler
ya da mültecilerden oluşan azınlıkların dillerini öğrenme
hakkı gibi bir yere gidiyoruz. Bu konuda en iyi model
İsveç modeli. Orada bir okulda aynı etnik gruptan üç dört
kişi talepte bulunursa onlar için dil eğitimi, dillerini
öğrenme fırsatı sunuluyor. Anadil eğitimi devlet
güvencesinde, temel bir insani hak olarak veriliyor. Dil
eğitimi zorunlu değil tercihe bağlı olarak sunuluyor.
Çocukların eğer kendi dillerini bilirlerse diğer dillere
geçiş yapmalarının daha kolay olduğu ve okulda daha başarılı
oldukları yönünde araştırma sonuçları bulunuyor. Özellikle
azınlıkların çok olduğu ülkelerde bu tarz araştırmaların
ardından çokdilli eğitim uygulamaları başladı.
Oysa anadilde eğitim, bir coğrafyada yaşayan asli halkların
kendi anadillerinde eğitim almaları, kendi olağan
durumları aslında. Türkiye’de mesela Rum okulları var,
Ermeni okulları var anadilde eğitim hakkına sahip. Gerçi
onların da çok ciddi sorunları var. Örneğin Ermeni
okullarını ele aldığınızda, Ermenice eğitim var ama
üniversitelerde Ermenice eğitim formasyonuna sahip kişiler
yetiştirecek bölümler yok. Ortada kısmi bir hak var ama
beraberinde çok ciddi sıkıntılar da yaşanıyor.
Esra: Kürtçe eğitim verecek kişilerin yetiştirilmesi Kürt
enstitülerinin çalışmalarıyla mı sağlanıyor?
TZP dil hareketi özellikle eğitimci yetiştirmeye çalışıyor.
Bir yandan mahalle çalışmaları, seminerler, paneller
yaparken bir yandan eğitim veriyorlar. Kürtçe ders
veriyorlar. Dersler herkese açık ama özellikle eğitmen
yetiştirilmesine önem veriyorlar. Örneğin İstanbul Kürt
Enstitüsü’nde her yıl öğretmen yetiştirme
programları açılıyor. Hem Kürtçe öğretiliyor hem de bir
şekilde eğitim formasyonu verilmeye çalışılıyor.
Esra: Eğitimci olacak kişiler nasıl bir eğitimden geçiyor?
Genelde dört-beş aylık bir süreç oluyor. O programa
alınabilmek için Kürtçeyi iyi bilmek gerekiyor. Yeniden
Kürtçe öğretilmiyor o programda. O zamana kadar Kürtçe bir
şekilde öğretilmiş ya da o kişi zaten Kürtçeyi iyi biliyor
oluyor. Kürtçenin dil yapısı, grameri, Kürtçeyle ilgili
genel bilgiler veriliyor. Dil yapısı üzerinde özellikle
duruluyor. Bunun yanı sıra formasyon dersleri veriliyor.
Tabii elimizde formasyon konusunda uzmanlar yok. Bizim gibi
eğitim formasyonuna sahip kişiler bu eğitimi veriyor. Kürt
coğrafyası, tarihi üzerinden çeşitli dersler veriliyor.
Dilin bir parçası olduğu için edebiyat dersleri veriliyor.
Bu şekilde çok programlı bir eğitimden geçiliyor eğitmen
olmak için.
Ayça: Nasıl bir pedagojik yaklaşımla hareket ediliyor?
Örneğin milli eğitim sisteminin milliyetçi, ırkçı ve
cinsiyetçi bir yaklaşımının olduğu vurgulanır ve
demokratikleştirici bir eğitim sistemi olmadığı yönünde pek
çok eleştiri söz konusudur. Enstitünün bu konuda nasıl bir
yaklaşımı bulunuyor?
Bu konuda Kürt Enstitüsü çok hassas. Ben aynı zamanda dil
derslerinde, dil kurslarında kullanılabilecek bir kitap
çalışmasında yer alıyorum. Üç kitaplık bir set hazırlıyoruz.
Kitaplar bir standardizasyona gitme ihtiyacından doğdu.
Herkes elindeki imkânlarla ders veriyordu. Birkaç kaynak
vardı ama onlar da başlangıçtan üst seviyeye kadar
yetebilecek kitaplar değildi. Bu kitaplar tam da bu noktadan
ortaya çıktı. Ve bu kitaplarda, çok ciddi olarak
cinsiyetçilik olmaması konusunda, ırkçılık olmaması
konusunda özen gösteriyoruz. Çokkültürlülüğün vurgulanması
konusunda hassasız. Özellikle eğitimci yetiştirilen program
için de bu konuda bir duyarlılık oluşturuluyor.
Esra: Eğitimcilerin ortak bir yöntem izlemesi ve ders
kitaplarında bir standart oluşturulurken, Kürtçenin
farklı lehçelerinin eğitimi konusunda nasıl bir çalışma
yürütülüyor?
Türkiye’de temel olarak kullanılan Kurmanci lehçesi ve
Zazaca lehçesi. Bizim çalışmalarımız da hem Kurmanci hem de
Zazaca üzerinden yürütülüyor. Fakat Kurmanci, Türkiye
Kürtlerinin daha çok kullandığı bir lehçe. Dönem dönem onun
ağır bastığı oluyor. Ancak özel olarak bu konu üzerinde
duruluyor. Ötekileştirme olmaması açısından iki lehçeyle de
ortak çalışmalar yürütülüyor. Merkezlerde iki lehçeyle de
çalışmalar, araştırmalar yapılıyor ve ders verirken de
özellikle merkezlerde, ikisi için de eğitim
sınıfları açılıyor. Ancak her yerde buna imkân olmuyor.
Mesela Zazaların çok yoğun olmadığı bir yerde Zazaca
eğitmeni de çıkaramıyorsun. Tabii bazen Kurmanci için daha
fazla talep olabiliyor ve diğeri daha gölgede kalabiliyor.
Ama her iki lehçeyle çalışmalar yürütmek oldukça önemli.
Mesela bu yaz Kurmanci dersi veren eğitimcilerin Zazacayı da
biliyor olması ve gerektiği yerde o dersi de verebilecek
seviyede kendini geliştirmesi kararı alındı.
Ayça: TZP çalışmalarına katılım nasıl?
Çalışmaları örgütleyecek yeterli sayıda aktivist var
mı? Üniversiteler ya da akademisyenler, TZP çalışmalarıyla
destek ilişkisi kurabiliyor mu?
Açıkçası üniversitelerle çok fazla iletişim söz konusu
olmuyor. Dönem dönem seminer vermek istiyoruz ama dil
konusunda ya da eğitim konusunda alanlarında uzman
kişilerden çok da fazla cevap alamıyoruz. Daha çok Kürt
eğitimcilerinin bir araya gelerek oluşturduğu çabalar var.
Profesyonel kadro oluşturabilmek için maddi imkân, çok ciddi
bir sorun haline geliyor. Aktif profesyonel sayısı çok az.
Bir şekilde herkes bir yandan da geçimini sağlamak için
başka işler yapıyor. Çalışmalar daha çok gönüllülük esası
üzerinden yürüyor. Onlarca Kürtçe ders veren gönüllü
öğretmen mevcut. Hem İstanbul’da hem Diyabakır’da, Van’da ve
pek çok yerde tamamen gönüllü çalışma yürütülüyor. Bu,
beraberinde bir sirkülasyon getirebiliyor. Kadro açısından
bir sıkıntı yaratabiliyor. Yine de İstanbul’da az da olsa
şu an enstitüye bağlı, ders verebilecek konumda olan en az
40-50 eğitimci var. Bölgede bu sayı daha çok. Diyarbakır’da
sayı 100’ü buluyor. Hemen hemen her şehirde çalışmalar
yürütülüyor.
Türkiye’nin bütün şehirlerinde ders veren
Kürtçe öğretmenleri, bu yaz Diyarbakır’da toplandık. Bu
şekilde organik bir bağ da mevcut. Herkes kendi başına
hareket etmiyor. Bu daha çok sistemli bir çalışmanın sonucu.
Önceki yaz bu toplantıların ilki yapıldı ve yaklaşık üç yüz
eğitimci bir araya geldi. Orada daha çok tecrübelerin
paylaşıldı; ders verirken yaşanan sıkıntılar, bir yandan
sadece ders vermek de değil, halkın diliyle olan
barışıklığını sağlamak konusunda deneyimler konuşuldu. Hangi
yöntemlerin uygulanacağına dair çeşitli kararlar da alınıyor
o toplantılarda. Bu paylaşımların yapılıyor olması önemli ve
senin gibi başkalarının da bu işi yapıyor olduğunu görmek
güzel.
Ayça: Anadil sorunu bir kadın sorunu olarak da önem
kazanıyor. Bir yandan dilin taşıyıcısı ya da
aktarıcısı olarak kadınların önemli bir poziyonu var, diğer
yandan da kadınlar üzerinden çeşitli dil politikaları,
eğitim politikaları uygulanıyor. Haydi Kızlar Okula,
Kardelenler gibi pek çok eğitim kampanyası yürütülüyor. Siz
bu kampanyaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu kampanyaları asimilasyon politikasının bir parçası olarak
görüyoruz. Yani sonuçta dil daha çok kadın üzerinden
aktarımı yapılan bir şey. Bu yüzden de devlet kadınları
asimilasyon politikasında önemli bir yere koydu ve bu konuda
da çeşitli çalışmalar başlattı. Bütün bu kampanyalar
asimilasyon politikalarının devamı ve bir parçası; fakat bu
bizim için aslında çok ciddi de bir çelişki. Kadının siyasal
ve sosyal alanda yer almasını isterken bir yandan da kadın
üzerinden yürütülen politikaların farkındasınız. Bir yandan
bunları reddederken, kadının şu anda eğitim hakkı
olmamasından, eğitimsizlikten dolayı, siyasal ve sosyal
yaşamın dışına itilmesi gerçeğinin farkındasınız;
ama diğer yandan bunu bir politika olarak görüyorsunuz ve
eleştirmek zorundasınız. Bir şekilde buna karşı durmak
zorundasınız. Bizim için çelişki, anadilde eğitim hakkının
yakıcılığı tam da buradan çok önem kazanıyor.
Esra: Anadili Kürtçe olan kadınlar kamusal hayatta ne gibi
sorunlarla karşılaşıyorlar?
Sosyal ve siyasal hayata katılım konusunda dil problemi çok
yoğun yaşanıyor. Zaten kadın olarak sosyal ve siyasal
alandan dışlanmışlık söz konusu ve bir de üzerine dil
problemi ekleniyor. Sonuçta kendini en iyi anadilinde ifade
edebilecekken kamusal alana çıktığında başka bir dille karşı
karşıya kalıyor ve bu dille kendini ifade etmesi gerekiyor.
Bu, kadın için ikinci bir mücadele alanı oluşturuyor. O
dışlanmışlığın katlanması anlamına geliyor.
Esra: Bir de değişim kadından bekleniyor. Kamusal alana
ancak Türkçeyi öğrenerek girebilirsin deniliyor.
Eğitim almış kadınlar belki daha az yaşayacak bu sorunu ama
özelikle eğitim almamış kadınlar için dil ciddi bir set
haline geliyor. Ama mesela Kürt şehirlerine baktığımızda
artık oradaki sosyal çalışmaların Kürtçeye evrildiğini
görüyoruz. Orada verilen mücadelenin dili de artık Kürtçe.
Dolayısıyla en azından o mücadelenin içerisinde yer alan
kadın, anadilinde kendini ifade edebiliyor.
Bahsettiğimiz sorunlar, aslında resmi kurumlarda karşılarına
çıkacak sorunlar. Bir iş aramaya giderken bir kadınla bir
erkek aynı koşulda olmayacak. Erkek dışarıda olduğu, sosyal
hayatın içinde olduğu için o dili daha kolay öğrenme şansına
sahip. Dolayısıyla erkekler bir şekilde resmi dili
öğrenmiş oluyor ve kadına göre avantajlı durumda yer
alıyorlar. Aynı işe bir kadınla bir erkek aynı anda
başvurduğunda, kadın sosyal hayatta daha geri planda olduğu,
dil sorununu çözemediği için bu bir sorun hâline geliyor.
Zaten geride başlıyorsunuz, dezavantajlısınız; dil problemi
bunu iki katına çıkarıyor.
Esra: Bu konuda kadın kurumları içinde, kadınların toplumsal
hayata katılmasının önünü açmak için çalışmalar
yapılıyor. Bir yandan da Türkçe bilmediği için kadının bu
konuda zorlandığı görülüyor ve Türkçe kurslar verme ihtiyacı
duyuluyor.
Maalesef öyle. O noktada biz çok çelişkili bir yerde
duruyoruz. Yani “olmaz, bu seni asimile etmek üzere
kurulmuş bir politikadır, öğrenme” diyemezsin ki! Sonuçta,
sen kadının aktif olarak dışarıdaki hayatta yer almasını
istiyorsun ve sana dayatılan dili, Türkçeyi kullanarak,
ancak o şekilde bu hayatın içerisinde yer alabilirsin. O
yüzden de anadilde eğitim bu kadar yakıcı bir durum hâline
geliyor.
Sonuçta anadil için mücadele veriliyor, yerel ve özel
yönetimlerde Kürtçe konuşulabilmesi için mücadele veriliyor;
ama bir yandan da şu an o hakkı elde etmediğimiz için
kadınlarımıza Türkçe öğretmek zorunda kalıyoruz. Kadınların
sosyal hayata katılması amacıyla Kürtçe öğreten kadın
eğitimciler, yeri geliyor kadınlara Türkçe ders vermek
zorunda da kalıyor.
Ayça: Belki o noktada sizin en başta belirttiğiniz şey ön
plana çıkabilir. Yani bunu birebir Türkçe öğretmek ve bunu
yaparken ötekini yok saymak üzerinden değil de anadilini yok
saymadan, ikinci bir dil eğitimi şeklinde gerçekleştirmek.
Tabii ki bu konuda yaklaşım çok farklı. Sonuçta Türk eğitim
kurumları Kürtçenin olmaması üzerinden, onu yok saymak
üzerinden bir eğitim sürdürüyor. Tam da o noktada yapılan
farklı bir yaklaşım haline geliyor. Anadilinin değerli
kılınması, insanların anadilinde kendisini ifade etmesini
sağlayabilmek ama bir yandan da mevcut koşullar içerisinde
başka yolu olmadığı için Türkçeyi de kullanabilmesini
sağlamak. Tabii ki iki farklı yaklaşım ortaya çıkıyor.
Esra: Resmi dili öğrenerek kişiler kendini var olan
koşullara göre ayarlamaya çalışıyor. Peki kurumlar nasıl bir
dönüşüm geçirebilir?
Mesela Diyarbakır’da ya da Kürt şehirlerinde belediyelerin
bu konuda çalışmaları var. Örneğin, belediyede çalışanların
mutlaka Kürtçe de biliyor olması gerekiyor. Bu çok ciddi bir
adım. Belediyeye gelen Türkçe bilmeyen bir kadının ya da
erkeğin derdini Kürtçe anlatabilmesi için bunu şart
koşuyorlar. Çalışanlar Kürtçe bilmiyorlarsa bile Kürtçe dil
kurslarına yönlendiriliyorlar, ders aldırılıyorlar.
Kürtçe ortak bir tıp literatürü oluşturmak amacıyla değişik
ülkelerden yüzlerce Kürt doktorun bir araya geldiği
“Mezopotamya Tıp Günleri” başlıklı bir konferans düzenlendi.
Hastalarla doktorlar arasında dilden kaynaklı sorunlar
yaşandığına vurgu yapılırken bir Kürtçe tıp literatürü
oluşturulmasının önemi üzerinde duruldu. Doktorların mutlaka
Kürtçe bilmesini talep ediyorlar. Bu, sağlık kuruluşlarına
Kürtçenin girmesini sağlayacak bir şey. Dediğim gibi bu,
devletin yapması gereken bir şey ama bir yandan sivil
hareketler bunu yapmaya çalışıyor. Belediyelerde bu
yapılmaya çalışılıyor, sağlık kuruluşlarında bu yapılmaya
çalışılıyor. Bu çalışmalar da, bir yandan, devletten
bekliyoruz mantığından çok bunun altyapısını oluşturma
çalışmaları. Mesela o kongrede doktorların böyle ciddi bir
çalışma yapması çok önemli. Ayrıca Diyarbakır Tabipler Odası
bir kitap çıkarmış. Doktorlara kılavuzluk etmesi için bir
kitap: “Kürtçe Anamnez”. Çeşitli tıbbi terimler, ağrılar,
sızılar, hastalıklarla ilgili kalıp cümlelerin yer aldığı
bir sözlük ve ansiklopedi şeklinde hazırlanmış bir çalışma.
Bu da onun bir parçası. Bunlardan bahsedebiliriz. Kesinlikle
yerellerde bir sivil inisiyatif oluşturuluyor.
Esra: Onun yaygınlaştırılması çok önemli. İstanbul da mesela
Kürtlerin en yoğun yaşadığı şehirlerden bir tanesi.
İstanbul’da da bu tarz çalışmalar yapılabilir.
Bu bir model sonuçta ve yakın bir zamanda yayılacak bir şey
olduğunu düşünüyorum.
Esra: Kazanılan hakların kâğıt üzerinde kalmaması, Kürtçenin
sadece öğrenilen bir dil değil, gündelik hayatta kullanılan
ve karşılığı olan bir dil olması önemli. Belki anadilde
eğitim kampanyasının yanı sıra Kürt olmayanların “Kardeşinin
Dilini Öğren” kampanyası çağrısında bulunması anlamlı olur.
Dilin gündelik hayattan kopmamasına ve toplumsal anlamda
insanların birbirinin kültürünü tanımasına
kapı aralayabilir.
Kürt hareketi şu aşamada daha çok kendine dönük bir durumda.
Ama diğer taraftan nasıl bir hareket olabilir? Nasıl ki Kürt
tarafından böyle bir sivil hareket gerçekleşiyorsa, aynı
zamanda diğer taraftan da böyle bir sivil hareket
gerçekleştirilebilir. Toplumsal
barıştan bahsediyorsak, bu çok yakıcı bir ihtiyaç aslında.
Kürt tarafı mesela böyle bir talebe kayıtsız kalmaz.
Dediğiniz çok doğru. Kardeşinin dilini öğrenmeye
başladığında, tam da o zaman toplumsal barıştan bahsetmek
mümkün. Kürtçenin öğrenilen bir dil olması, sadece Kürtler
üzerinden değil, Kürt olmayanlar üzerinden de düşünülmesi
vurgusu oldukça önemli. Toplumsal barış ancak o zaman
sağlanabilir. Ancak o zaman ötekinin dilinden, kardeşinin
dilinden anlamak mümkün olabilir.
Esra: Kürtlerin yürüttüğü çalışmalardan bahsettik; peki
toplumsal barışın sağlanabilmesi için Kürtlerle işbirliği
içerisinde olan diğer çalışmaları nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Bir üniversite hocasıyla sohbet ediyoruz “Kürt sorunu
konusunda sürekli Kürt halkının özgürlüğü sloganları
atıyoruz; ama o sloganları atanlara bakıyorum, neredeyse
hiçbiri Kürtçe bilmiyor, buna ben de dahilim” diyordu. Tabii
ki sonuçta mücadeleye destek önemli. Yeri geldiğinde sokağa
Kürtler için dökülen az da olsa bir toplumsal muhalefet var.
Mesela Ceylan İnisiyatifi kuruldu ve sadece Kürtler değil,
bu ülkedeki muhalif insanlar kurdu; ama biraz evvel
bahsettiğimiz yönü eksik: dili bilmemek. Dili bilmek önemli
bence. Neden sürekli Kürtler, Türkçe öğrenmek zorunda
kalıyor? Dili bilmek, kardeşinin dilini öğrenmek bir adım
olabilir aslında.
Sosyoloji bölümünde okuyan bir öğrencimden bahsettim.
Kürtçeyi bilmenin bu ülkede sosyolog olmak için bir koşul
olduğunu söylüyor. Bu ülkede neden sosyologlar
Kürtçe öğrenmiyor? Neden edebiyatçılar yanı başındakinin
edebiyatını kaynağından okuyabilmek için Kürtçe öğrenmiyor?
Esra: Geçtiğimiz haftalarda
Diyarbakır’da gerçekleştirilen Mezopotamya Sosyal Forumu
etkinliklerinde Kürtçe sunumlar yapıldı ve Kürtçe bilmeyen
dinleyiciler kulaklıkla sunumların çevirisini dinlemek
zorunda kaldı. Bu bence oldukça önemli bir şey. Yani aslında
pek çok kişi Kürtçe biliyor ama konuşma yapılması
gerektiğinde Türkçe yapmak zorunda kalıyor. Halbuki neden
insanlar kendi dilinde konuşmasın?
Aslında son dönemde bu konudaki duyarlılık daha da fazla
gelişti. Bu konuya daha fazla vurgu yapılıyor. Bu bir
başlangıç sonuçta. Aslında Kürtler de o yönü bir dönem ihmal
ettiler. Son dönemde bu konuda daha olumlu bir yaklaşım
havasına girildi.
Esra: Sembolik olsa da kadın kurumlarının eylemlerinde,
açıklamalarında metinlerden birinin Kürtçe olması özellikle
vurgulanır.
Mesela bu bir tavırdır. Bu Kürtler için de olumlu bir
tavırdır. Bu sadece Kürtçe için geçerli değil, neden
Ermenice öğrenmiyoruz mesela? Mümkün olduğu kadar
anlaşabilmek için ya da birbirimizi anlamak için aslında
birbirimizin dilini konuşuyor olmamız gerekir.
Notlar: