Düşünce ve İfade Özgürlüğü

Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Kültür Sanat Grubu'nun 18 Kasım 2006 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall'de avukat Erdal Doğan, gazeteci Nadire Mater, İnsan Hakları Derneği Güneydoğu-Doğu Anadolu Bölge Temsilcisi Mihdi Perinçek ve çevirmen Taylan Tosun'un katılımıyla düzenlendiği; moderatörlüğünü Fahriye Dinçer'in yaptığı "Düşünce ve İfade Özgürlüğü" panelinde yapılan sunumların ve yürütülen tartışmaların metnidir.

Fahriye Dinçer: Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Kültür ve Sanat Grubu olarak size ve konuşmacılarımıza hoş geldiniz diyorum. Panelimizin başlığı, bildiğiniz gibi, "Düşünce ve İfade Özgürlüğü". Son dönemde bu konu pek çok platformda, medyada tartışılmaya başladı. Tabii farklı veçheleriyle tartışılıyor. Biz de bugün, burada, o veçheleri biraz daha genişletmek istiyoruz. Bu konunun gündemde biraz daha net olarak yer alması, aslında Türk Ceza Kanunu (TCK)'nun 301. maddesiyle birlikte ve Terörle Mücadele Yasası (TMY)'nın onaylanmasından sonra ağırlık kazanmaya başladı. Bunu takip eden son derece görünür davalar da aslında süreci hızlandırdı. Bir çoğunu siz de biliyorsunuz: Perihan Mağden, Elif Şafak, Orhan Pamuk gibi isimler TCK'nın 301. maddesinden yargılandılar. Bu davaların bir kısmı beraatla neticelendi. Bir kısmı hâlâ sürüyor. Tabii bu beraatla neticelenme birçok insanda, özellikle de ifade ve düşünce özgürlüğünün önündeki kısıtlamaların ortadan kalkması gerektiğini düşünen kesimlerde, belli bir memnuniyet havası yarattıysa da aslında olayın boyutunun dar bir yerde kalmasına neden oldu. Dolayısıyla biz bugün, o darlığı biraz açmaya gayret edeceğiz.

Boğaziçi Üniversitesi'nde böyle bir etkinliği düzenlemenin elbette ki genel olarak düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına karşı durmak gibi bir talepten şekillendiğini söylemek mümkün. Bir de onun ötesinde Boğaziçi Üniversitesi mezunlarının bir kısmının da aynı yasaların mağduru olması gibi bir durum var. Örneğin Taylan Tosun, kendisi de Boğaziçi Üniversitesi mezunu ve bu meselenin bir mağduru olarak zannediyorum konuşmasını biraz bu eksende şekillendirecek.

Onun ötesinde böyle bir yasanın varlığı hâlâ devam ediyor. Bir takım davaların beraatla sonuçlanması aslında bu yasaların geçersiz olduğunu göstermiyor bize. Onlar hâlâ var ve mevcudiyetini sürdürmesi, bizim farklı şeyleri sorgulamamızı gerektiriyor. Örneğin bunlar varlığını sürdürdükçe yayın alanında çalışan, üniversitede çalışan birçok insan, örgütlenme özgürlüğünün önemli olduğuna inanarak bu alanda çaba gösteren birçok insan hâlâ ciddi kısıtlamalarla karşı karşıya ve bu durum, aslında büyük ölçüde otosansürle sonuçlanabilen bir noktaya gelebiliyor. Bu noktada Nadire Mater biraz daha açık şeyler söyleyecek zannediyorum.

Bizim medyada gördüğümüz, bildiğimiz davaların dışında, bizim bilmediğimiz çok fazla durum var. Özellikle Türkiye'nin doğusunda ve batısında yasaların farklı yorumlanması ve düşüncesini ifade etmek ve örgütlenmek isteyen insanların önüne farklı engeller çıkartılması önemli bir konu ve bu konuda sayın Mihdi Perinçek biraz daha Doğu ve Güneydoğu bölgesi üzerinden, daha ayrıntılı örneklerle açıklamalarda bulunacak.

Son olarak, bir de bu yasaların hâlâ mevcudiyetini sürdürdüğünü ve genel olarak insanların düşüncelerini formüle etmekten ve bunları açıklamaktan çekindiğini biliyoruz. Bunun var olması, "görünürdeki varlığının ötesinde arkasında nasıl bir zihniyet barındırıyor; nasıl bir zihniyeti bizim gündelik hayatlarımızın içine sokuyor?" gibi bir soru var. Dolayısıyla bu zihniyet meselesinin de tartışılması bizim bugünkü panelimizin önemli bir hedefi. Avukat Erdal Doğan biraz yasanın mahiyeti üzerinde durup evrensel normlar ve insan hakları normları üzerinden yasanın nasıl değerlendirilebileceği ve bizim gündelik hayatımıza etkileri üzerinde kısaca duracak.

Konuşmacıların hepsi yirmi dakika civarında kendi konuşmalarını yaparlarsa, onun arkasından da tartışmaları toplu olarak sürdürebiliriz diye düşündük.

Bir de açıklama yapmam gerekiyor: Ömer Faruk Kurhan bugünkü konuşmacıların arasında görünüyor. Fakat rahatsızlığı nedeniyle aramıza katılamadı, dolayısıyla bir değişiklik yaptık. Taylan Tosun onun yerine katılımcılar arasında yer alacak.

Öncelikle Nadire Mater'le başlıyoruz. Kendisi gazeteci ve Bağımsız İletişim Ağı'nda (BİA) çalışmalarını sürdürüyor.

Nadire Mater: Öncelikle hepinize teşekkür etmek istiyorum. İfade özgürlüğü gibi hepimizin canını sıkan, dinlemekten bıktığımız, yaşamaktan bıktığımız bir konuda bir cumartesi günü buraya gelmek sahiden hoş bir şey. Tabii Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Kültür Sanat Grubu'na da ayrıca teşekkür ediyorum. Az önce de söylediğim gibi sahiden bu konu artık çok sıkıcı bir hal aldı. Buraya gelirken düşündüm de: "Ne konuşacağız?" "Konuşacak bir şey de kalmadı doğrusu" gibi görünüyorsa da konuşmaya, yeni boyutlar kazandırmaya, düşünmeye ve bu doğrultuda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ben kendi adıma otuz yıla yakındır gazetecilik yapıyorum. Bugün yine yolda düşündüm yarım asırdır da okuryazarım. Kendimi bildim bileli ifade özgürlüğü diye adlandırdığımız konunun başka adlarla ya da bu adla Türkiye'de önemini koruduğunu, sürekli ihlallerden konuştuğumuzu; hapishanelerden, yargılamalardan söz ettiğimizi ya da bunları yaşadığımızı biliyoruz. Ben konuşmamda ifade özgürlüğü çerçevesinde son günlerde yayımlanan Avrupa Birliği (AB) ilerleme raporunun bu bölümüne değinmek istiyorum. Bizim BİA olarak Cuma günü yayımladığımız son üç aylık, Temmuz, Ağustos, Eylül dönemine yönelik, ifade ve medya özgürlüğü raporundan biraz söz etmek istiyorum. "Bunları aşmak için acaba neler yapılabilir?" gibi bir konuya da değinmeye çalışacağım sonuçta. Bir reçetemiz yok, tartışmaya devam ediyoruz. Avrupa Birliği (AB) İlerleme Raporu'nun ifade özgürlüğü ile ilgili bölümünde çeşitli başlıklar vardı: Örgütlenme, toplu pazarlık hakkı, TRT ve Radyo Televizyon Üst Kurulu'nun (RTÜK) bağımsızlığı meselesi, Türkiye Cumhuriyeti devleti organlarına hakaret, yani 301, Türkçe dışındaki yayınlarda sınırlamalar. Bunların hepsinde Türkiye'nin durumu ne yazık ki pek parlak görünmüyor. Ve değerlendirme kısmında şöyle diyor rapor: "Şiddet içermeyen düşüncenin kovuşturulması ve cezalandırılması, ülkede otosansür havasının yaratılmasına yol açabilir." Bu tespit biraz problemli. Neden? Biz bunu zaten yaşıyoruz. Derdimiz aslında bunu nasıl azaltabiliriz, ne kadar durdurabiliriz gibi. Birkaç yıl geriye gitmek istiyorum, bir karşılaştırma anlamında. 11 Eylül'ün ifade özgürlüğü anlamında da dünyada ve dolayısıyla Türkiye'de de etkisi oldu. Yine de Türkiye'ye etkisi görece az demeli çünkü Türkiye'nin fazla etkilenecek hali kalmamıştı Sanki dünyanın ifade özgürlüğü anlamında biraz daha iyi olan ülkelerindeki ifade özgürlüğü seviyesi Türkiye seviyesine yaklaşmaya çalıştı gibi. Uluslararası Gazetecilik Federasyonu IFJ'nin (International Federation of Journalists) 11 Eylül'den birkaç ay sonra yaptığı bir çalışma dünyanın pek çok ülkesinde medyanın durumunun hiç de parlak olmadığı, otosansürün varlığı ciddi bir şekilde ortaya çıktı. O kadar kısa zamanda hızlı bir yasal düzenleme süreci yaşanamazdı tabii, ama 11 Eylül'ün etkilerinin hemen televizyonda, gazetelerde, radyolarda ortaya çıktığı birkaç ay içinde görüldü. Dünyaya bakıldığında İskandinav ülkeleri bu anlamda göreli olarak en iyilerin başını çekiyor. Finlandiya, İsveç ve Norveç'ten söz ediyorum. Bir gazeteci olarak orada çalışmak sahiden insanı heyecanlandırabilir de… Ama esasında otosansürden söz ediyorsak ben otosansürün tabii ki İskandinav ülkeleri de dahil her yerde farklı düzeylerde yaşandığını söylemek istiyorum. Biz gazeteciler olarak yurtdışına gittiğimizde, Türkiye gibi karnesi bozuk bir ülkeden gelen gazeteciler olarak genellikle gittiğimiz ülkelerdeki meslektaşlarımızın bizim için üzüldüğünü görüyoruz. İfade özgürlüğü üzerine gerçekleşen bu buluşmaların diyalogdan ziyade monolog olduğunu söylemek zorundayım ne yazık ki… Bu "çok yazık siz Türkiye'deki gazetecilere" sözlerinde ifadesini bulan bir ilişki tarzı. Bu durum tartışmalı ve sorunlu bir alan gibi geliyor bana. İnsan bu tarza zaman zaman sahiden öfkeleniyor. Yani, gittiğin ülkedeki meslektaşlarının ifade özgürlüğüne ilişkin sorunları yokmuş gibi konuşuyorlar, paylaşmıyorlar, bizi dinleyip üzülüyorlar… Finlandiya'da bir gazeteciyle konuşurken "Kürt meselesi", "Türkiye'deki ifade özgürlüğü meselesi" vs. diye başlayıp devam ediyordu sohbet. Ben de sohbet sırasında Finlandiya'da gazetecilerin durumlarını, sorunlarını sordum. IFJ raporu onlar için iyi, puanları yüksek. "Bizim hiçbir sorunumuz yok" dedi. İnanılır gibi değil! Ben de ona, "aslında her ülkenin adı başka olsa da en az bir ‘Kürt sorunu' vardır" dedim. Yani, üzerinde konuşulması zor, bir bin düşün bir söyle gibi "cızz" alanlardan, gazetecinin hemen aklına geldiğince yazamayacağı durumlardan söz ediyoruz. Üstelik Finlandiya da benim biraz bildiğim bir ülke, çok yakın bir iki arkadaşım Finlandiyalı. Neyse, konuştukça, Finlandiya'nın "Kürt meselesi"nin "Nokia" olduğu ortaya çıktı. Biliyorsunuz orası bir Nokialand [Nokia ülkesi–yay. haz.] olarak da tanımlanabilecek bir ülke. Yani bir nevi sahiplik durumu var. O dönemde -şimdi hâlâ orada mı bilmiyorum- Nokia'nın en başındaki kişi 68 kuşağından, zamanında öğrenci liderliği yapmış, çok aktif, çok solcu biri. Helsinki Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri bir dergi çıkarıyor. Üniversitelerinden bir dönem öğrenci liderliği yapmış, artık Nokia'nın başında biriyle söyleşi yapmak hem hoş hem de olmazsa olmaz gibi bir şey değil mi? Söyleşiyi yapan genç veya gençler söyleşiye izlenimlerini de ekliyorlar. "İşte Nokia genel müdürü", Tom falan diye uyduruyorum şimdi ismini, "şöyle hoş duruyordu, ama omuzları biraz dar gibi idi." Buradan Nokia'nın başındaki kişi ya da başka birileri itiraz ediyor. "Bunu nasıl yaparsınız, bu ırkçılıktır" diyor. Tabii buna bir sürü şey söylemek mümkün, yani "normal bir omuzu olmamak ne anlama geliyor?" diye. Tabii ki Finlandiya'da sözgelimi Nokia'yayla ilgili herhangi bir şey yazmak konusunda yasal bir düzenleme yok, ama herkes Nokia'yayla ilgili neyi ne kadar yazabileceğini biliyor. O yüzden mesela "ifade özgürlüğü nedir, sınırları nelerdir?" diye konuştuğumuzda yasal düzenlemeleri aşan durumlar da olduğunu çok iyi biliyoruz. Siz de burada, akademi dünyasında araştırmalar yapıyor, çalışmalar yürütüyorsunuz. Herhalde hepimiz neyi yapmamamız gerektiğini, neyi yazmamamız gerektiğini çok iyi biliyoruz. Eğer bu bildiğimiz üzerinden yaşarsak, hayatımızı böyle kurgular ve sürdürürsek sonuçta yasalarla, rektörle, dekanla, müdürle, devletle başımız derde girmiyor. Bu bir tercih de aynı zamanda. Ben Mehmedin Kitabı'nı yazdığımda, herhalde biliyorsunuz, o zamanın 301'i olan 159'dan yargılanmıştım ve gazeteci arkadaşlarımın pek çoğu benimle röportaj yaparken de, özel sohbetlerimizde de "sen bu kitabı yazarken başına ne geleceğini bilmiyor muydun, hiç düşünmedin mi, bunu niye yaptın?" manasına sorular sordular. Bunu söyleyen arkadaşlarım da benzeri şeyleri konuştuğumuz, benzeri şeyleri dert eden arkadaşlarımdı. Otosansür esasen bizi öyle bir yakalıyor ki ben onu her yerde şöyle tarif ediyorum: Aslında sansür daha baş edilebilir bir şey, çünkü sansürde sınırlar çok belli ve sınırları genişletme mücadelesi veriyorsunuz, kendiniz ve sizin gibi düşünenlerle birlikte. Ama otosansürde çok tek başınasınız ve bir genişletmeden değil bir daraltmadan söz ediyoruz; yani kendi kendimize "bunu da demesek olabilir, bunu da yapmasak olabilir, bunu da yazmasak olabilir" dedikçe gittikçe konularımızın daraldığını, hayatımızın bir anlamda tırnak içinde bir hayli "rahatladığını" söyleyebiliriz. Bu yüzden, otosansür baş edebilmesi çok daha zor bir şey. Tabii ki bu okurun haber alma hakkıyla da son derece ilgili. Medyadan söz ederken ABD başkanlarından Thomas Jefferson'ın bir lafı var, onu çok seviyorum. İki üç gün önce de Radikal Kitap'ta Celal Üster de hatırlatmış. Diyor ki: "Bir gazetenin en yanlışsız sayfası ilan sayfalarıdır." Bu gerçekten çok önemli, çünkü ilan sayfalarında yanlış yapmak asla kabul edilemez, çünkü o ilanın parasını alamazsınız. Ama gazetenin diğer sayfalarında dezenformasyon, mizenformasyon, manipülasyon, hepsi sırayla yer alabiliyor. En önemlisi de bu otosansürün yol açtığı yayımlanmayan haberler meselesi. Biz daha çok yayımlanan haberlerden söz ediyoruz, çünkü yayımlanan haberler başımıza dert açıyor. Ama yayımlanmayan haberlerin de en az yayımlananlar kadar problem olduğunu, bunun üzerinde de düşünmek gerektiğini söylemeye çalışıyorum. 1985'lerden itibaren biz, pek çok arkadaşımla birçok medya projesi yaptık, "bir dergi çıkartalım, bir pazar gazetesi çıkartalım, şunu yapalım, bunu yapalım" diye. Kimileri olabildi, kimileri olamadı. Onları yaparken son on yıla kadar diyeyim, şöyle bir şey yapıyorduk: Bir proje düşlüyoruz ama ama paramız yok. "Şuraları nasıl olacak, buraları nasıl olacak?" diye konuştuğumuzda, nasıl olsa muhabir arkadaşlarımızın hepsi Hürriyet'te, Milliyet'te, şurada burada çalışanlar haber yapıyorlar, kullanılmayan haber öyle çok ki… O zamanlar pek bilgisayar da yok. Haber olamayan, yani gazete sayfalarında kendine yer bulamayan haber çöpe gidiyor. "Çöp haber" diyorduk onlara. Her projede bir tane de bölüm vardı: Çöp haber bölümü. "Biz çöp haberden çok besleneceğiz" diye düşünürdük. Ama şimdi gelinen noktada, mesela bizim BİANET'te ( www.bianet.org ) "şu haberimi yayımlamadılar, gönderiyorum, Bianet'te çıksın" diyen meslektaşlarımızın sayısı fazla değil. Çünkü gazeteciler, haberciler hangi haberin yayımlanabileceğini, hangi haberin yayınlanmayabileceğini, dolayısıyla sorun yaratabilecek, yaratmayacak haberleri kestirebiliyorlar. Tabii burada bir haberin yayımlanmayacağına dair son kararı veren bizim kafamızda giderek büyüyen, bizi daraltan kendi otosansür mekanizmamız değil mi?. Yani özgürlüklerin varlığının/yokluğunun ya da yasal düzenlemelerin, sahiplik yapısı, devletle ilişkileri, çalışanların örgütlenme düzeyi, dolayısıyla iş güvencesi ve editoryal bağımsızlığın varlığının/yokluğunun ya da seviyesinin belirlediği bir ortamın yarattığı ve beslediği bir mekanizmadan söz ediyoruz. Şu günlerde en çok 301'den konuşuyoruz. Bizim Medya Özgürlüğü ve Bağımsız Gazetecilik İzleme ve Haber Ağı (BİA) olarak Cuma günü Bianet'te yayımladığımız 2006 Temmuz-Ağustos-Eylül dönemi üç aylık İfade Özgürlüğü raporumuzda son üç ayda 25 kişi hakkında 301'den dava açıldığı belirtiliyor. Esasen hukukçu arkadaşlarımız burada konuşacaklar, ben onların alanına pek girmek istemiyorum, ama şunu söylemek istiyorum: Bu davaların çoğu bir şekilde beraatla sonuçlanıyor. Gidiyoruz, duruşmalara katılıyoruz, destek oluyoruz yargılanan kişilere. Bu arada tabii, son dönemde –Murat Belge'nin "Kerinçekler, Perinçsizler" diye tarif ettiği– bir takım kişilerin suç duyuruları üzerine açılan davalar var. Bu davalar da genel olarak beraatla sonuçlanıyor. Bu sürecin hepimiz açısından çok ciddi bir tehdit oluşturduğunu ve otosansürü de güçlendiren bir şey olduğunu düşünüyorum; çünkü düşünün: Radikal gazetesinde çalışıyorsunuz ve 301'den İsmet Berkan'a dava açıldı. İsmet Berkan bu ülkede, gazeteci olarak bakıldığında, elitlerin arasında yer alan tepedeki gazetecilerden biri, Radikal gazetesinin genel yayın yönetmeni. Radikal'deki genç bir muhabirin haber yaparken genel yayın yönetmeninin başına geleni aklında tutması ihtimalini sizlere bırakıyorum. Ya da herhangi bir yerel gazetede –belki 300–500 satıyor– bir muhabirin herhangi bir şey yazmaya kalkarken İsmet Berkan'ı Murat Belge'yi aklından geçirmesi sürpriz mi? Öte yandan haklarında dava açılanlar, haberciler, yazarlar, insan hakları savunucuları kendi işlerini yapacaklarına mahkemelerde dolaşıyorlar. Murat Belge'yi düşünün, akademisyen, yazar, gazeteci… Belki bir roman yazacak, belki bir araştırma yapacak. Bunun yerine mahkemelerle uğraşıyor, geriliyor, gazeteciler telefon ediyorlar, röportajlar veriyor falan. Sonuç olarak, kişi üzerinden gitmeyeyim burada, ama dava açılan kişinin belli ölçüde hayatını da etkilediği için insan "benim başıma bir şey gelirse bunu ne kadar karşılayabilirim, hapiste ne kadar yatabilirim?" diye düşünebilir. Hem onun daha sonraki ürünlerini, ifade tarzını, hem de onun gibi yazma eylemi içinde olan, düşünmek, düşüncesini ifade etmek durumunda olan –tabii sadece Türkiye'den bahsediyorsak bütün bir ülkeyi kapsıyor bu- insanlara "bir dakika" dedirten bir şey var. Otosansür burada son derece kuvvetli bir şekilde devreye giriyor. Rapordan söz etmek istiyorum. Bizim Cuma günü yayımladığımız raporun başlığı "İfade Özgürlüğü İhlallerinde Ordu Gölgesi." Biz şimdi "ifade özgürlüğü nedir?" tartışmasını birbirimize sorsak, neler deriz? Bu ülkede, yazarken duraksadığımız konuların başında tabii ki ordu geliyor. Orduyla ilgili bir şey yazmaya veya söylemeye kalkıştığımızda, belki de on kere düşünüyoruz bir kere konuşuyoruz. Kişiye bağlı, ama bir düşünmemiz gerekiyor. Düşünmeden, sözgelimi Recep Tayyip Erdoğan'la ilgili konuştuğumuz gibi orduyla ilgili konuşamıyoruz diyorum. Az önce söyledim, üç ayda 25 kişi 301'den mahkemelik oldu. DGM'ler (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) biliyorsunuz kaldırıldı, bunun yerine ihtisaslaşmış ağır ceza mahkemeleri geldi. Bu mahkemelerde son zamanlarda 301'den isimlerini o kadar duymadığınız, Sabahattin Karakurt, Hasan Kılıç, Milliyet gazetesinin Diyarbakır bölge muhabiri Namık Durukan, Birgün gazetesinden Gökhan Gencay, İbrahim Çeşmecioğlu, Özgür Gündem'den Birgül Özbarış yargılanıyorlar. Bu adlarını saydığımız gazeteciler hakkında toplam 59 yıl hapis isteniyor. Yeni TCK'nın yürürlüğe girdiği Haziran 2005'ten bugüne toplam 65 kişi 301'den yargı önüne çıktı. Bu tabii bütün 301'leri biz biliyoruz anlamına da gelmiyor; bunlar sadece kayıtları tutulabilenler. Bunun yanı sıra, biliyorsunuz, yazın en çok okunan kitabı, çok kıymetli bir çalışma olan İpek Çalışlar'ın yazdığı Latife Hanım biyografisine de Atatürk'ü koruma kanununa muhalefetten dava açıldı. Nedir? İşte deniyor ki Latife Hanım kitabında Mustafa Kemal çarşaf giymiş, evden çıkmış; bilgiler, tanıklıklar bu doğrultuda. İtiraz şu: Mustafa Kemal çarşaf giymez, giyemez. Çarşafı kadınlar giyer, ona giydiremezsiniz. İkincisi o bir lider ve öyle gitmez. Zihniyete bakın! Siz burada akademi dünyasında nasıl cumhuriyet tarihi araştıracaksınız, nasıl biz yeni şeyler öğreneceğiz, nasıl tartışacağız? Bütün bunların da önüne geçilmeye çalışılıyor. O zaman akademi dünyasında da muhtemelen, bizim aynen haberlerimizi, yazılarımızı yazarken olduğu gibi, "acaba burasını yazabilir miyiz?", "acaba burayı es geçelim mi?", "belki on yıl sonra bu bilgiyi de ekleyebiliriz" gibi şeyler yaşanıyor. Bu üç aylık dönemde 71 gazeteci de mahkemeye çıkmış. RTÜK (Radyo Televizyon Üst Kurulu)'le bağlantılı şeyler var, bir takım operasyonlar var. Sayıları sıralamak istemiyorum. Yani çok da parlak olmayan bir durum var. Bizim raporda parlak olarak "şimdi de iyi haberler" başlığıyla şunları yazmışız: Elif Şafak davası düştü, Orhan Pamuk davası düştü, bunlara seviniyoruz. Bir dava açılıyor, bir beraat ya da düşme olunca buna seviniyoruz. Bunun önüne nasıl geçilecek? Ben gazeteci olarak bağımsız medyanın önemli olduğu üzerinde durmak istiyorum. Fakat belki de bunu ikinci bölümde yaparız. Zamanım da aşağıya yukarı doldu. Bu da başlı başına bir konu. Bağımsız medyanın ne olduğu, bunu nasıl hayata geçirebileceğimiz, otosansürden, yasal düzenlemelerden, bir dolu tehditten nasıl kendimizi kurtarıp bunlarla başa çıkacağımızı birazdan ikinci bölümde tartışırız diye düşünüyorum. Teşekkürler.

Fahriye Dinçer: Çok teşekkür ederiz. Şimdi sözü Taylan Tosun'a veriyorum. Taylan Tosun Boğaziçi Üniversitesi mezunlarından. Aram Yayıncılık'ta çevirmen ve editör olarak çalışıyor. Kendisine açılan davayla da bağlantılı bir şekilde kendisini ifade özgürlüğü mağdurları arasında tanımladı. Dinliyoruz.

Taylan Tosun: Ben iki temel eksen üzerinden gitmeye çalışacağım. Aslında aynı temel eksenin iki ayrı parçası olarak düşünülebilir. Birincisi, Türkiye'de ifade özgürlüğünün kapsamı, yani yarattığı mağdurlar bakımından kapsamı. İkincisi de, yasal bakımdan tartışılanın veya kamuoyuna yansıyanın ötesinde çok daha kapsamlı bir sorun olduğu. Nadire Hanım biraz değindi aslında… 301 malum, başka maddeler de var. Ben iki kitaptan dolayı yargılanıyorum. Birisinde çevirmen olduğum, ikincisinde de editör olduğum için yargılanıyorum. Birisi Noam Chomsky'nin Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği adlı kitap. Biraz önce Nadire Hanım'ın bahsettiği gibi medyanın kendisine nasıl otosansür uyguladığını anlatan bir kitap. Diğeri de Türkiye'nin 90'lı yıllarda Amerika'dan silah alımlarını ve Türkiye'de işlenen insan hakları ihlallerini anlatan bir kitap. İkisinde de 301'den yargılanıyorum. Savaş Ganimetleri'nde –diğer kitabın adı bu– Atatürk'e hakaretten, Noam Chomsky'nin kitabında da 216'dan yargılanıyorum. 301'i biliyorsunuz. Atatürk'e hakaret şöyle gerekçelendiriliyor iddianamede: Savaş Ganimetleri kitabında, Atatürk'ün milliyetçiliğinin faşizmin bir versiyonu olduğu söyleniyor. 216. madde de halkı kin ve nefrete teşvik etmek, dinsel, etnik vs. temellerde halkı birbirine karşı kışkırtmak; bunu yaptığınızı varsayarak sizi cezalandırmaya çalışan bir madde. Her iki kitap da Türkiye'deki insan hakları ihlallerinden ve bunun sistematik bir şekilde yapıldığından bahsediyor. Örneğin Noam Chomsky'nin kitabında 90'lı yıllarda Türkiye'de sistematik bir etnik temizlik yapıldığı, hatta Kürtlere karşı soykırıma varan uygulamalar olduğundan bahsediliyor ve 301'in konusu oluyor. Ona birazdan değiniriz, ama sanıyorum 301 Türkiye'de bir kaza değil. Yani çok da kaza olarak veya bir rastlantı sonucu olarak oraya konmuş bir madde değil. Aslında 301, eski 159. madde. Avukat Erdal Bey veya Mihdi Bey daha iyi bilir, ama çok az değişiklikle, yani eski Osmanlıca'dan yeni Türkçe'ye çevrilmiş. 159. madde, yanlış biliyorsam Erdal Bey düzeltsin lütfen, 141, 142'nin olduğu ceza kanunda geçiyor; yani İtalyan faşizminden alınan bir madde. Tek parti döneminden gelen bir madde ve 2005 yılında TCK'da reform yapıyoruz denirken, aslında öztürkçeleştirilerek 301 ismini alıyor. Çok eskiden beri olan bir madde ve size şunu yasaklıyor: Devleti sistematik olarak eleştiremezsiniz, sistematik insan hakları ihlalleri yapmakla veya başka bir şey yapmakla eleştiremezsiniz. Şunu söyleyebilirsiniz: "Şu güvenlik güçleri şu köyde yaptıkları operasyon sırasında şöyle bir insan hakları ihlaline yol açmıştır" diyebilirsiniz, yani münferit eleştiriler yapabilirsiniz. Ama sistematik bir eleştiride bulunamazsınız. Örneğin Ermeni meselesinin 301'e takılmasının nedeni büyük ölçüde bu. Aram Yayıncılık'ın burada durumu aslında ilginçtir. Aram Yayıncılık ikisi arasında duruyor. Yine Noam Chomsky'den, Rızanın İmalatı kitabından bahsedersek, burada aslında iki tür kurban vardır, kitabı okuyanlar bilirler. Bir, "değerli kurbanlar" vardır. Bir de "değersiz kurbanlar" vardır. Medyada ve AB çerçevesindeki ilişkilerde ortaya çıkan aslında değerli kurbanlardır. "Değerli kurbanlar" Noam Chomsky'nin Amerikan medyası için geliştirdiği bir kavram. O zaman sosyalist sistem varken sosyalist ülkelerde işlenen ağır insan hakları ihlallerine dikkat çekmekte Amerikan medyası çok başarılıdır. Mesela Polonya'da bir rahip öldürülür; ne şekilde öldürüldüğünü, ne şekilde katledildiğini bütün ayrıntılarını okuyabilirsiniz. Örnek olarak da onu verir. Ama Amerika'nın kendi bölgesinde, örneğin Orta Amerika'da, Türkiye'de, kendi nüfuzu altında yer alan ülkelerdeki kurbanlara –onlar da kurban olmasına rağmen– yer verilmez veya çok az yer verilir. Aslında kurban kurbandır, ama biraz da mizahi bir şekilde, "worthy"/"unworthy", yani "değerli"/"değersiz kurban" der. Aram Yayıncılık Türkiye'de medya alanında ikisi arasında durmaktadır. Bazı yurtdışı ilişkileri vardır, çevirdiği yazarlar nedeniyle. Ama aslında Aram Yayıncılık'ın 22 tane davası vardır. Bazı davalar değersiz kurban kategorisine girdiği için medyanın ilgisini çekmez. Ama Noam Chomsky gibi yazarlar söz konusu olduğunda onlar değerli kurbanlardır. Bu davalarda Aram Yayıncılık olarak biz daha çok kitaplar aracılığıyla biliniriz. Bunun Türkiye'de ifade özgürlüğü mücadelesini engellediğini, en azından zayıflattığını düşünüyorum. Aslında burada medyanın yapmak istediği –ana akım medyayı kastediyorum- yani ana akım medyada ve AB raporlarında geçtiği kadarıyla kurulmaya çalışılan şöyle bir şey: Belirli bir kesimi öne çıkarmak. Tabii bunlar değerli insanlar, belli riskleri göze alıyorlar, Orhan Pamuk gibi mesela; ama sorun o değil. Onları öne çıkarmak ve belli bir kesimi de tecrit etmek, onlara "terörist yayıncı", "terörist gazeteci" muamelesi yapmak. Mesela Orhan Pamuk iyi bilinen bir vaka, Elif Şafak iyi biliniyor, Hrant Dink iyi biliniyor. Bundan sonra Aram Yayıncılık ve Belge Yayınları çerçevesinde değerlendirebileceğimiz Ragıp Zarakolu geliyor. Bir de onun altında bilinmeyen kurbanlar, değersiz kurbanlar vardır. Mesela Ahmet Önal vardır, Peri Yayınları'nın sahibi, Kürt yayınevi, hakkında 25 tane dava vardır. Ama görülmez, gözükmez yani. Evrensel Yayınları'nın sahibi Songül Hanım var mesela. Sadece bir iki isim veriyorum. Tohum Yayınları'nın sahibi var. Mardin'in Nusaybin ilçesinde Mavi ve Kent diye bir gazete çıkartan bir insan var. Mesela bir yıl altı ay hapse mahkum olmuş. Atılım gazetesinde çalışanlara son dönemde bir operasyon yapıldı ve bu insanlar gazeteci olmalarına rağmen, ki onlar da ifade özgürlüğü kurbanı, ama TMY kapsamında yargılanıyorlar. Yeni çıkan TMY'de böye bir madde var: Sakıncalı görülen hallerde avukatların dosyalara erişimi hakkı sınırlandırılıyor. Altı ay dosyaya gizlilik kaydı konmuş durumda ve altı aydır dosyaya ulaşamıyorlar, yani bu insanların neden yargılandığı belli değil. Guantanamo benzeri bir sistem var aslında. Ama bu vakayı çok göremezsiniz, medyada göremezsiniz, başka yerde göremezsiniz. Bunlar değersiz kurbanlardır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Burada aslında yapmamız gereken yayıncılar olarak ya da bu işin içindeki insanlar olarak veya insan hakları savunucuları olarak mümkün olduğu kadar bu kapsamı gözler önüne sermek. Aslında Türkiye'de çok fazla kesimin, çok değişik kesimlerin ifade özgürlüğü mağduru olduğunu gözler önüne sermek. Yapmamız gerekenin bu kesimlerin daha birleşik, daha bir dayanışma içinde mücadele etmesine ve aslında bu tecrit etme oyununa gelmemeye dikkat etmek, özen göstermek olduğunu düşünüyorum. Bu bahsettiklerim yayın alanında çok fazla görünmeyen vakalar. İlginçtir, Türkiye'de ifade özgürlüğü sorunları yayıncılık alanıyla sınırlıymış gibi bir düşünce vardır, niyeyse? Bu çerçevede kapsamı biraz daha genişletip Doğu-Güneydoğu bölgesine baktığımızda, Mihdi Bey birazdan söz edecek herhalde, ilk dokuz ayda ifade ve örgütlenme özgürlüklerini kullandıkları için insanlara açılan 1.400'e yakın dava veya soruşturma var. Dile kolay, 1.400 soruşturma ve dava. Bunun içine haklarında soruşturma açılan üniversite öğrencileri giriyor, İnsan Hakları Derneği (İHD) yöneticileri çok fazla giriyor. İHD yöneticileri veya üyeleri hakkında. zaten bir insan hakları mağduriyeti olmuş, bu mağduriyeti açıklarken bir de dava açılıyor. Mesela en son Diyarbakır İHD başkanı hakkında bir mahkumiyet kararı çıktı, iki sene altı ay. 301'den cezalandırılmadı, ben gazetede haberi okudum. "Zaten hep 301'i tartışıyorsunuz" diye biraz da sitem ediyordu. TCK'da 220. madde diye bir madde var. Bu madde örgütün propagandasını, örgütün amacının propagandasını yapmakla ilgili. Ondan dolayı mahkum edildi. Yine dava açılan bu kişiler arasında Demokratik Toplum Partisi (DTP) üyeleri var, sivil toplum kuruluşları üyeleri var, çok geniş bir kesim var. Mesela Barış Anneleri İnisiyatifi onar ay ceza aldılar. Bölgede özellikle sendika üyeleri veya demokrasi platformu üyeleri hakkında yine böyle yoğun bir dava veya soruşturma açma durumu söz konusu. Biraz daha kapsamı genişletelim. Bölgeyle ve Kürt sorunuyla bağlantılı olan tarafı vurguladıktan sonra Türkiye'de şiddet gören, özelikle devlet kurumlarından şiddet gören kadınların durumuna bakabiliriz. Eren Keskin hakkında açılan davayı biliyoruz, Türkiye'de gözaltında tacize ve şiddete uğrayan kadınlar hakkında bir şey söylemek bile suç oluyor zaten. Onların durumunu kamuoyuna yansıtmak bile suç kabul ediliyor. Biraz daha farklı bir kesime gidelim. Mesela Aleviler olabilir, Ermeniler olabilir, etnik azınlıklar olabilir. Bu insanların kendi sorunlarını vurgulamasının yolu da aslında büyük ölçüde kapalı. Farklı cinsel tercihlerde bulunanlara bakalım. Eşcinseller, travestiler, o kesimi de ele aldığımızda –örneğin Kaos GL dergisinin toplatılması olmuştu– ifade kanalları sürekli olarak tıkalı. Vicdani retçilere gelelim. Vicdani ret zaten Türkiye'de… Hangi madde kapsamına giriyordu? Halkı askerlikten soğutmak Siz daha vicdani ret kararınızı açıklarken, askeriyenin dışında, ifade özgürlüğü çerçevesine, Türk milletini askerlikten soğuttuğunuz için otomatikman o yasa kapsamına giriyorsunuz. Dolayısıyla aslında ben ifade özgürlüğü konusunda Türkiye'nin karnesinin zayıf olduğu düşüncesine pek katılmıyorum. Türkiye'de ifade özgürlüğü sorunu demokratikleşmeyle ilgili bir sorun. Türkiye'de çok köklü bir sorun, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri gelen bir sorun. İfade özgürlüğü sorununu, bir ülkenin insan hakları siciline bakarken olması gerekenin altında veya belirli eksiklikleri olan, durumu kötü olan bir karne gibi değerlendirmektense bence şöyle değerlendirmekte fayda var: İnsan hakları felsefesi hakkında çok fazla bilgim yok, ama aslında ifade özgürlüğü bir şey için var. Mesela yaşama özgürlüğü gibi değil. Yaşama özgürlüğünün bir amacı olması gerekmez, kimse ihlal edemez ya da vücut bütünlüğünü kimse ihlal edemez. İşkence yasaktır ve işkence görmemek bir insan hakkıdır. Ya da konut dokunulmazlığını da örnek gösterebiliriz. Ama ifade özgürlüğü bir şey için kısıtlanıyor. Türkiye'de çok fazla sorun olduğu için: Kürt sorunu olduğu için, Ermeni sorunu olduğu için, demokratikleşme meselesi olduğu için, ordu –ordu demeyeyim de– ordunun başında olduğu militarist sistem olduğu için kısıtlanıyor. Ve buna çok fazla rastlantı olmasının ötesinde, bir karne zayıflığı olarak algılamanın ötesinde bakmakta fayda var. Nitekim, Amerika'da 1960'lara kadar benzer sorunlar yaşanıyor. Yani oralarda da ifade özgürlüğü kolay kazanılmıyor. Çünkü ifade özgürlüğü bir toplumun normal sisteminin değişik yönlerini, bu erkek egemen kimlik de olabilir, etnik bir sorun da olabilir, direkt devletin kendisi de olabilir, eleştirebilmeyi kapsıyor. 301. madde –buna benzer birçok madde var aslında– o maddeler doğrudan bunu yasaklamaya, bunu engellemeye çalışıyorlar. Nadire Hanım'ın dediği çok doğru, insanları otosansüre itmeye çalışıyorlar çünkü suskun bir toplum yaratmaya çalışıyorlar; çünkü aslında insanların daha iyi yaşam koşullarına kavuşması, daha demokratik bir ülkede yaşaması istenmiyor. Dolayısıyla, ifade özgürlüğü sorunu aslında türev bir sorun. Benim yargılanmamdan söz edecek olursak, Güneydoğu Anadolu'da köylerin boşaltılmasından, yakılmasından bahseden bölümlerden dolayı yargılanıyorum. Şimdi insan hakları ihlalleri meydana gelmiş, yayınevi bir kitap almış ve onu yayımlamak istemiş, biraz tartışılsın, Türkiye biraz daha demokratikleşsin, bu ihlaller yaygın şekilde gündeme gelsin diye. Mehmedin Kitabı da böyle bir kitaptı. Türk askerlerinin gözünden oradaki olayları anlatmaya çalışan bir kitaptı. Bunlar istenmediği için karşımızda sistematik önlemler getirme durumu var. O bakımdan kapsama bence dikkat etmek gerekiyor.

İkinci olarak, yasalar meselesini de çok kısa olarak üstünkörü geçeceğim. Benim gençliğimde tartışılan, 12 Eylül öncesinde, 141., 142. maddeler vardı. O zaman da aslında 159, yani şu andaki 301 var. 216 da, yani halkı kin ve nefrete kışkırtmak şeklindeki maddenin eski versiyonu olan 312. madde de var. 12 Eylül'de örgüt suçlarının yanı sıra ifade özgürlüğü suçları da vardı. Dergilerin yazı işleri müdürleri vs. binlerce yıla varan cezalar alıyorlardı. O dönemde 141, 142'nin yanı sıra 159'dan da çok uzun yıllar ceza alanlar var. 312. maddeden dolayı çok uzun yıllar ceza alanlar da var. Sonra 1991'de, 141, 142 kaldırılıyor. "Merak etmeyin, bu boşluk dolacaktır" deniyor ve Terörle Mücadele Yasası getiriliyor. TMY getirildiği zaman, bilirsiniz birçok aydın cezaevine giriyor o dönemde. Mesela 1995 yılında, TMY'nin 8. maddesinden, yani basın yoluyla bölücülük propagandası yapmaktan dolayı 486 mağdur var. Daha sonra gelen eleştiriler üzerine TMY'nin 8. maddesine bir hafifletme getiriliyor. Bunun üzerine o sene 130 kişi cezaevinden serbest bırakılıyor. TMY'nin 8. maddesinden dolayı yargılandığınızda, bu maddede değişiklik yapılması davanızın düşmesi anlamına gelmiyor. Bu sefer 312. maddeden veya 169. maddeden yargılıyorlar. TCK'da 169, yayın yoluyla bölücü örgüte yardım yataklık etmek maddesi. 312 dediğim gibi halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek ya da tahrik etmek. Daha sonra, 159. madde yoğun olarak devreye giriyor. 169 da çok fazla tepki topluyor ve 169'da da bir hafifletmeye gidiliyor. Bu sefer insanlar, TMY'nin 7. maddesinden yargılanmaya başlıyor. Daha sonra biliyorsunuz bu yaz eski TMY kaldırıldı, yeni bir TMY benimsendi. Orada gazete kapatma vs. gibi daha ağır koşullar söz konusu. 5., 6. maddeler var. Mesela iki gün önce Gündem gazetesi o yüzden kapatıldı. Bunun dışında 159. ve 312. maddeler ufak tefek farklarla şu anda 301. ve 216. maddeler oldular. Bunun dışında, Atatürk'ün ideolojisine veya kişiliğine hakaret etmeyi yasaklayan bir madde var, aslında resmi ideolojiyi korumayı amaçlayan bir yasa bu: 5816 sayılı yasa. "Örgütün veya örgütün amacının propagandasını yapmak" hem TMY'de düzenleniyor, hem de TCK'nın 220. maddesi çerçevesinde düzenleniyor. Soruşturmanın gizliliğiyle ilgili bir yasa var. Mesela bir soruşturma devam ederken siz bir gazeteci olarak bir işkence raporunu ele geçiriyorsunuz, bir basın yayın organında yayınlıyorsunuz; böylece soruşturmanın gizliliğini ihlal etmiş oluyorsunuz, böyle bir madde var. Yargıyı etkileme, yargı devam ederken… Ermeni konferansı sırasında Murat Belge'ler hakkında dava açılmasına neden olan madde. Bir olayı eleştiremiyorsunuz, çünkü o zaman mahkemeyi etkiliyorsunuz diyor madde. Mesela yine Siyasi Partiler Yasası değişiyor, ama maddelerin numarası değişiyor sanıyorum; onun dışında ciddi bir değişiklik olmuyor. 81. madde yerine 117. madde geçiyor. Türkiye'de siyasi parti faaliyetlerinde Türkçe'nin dışında dil kullanılmasını yasaklayan bir madde. Bunu dışında birçok madde de var. Söylemek istediğim, eğer toparlayacak olursam, aslında sorun 301'in ötesinde. Kısıtlamalar çok sistematik olarak ceza yasalarına yerleştirilmiş durumda, gerek TMY olsun, gerekse TCK olsun. Aslında karşınızda çok sistemli, çok donanımlı, toplumu ya da aydınları otosansüre yöneltmeye çalışan bir mekanizma duruyor. Pek boşluk bırakmamak için birbirlerinin yerine kullanılabilecek ceza yasalarıyla düzenlenmiş sistemli, bilinçli bir durum var karşımızda. Bunun farkına vararak ifade özgürlüğü mağdurlarının veya bu alanda çalışanların hem yasal hem de mağdurlar düzeyinde sorunun kapsamına dikkat çekmeye çalışması ve 301 gibi maddelere takılmaması gerekiyor, çünkü hep aynı şey oluyor. En yakın örnek, bildiğim kadarıyla TMY'nin eski 8. maddesi. Sorunu bir yasaya sıkıştırmak, o yasa çerçevesinde veya belirli insanlar çerçevesinde sorunu daraltmak, o yasayı yumuşatmak ve başka yasaları devreye sokarak devam etmek şeklinde… Ve bu böyle devam edip gidiyor. Ciddi bir değişiklik olmuyor aslında. Dolayısıyla, sorunları oraya sıkıştırmaktan elden geldiğince kaçınmaya çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Teşekkür ederim.

Fahriye Dinçer: Şimdi sözü Mihdi Perinçek'e bırakıyoruz. Kendisi İHD Doğu ve Güneydoğu bölge temsilcisi.

Mihdi Perinçek: Şimdi sizinle bazı rakamları paylaşacağım. Bu rakamlardan bir resim çıkıyor, hep beraber bu resmi değerlendireceğiz. Türkiye nüfusu içinde Kürt bölgesinin nüfus payı yüzde 19, coğrafi olarak payı yüzde 39'dur. Buna karşılık, son beş yılın Türkiye'deki hak ihlal bilançosuna baktığınızda yaşam hakkı, kişi güvenliği ve düşünceyi ifade özgürlüğü noktalarında yaşanan ihlallerin yüzde altmışından fazlasının bu bölgede meydana geldiğini görüyoruz. Bunun önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Gene 2002 dahil bazı yıllar ile 2006 yılının ilk dokuz ayının bazı verilerini paylaşayım. Düşünce ve ifade özgürlüğü noktasında 2002 yılında 101 tane soruşturma yapılmış-dava açılmış, 30 etkinlik yasaklanmış, toplatılan-yasaklanan yayın 30, kapatılan sivil toplum örgütü veya radyo 4 tür. 2003 yılındaki rakamlar şöyle: 1199 soruşturma yapılmış-dava açılmış, 335 etkinlik yasaklanmış, toplatılan-yasaklanan yayın 34, kapatılan sivil toplum örgütü veya radyo 3 tür. 2004 yılında; 2642 soruşturma ve dava, 16 yasaklanan etkinlik, 2 tane toplatılan yayın, kapatılan sivil toplum örgütleri ve radyoların sayısı 4. 2005 yılında yağılan soruşturma-açılan dava sayısı 3152'ye çıkmıştır, yasaklanan etkinlik 16, yasaklanan yayın 2, kapatılan sivil toplum örgütü ve radyo sayısı 1 olmuştur. 2006 yılının ilk dokuz ayının verilerine bakıldığında, Sayın Tosun da söyledi, bu dönemde yapılan soruşturma-açılan dava sayısı yaklaşık 1400, yani düşünceyi baskılayan, düşüncenin açıklanmasını engelleyen önemli bir faktör olan soruşturma-dava noktasında Türkiye'deki ihlallerin yüzde 60'ından fazlası. Bunu sadece Güneydoğu'ya uyarladığınızda bu oran yüzde seksene dayanmıştır.

Niye böyledir, neden bu kadar ihlal var? Bir ihlalin olmaması için bazı kıstaslar gerekiyor. Bunlardan bir tanesi şudur: İhlal yapmama siyasal iradesinin ortaya çıkması gerekiyor. Diğeri, bunun için idari tedbirler alınması lazım; bir diğeri, bunun için hukuki mevzuat oluşturulması gerekir; bir diğeri yargı mekanizmasının işleyişinin buna uygun hale getirilmesi gerekiyor; en önemlilerinden bir tanesi de güvenlik tedbirlerinin de buna uygun olması gerekiyor. Ancak bölgede yaşananlar temelinde diyebiliriz ki Türkiye'deki siyasal iradenin bölgeye bakışı özeldir. Bunlar Kürt'tür, bunlar bölücüdür, bunlar ayrılmak istiyor diye bakıyor. Yasama-yürütme iradesi de böyle bakıyor. Buna uygun bir biçimde yasalar da çıkarıyor. Biraz sonra değineceğim, farkı koymaya çalışacağım. Bu mantığı içselleştirmiş adli kadroları atıyor. Yani mevcut yasaları dahi gözardı eden hakim, savcı hatta zabıt katibi dahi gönderiyorlar. Oradaki hukuk özel bir hukuktur. Türkiye'deki genel hukukun dışında bir hukuktur. Oradaki idari mekanizmaların da düşünceye, düşünceyi ifade etmeye, örgütlenmeye ilişkin yaklaşımı farklıdır. Bir sel felaketi yaşandı. İnanın arkadaşlar, bir kurum veya bir bireyin basın önünde "bu selde ölüyoruz" demesi dahi veya bunu basına haber etmesi dahi devletin kolluk ve idari mekanizmaları tarafından kuşkuyla karşılanıyor. Hemen oraya güvenlik güçlerini gönderiyor, farklı tedbirler geliştiriyor, yani yaklaşım özeldir.

Burada, güvenlik birimlerinin ses kaydı yapmadığı bir ortamda düşüncelerimizi paylaşıyoruz. Ama bölgede sel ile ilgili dahi olsa mutlaka ve mutlaka güvenlik güçleri valilikten onay alır, gelir onun ses veya-görüntü kaydını yapar, sel ile ilgili dahi olsa böyle olur. Böyle bir yaklaşım egemendir orada. Ağırlıklı olarak kimlere karşı yapılıyor, bu da çok önemlidir. Sivil toplum örgütlerine karşı, başta insan hakları derneği olmak üzere insan hakları savunucusu, insan hakları örgütlerine, oranın yerel yönetimlerine veya oradaki siyasi partilere. Örnek veriyorum, AKP şu anda hükümettir. AKP İl Başkanı dahi düşünceyle ilgili bir açıklamayı önüne koyduğunda, devlet ona da kuşkuyla bakıyor, kaydını yapar ve istisnasız tüm söylediklerimiz, tüm yaptıklarımız soruşturma konusu olur. Birkaç örnek vermek istiyorum. Birkaç ay önce Hakkari şubemiz, kendisine yapılan başvurular ile günlük basından çıkan ve bizim ihlal olarak değerlendirdiğimiz verileri il raporu haline getiriyor, bölge raporu için bize gönderiyor, biz de bölge şubelerinin bütün verilerini bir rapor biçiminde açıklıyoruz. Hakkari şube yöneticilerimizin hakkında gazete derlemelerinden oluşan rapor nedeniyle soruşturma yapıldı ve dava açıldı. Hangi Gazeteler Hürriyet'dir, Milliyet'dir, Cumhuriyet'dir, Özgür Gündem' dir, vesaire vesaire.

Bir örnek daha. Hani hepimiz hatırlarız, 2004 yılının 21 Kasım'ında, Kızıltepe'de bir baba ile oğul infaz edildi. İnsan Hakları Derneği heyet oluşturdu, gitti ve inceleme araştırma yaptı ve bir raporu kamuoyuyla paylaştı. İnsan Hakları Derneği'nden sonra giden kurumların tümü de İnsan Hakları Derneği'nin ulaştığı verilere ulaştı. Sadece Meclis İnsan Hakları Komisyonu ek bir veriye ulaşmıştı -o da demek devletten o bilgiyi almıştı. O infaz sürecinde kaç polisin ateş ettiğinin tespitini yapmıştı. Gerisi aynı. Ve birçok köşe yazarının, davanın seyriyle ilgili köşelerinde yer verdikleri haberleri de bir tarafa bırakıyorum, bunun içerisinde BİANET de vardı. Ama kimse hakkında soruşturma yapılmadı, dava açılmadı. Bu heyette yer alan arkadaşlarımıza çok ucube bir yaklaşımla basın yasasını ihlalden dava açıldı. Böylesine bir hukuki yaklaşım. Yakın tarihten bir örnek. Diyarbakır Şube Başkanı arkadaşımız Selahattin Demirtaş, herkesin istediği, dillendirdiği, çağrısını yaptığı bir çatışmasızlık süreciyle ilgili yaptığı açıklamalardan dolayı bu hafta içerisinde iki dosyadan iki buçuk yıl hapis cezası aldı. Son dönemde özellikle insan hakları savunucularına yönelik 2004 yılında, 2003 yılında, 2005 yılında yapılan açıklamalar ile ilgili soruşturmalar yapılıyor-davalar açılıyor. "Gazete bunu yazıyor, bu bir ihlaldir" demek dahi bir soruşturma konusu oluyor. Bunların tekrar hepsi gündemleştirildi. Bölgedeki hemen hemen tüm şube başkanlarımız, şube yöneticilerimiz hakkında soruşturmalar ve davalar hızlandırıldı. Yakın zamanda hepimizin birden fazla cezayla karşılaşma durumu gelişecek diye düşünüyoruz.

Türkiye'de özellikle düşünceyi engelleyen madde sanki yalnızca TCK 301'miş gibi bir algı var. Hukukçu arkadaşımız söyleyecek, kırka yakın yasa var. Bir hukukçu arkadaşımızın tanımıyla, Türkiye'deki yasal mevzuat bir mayın tarlasına benziyor. Bu madde olmazsa başka maddeden aynısını yapacaktır. Önemli bir fark daha var. Eğer ben İstanbul'un bir semtindeki muhtara burada ikamet ediyorum desem, beyanda bulunsam ve yüzümü de biraz pudralasam, burada söyleyeceklerim 301'den soruşturma konusu olacak. Diyarbakır'da muhatara kaydımı naklettiğimde ve pudrayı sildiğimde 220/8' den dava açılıyor. Son dönemde ciddi anlamda bölgede 220/8 maddesinden soruşturmalar yapılıyor, davalar açılıyor, davalar devam ediyor. 301 yanılsamasını, başta düşünce ve ifade özgürlüğünü savunan insanlar olmak üzere hukukçular ve basın aşmalıdır.

Soru: 220/8 nedir?

Mihdi Perinçek: 220/8 örgüt ve amacının propagandası. "Amacının propagandası" ucube bir tanımlama. Bölgede, yasalarla tanınmayan örgütlere çağrı yapacak bir metni kaleme alalım mı diye sesli düşünmeye başladık. Bunlara yönelik çağrımızda; "Allah için, barıştan, demokrasiden, özgürlükten söz etmeyin; amacınıza koymayın; yani çıkarın biz de rahat rahat konuşalım" diye.

Böylesi ucube ve özel bir yaklaşımı, yakın zamanda bölgede yaşanan sel felaketinde de gördük. 44 insanımız yaşamını yitirmiştir, binlerce hektar alan tahrip olmuştur. Sadece Batman'da 12.850 ev oturulamaz hale gelmiştir. Devlet olanaklarını çok çok ketum bir biçimde kullanmıştır. Bu da o özel düşüncenin, özel yaklaşımın bir sonucudur. Kızılay'ından tutun hükümete kadar bu felakete yaklaşım diğer yerlerde yaşananlara göre çok farklı olmuştur. İnsanlar gölge etme başka ihsan istemez dercesine geldi. Madem ki sen yapmıyorsun, buradaki yaraları ben sararım diye bir çabanın içine girdi. Birçok yerde bu insanlara ulaştırılmak üzere yardımlar toplandı. Ama yardımı toplayan, yardımın sahibi, mağdura ulaştırmak için harekete geçtiği zaman devlet onlara dur orada dedi, yardımlara el koydu. Sen toplarsın ama ben dağıtırım, sen bunu yapamazsın. Bu insanlarla dayanışmayı senin yaptığını bilmesinler, beni bilsinler. Üstüne üstlük o yardımı oraya götürmeye çalışan insanları da cezalandırdılar, para cezasıyla. Sen nasıl benden habersiz yardım toplarsın. Yani öyle bir yaklaşımla bakılıyor ki "iyiliğin dahi izne tabi olduğu bir coğrafya." Teşekkür ediyorum arkadaşlar.

Fahriye Dinçer: Çok teşekkür ederiz. Son olarak Avukat Erdal Doğan konuşacak. Kendisi İstanbul Barosu üyesi ve avukat. Staj eğitimi ve meslek içi eğitimlerde sanık hakları ve ceza hukuku konusunda da eğitim çalışmalarını sürdürüyor ve eğitmen olarak çalışıyor. Buyurun.

Erdal Doğan: Ben öncelikle dünyada düşünce ve ifade özgürlüğünün nasıl algılandığını anlatmaya çalışacağım. Bu algılama biçimi sözleşme bağlamında, yani Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin dokuz veya onuncu -örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen dokuzuncu, ifade özgürlüğünü düzenleyen onuncu- maddesi ile birlikte düşünülmesi gereken bir durumdur. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin bir bağlayıcılığı yok ama bu tür saydığımız tüm sözleşmelerin, yani Birleşmiş Milletler bağlamında veyahutta yine bapta çıkan uluslararası tüm sözleşmelerin menşei olarak dayandıkları ve gözettikleri standart ilkeler bakımından önemlidir. Bildirge, bu konuda on dokuz, yirmi, yirmi birinci maddelerinde düşünce, ifade, kanaat, örgütlenme özgürlüklerini düzenlemiştir. Bu düzenlemeler yalnızca diğer sözleşmeleri etkilemekle kalmamış, doğrudan veya dolaylı olarak uluslararası düzenlemelerle birlikte somut olarak mahkeme kararlarına da yansımıştır. Yine bu bağlamda özet biçiminde de olsa üç beş karar örneğini sizlere okumak ve aktarmak isterim. Daha sonra da mevcut mevzuatımız nedir ve bu aşamaya nasıl gelindi, acaba hukuki olarak ne yapılabilir bunları konuşalım.

Şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde biraz önce değindiğim paralelde alınan kararları okuyacağım. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni, Avrupa'da Strasbourg'da bulunan ve coğrafi olarak pek uzak ve ulaşılmaz bir mahkeme olarak algılamamak gerekir. Mahkemeyi, Türkiye'deki Yargıtay, Danıştay aynı zamanda Anayasa Mahkemesi kadar iç hukukumuza girmiş olan, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın doksanıncı maddesinin beşinci fıkrası gereği kararlarının ulusal yasa ve içtihatlarından daha da öncelikli olarak gözetilerek uygulanması gereken bir mahkeme olarak bilmek ve bildirmek zorundayız. Yani içtihat ve yol gösteren bir iç mahkememiz gibi düşünülmesi gerekiyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi çoğulculuk, hoşgörü, görüş açıklığı ve görüşlerini açıklama eylemini demokratik toplumun vazgeçilmez kurucu öğeleri olarak algılıyor ve böyle nitelendiriyor. Bu açıdan sert (Ceylan/Türkiye, 8.7.1999), saldırgan (Şener/Türkiye, 18.7.2000), düşmanca (Polat/Türkiye, 8.7.1999) ifade ve görüşlerin kaleme alınabileceklerini -bunlar Türkiye ile ilgili kararlar-, herkesçe hoş görülen sıradan görüşlerin yanı sıra toplumu sarsan, rahatsız eden düşüncelerin de anlatım özgürlüğü içinde değerlendirilmesi gerektiğini, aslında düşünce açıklama özgürlüğünün bu tür görüşler için olduğunu, bu özgürlüğün yalnızca kişisel değil toplumsal bir hak ve öğrenme, başkalarını bilgilendirme özgürlüklerinin de kaynağı olduğunu ve yönetime katılmayı sağladığını, çoğulcu demokrasinin temel, başat öğesi olduğunu sürekli bir biçimde yineleyerek vurguluyor. Handyside (İngiltere) 7.12.1976, Sunday Times (İngiltere) 26.4.1979, Lingens (Avusturya) 8.7.1986, Oberschlick (Avusturya) 23.5.1991, Incal (Türkiye) 9.6.1998, Türkiye Birleşik Komünist Partisi 30.1.1999 ve Thoma (Lüksemburg) 29.3.2001 tarihli kararlardan çıkarılan özet içtihat bu. Bununla kalmıyor, devam ediyor Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları. Yine kamuya mal olmuş kimselerin yolsuzluklara bulaştıkları (Romanya, 1999), rüşvetçi oldukları (Thoma /Lüksemburg, 2001), bir bakan hakkında geçmişte faşist olduğu (Feldek/Slovakya, 2001) yolunda yayınlar yapılabileceğine karar vermiştir. Zorunlu hizmetini, yani askerlik hizmetini yapan bir kişinin komutanına gönderdiği hakaret içeren mektuplardan dolayı orduya yani silahlı kuvvetlere hakaret suçundan hüküm giymesi düşünce özgürlüğünün ihlali olarak benimsenmiştir (Yunanistan, 1997). Yine Profil dergisinin basımcısı Peter Michael Lingens "oportünizmin en aşağılığı, ahlaksızlık, onursuzluk, vahşilik, siyasi ahlaktan yoksunluk" sözcüklerini kullanarak Avusturya Başbakanı Kreisky'yi aşağılamış ve Avusturya mahkemelerince hüküm giymiş. Yine yukarıda anlattığım ilkelerden yola çıkan mahkeme, bunun düşünceyi açıklama özgürlüğünün, demokrasinin temel taşı olduğunu, birey ve toplumun gelişmesi için zorunlu bulunduğunu; yalnızca sakıncasız görüşleri değil incitici ve kaygı verici olan görüşleri ve haberleri de içerdiğini; çoğulculuk, hoşgörü, açık görüşlülüğün dolayısıyla basın özgürlüğünün demokratik toplumun yüreği ve toplumun sağlık bekçisi olduğunu vurgulayarak bu cezanın ihlal olduğuna karar vermiştir 1986 tarihinde. Birkaç özet karar daha okuyacağım. Bunlar, bundan sonraki düşüncelerimizde ve bundan sonraki mahkeme süreçlerimizde bize ışık tutacak kararlar ama Türkiye'de nasıl uygulanır, uygulanıyor mu açısından da ayrıca irdeleyeceğim. Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, düşünce özgürlüğünün demokratik toplumun temellerinden biri ve sıradan haber ve görüşlerden çok toplumları sarsıcı ve kaygılandırıcı görüşler için olduğunu (Lehideux ve Isorni/Fransa, 1998, Nielsen ve Jonhson/Norveç) demokratik toplumun vazgeçemeyeceği değerlerden biri olan basın özgürlüğünün de kışkırtıcı dahil abartılı dozda haber ve değerlendirmeler içerebileceğini karara bağlamıştır (İzlanda, 1992). Yine aynı şekilde faşist değerlendirmesinin de bir değer yargısı olduğunu, kanıtlanamayacağını, bunu içeren bir değerlendirmeninse yayınlanmasının düşünceyi açıklama özgürlüğüne aykırı olmadığını belirtmiştir (2002). Fakat bir de Türkiye'nin, bu kararlarla bağlantılı olarak Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun, 2001/170 sayılı kararında şöyle deniyor: İfade özgürlüğü sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya etkilenmeye değmez görülen haber ve düşünceler için değil, devletin veya nüfusunun bir bölümünün aleyhinde olan, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bu, demokratik toplum düzeninin ve çoğulculuğun gereğidir ve eleştiri de kaynağını özgürlükten alır, eleştiri doğasından kaynaklanan sertlik suç oluşturmaz, eleştirinin övücü olabildiği gibi sert, kırıcı ve incitici olması doğaldır."

Düşünce ve ifade özgürlüğüyle ilgili aslında bizi daha çok evrensel boyutta ilgilendiren ve bağlayıcı olduğu ve aslında bir iç hukuk haline gelen durum açıkçası böyle. Yaşanan nedir? Maalesef böyle değil. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren esinlendiğimiz, özellikle totaliter İtalyan faşist ceza yasasından etkilenerek aldığımız bu yasalar 2001 sonrası, 11 Eylül sonrası katmerleşerek daha farklı bir alana sıçradı. Bu sıçrayış yalnızca Türk Ceza Kanunu ya da sonradan çıkan Terörle Mücadele Yasası şeklinde değil, bunları daha görünür kılan ve bunları savunmak bağlamında mahkemelerimizde görülen veya savunma hakkını oluşturan Ceza Yargılaması Hukuku'nda da kendisini gösterdi. Özellikle bu hazırlık soruşturmasında. Beş yıldır yazıp çizerim ve söylerim: Basit yönetmeliklerle bu geliyorum dedi aslında ve yönetmelikler değişti Türkiye'de. O yönetmelikte ucu açık bir şekilde, Mihdi Bey'in dediği gibi, olağanüstü hal ve hukukun uygulandığı Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki hazırlık soruşturması yapılandırması, soruşturmanın nasıl yürütüleceği, politik etkiler, savcı yetkileri ve avukat haklarının sınırlandırılması konusunda arama yönetmeliği çıkarıldı mesela. İfade alma tarzlarıyla ilgili çıkarıldı. Yönetmeliklerde, avukatlara nasıl davranılacağı konusunda polise yetkiler bile verildi. Biraz muhalefet oldu, bir kısmı kaldırıldı ama çoğu olduğu gibi kaldı. Hem anayasaya, hem yasaya hem de uluslararası sözleşmelere aykırı olarak o yönetmelikler hazırlandı ve korundu. Sonrasında Türk Ceza Kanunu'nunda yaklaşık yirmi yıldır gündemde olan bir tasarı, son bir iki yıl içerisinde hızlandırılarak 2001 sonrası içerisinde bir kaç kafadar akademisyen çevresinde şekillendirildi. Ama bunları şekillendiren kim, aslında bunu halk da çok iyi biliyor: Güvenlik elemanları, emniyet müdürlüğü, ordudan temsilciler ve hükümetin Dışişleri Bakanlığı'ndan bürokratlar, İçişleri Bakanlığı'ndan bürokratlar, sivil bürokratlar. Bunlar bu yasaların şekillenmesi konusunda çok ciddi bir katkı sahibidir. O gördüğümüz Türk Ceza Kanunu'nda yenilik ve reform olduğunu söyleyen hocaların hiçbirisi, burada katip olmaktan öteye gidememişlerdir. Çünkü hiçbir fonksiyonları yoktu, tek fonksiyonu olan Adem Bey vardı mesela. Bu Adem Bey kendi yakarışlarını sonradan bize aktarırken nasıl muhalefet ettiğini ama çoğu zaman muhalefet edemeyip başarısız kaldığını, kendisi de bizzat söylemiştir. Çıkarılan bu temel ceza yasalarının aslında Avrupa Birliği'ne uyumu değil uyumsuzluğu daha da derinleştirmenin bir göstergesi olarak çıktığını düşünmekteyim. Çıkarılacağı senenin bahar ve yaz mevsiminde yasa tartışmalarını zina maddesi üzerinde yoğunlaştırarak, diğer önemli kısımlarının bir bütün olarak tartışılması engellenerek yasa tasarıları zina tartışmasında boğuldu. Yine çok bilinçli yapıldığını düşünmekteyim. Basın bu stratejiye araç olmuş, yasaların diğer can alıcı birçok noktasını böylelikle görmemezlikten gelmiştir. Neden görmemezlikten geldiğini biraz araştırırken karşıma o dönem hükümetle medya patronları arasında kredi pazarlıklarının yoğun biçimde yapıldığı konuşulmaktaydı, haliyle hükümet ve devlet icraatı olan bu yasa tasarıları da görmemezlikten gelinecekti. Ve yine şüpheli bir şekilde 1 Nisan 2005 öncesinde medya gruplarında bağ ve ağı olan Basın Konseyi aracılığıyla bir muhalefet deklarasyonu yayımlandı. Çünkü artık alışveriş bitmiş olsa gerekti. 1 Nisan öncesindeki bu bildiriyle özellikle basında düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlandığı şeklinde bir çıkış yapıldı ve o çıkıştan sonra da yasa tasarıları iki ay sonrasına ertelendi. Bildiğiniz gibi yasalar bu ertelemeyle 1 Haziran 2005'te çıktı. 1 Haziran'da basınla ilgili bazı kısımlar, özellikle düşünce ve ifade özgürlüğünü yasaklayan hükümlerdeki "basın yoluyla işlenirse ağırlaştırıcı olur" hükümlerinin bir kısmı kaldırıldı veya hafifletildi ama büyük oranda hiçbir değişiklik gerçekleşmedi. Değişmediği gibi, aslında orada bilinmeyen ve görünmeyen bir şey daha oldu. O da Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) da daha kısıtlayıcı şekle dönüştü. O süreçte 1 Nisan 2005'in hemen öncesinde Jandarma ve Emniyet ve İstihbarat teşkilatı tarafından hazırlanıp yetiştirilmeyen otuz otuz beş maddelik bir hazırlık o erteleme sürecinde hükümete verilerek CMK yasasına konuldu. Burada hazırlık soruşturmaları aşamasında temel kişi hak ve özgürlükleri kısıtlanarak güvenceli yaşama ve yargılanma ortamı kamu otoritesi lehine kısıtlanmış oldu. Ceza yargılamalarında ajan kullanma, DNA genetik bilgi merkezi oluşturulması, insan bedenine müdahaleyi kolaylaştırarak çeşitli bedene ait salgı, sıvı, kıl gibi bilgi ve bulguların alınması, araştırılması, konut, işyeri ve üst aramalarının polis tarafından rahatlıkla yapılabilmesi, hazırlık soruşturmasında delil toplamada kullanılan ajanın kim olduğu suçlanan kişi ve müdafisince hiçbir şekilde görülmeden hukuki delil olarak kullanılması olanağının sağlanması, ayrıca 151/3. madde denilen CMK'da, avukatın ilgili terör veya örgütle ilgili 220. maddede ve diğer maddelerle ilgili soruşturma gördüğü aşamadan itibaren müdafilikten ya da avukatlıktan çektirilebileceği. Bu maddeler de o 1 Nisan'dan 1 Haziran'a ertelenen otuz otuz beş maddelik bir kısımla CMK'ya girdi. Bizim hukukçularımız Ceza Muhakemesi'nin usul yönünü çok dikkate almazlar, çok önemsemezler. Doğrudan maddi hukuku da ilgilendirmesi açısından, hakkı ve savunmayı vücuda, ete kemiğe büründürmesi açısından aslında çok önemlidir. Bunun da önemini o zaman içerisinde çok görmedik. Biraz ses çıkarıldı, barolar filan tarafından ama maalesef Türkiye'deki özellikle üç büyük ilin barosu da mevcut durumda çok sıkıntılı ve anlayış açısından devletin biraz kendi kurumları gibi çalıştıkları için sesin belli bir noktadan sonra devamı gelmedi. O yasalar da öyle geldi. Yalnızca 301 ile ilgili olmadığını arkadaşlarımız dillendirdiler. Ben diğer maddelerin bir kısmına değineceğim. Hangisi düşünce ve ifade özgürlüğünü özellikle etkilemektedir.

Düşünce ve ifade özgürlüğünü şöyle algılamayalım: Yalnız söz ve yazı, basılı veya internet ortamındaki görünür düşünceler olarak düşünmemek lazım veya buradaki konuşmacının yalnızca konuşma hakkı olarak da düşünmemek lazım. Çünkü düşünce ve ifade özgürlüğü belli bir noktadan sonra bedensel bir yaşam biçimine dönüşen, vücut diline yansıyan, takıya yansıyan, ondan sonra basın açıklamasına yansıyan, yürüyüşe kadar giden, toplantı ve gösteri yasasına kadar uzantısı olan, onun da ötesinde örgütlenmeyi de içinde barındıran kapsamlı bir olgudur. Yani düşünce ve ifade özgürlüğünü yalnızca yazı yazan, söz söyleyen kişilerin alanına giren bir özgürlüğün kullanımı biçiminde algılanmaması gerekir. Bu özgürlüğün kullanımını dar yorumlamayıp geniş kapsamlı değerlendirdiğimizde görülecektir ki insanı insan yapan hayati bir önem taşımış olduğudur. Benim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin normsal bütününe eleştirilerim çokça oluyor ama özellikle panel konumuzda önemli içtihatlar oluşturduğunu görmemek, söylememek objektiflikten uzaklaşmayı doğurur. Avrupa hukukunun getirdiği -dokuzuncu ve onuncu madde- örgütlenme ve düşünceyi ifade özgürlüğü konusundaki içtihatlar gerçekten de anlamlı ve olabildiğince dikkate alınması gereken hususlar barındırmaktadır. Bu evrensel hukuk açısından da sizlerin de çok rahatlıkla ulaşabileceği normlar ve içtihatlardır. Türk Ceza Kanunu'nun hangi hususu, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda neleri kısıtlamaktadır? Mesela intihar maddesi, özellikle ölüm oruçları gibi siyasi eylemleri kısıtlayan bir maddedir. Katılmayabilirsiniz ölüm orucuna veya savunmayabilirsiniz ama böyle bir eylem biçimi var ve çeşitli şekillerde insanlar cezaevlerinde veya dışarıda sürdürmektedirler. Şu anda zaten bir meslektaşımız ölüm orucunda, herhalde ölüme doğru yaklaşmakta. Başında bu işin nereye gideceğini tahmin ettiğimizde basın açıklaması filan yaptık ama dinleyeceği bir şey yok bu devletin artık, garip bir devlet. Belki biraz da anarşist bir söylem ama bütün devletler katildir veya bütün devletler zalimdir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin zalimliğini biz daha yakından hissediyoruz. Yaşar Kemal'in ölüm orucunda olan meslektaşımızı ziyaretinde kendisine bir sözü oldu, "Behiç, vazgeç bu eyleminden, bu devlet zalimdir bunu anlamaz, seni dinlemez" şeklinde. Böyle işte çoğu zaman katılmamak mümkün müdür? Ama bu meslektaşımızla ilgili ölüm orucu eylemine başvurdu diye hakkında intihara teşvik ve örgüt propagandası gibi suçlamalardan garip garip daha doğrusu abuk sabuk davalar, soruşturmalar açılıyor.

Şimdi 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu'nun hep gündemde olan 301. maddesi dışındaki diğer düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan düzenlemelerinin neler olduğuna olursak bunlar: Haberleşmenin gizliliğini ihlal başlıklı 132. madde, kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması başlıklı 133. madde, özel hayatın gizliliğini ihlal başlıklı 134. madde, suç işlemeye tahrik başlıklı 214. madde, suçu ve suçluyu övme başlıklı 215. madde, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama başlıklı 216. madde, kanunlara uymamaya tahrik başlıklı 217. madde, örgütün veya amacının propagandasını yapma suçlaması durumunda karşı karşıya kalınacak 220/8.madde, müstehcenlik başlıklı 226'nın madde ve bu maddenin özellikle 2. ve 5. fıkra düzenlemeleri (suç kabul edilen müstehcenlik konusunun görüntü, yazı ve sözlerle yayımlanması ve çoğaltılması ağırlaştırıcı bir durum olarak düzenlenmiş), ekonomi alanında yapılan haber ve yorumların fiyatları etkileme başlığı altında cezalandırılmasını düzenleyen 237. madde, ceza soruşturmasının gizliliğinin ihlaline konu olabilecek yayınlara karşı gizliliği ihlal başlıklı 285. madde ve yine bu bağlamda biraz sonra ayrıntılarıyla değineceğim adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs başlıklı 288. madde, hak kullanımını ve beslenmeyi engelleme başlıklı açlık grevleri ve ölüm oruçları hakkındaki eylemleri, yazma, haber yapma ve eyleme katılmayı yasaklamayı amaçlayan 298. madde, çok iyi bildiğimiz popüler madde olan Türklüğü, cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama başlıklı 301. madde, devlete karşı savaşa tahrik başlığıyla düzenlenen 304. madde, 301. maddenin muadillerinden olan ve onun yerine ikame edilebilecek, yedekte tutulan bir madde olan milli yararlara karşı hakaret başlıklı 305. madde, halkı askerlikten soğutma başlıklı 318. madde, savaşta yalan haber yayma başlığı altında düzenlenen 323. madde, yine devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme ve devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama başlıkları altında düzenlenen 327.madde ve 329. madde.

Nadire Mater: Üniversitelerin kapatılması gerekiyor bu maddeye göre.

Erdal Doğan: Kesinlikle. Devam edecek olursak, devlet güvenliği ile ilgili belgeleri elinde bulundurmayı cezalandıran 339. madde ile yabancı devletlerle olan ilişkilere karşı suçlar bölümü altında yer alan 340., 341. ve 342. maddeleri saymak gerekir. Yani benim özellikle üstünde durulması gerektiğini düşündüğüm ve çıkarmış olduğum maddeler bunlar. Ve 29 Haziran 2006 tarihinde yeni ve yeniden değişikliklerle düzenlenen nurtopu gibi bir Terörle Mücadele Yasası ile TCK da sayılan bu maddelere daha ağırlaştırıcı maddeler eklendiği gibi biraz önce saydığım maddeler, terör amacıyla işlendiğinde de zanlı, sanık ve mahkumları terör yargılaması ve infazına muhatap kalacaklardır. Düşünce ve ifade yasağına uymayan sanıklar terörist olarak yargılanmaları sonrasında mahkum olurlarsa cezaların infazları, inşa edilmiş fakat yeterli gelmeyen F tipi cezaevlerine eklenen muadilleri H ve L tipi hücre hapishanelerinde yani tecrit edilmiş izolasyonlu hapishanelerde gerçekleştirilecek. Yani anlayacağınız üzere bu tür suçların infaz sistemleri de değişti. Yani bu yasaklayıcı ideolojik hukuk organizması, yapısı kendisine muhalif olan her kesime artık terör damgası vuruyor. Terör ideolojisi, kavramları, hukuki mevzuatı ve infaz sistemlerinin gelişimi hem dünyada hem de ülkemizde ilginç bilinçli bir gelişim seyretti. İktidarlar karşılarında ciddiye alır bir muhalefet ve direnç bulamadıkları içindir ki bu kadar pervasız bir şekilde davrandılar ve bu yasaları çıkardılar. Ki son TMY'nin çıkarılmasında Türkiye'de son zamanlarda pek göremediğimiz bir muhalefet ve karşı koyma, eleştiri dalgası bulunmuş olmasına rağmen bu yasa çıktı. Öyle ki TMY "toplumla mücadele yasası" şeklinde o kadar güzel açımlandırılıp direnç ve karşı atılımlar yapılmasına rağmen tüm bu muhalefet birikimi ve biçimi dikkate alınmadı. Çünkü bu yasa bir yıl öncesinden hazırlanmıştı. Öncesinden gündeme sokuldu ancak bir karşı muhalefet olduğu görüldü. Sonra bir yıl beklendi ve tepkiler biraz soğutularak; yaratılan konjönktürel risk haritası ve halleri, pompalanan paranoyak güvenlik ideolojsi ve "değerleri" ile muhalefet eden hükümet cephesi de onaya doğru evriltilerek yasa bir oldu bitti ile hemencecik çıkarıldı. Bu yasa ile terörün tanımı tahmin edilemeyecek bir şekilde genişletildi. Terörle Mücadele Yasası çıkmadan iki ay önce -nasıl çıkacağını kuvvetle muhtemel tahmin ettiğim için- bu tehlikelere karşı kamuoyunu uyarmak ve bilgilendirmek amacıyla eleştiri yazısı yazıp müstakbel yasayı halkla savaş yasası olarak ilan ettim. Adalet Bakanlığı'nın talimatıyla mevcut terörle mücadele yasasına muhalefetten soruşturulup yargılanmam istendi. Yani bu talimat, gelecek yasanın -yani şu an mevcut yasanın- nasıl bir potansiyel içerdiğinin çok kötü, trajik bir teyidi oldu. Yani beni kanıtlarcasına. Bu alanda çalışan bir hukukçu olarak Ceza Hukuku'na ne getirip götüreceği hakkında yasa tasarısını eleştiriyorsunuz ve terörist olarak yargılanmaya başlıyorsunuz. Felaket olarak adlandırmaktan başka kelimeyle tarif etmek mümkün değil. Sözün bittiği yer. İşte biraz önce Mihdi Bey'in dediği gib... 44 kişi ölüyor ve "biz de öleceğiz, yardıma ihtiyacımız var" diyen kişileri örgüt ve amacının propagandasını yapmaktan yargılıyorsunuz. Bu anlayış, artık çok rahatlıkla bu bölgelerde hem yargılama hukukuna hem yargılama anlayışına hem de savcıların kültürüne yansımış oluyor veya bu konudaki talimatlar artık doğal karşılanıyor. Çünkü gelen talimat Adalet Bakanı'ndan ve Adalet Bakanı da bir avukatın bu konuda yargılanmasını ve soruşturma açılmasını savcıdan rahatlıkla isteyebilir. TMY ile getirilen yeni maddelerle birlikte, TCK da yasaklayıcı maddeler hem ağırlaştırılmış oldu hem de bir sürü madde terör kapsamı içerisine girmiş oldu. Aynı zamanda bunların dernek, vakıf, siyasi parti, işçi ve meslek kuruluşları ve bunlara ait yan kuruluşlarda bina, lokal, büro ve eklentilerde veya şu anda sizi çok ilgilendiren öğretim kurumlarında ve öğrenci yurtlarında ve bunların eklentilerinde işlenmesi halinde iki katı olarak cezaların uygulanması gündeme geldi. Daha önce 15 yaşından 18 yaşına çıkarılan çocuk yaş sınırı ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesi artık yine rafa kaldırılmış durumdadır. Ayrıca fon ve para sağlama konusunda... Her kim tümüyle ya da kısmen terör suçlarında kullanılacağını bilerek veya isteyerek fon sağlar veya toplarsa örgüt üyesi olarak cezalandırılır ve fon kullanılmamış olsa dahi faili aynı şekilde cezalandırılır. Bununla ilgili mesela bir çalışma yaparsanız dikkat edin bundan sonra. Çünkü bu paranın kullanılıp kullanılmaması çok önemli değil. Aynı şekilde, para istenilen yere gitmemiş olsa dahi yine bu maddeden yargılanması söz konusu olacaktır. Şüpheliyle avukatın görüştürülmesi 24 saat kısıtlaması söz konusu ve burada işkence vakaları, gözaltında kayıplar yine gündeme gelecek. Avukatın evrakları inceleme ve evraklardan örnek alma konusundaki yetkisi kısıtlanacak ve bununla ilgili görüşmelerde avukatla gözaltındaki müvekkili arasında bir kişi sürekli durup dinlenmesini alabilecek. Ayrıca terörle mücadeleyle görevli olan hem memurlar hem yargıç ve savcılar için buraya sosyal güvenlik maddeleri eklenmiş. Onlar rayiç bedelden kiralarla konutlarda oturtulabilecek. Ayrıca ola ki bir memur işkence veya kötü muamele ve yargısız infazdan, öldürmeden sorumlu tutulursa bunlara herhangi bir ücret tarifesine bağlı tutulmaksızın üç tane avukat tutulabilecek. Yani devlet bütçesinden, halkın vergileriyle bu şahıslara, yani "işkencecilere", infaz eden ya da her şeyiyle silah kullanmış şahıslara avukat tutulup bunların paraları sizin cebinizden, bizim cebimizden çıkabilecek. Bununla kalmıyor... Yeni infaz sistemi çok ciddi bir şekilde ağırlaştırılıyor. Ceza Muhakemesi Kanunu denen kanunda çok usturuplu değişiklikler yapıldı. Polislerin silah kullanmayla ilgili bir yetki verildi ve bununla ilgili yetkide polisin silah kullanımının öldürmeyle sonuçlandığı durumlarda davanın beraatle sonuçlanması konusunda bir hüküm eklendi. 1 Nisan'la 1 Haziran içerisindeki o kısa süre içerisinde. Onu tekrar teyit etmek açısından da ikinci bir şey eklendi 16. maddeye. Güvenlik kuvvetlerine doğrudan silahlı kullanma yetkisi verilmiş oldu. Güneydoğu'daki ya da Doğu Anadolu'daki olaylardaki o silah kullanma yetkisi İstanbul'daki ya da bu bölgedeki olaylarda da çok rahatlıkla uygulanacak. Yani bu Terörle Mücadele Yasası, biraz önce okuduğumuz tüm içtihatları, anayasayı ve yasaları ortadan kaldıran bir gölge. Avukatları da değiştirdi, avukatları da Misak-ı Milli ölçüleri içerisinde bölünmez bütünlük ve bölücülere karşı tektipleştirdi. Böyle bir anlayış ve kültür hukukçuları da, yalnızca yargıç ve savcıları değil avukatları da şekillendirdi. Vahim olanı da bu, yani siz belli noktadan sonra bu davaları izleyecek veya daha rahat davranacak avukat da bulmakta çok zorlanacaksınız. Avukatlar da artık bu şekilde kullanılmaya başlandı çünkü Kerinçsizler denen şahıslar, hukuk gruplarıyla barolarda ciddi bir şekilde bu anlayışı geliştirmeye başladılar. Bir de şu var, savunma stratejisi nasıl olacak aslında bunu da biraz konuşmak lazım. Belki sürem uzadı, sorularla birlikte bunu açarız.

Fahriye Dinçer: Şimdi sorulara geçebiliriz.

Soru: Ben aslında buraya gelirken Nadire Hanım'la benzer bir şeyi düşünüyordum. Yani artık konuşulacak ne kaldı ve ne yapıyoruz biz gibi bir soru kafama çok takılıyordu. Evet, durumu anlamak için gerekli verilere sahibiz şu anda, ama bundan sonrası için nasıl şeyler var kafalarında. Ne yapılabilir toplumsal muhalefet adına.

Fahriye Dinçer: Galiba bu soruyu pek çok arkadaşımız yanıtlamak istiyor. Taylan başlayacak, Nadire Hanım'ın da zaten bu konuda sözü yarım kalmıştı, zannediyorum devam etmek isteyecek. Buyurun.

Taylan Tosun: Senin sorun herhalde toplumsal eylemlilik anlamında neler yapılabilir. Aslında ilginç olan bazı şeyler var, mesela biraz çalışmamdan ve gözlemlerimden hareket ederek söyleyebilirim. Örneğin 90'lı yıllarda, 95'te örneğin, demin verdiğim bazı sayılar vardı... İşte yüzlerce insanın cezaevine düştüğü, düşünce suçlusu olduğu filan. o zaman Türkiye'de bence daha güçlü bir ifade özgürlüğü mücadelesi vardı. 2000'li yıllarda mücadeledeki çözülmenin çeşitli faktörleri olduğunu düşünüyorum: Yayıncıların ya da bu alanda uğraşanların ya da bu alana giren faaliyetleri itibariyle insanların otosansüre başvurmasının bence çok payı var. Avrupa Birliği sürecinin fazlasıyla abartılması, Avrupa Birliği'ne gidip gelen heyetlerle bu işi kendi aramızda halledelim gibi içe kapalı ve toplum tabanından kopuk bir tarz alması söz konusu. Veya belki genişleme söz konusu... Ama ilginç bir şey, yani 90'lı yıllarda yüzlerce insan cezaevine giriyor ama Düşünceye Özgürlük Girişimi'nin o gün yaptığı bir takım eylemler var: Düşünceye Özgürlük Dizisi 95'te başlıyor yanılmıyorsam ve 2003 ya da 2004'e kadar devam ediyor, topluca suç işleme gibi sivil itaatsizlik eylemleri filan var, değerli aslında bunlar bir yandan. Bunların aslında gündemden düşmesi ve bu alanda bir bölünme meydana gelmesi, bir parçalanma meydana gelmesi ve daha dayanışmacı bir tarzın unutulması ya da geri plana itilmesi gibi bir sorunla karşı karşıya kaldığımızı düşünüyorum. Burada bence topluma dönük, toplumu aydınlatmaya dönük şeyler yapılması gerekiyor. Örneğin, bizim demin bahsettiğimiz şeylerin daha sistematik bir şekilde, şu ya da bu maddenin ötesinde söz konusu zihniyet üzerinden ele alınması gerekiyor. Burada doğrudan yayıncılar, gazeteciler ya da siyasi parti aktivistlerinin ötesinde aslında toplumun kendi sorunlarını dile getirmesinin engellendiğinin altını çizmek gerekiyor. Yani demin de bahsetmeye çalıştım, insan hakları ihlalleri olduğu için siz zaten açıklama yapıyorsunuz, siz zaten biliyorsunuz, sizin hakkınızda dava açılıyor ama aslında sorun birincisinden kaynaklanıyor yani toplumun kendisi de aslında mağdur edildiği için ve siz aslında onun mağduriyetini dile getirdiğiniz için size dava açılıyor. Ortada bu mağduriyet olmasa belki de bu kadar ciddi bir sorun da olmayacak. Dolayısıyla toplum tabanına yayılan ve daha birleşik, çok çeşitli kesimleri içine katan bir mücadelenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Ama bu o kadar kolay değil, yani o kadar kolay değil derken daha iyiye doğru bir gidiş olacak Avrupa Birliği süreciyle. Ben Avrupa Brliği sürecini eleştirmiyorum, tam tersine destekliyorum, ama Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi tam üye olarak almaması, imtiyazlı ortaklık vesaire gibi bir pozisyona geçilmesiyle birlikte aslında iç dinamikler diyeceğimiz yerel dinamiklerin, yerel aydın dinamiklerinin devreye girmesi bence çok önemli kazanımlardı. Bu noktada belki biz geri bir pozisyondayız, yani bu işin mağdurları olarak geri bir pozisyondayız. Mağdurların da bir şeyler yapması lazım. Belki herkesin aklına geliyordur, belki çok orjinal bir görüş değil ama demin Mihdi Bey bahsetti. İşte diyelim ki yarın İHD'de yaptığı bir basın açıklaması nedeniyle hakkında dava açıldı mesela. Bin kişi ya da onbin kişi bu dava için imza atsa, yani davada söz konusu olan suçlamanın altına imza atsa, böyle bir kampanya yürütülse, böyle bir kitlesellik sağlansa... Mesela, biz şu şu insanlar olarak bu açıklamayı biz de yaptık, buyurun bizi de yargılayın dense. Yani bu tip şeylere gerek var. Biraz da sarsılmasına gerek var, belki biraz da birilerinin özveride bulunmasına, fedakarlık yapmasına gerek var. Ama toplumun dikkatini çekmek gerekiyor bu noktada. Benim söyleyeceğim bu.

Nadire Mater: Şimdi Taylan Tosun'un sözlerini dinlerken sahiden 1990'ların başından 2000'lere kadar ifade özgürlüğü açısından daha güçlü bir mücadele var mıydı diye düşündüm. Doğrusu, şimdi burada hemen bir karşılaştırma yapmak kolay değil ama biraz hatırlamaya çalışalım. Tabii, 1990'ların ilk yarısı Türkiye'de ihlaller açısından, yaşam hakkına yönelik ihlaller başta olmak üzere çok özel bir dönemdi. Ayrıntıya fazla girmeyeceğim. Ama gazeteciler açısından şunu söylemek istiyorum. 1992 ve 1996 yılları arasında, Türkiye'de yirmi iki gazeteci öldürüldü. Bu gazetecilerden sadece ikisi Olağanüstü Hal Bölgesi dışında öldürüldüler: İstanbul'da Metin Göktepe, Ankara'da Uğur Mumcu. O günlerde gazetecilerin ölüm haberleri geldikçe Özgür Gündem gazetesinin Kadırga'daki merkezinden Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'ne yada Valilik binasına kadar yürüyüşü yapmaya çalışırdık. Kimi zaman, hatırlıyorum, 20-30 kişi falan olurduk. Özgür Ülke gazetesinin bombalanması sırasında toplandık, sonra bir süre her gün gazeteniN taşındığı yerde birer ikişer gazeteci katkıda bulunmaya çalıştık. Yine de çok güçlü ve örgütlü bir tepkiden söz edebilir miyiz emin değilim, hele sonrası yıllarla ya da bugünlerle karşılaştırıldığında… Tabii 24 Ocak 1993'te Uğur Mumcu'nun katline ülke çapında gösterilen tepki ve öfke tepki -ki sadece gazeteci kimliğiyle bağlantılı değildi- farklıydı. Gazeteci öldürülmelerine karşı yaygın tepkinin ancak 8 Ocak 1996'da Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe'nin İstanbul Eyüp'te gözaltında dövülerek öldürülmesi üzerine geliştiğini söyleyebiliriz.

1996'da Metin Göktepe'nin öldürülmesi İstanbul'da çok gözümüzün önünde oldu, çok görünür bir cinayetti. Gözaltına alınıyor, dövülüyor ve öldürülüyor. Buna gelen tepki bile o dönemde biraz gecikerek başlamıştı. Evet, başka eylemlilikler de var, mesela gözaltında kaybedilenlere karşı başlayan dört yıl süren her cumartesi İstanbul'da İstiklal caddesinde Galatasaray lisesi önündeki protesto oturmaları gibi. Aslında cumartesi oturmaları da İstanbul'da bir gözaltında kaybolmaya; Hasan Ocak'ın kaybedilmesine, daha sonra da işkenceyle öldürülmüş bedeninin bulunmasına tepki olarak başlamıştı. O ana kadar yine Olağanüstü Hal Bölgesi'nde çok sayıda kişinin gözaltında kaybedildiğine dair iddialar, bilgiler, haberler vardı; geliyordu.

Yani ihlallerin daha görünür olması, daha yakında olması da karşı çıkışta etkili olmuştu. Tam da burada ifade özgürlüğünün gösteri özgürlüğüyle, örgütlenme özgürlüğüyle mutlaka birlikte düşünülmesi gerektiğini söylemek istiyorum.

Peki şimdi ne yapılabilir? Birkaç ayak üzerinde durulabilir herhalde. Önce dünyadan başlayacağım. Dayanışma, haberdar olma, ilgilenme önemli. İfade özgürlüğü mücadelesi veren adresler, çevreler üzerinden bakıldığında, Türkiye'de ve dünyada çok eşit muhataplar olarak, taraflar olarak yer almıyoruz. Biz daha çok üzülünen, "Sizler için ne yardım yapabiliriz?" denilen oluyoruz. Laf da aynen bu oluyor. Ben bunu hemen düzeltiyorum: Yardım değil dayanışma meselesi. Üstelik de bu yalnızca bizim problemimiz değil, İspanya'da da böyle bir problem var, Kolombiya'da da… İtalya'da ben bir panelde konuşurken moderatör bir ara sözümü kesip salona dönüp şunu dedi: "Aslında sizi kandırdık Nadire Türkiye'den geldi diye, esasında o bir İtalyan." Çünkü benim anlattıklarımla İtalya'da yaşananlar arasında o kadar büyük farklar yoktu, benzerlikler vardı.

Gazetecilikten konuşuyorsak gazeteci sendikalarının, şimdi bizdeki sendikasızlığa geleceğim, birlikte neler yapılabilir meselesini gündemlerine almalarının, dayanışarak ifade özgürlüğünün önündeki engellere karşı ortak mücadele yürütmenin yollarını bulmalarının önemli olduğunu düşünüyorum. Şimdi Türkiye'ye geldiğinizde, ifade özgürlüğünün ve örgütlenme özgürlüğünün birlikteliği özellikle medyada en önemli konu. Sendika meselesi... Ve ne yazık ki ben bu konuda üç cümle daha kuramayacağım, çünkü son derece karamsar buluyorum kendimi. Bir sendika var biliyorsunuz, bu sendikaya TRT, Anadolu Ajansı çalışanları üye. Son bir kaç ayda bazı arkadaşlarımız üye oldular ama bu toplu pazarlık hakkı olmayan, çalıştığı medya kuruluşunda bir karşılığı bulunmayan bir üyelik. Bu üyelik nasıl harekete geçirilecek, Avrupa Birliği ilerleme raporunda buna da dikkat çekiliyor. En önemli meselelerden biri bu. Hani çöp haberi demiştim ya çöp haberi yapabilmen için senin arkanda bir şey olması gerekiyor. Yani işten atıldığında yan masadaki arkadaşının gözyaşları seni kurtarmıyor. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir başka ayak okur, dinleyici, izleyicilerden oluşuyor. Bu kitlenin, hak ve özgürlüklerine sahip çıkması gerekiyor değil mi? Burada bir aksaklık var, yani bu ayakta ciddi bir aksaklık var Türkiye'de. Bir dolu toplantı bunu konuşuyoruz.; medyanın denetimi, vs… Birkaç gazetede ombudsmanlar var. Bu yeni ve önemli bir adım elbette… Yararları yok mu? Var, yine de halen çok şekilsel kaldıklarını da görmek gerekiyor. Ve okurda tek tek şuur yaratmamızın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Hani bir kişinin hareketiyle ne olacak dememek gerekiyor. Öfkelendiğimizde radyoya, televizyona, gazeteye telefon açmalıyız, bir elektronik posta göndermeliyiz. Bütün bir yayın politikasını değiştirmesi tabii ki mümkün değil, ama bunların yapılması da önemli olabilir. Bazı şeyleri bu kadar serbest atmak, serbest yalan yazmak, serbest hakaret etmenin biraz önünü kesmenin yollarından biri gibi.. Medyanın dönüştürülmesi anlamında, bazı şeylerin değiştirilmesi anlamında bunların önemli olduğunu düşünüyorum. Bir de tabii bağımsız medyalar meselesi var. Bunlar da çok önemli ama Türkiye'de bunu da yapmak o kadar kolay değil. Biz 2000 yılından beri bu yolda çalışıyoruz.. Tabii bunu izleyenler, kullananlar, beğenenler ve en önemlisi katkı verenler hızla artıyor. Tabii ki bağımsız medyalarda sürdürebilirlik ve dolayısıyla kamu fonlarının önemli olduğunu söylemek gerekiyor. Bitmez tükenmez fon tartışmalarını sizler de burada üniversitede yaşıyorsunuzdur. Üniversitelerin yeterli araştırma fonları olsa, bağımsız çalışmalar için yeterli kamu fonları olsa şu anda başka şeyleri de tartışıyor olabiliriz. Yani Türkiye'de kamu fonları, bizim vergilerimiz nereye gidiyor? Mesela TRT'ye gidiyor kamu yayını anlamında ve biz TRT'yi denetleyemiyoruz, denetleyemediğimiz gibi neredeyse seyretmiyoruz bile. Yani zaten seyretmediğimiz için de denetlememiş oluyoruz. Dünyanın kimi yerlerinde görülen okur örgütlenmelerinin bu tür durumlarda ciddi olarak denetim yapabildiklerini görüyoruz. Bütün bunları düşününce ben aslında "yasal engellerin" en görünür olduğunu ve başa çıkmasının bu anlamda daha az zor olduğunu düşünüyorum. Başımıza yasalar nedeniyle çok dert gelse de… Zaten bütün bu süreçlerde, verilen mücadelenin katkısıyla, Avrupa Birliği'nin de hızlandırıcı gücüyle bir dolu iyileştirici atılım da yaşadık.

Erdal Doğan: "Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" denilen bir madde. Burada şöyle diyor: Maddede kısa ve öz olarak diyor ki bir olayla ilgili olarak başlatılan soruşturma veya kavuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hakim, mahkeme bilirkişi ve tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü ve yazılı beyanda bulunan kişi altı aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bunu adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs adı altında düzenlediler. Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)'nde adil yargılamayla ilgili -sözleşmenin altıncı maddesi düzenliyordu bunu- onlarca kez yüzlerce kez mahkumiyeti var. Yani bu sistem bir kere adil değil. Yani hukuki düzen adil değil. Ama öyle bir tanımlamış ki: Bu düzen adil, sen teşebbüs ederek, onu eleştirerek gizli kalması gereken soruşturmayı etkiliyorsun. Kime açtılar bu davayı mesela?. Örnek vermek gerekirse bu gibi davalara: İsmet Berkan, Murat Belge, Hrant Dink. Hrant kendi davası ile ilgili basına demeç verirken, sanık olarak demeç verirken, yargılamayı etkilemeye teşebbüsten kendisine bir dava açıldı.

Bu madde biraz önce saydığım bütün maddelerin önünde sübop bir madde aslında. Çünkü bu madde diğer maddelerden yargılanan şahısları hiçbir şekilde yargılama sürecinde dillendirmeme maddesi. Sanık olan, mağdur olan, Taylan'ın da dediği gibi sanık-mağdur olan, devletin bu yargı araçlarıyla mağdur edilen şahıslar kendileriyle ilgili hiçbir yorum yapmayacak ve bu noktada avukatları dahi belki yargılanabilecekler. Bu madde de bunun önünde bir sübop. Kale kapısını tutan, bu sistemi tutan bir madde. Bizim hukuk fakültelerinde de öğretilen şöyle bir şey var: Yargı mekanizması kutsaldır. Adalet kutsaldır. Adalet demeyelim de müdafi savunma kutsaldır. Hiçbir şey kutsal değildir bu açıdan biraz hukukla ilgili sizlerin eğer hukukçu değilseniz bu kutsal denilen yerleri eleştirmeniz gerekiyor aslında. Ve bu, biz hukukçulara bırakılmayacak kadar önemli bir şey.

Bir hakta sanık ve mağdur olma potansiyelini taşıyan kişiler olarak vergi verip aidatını ödediğiniz bir kurumu eleştirmek ve sistemi eleştirmekle bu işe başlayabiliriz. Buna önce hukukçuların başlaması gerekir ama hukukçular çok tutucudur, avukatlar çok tutucudur. Özellikle avukatlar bazen savcılardan da tutucudur. Bu işi kimseye bırakmak istemezler. Daha çok teknik donanımla, teknik ifadelerle bu işi biz biliriz derler. İstisnalar vardır tabii genele yayamayız. Bu açıdan akademisyenlerin, öğrencilerin, yurttaşların, vatandaşların hepsinin bu eleştiri hakkını bilmesi gerekir ve yayınla, yazıyla, sözle bir şekilde sınıflarda eleştirilmesi gerekiyor. Yargının bu şekilde kutsallığa bürünmesi birçok şeyi tartışmamızı da engelliyor. Sanığın kendisinin yargıyı etkilemesi gerekir. Sanık mahkemeyi etkileyecek ki kendisiyle ilgili adil bir karar çıksın. Onun bile eleştirilerini yargı konusu yapabilen bir düzenle karşı karşıyayız. Onun için yargının bir kere bu davaları ve bu davaları açan savcıları hedefe alması lazım. Yargılanan sanıkları da çok ikna edemiyoruz. Çünkü onların da bir şekilde ikna olmaları gerekiyor. Bu türden gerekçelerle dava açan savcı hakkında gerekirse hemen hem cezai hem hukuki davalar açılması gerekiyor. Bu noktada da bir takım çekingenlikler var. Kimse savcıyla uğraşmak istemiyor. Bitsin diyor benim mahkemem orada. Ondan sonra böyle kalsın hiç ellemeyeyim. Bu noktada da belki gruplar olarak suç duyurularında bulunulabilir. Bu bir yöntemdir. Bugüne kadar yapılan yöntemlerden birisi davaya katılmaktı. Ama bir de savcıları ve yargıçları yargılamak açısından ihbar edilebilir. Çünkü bunlar dokunulmaz insanlar değillerdir. Bunların da biraz sorgulanması gerekiyor. Mesela namus cinayetleriyle ilgili başvuruların biraz üzerine gidildi. Bu namus olgusuyla ilgili adımlar atıldı.

Açıkçası yargıya dokunmamız gerekiyor. Yargıya izleyici olarak ya da ileride olabileceğiniz potansiyel sanık durumuyla değil, gerekirse yazı yazarak gerekirse sorarak yargıya biraz müdahale etmeniz gerekiyor. Yargıya dokunmamız gerekiyor.

Soru: Yasalardan etraflıca bahsettiniz. İçtihatlar ne yönde gelişiyor son bir senedir?

Erdal: Mesela Atatürk'ün o veciz sözünü kullanarak Hrant Dink Ermeni diasporasını eleştirmişti kendi gazetesinde. Onunla ilgili bir dava konusu oldu TCK 301'den. Temyiz aşamasında ben kendisine yardım etmiştim. O davada ilginçtir hukuk bitti. Bütün hukuk şuuru, yargıtayın kendi şuuru da kapandı ve o Yargıtay Ceza Genel Kurulu -ki yargının tepesidir- toplandı ve temel ceza hukuku ilkelerini çiğneyerek yani bir yazıyı bütün halinde değerlendirmek ve bu yazının kimi eleştirdiğine bakmak gerekirken aynı burdaki yerel yargı gibi diğer yazıları okumam gerekmiyor dedi ve kanı dondurarcak bir karar çıktı Yargıtay Genel Ceza Kurulu'ndan. Kendi hukuki namusunu kurtaran bazı yargıçlar buna şerh düştüler. Ama yargının da Türkiye'de geldiği sınır maalesef belli olabiliyor. AİHM'e gidip yine bozulup geri gelecek ama Türkiye'nin sınırlarını belirlemesi açısından önemli. Gerekçesinde diyor ki "Her ülkenin kendine göre değerleri vardır. Öyle ülkeler vardır ki bayrağından şort yaparsın hoşgörür; öyle ülkeler vardır ki ineğine dokunursun infaal yaratır; öyle millet vardır ki kan dedin mi ecdadının akıttığı oluk oluk şehit kanı gelir; öyle millet vardır ki akla bu toprakların her santiminde bulunan ecdad kanı gelir. Bu toprağın her karesi kanla sulanmıştır." Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu karara imza attı. Bu algılamayla sokaktaki bir vatandaşın algılamasının yerine geçerek böyle bir karar verdi. Bu milliyetçilik sadece Ermeni meselesinde değil Kürt meselesinde de böyle. Kürt örgütlenmelerinden yargılanan şahısların Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)'ndeki tahliyeleri, tutuklanmaları veya bunlarla ilgili cezalar çok ilginç. Sol örgütlere göre bile değişiyor. Böyle bir ayrım bile var yani. Görünür bir şekilde ayrım var. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ve dokunulmaz meseleleri: Ermeni sorunu, Kürt sorunu, bir de laiklik meselesi. Ve bu üç husus Türk savcılara, Türk yargıçlara çok güzel işlemiş, avukatına da işlemiş, katibine de işlemiş, polise zaten işlemiş. Bu şekilde gerekirse kendi verdiği hukuku da çiğneyebilir.

Biraz önce dediğim gibi biraz yargıya dokunacaksınız. Sizler dokunacaksınız çünkü hukukçuların buna dokunması kendi muhafazası içinde kalıyor. Biraz da okur yazar kişinin nasıl dokunabileceğini, yargının nasıl eleştirilebileceğini sorması gerekiyor çünkü yargı eleştirilirse bir noktaya gelir; çünkü vatandaşın o kuruma sahip çıkması, sahip derken düzeltmesi gerekir. Çünkü kutsal bir mekanizma değil orası. Kendini yargıçlar her ne kadar tanrısal bir konumda görüyorsa, avukatlar ve savcılar o tanrısal boyutun bir parçası olabiliyorsa bu cübbe hiyerarşisinin ötesinde dokunabilmelisiniz sivilleştirmek açısından.

Soru: Türkiye'de Avrupa Birliği sürecine rağmen çok daha ağırlaştırılmış yeni yasalar çıkabiliyor. AB'de de düşünce ve ifade özgürlüğüne dair durumun ne olduğuylailgili görüş almak isterim.

Nadire Mater: Esas olarak yasal düzenlemeler çerçevesinde bakıldığında Türkiye'den tabii çok daha ileri bir durumda. Medyada sendikalaşma ve örgütlenme meselesi Türkiye'den çok daha ileri durumda. Bu tabii çok önemli bir güvence. Ama orada da hem küreselleşme hem Avrupa Birliği'nin kendi ideolojisi, mantığı çerçevesinde bakıldığında giderek sendikalaşma bütün alanlarda olduğu gibi medya alanında da zayıflıyor ve bunlar da genel olarak otosansür bazında olayı etkiliyor. Bizde yasalar var, davalar açılıyor sonra beraat edebiliyoruz. Büyük olasılıkla da beraat edeceğiz diye bakıyoruz ya da ertelenmiş cezalar. Ama söz gelimi, benim bildiğim kadarıyla, açılan davayla beraat eden dava arasındaki oran Fransa ve Türkiye arasında büyük bir farklılık gösteriyor. Orada insanların sahiden cezalandırılma olasılığı çok yüksek ise dava açılıyor. Öyle rasgele durmadan davalar açılmıyor. Ama medyanın genel olarak çalışanların hakları açısından, örgütlenme açısından... Ve tabii ki medyanın sahiplik meselesi... Dünyanın her yerinde sermayenin konsantrasyonu var ve aşağı yukarı -şimdi rakamları yanlış telaffuz etmek istemiyorum ama- yirmi kadar büyük medya grubu bütün dünyayı kontrol ediyor. Ondan sonra onların taşeronları diyebileceğimiz gruplar var. Böyle bakıldığında zaten tek merkezli bir haber yayma örgütüyle karşı karşıyayız neredeyse. Bunun da ne kadar ciddi bir sorun olduğunu uzu uzun düşünmek gerkiyor ve görüyoruz da. "Düşmanlar var, dostlar var" terminolojisiyle askerileşmiş medyayla, "biz" ve "öteki" diye ayırılan dünyalarıyla, erkek duruşuyla bütün bunlar esasında medyanın bütününü farklı düzeylerde de olsa tanımlamamıza yardım edecek unsurlar diye düşünüyorum. Türkiye'de nasıl oluyor? Üç tane grup Türkiye'yi kontrol ediyor. Geçenlerde İsmet Berkan yazmıştı. Okudum, okudum yazıyı gayet heyecanlı... Yerel medyayı savunuyor diye. Sonra diyor ki Radikal yerel yapalım. Yani yerel medya lazımsa onu da büyük medya yapacak. Böyle bir durum var. Alın CNN'i: CNN International, CNN ABD, CNN Espana, CNN Türk. Geçenlerde de galiba CNN Fransa başladı. Şimdi böyle bir dünyayla karşı karşıyayız. Bütün bunlara baktığın zaman insan sahiden çok ürküyor ve yapılacak çok şey var diye düşünüyor. Ama bu dağınıklıkta nasıl yürüyebileceğiz, neler yapacağız... Ben umutlu olmak istiyorum ama bu o kadar da kolay değil gibi.

Erdal Doğan: Biraz önce okuduğum kararların bir kısmı, çoğu aslında Avrupa'dan gelen kararlar ve Avrupa'dan gelen kararlarla birlikte üç Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatları. Şimdi orada 9. ve 10. madde örgütlenme usulüyle ilgiliydi. Hassas bir şekilde değerlendiriyor Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bağlamında. Çünkü ifade özgürlüğü hassas konulardan birisi. Çeşitli müdahaleler daha farklı şekillerde, yani Nadire Hanım anlattı, tekel yapılanmasıyla birlikte yaptırım şeklinde orada da sürüyor. Ama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin üç dokunulmaz kıstası var mesala: yaşam hakkı, kölelik ve işkence. Bence bu düşünce ve ifade özgürlüğünün de bunların istisna tanınmayan, tanınması gereken bir parçası olması gerekiyor. Ama orada da bu ayrı tutuluyor. Ama her zaman kamu güvenliği ve olağanüstü hallerde, mesela türban meselesinde, gerektiği noktada yasaklama getirilebileceğinin işaretlerini verdi. Türban meselesinde Türkiye'ye bir olasılık verdi. Refah partisinin kapatılmasında da haklılık bularak aynı şeyi verdi. O jakoben anlayışı ipuçlarını alttan verdi. Bunlarda Türkiye'den giden kararlar da kendisini çok gösterdi ve bu iki karar da çok önemlidir Avrupa İnsan Hakları sürecinde, ama Türkiye'deki husus açıkladığımız manzara içerisinde daha vahim bir hal anlatıyor. İşte Türkiye'nin seksen doksan yıllık cumhuriyet tarihinde, onun öncesinde Osmanlı yapılanmasında çok açık bir durum var düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda. Her şeyi etkileyen ve birçok konuşmacımzın da dikkatle altını çizdiği askerlerin Türkiye'deki etkisi. Türkiyede birçok şeyi biçimlendiriyor. En basit yönetmeliğin bile yapılanmasında etkilerini söyleyebilirim size. Ve bu şahısların hiçbir sorumlulukları yok. Mesela Genelkurmay Başkanı'nın Türkiye'de yargılanma mercisi yok. Yargılama mevzuatı yok. Cumhurbaşkanı'nı yargılayabiliyorsunuz herhangi bir nedenden dolayı, bir numaralı denilen adamı. Ama Genelkurmay Başkanı'nı yargılayabilecek bir mevzuatın olmadığı bir Türkiye'de düşünce ve ifade özgürlüğünden bahsediyoruz. Bir hafta önce bir gazete, Özgür Gündem gazetesini hedef gösterdi üç gün sonra kapatıldı on beş günlük. PKK'nin partisi diye bahsedilen bir partinin yakında kapatılma olasılığı güçlü bir şekilde. Yani böyle bir fütursuzluk, böyle bir ortam içerisinde biz hukuktan bahsediyoruz. Onun için yargıya dokunmak lazım. Yani yargıyı sarsmak lazım. Ve askeriyenin bu noktadaki sorumluluklarını. Çünkü iki yargı biçimi var: Bir askeri yargı. Onlarla AİHM ilgileniyor. Şu son dönemde sivil kişilerin askeri yargıda yargılanması önlenmiş oldu. Ama bugüne kadar halen varlığını sürdüren bir askeri yargı sistemi var Türkiye'de. Bir de sivil yargı var. Ama sivil yargı da asker kafasıyla düşünüyor yine. Avrupa'da da çok pür değil ama birçok noktada bu standartın epeyce bir yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Nadire Mater: Şunu söylemeyi unuttum. Belki de en önemlisi oydu bence. Avrupa'da, dünyanın başka bir yerinde rejimler kendilerini tehlikede gördükleri anda uyur gibi olan yasal düzenlemelerini tabii ki hemen har