Akademik Çitlerin Ardında Eleştirel Düşünce [1]
Pierre Rimbert [2]
Le Monde Diplomatique, Mayıs 2011
Çeviren: Emrah Göker
Geçen sonbaharda Fransa’da emeklilik reformuna karşı birleşik
mücadele –sokaklar insanlarla, sloganlarla, şarkılar ve sıkılmış
yumruklarla, ve liderlerinin önüne geçen sendika üyeleriyle
dolup taşmıştı – 1995 kışındakinden daha fazla insanı harekete
geçirdi. O kış, Başbakan Alain Juppé’un planladığı sosyal
güvenlik ve emeklilik “reformu”na karşı iki milyon insan
gösteri yapmıştı. 1995’teki grevlerin tuhaf bir iklimi vardı,
hem tanıdık, hem yabancı. Filozoflar, gazeteciler ve
siyasetçiler 1980’lerin yeniden yapılanma süreciyle işçilerin
eriyip gittiklerini düşünmüşlerdi, fakat o tarihte işçiler
ansızın tekrar moda oldular. Akademi içinden hükümeti
eleştirenler de geri döndüler. Ekonomik ve sosyal meseleler
etrafında bir fikirler savaşı vermeye kararlıydılar.
1995’te meydanlara inen konuşmacılardan biri sosyolog Pierre
Bourdieu idi, Paris’te, kalabalık Gare de Lyon’da demiryolu
işçilerine hitap etti. 1970’lerden sonra meşhur Fransız
entelektüelleri pek bir iş yapmamışlardı. Bourdieu, “Buraya,
geçtiğimiz üç hafta boyunca, kamu hizmetlerinin varlığına bağlı
bir medeniyetin yok edilmesine karşı mücadele eden herkese
desteğimi ifade etmeye geldim,” diyordu. Birbirine tamamen
karşıt imza kampanyalarından da anlaşılacağı üzere, Fransız
entelektüel çevrelerinde reform planlarıyla ilgili büyük
yarılmalar vardı. Bir kampanya Juppé planını destekliyordu,
planın “toplumsal adaleti sağlayacağını” söylerek; Esprit
dergisi, Saint-Simon Vakfı, Fransız Demokratik Sendikası (CFDT)
ve piyasa saflarına kazandırılmış sol kesimler imzacıları
arasındaydı. Bunun karşısında “grevcileri destekleyen
entelektüellerin çağrısı”, daha önce ilişkili olmayan
araştırmacıları, akademisyenleri ve sendikalardan ve
derneklerden gelen aktivistleri esnek bir isyan ittifakında bir
araya getirdi.
Geçtiğimiz sonhabarda gerçekleşen kavga daha az ihtilaflıydı.
Bourdieu’nün söylevinden 15 yıl sonra, Fransa’da sistem-karşıtı
fikirler üretenlerin, bunların ait oldukları kurumların ve
endüstriyel eylemlerin arasındaki ilişkinin nasıl evrimleştiği,
sormaya değer bir soru. Birbiriyle çelişen iki hareket, kitapçı
vitrinlerinde, toplantı salonlarında ve sosyal-bilim
seminerlerinde yanyana gözüküyor. Daha fazla eleştirel düşünce
var ve artmaya devam ediyor; bu düşünce aynı zamanda daha çok
uzmanlaştı ve akademik normlara uyum sağladı.
1995’teki hareketlenme bağımsız yayıncılığın yenilenmesine katkı
sağladı ve bugün eleştirel çalışmaları popülerleştiren 30
civarında yayınevi var. [3] Hepsinin kataloglarında çevirilere yer
veriliyor. Hakları çoğu kez ödenmeyen çevirmenlerin gayretleri
olmasa, anaakım yayınevlerinin burun kıvıracağı eserler, örneğin
tarihçi Howard Zinn ve Noam Chomsky’nin kitapları, Fransızca’da
yayımlanmazdı. Bugün bunlara kolayca erişilebiliyor. Çeviriler
arasında 1960’larda ve 1970’lerde İngiliz “Yeni Sol” akımının
kültürel, tarihsel ve sosyolojik analizlerini (Stuart Hall,
Raymond Williams, Perry Anderson); iktisatçı Giovanni
Arrighi’nin ve coğrafyacı David Harvey’nin yeni-Marksist
kitaplarını; toplumsal cinciyet, cinsellik ve tahakküm altına
alınmış kimlikler üzerine çalışmaları; ve artık iyi bilinen
Judith Butler, Michael Hardt, Toni Negri, Slavoj Zizek gibi
isimlerin kitaplarını sayabiliyoruz. Bu metinlerin tanıtımını ve
tartışmalarını yapan birkaç eleştirel dergi var ve bu sayede
metinlerin Fransa bağlamına uyarlanması sağlanıyor. Bir önemli
ayrıntı: hemen hemen tüm yazarlar ve yorumcular üniversitede
ders veriyor veya araştırma yapıyorlar.
Entelektüeller için yenilenmiş bir Marksizm
Tarihçi Perry Anderson “Marksizm’in krizi”nin tamıtamına bir
Latin fenomeni olduğunu kaydetmişti. “İngiltere’de ve ABD’de,
Batı Almanya’da ve İskandinav ülkelerinde, savaş sonrası dönemin
aynı temennilerini ve ümitlerini cezbedecek kitlesel Komünist
partiler hiçbir zaman olmadı.” [4]
1970’lerin ortasında çoğu Fransız Marksist bu konumu
terkederken, aynı dönem çoğu İngiliz ve Amerikalı olan bazı
akademisyenler New Left Review dergisi etrafında, akademi
içinde kalan yenilenmiş bir Marksizmin temellerini inşa ettiler.
Onların çalışmalarını tercüme etmek her zaman kolay olmadı.
1997’de Gallimard tarih serisinin yöneticilerinden biri, İngiliz
tarihçi Eric Hobsbawm’ın Aşırılıklar Çağı kitabını
basmayı reddetti. Çünkü Hobsbawm “uzaktan da olsa hâlâ devrimci
davaya bağlılığını ifade ediyor”du. Ancak kapitalizmin sancıları
ve küresel adalet hareketinin yayılmasıyla, 1980’lerde sağa
savrulan ideolojik sarkaç, sola geri salınmaya başladı. Büyük
yayınevlerinin yöneticileri bir kez bağımsız yayınevlerinin
bastığı eleştirel ve zahmetli kitapların ticari başarısına
uyanınca, sistem-karşıtlığını kâr getirebilir bir piyasa mecrası
olarak gördüler ve aktivistlerin ilgisini ve parasını
çekebilecek seriler derlemeye başladılar. Daha önce militan
yayınevi Raisons d’Agir’in (Bourdieu’nün öncülüğünde
hazırlanan) aktivist serisindeki ilk kitapların başarısı
hakkında sessiz kalan Le Monde des livres, 26 Kasım
2010’da birinci sayfasını “isyancı edebiyata” ve muhalif stilin
selamlanmasına ayırdı. Bu, dönem gelişmelerinin bir işaretiydi –
önceleri kenarlara itilmiş olan medya, finans ve Batı’nın dünya
düzeninin eleştiricileri, artık kapışılan bir ticari yayın
türünün temsilcileri haline gelmişlerdi.
1930’larda Paul Nizan akademiyi muhafazakâr ve “bekçi
köpekleriyle” dolu bir yer olarak tanımlıyordu [5].
Sonraları 1960’lar ve 1970’lerde beşeri bilimler, toplumsal
eleştiriler ve devrim birlikte anılır gibi gözüktü. Eleştiri ve
devrim arasında oluşturulan bağlar öteden beri gerilimler
taşıyan, burjuva rejimini desteklemek için tasarlanmış ama aynı
zamanda devrimci yetiştirmeye de müsait bir kurumu
canlandırmıştı. Bu çelişki, eleştirel yayıncılığın, akademiden,
öğretim üyelerinden veya araştırmacılardan neden hem hayranlıkla
etkilendiğini hem de tiksindiğini açıklayabilir. Bağımsız
yayıncı sterotipi 30-40 yaşlarında, beşeri bilimlerde bir
doktoraya başlamış, hâttâ belki bitirmiş, ama akademik çalışmayı
düzen-karşıtı eylemle birleştirebileceği bir araştırmacılık veya
okutmanlık pozisyonu bulamamış bir insan portresi çizer. Bu
portre belki yeni “militan” yayıncıların çeşitliliğini kapsayıcı
olamaz ama onların akademik olanla politik olan arasında bir
yere oturan çatışmalı dünyalarını açıklayıcıdır.
Yayıncılar akademiye tutarlı bir bilimsel yöntem ve itibarlı
isimler için yakındırlar, ama akademisyenlerin çalışma
konularının giderek küçülen odağından, onların hermenötik
beğenilerinden ve yanlış kullanılmış bir virgül üzerinden dava
açmaya hevesli talepkârlığından hoşlanmazlar. Kendilerini
korumak ve güvende tutmak için yayıncılar, sosyal eleştiri
serilerinin başına ders veren bir araştırmacı veya en azından
bilim ve siyasetle (üretici ve tüketici olarak) uğraşan birini
koyarlar. Aynı mantıkla eleştirel dergilerin yöneticileri, yayın
kurullarına, önde gelen hocaları, doktora öğrencilerini ve
kendilerini kabul ettirmiş yazarları doldururlar. Bazen de bunu,
endüstriyel hareketin içinde olan, sendikalara, politik gruplara
bağlı olan entelektüelleri dışlama pahasına yaparlar. Angaje
dergilerin, anaakım okuyucular için düzen-karşıtı metinleri
seçmekle sorumlu olan yayın kurullarında, daha akademik
dergilerin bilimsel kurullarındaki aynı isimler bulunduğu için,
şu soruyu sorabiliriz: Her tür eleştirel düşüncenin yayın için
seçilme şansı var mıdır?
Bir doktora derecesi sağlam bir analitik yöntemi, belli bir
bilgi birikimini ve hâttâ, bazen, eleştiri duygusunu beraberinde
getirir. Ama aynı zamanda doktora derecesi, görgüyü ve kıdem
gözetmeyi öğretir, güçlü kanaatleri teslim etmeye teşvik eder,
fikir alışverişine büyük değer verir ve (disiplinler içindeki
aşırı uzmanlaşma yüzünden) şeylerin göründüklerinden “her zaman
daha karmaşık” olduğu görüşünü destekler. Eleştiriyi
yetkilendirir ama siyaseti reddeder ve ciddiyetle gösteriş
arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır. Homo academicus,
müesses nizama kafa tutan bir makalenin yayın kaderine karar
verirken tarafsız değildir; kendi konumunun taşıdığı bilgiyi de,
önyargıları da kullanarak karar verir.
Öğrenci aktivistler
Yazarlarda da benzer bir şey olur. 1960’larda Alman, Amerikan,
Fransız, İtalyan ve İngiliz üniversiteleri genç radikaller için
politik sosyalleşmenin merkezleriydiler. Muhafazakâr tepkiyle ve
küçük grupların dağılmasıyla birlikte, devrimci aktivistlerin
çoğu, o dönem bol bol yeni eleman istihdam eden sosyal
bilimlerde öğretme ve araştırma alanlarına doğru geri
çekildiler. Kariyerleri 1990’larda sönükleşirken, akademik
pozisyonları, 1995 grevleriyle radikalleşen yeni bir öğrenci
nesli tarafından işgal edilmeye başladı. Bugün akademi içinde
azınlık haline geldiler. Ama Razmig Keucheyan çağdaş eleştirel
teorileri incelerken, “günümüzde her zaman olduğundan daha
fazla, eleştirel düşünürler... ürettikleri teoriler üzerinde bir
tesir yaratmaktan kaçamayacak olan akademisyenlerdir” diye
yazıyordu. “Onlar üniversite sistemiyle tamamen bütünleşmiş
durumdalar ve 20. yüzyılın başında Alman Sosyal Demokrat
kadroları veya daha sonra Fransız Komünist Partisi kadroları ile
karşılaştırıldığında, herhangi bir şekilde ‘entelektüel bir
karşı-toplum’ oluşturdukları söylenemez.” [6]
Keucheyan’ın verdiği Alman ve Fransız örneklerindeki kurumlar
politik liderler, fikir üreticileri ve toplumsal hareketler
arasında kalıcı bir bağ tesis etmişlerdi. 19. yüzyılın sonunda
anarko-sendikalist hareket bu değişim faktörlerini tek bir güç
içinde eritmeyi denemişti.
Fransız Komünist Partisi’nin etkisi İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra üniversiteler üzerinden yayıldı. Akademik pozisyonlara
yerleşebilen komünist filozoflar, tarihçiler ve iktisatçılar
yanlarında Marksist kavramlar ve terminoloji de getirdiler;
karşılığında güçlü bir entelektüel cazibe merkezi haline gelmiş
partiye yeni üyeler kazandırdılar. Solcu örgütlerde politik
eğitimin zayıflaması ve sendikal eğitim merkezlerinin
gerilemesi, işçi hareketinin yuvasında büyümüş entelektüellerin
gidecek başka bir yerleri kalmaması anlamına geliyordu.
Entelektüeller, siyasetçiler ve aktivistler arasındaki, sadece
toplumsal ayaklanma anlarında değil, sıradan gündelik hayatta da
kurulan bağların devamını sağlamak için vakıflar, kalıcı
komiteler, yuvarlak masa toplantıları ve düşünce kuruluşları
oluşturulmuştu. Bir etkileri olmadı. Bu esnada çekim gücü
tersine döndü. Fransız politik tarihinin merkezi bir parçası
olan, kendi kendilerini eğitmiş [auto-didact] düşünürler,
akademisyenlerin otoritesi karşısında büyülenmeye başladılar. O
kadar ki bugün, liberter bir dergi, polis şiddeti ile ilgili
dosyasını inandırıcı kılmak için tanınmış bir akademisyenin
uzmanlığını kullanmak zorunda hissediyor. Statü, içeriği
meşrulaştırıyor.
1995 sonrasındaki entelektüel hareketlilik eleştirel teori ve
endüstriyel eylemlilik arasında doğrudan bağlantı kurulması
fikrini yeniden canlandırdı. Bu hareketlilik, ilgili herkese,
güçlü ve erişilebilir analitik araçlar ve dünyayı olması
gerektiği gibi değil, olduğu gibi görmeyi sağlayan bir yaklaşım
tedarik etti. Küresel adalet hareketinin başarısıyla birlikte bu
da, aktivizmi ve bilimselliği birleştiren birçok kitap
yazılmasını sağladı. Bu kitapların yazarları “angaje”
akademisyenlerdi ve yeni kurulu düzen karşıtlıklarını
soruşturdular. Bu tür çalışmalar toplumsal mücadeleler hakkında
geniş bir vizyon üretti. Güncel mücadeleler hakkında gidip
uzmanlardan yorum isteyebilecek gazetecilerin gözünde, bu tür
çalışmalar meşru kıldı.
Ancak çok geçmeden bu kitaplar akademik eleştirinin sınırına
tosladılar: strateji meselesine. Eğer Rosa Luxemburg metinlerini
onay için bir panele sunacak olsa, muhtemelen aynı okuyucu
kitlesini hedeflemez ve yazdıklarında aynı amaçları gütmezdi.
Örgütlenme, sınıflar-arası ittifak kurma, hemen şimdi toplumsal
düzeni yıkma ve iktidarı ele geçirme gibi konular 20. yüzyılın
devrimcilerinin ve 21. yüzyılın sosyalistlerinin de paylaştığı
konular. Bu meselelerin hiçbiri, bir parçası olabilseler bile,
akademik araştırmalarda çözülebilecek meseleler değil. Bilginin
en ileri hali ile silahlanmış ama akademik başarı normlarından
ve disipliner deli gömleklerinden azat olmuş entelektüellere
ihtiyacı olan meseleler bunlar.
Medyatik köşe yazarları
Eleştirideki ayrılıklar akademik çalışma ayrılıklarını
yansıtıyor: iktisatçılar, tarihçiler, sosyologlar, filozoflar,
nüfus bilimcileri, siyaset bilimciler. Kurulu düzen karşıtlığı
teknokratik otoriteye kendi uzmanlaşmış bilgileri üzerinden kafa
tutma yeteneği olan uzmanlarla dolu. Ama bu uzmanlık ve
karşı-uzmanlık mantığı zamanla, Chomsky ve Edward Said gibi,
politik eylemlerini rasyonellik, eşitlik ve özgürleşme gibi
evrensel kategoriler üzerine bina eden entelektüelleri kamusal
arenadan dışladı. Bu insanların neredeyse tamamen görünmez
olmaları, Fransız düşüncesinin bazı büyük isimlerinin
ölümleriyle de (Pierre Bourdieu, Jacques Derrida, Pierre
Vidal-Naquet, Jean-Pierre Vernant) birleştiğinde, meydan,
entelektüel pazarlamacılık ve Prens’e danışmanlık yaparak
evrenselliği boyunduruk altına alan medyatik köşe yazarlarına
kaldı. [7]
İlk bakışta eleştirel düşünce üzerindeki akademik tekel,
politikleşmiş öğrencilerin ihtiraslarına mütekabil gözüküyor.
Ancak bilimsel çalışma ile politik angajmanı sürdürülebilir bir
şekilde bağdaştırmak, zorlu bir mesele.
Öğrenci aktivistler önce, politik aidiyetlerini paranteze
almayarak bir seçim yapmak zorunda kalacakları momenti
erteliyorlar: hareketleri analiz ediyorlar, protestocuları
çalışırken protestocular arasına katılıyorlar. Doktora tezlerini
yazarken kendilerini inançlarından uzaklaştırıyorlar ve
inançları çalışma konuları haline geliyor. Daha nesnel gözükmek
için politik bağlılığa daha az gömülmüş; daha mâhir gözükmek
için daha ılımlı olduklarını göstermeleri gerekiyor, çünkü
akademi içinde radikallik aşırı basitleştirme anlamına geliyor.
Farkında olmadan, sınırı geçiyorlar.
İşçi sınıfı kökenlerinden gelip entelektüel dünyanın içine
girmiş biri olan romancı Annie Ernaux, şöyle yazmış: “Dünyanın
yarısını sahne dekoru olarak gören öteki yarısına geçtim.” [8]
Ernaux’nun saflarına katılanların çoğu bunun farkında
değillerdi. Onlar, toplumsal hareketler sosyolojisi hakkındaki
bir kitabı derslerini dinleyenlere tanıtarak insanlığın
özgürleşmesine yardımcı olduklarına kendilerini inandırıyorlar.
Eleştirel dergilerin yazı kurullarına, bir gün tez jürilerine
katılacak olan isimlerle birlikte, dahil oluyorlar. Bunun
sonunda aktivizm teorisyenine dönüşen aktivistler gösteri
yapmaktansa yazmayı tercih ediyorlar ve araştırma yöntemlerini,
şeylerin değil, kelimelerin düzenini tehdit edebilen politik
davaların mertebesine yükseltiyorlar.
Politik kavganın ve akademik kariyerin birleştirilebileceği
fikri, azınlıkta olan seçkin kurumlarla reformlar tarafından
zayıflatılmış, çoğunluğu oluşturan kurumlar arasında bölünmüş
bir sistemin dönüşümleri karşısında canlı tutulamayabilir.
İkinci tür kurumlarda eğitim koşullarının bozunuma uğraması
öğrencilerin marjinalleşmesini güçlendiriyor. 1960’larda ve
1970’lerde zirve yapan sosyal bilimler bugün vahşice
değersizleştirildi. Yeni mezun olmuş doktora derecesi sahipleri,
diplomalarını almak için çok şey öğrendiklerini ama
kaybettiklerini biliyorlar.
Doktoralılar arasında, emeklerinin faydasını göremeyen çoğu
işsiz kaldı veya sadece yarı-zamanlı işlerde çalılşabildi;
konferanslara gitmek için kendi ceplerinden harcadılar;
laboratuvarlarında veya süpervizörleri için ücretsiz mesailer
yaptılar; doktora jürilerindeki profesörlerin “ufuk açıcı”,
“kavrayışlı”, “çığır açan” yayınlarını selamlamak için tezlerine
çaresizce dipnotlar eklediler. Pekiyi onları ne bekliyor? Sönük
bir prestije sahip köhne bir profesyonel dünya ve istikbalden
haberler getiren bir e-posta listesi... Onları, şu tür
asistanlık duyuruları bekliyor: “Sosyoloji/etnografi alanında
beş yıl çalışmış mezun aranıyor. Asistan, bu ülkedeki saç ve
deri konularıyla ilgili ana profilleri (çap, kalınlık, biçim,
vs.), temel farklılıkları, ilişkili pratikleri (el hareketleri,
kozmetik alışkanlıklar, vs.) inceleyecektir.” Potansiyel
Durkheimler kendilerini şampuan araştırırken buluyorlar.
Öğrencilerin arzuları ve mesleki fırsatlar arasındaki çatışma
teslimiyete sebep olabilir – isyana da. 2006’da iş
güvencesizliğine ve Fransa’nın kötü şöhretli ilk istihdam
sözleşmesine karşı gelişen öğrenci hareketi, radikal, kararlı
doğasıyla, hatların yer değiştirdiğinin bir işareti oldu.
Herşey, yükseköğretim dereceleriyle kurtuluşa olan inancın buhar
olup uçtuğunu gösterir gibiydi. Bir kış içinde kampüslerin,
politik sosyalleşme yerleri olabilecekleri yeniden keşfedildi.
Medya baskılarından etkilenmeyen bazı genel toplantılarda,
sendikal aktivistlerle birlikte genel taleplerde bulunmak için
sosyal bilim araçları kullanıldı. Buralar, Bourdieu’nün ümit
ettiği “kolektif entelektüel” tipinin bulunabileceği yerler
olarak görülebilir.
Notlar:
[1] İngilizce’ye çeviren: Tom Gengrich. İngilizce’den
çeviren: Emrah Göker.
[2] Le Monde Diplomatique yardımcı editörü.
[3] Fransızca metinde bu cümleden sonra şu yayınevleri
sıralanmış: Raisons d'agir (1996), Agone (1997), La
Fabrique, Exils (1998), Max Milo (2000), Amsterdam
(2003), Les Prairies ordinaires (2005), Lignes (2007).
(Türkçe’ye çevirenin notu)
[4] Perry Anderson, In the Tracks of Historical
Materialism, Verso, Londres, 1983, s. 76-77.
[5] Paul Nizan, Aden-Arabie, Maspero, Paris, 1960
(1931) ve Les Chiens de garde, Agone, Marseille, 1998
(1932).
[6] Razmig Keucheyan, Hémisphère gauche. Une
cartographie des nouvelles pensées critiques, La
Découverte, coll. " Zones ", 2010, p. 28-29.
[7] Bunlara örnek olarak Bernard-Henri Lévy, Jacques
Attali ve Alain Minc üçlüsü, 1995-2010 arasında en az 70
kitap yayımladılar.
[8] Annie Ernaux, La Place, Gallimard, 1983, s.
96.