Düşünce ve İfade Özgürlüğü
Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Kültür Sanat Grubu'nun
18 Kasım 2006 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall'de
avukat Erdal Doğan, gazeteci Nadire Mater, İnsan Hakları Derneği
Güneydoğu-Doğu Anadolu Bölge Temsilcisi Mihdi Perinçek ve çevirmen
Taylan Tosun'un katılımıyla düzenlendiği; moderatörlüğünü Fahriye
Dinçer'in yaptığı "Düşünce ve İfade Özgürlüğü" panelinde yapılan
sunumların ve yürütülen tartışmaların metnidir.
Fahriye Dinçer: Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Kültür
ve Sanat Grubu olarak size ve konuşmacılarımıza hoş geldiniz diyorum.
Panelimizin başlığı, bildiğiniz gibi, "Düşünce ve İfade Özgürlüğü".
Son dönemde bu konu pek çok platformda, medyada tartışılmaya başladı.
Tabii farklı veçheleriyle tartışılıyor. Biz de bugün, burada, o
veçheleri biraz daha genişletmek istiyoruz. Bu konunun gündemde
biraz daha net olarak yer alması, aslında Türk Ceza Kanunu (TCK)'nun
301. maddesiyle birlikte ve Terörle Mücadele Yasası (TMY)'nın onaylanmasından
sonra ağırlık kazanmaya başladı. Bunu takip eden son derece görünür
davalar da aslında süreci hızlandırdı. Bir çoğunu siz de biliyorsunuz:
Perihan Mağden, Elif Şafak, Orhan Pamuk gibi isimler TCK'nın 301.
maddesinden yargılandılar. Bu davaların bir kısmı beraatla neticelendi.
Bir kısmı hâlâ sürüyor. Tabii bu beraatla neticelenme birçok insanda,
özellikle de ifade ve düşünce özgürlüğünün önündeki kısıtlamaların
ortadan kalkması gerektiğini düşünen kesimlerde, belli bir memnuniyet
havası yarattıysa da aslında olayın boyutunun dar bir yerde kalmasına
neden oldu. Dolayısıyla biz bugün, o darlığı biraz açmaya gayret
edeceğiz.
Boğaziçi Üniversitesi'nde böyle bir etkinliği düzenlemenin elbette
ki genel olarak düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına
karşı durmak gibi bir talepten şekillendiğini söylemek mümkün. Bir
de onun ötesinde Boğaziçi Üniversitesi mezunlarının bir kısmının
da aynı yasaların mağduru olması gibi bir durum var. Örneğin Taylan
Tosun, kendisi de Boğaziçi Üniversitesi mezunu ve bu meselenin bir
mağduru olarak zannediyorum konuşmasını biraz bu eksende şekillendirecek.
Onun ötesinde böyle bir yasanın varlığı hâlâ devam ediyor. Bir
takım davaların beraatla sonuçlanması aslında bu yasaların geçersiz
olduğunu göstermiyor bize. Onlar hâlâ var ve mevcudiyetini sürdürmesi,
bizim farklı şeyleri sorgulamamızı gerektiriyor. Örneğin bunlar
varlığını sürdürdükçe yayın alanında çalışan, üniversitede çalışan
birçok insan, örgütlenme özgürlüğünün önemli olduğuna inanarak bu
alanda çaba gösteren birçok insan hâlâ ciddi kısıtlamalarla karşı
karşıya ve bu durum, aslında büyük ölçüde otosansürle sonuçlanabilen
bir noktaya gelebiliyor. Bu noktada Nadire Mater biraz daha açık
şeyler söyleyecek zannediyorum.
Bizim medyada gördüğümüz, bildiğimiz davaların dışında, bizim
bilmediğimiz çok fazla durum var. Özellikle Türkiye'nin doğusunda
ve batısında yasaların farklı yorumlanması ve düşüncesini ifade
etmek ve örgütlenmek isteyen insanların önüne farklı engeller çıkartılması
önemli bir konu ve bu konuda sayın Mihdi Perinçek biraz daha Doğu
ve Güneydoğu bölgesi üzerinden, daha ayrıntılı örneklerle açıklamalarda
bulunacak.
Son olarak, bir de bu yasaların hâlâ mevcudiyetini sürdürdüğünü
ve genel olarak insanların düşüncelerini formüle etmekten ve bunları
açıklamaktan çekindiğini biliyoruz. Bunun var olması, "görünürdeki
varlığının ötesinde arkasında nasıl bir zihniyet barındırıyor; nasıl
bir zihniyeti bizim gündelik hayatlarımızın içine sokuyor?" gibi
bir soru var. Dolayısıyla bu zihniyet meselesinin de tartışılması
bizim bugünkü panelimizin önemli bir hedefi. Avukat Erdal Doğan
biraz yasanın mahiyeti üzerinde durup evrensel normlar ve insan
hakları normları üzerinden yasanın nasıl değerlendirilebileceği
ve bizim gündelik hayatımıza etkileri üzerinde kısaca duracak.
Konuşmacıların hepsi yirmi dakika civarında kendi konuşmalarını
yaparlarsa, onun arkasından da tartışmaları toplu olarak sürdürebiliriz
diye düşündük.
Bir de açıklama yapmam gerekiyor: Ömer Faruk Kurhan bugünkü konuşmacıların
arasında görünüyor. Fakat rahatsızlığı nedeniyle aramıza katılamadı,
dolayısıyla bir değişiklik yaptık. Taylan Tosun onun yerine katılımcılar
arasında yer alacak.
Öncelikle Nadire Mater'le başlıyoruz. Kendisi gazeteci ve Bağımsız
İletişim Ağı'nda (BİA) çalışmalarını sürdürüyor.
Nadire Mater: Öncelikle hepinize teşekkür etmek istiyorum. İfade
özgürlüğü gibi hepimizin canını sıkan, dinlemekten bıktığımız, yaşamaktan
bıktığımız bir konuda bir cumartesi günü buraya gelmek sahiden hoş
bir şey. Tabii Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Kültür Sanat
Grubu'na da ayrıca teşekkür ediyorum. Az önce de söylediğim gibi
sahiden bu konu artık çok sıkıcı bir hal aldı. Buraya gelirken düşündüm
de: "Ne konuşacağız?" "Konuşacak bir şey de kalmadı doğrusu" gibi
görünüyorsa da konuşmaya, yeni boyutlar kazandırmaya, düşünmeye
ve bu doğrultuda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ben kendi adıma
otuz yıla yakındır gazetecilik yapıyorum. Bugün yine yolda düşündüm
yarım asırdır da okuryazarım. Kendimi bildim bileli ifade özgürlüğü
diye adlandırdığımız konunun başka adlarla ya da bu adla Türkiye'de
önemini koruduğunu, sürekli ihlallerden konuştuğumuzu; hapishanelerden,
yargılamalardan söz ettiğimizi ya da bunları yaşadığımızı biliyoruz.
Ben konuşmamda ifade özgürlüğü çerçevesinde son günlerde yayımlanan
Avrupa Birliği (AB) ilerleme raporunun bu bölümüne değinmek istiyorum.
Bizim BİA olarak Cuma günü yayımladığımız son üç aylık, Temmuz,
Ağustos, Eylül dönemine yönelik, ifade ve medya özgürlüğü raporundan
biraz söz etmek istiyorum. "Bunları aşmak için acaba neler yapılabilir?"
gibi bir konuya da değinmeye çalışacağım sonuçta. Bir reçetemiz
yok, tartışmaya devam ediyoruz. Avrupa Birliği (AB) İlerleme Raporu'nun
ifade özgürlüğü ile ilgili bölümünde çeşitli başlıklar vardı: Örgütlenme,
toplu pazarlık hakkı, TRT ve Radyo Televizyon Üst Kurulu'nun (RTÜK)
bağımsızlığı meselesi, Türkiye Cumhuriyeti devleti organlarına hakaret,
yani 301, Türkçe dışındaki yayınlarda sınırlamalar. Bunların hepsinde
Türkiye'nin durumu ne yazık ki pek parlak görünmüyor. Ve değerlendirme
kısmında şöyle diyor rapor: "Şiddet içermeyen düşüncenin kovuşturulması
ve cezalandırılması, ülkede otosansür havasının yaratılmasına yol
açabilir." Bu tespit biraz problemli. Neden? Biz bunu zaten yaşıyoruz.
Derdimiz aslında bunu nasıl azaltabiliriz, ne kadar durdurabiliriz
gibi. Birkaç yıl geriye gitmek istiyorum, bir karşılaştırma anlamında.
11 Eylül'ün ifade özgürlüğü anlamında da dünyada ve dolayısıyla
Türkiye'de de etkisi oldu. Yine de Türkiye'ye etkisi görece az demeli
çünkü Türkiye'nin fazla etkilenecek hali kalmamıştı Sanki dünyanın
ifade özgürlüğü anlamında biraz daha iyi olan ülkelerindeki ifade
özgürlüğü seviyesi Türkiye seviyesine yaklaşmaya çalıştı gibi. Uluslararası
Gazetecilik Federasyonu IFJ'nin (International Federation of Journalists) 11 Eylül'den birkaç ay sonra yaptığı
bir çalışma dünyanın pek çok ülkesinde medyanın durumunun hiç de
parlak olmadığı, otosansürün varlığı ciddi bir şekilde ortaya çıktı.
O kadar kısa zamanda hızlı bir yasal düzenleme süreci yaşanamazdı
tabii, ama 11 Eylül'ün etkilerinin hemen televizyonda, gazetelerde,
radyolarda ortaya çıktığı birkaç ay içinde görüldü. Dünyaya bakıldığında
İskandinav ülkeleri bu anlamda göreli olarak en iyilerin başını
çekiyor. Finlandiya, İsveç ve Norveç'ten söz ediyorum. Bir gazeteci
olarak orada çalışmak sahiden insanı heyecanlandırabilir de… Ama
esasında otosansürden söz ediyorsak ben otosansürün tabii ki İskandinav
ülkeleri de dahil her yerde farklı düzeylerde yaşandığını söylemek
istiyorum. Biz gazeteciler olarak yurtdışına gittiğimizde, Türkiye
gibi karnesi bozuk bir ülkeden gelen gazeteciler olarak genellikle
gittiğimiz ülkelerdeki meslektaşlarımızın bizim için üzüldüğünü
görüyoruz. İfade özgürlüğü üzerine gerçekleşen bu buluşmaların diyalogdan
ziyade monolog olduğunu söylemek zorundayım ne yazık ki… Bu "çok
yazık siz Türkiye'deki gazetecilere" sözlerinde ifadesini bulan
bir ilişki tarzı. Bu durum tartışmalı ve sorunlu bir alan gibi geliyor
bana. İnsan bu tarza zaman zaman sahiden öfkeleniyor. Yani, gittiğin
ülkedeki meslektaşlarının ifade özgürlüğüne ilişkin sorunları yokmuş
gibi konuşuyorlar, paylaşmıyorlar, bizi dinleyip üzülüyorlar… Finlandiya'da
bir gazeteciyle konuşurken "Kürt meselesi", "Türkiye'deki ifade
özgürlüğü meselesi" vs. diye başlayıp devam ediyordu sohbet. Ben
de sohbet sırasında Finlandiya'da gazetecilerin durumlarını, sorunlarını
sordum. IFJ raporu onlar için iyi, puanları yüksek. "Bizim hiçbir
sorunumuz yok" dedi. İnanılır gibi değil! Ben de ona, "aslında her
ülkenin adı başka olsa da en az bir ‘Kürt sorunu' vardır" dedim.
Yani, üzerinde konuşulması zor, bir bin düşün bir söyle gibi "cızz"
alanlardan, gazetecinin hemen aklına geldiğince yazamayacağı durumlardan
söz ediyoruz. Üstelik Finlandiya da benim biraz bildiğim bir ülke,
çok yakın bir iki arkadaşım Finlandiyalı. Neyse, konuştukça, Finlandiya'nın
"Kürt meselesi"nin "Nokia" olduğu ortaya çıktı. Biliyorsunuz orası
bir Nokialand [Nokia ülkesi–yay. haz.] olarak da tanımlanabilecek
bir ülke. Yani bir nevi sahiplik durumu var. O dönemde -şimdi hâlâ
orada mı bilmiyorum- Nokia'nın en başındaki kişi 68 kuşağından,
zamanında öğrenci liderliği yapmış, çok aktif, çok solcu biri. Helsinki
Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri bir dergi çıkarıyor.
Üniversitelerinden bir dönem öğrenci liderliği yapmış, artık Nokia'nın
başında biriyle söyleşi yapmak hem hoş hem de olmazsa olmaz gibi
bir şey değil mi? Söyleşiyi yapan genç veya gençler söyleşiye izlenimlerini
de ekliyorlar. "İşte Nokia genel müdürü", Tom falan diye uyduruyorum
şimdi ismini, "şöyle hoş duruyordu, ama omuzları biraz dar gibi
idi." Buradan Nokia'nın başındaki kişi ya da başka birileri itiraz
ediyor. "Bunu nasıl yaparsınız, bu ırkçılıktır" diyor. Tabii buna
bir sürü şey söylemek mümkün, yani "normal bir omuzu olmamak ne
anlama geliyor?" diye. Tabii ki Finlandiya'da sözgelimi Nokia'yayla
ilgili herhangi bir şey yazmak konusunda yasal bir düzenleme yok,
ama herkes Nokia'yayla ilgili neyi ne kadar yazabileceğini biliyor.
O yüzden mesela "ifade özgürlüğü nedir, sınırları nelerdir?" diye
konuştuğumuzda yasal düzenlemeleri aşan durumlar da olduğunu çok
iyi biliyoruz. Siz de burada, akademi dünyasında araştırmalar yapıyor,
çalışmalar yürütüyorsunuz. Herhalde hepimiz neyi yapmamamız gerektiğini,
neyi yazmamamız gerektiğini çok iyi biliyoruz. Eğer bu bildiğimiz
üzerinden yaşarsak, hayatımızı böyle kurgular ve sürdürürsek sonuçta
yasalarla, rektörle, dekanla, müdürle, devletle başımız derde girmiyor.
Bu bir tercih de aynı zamanda. Ben Mehmedin Kitabı'nı yazdığımda,
herhalde biliyorsunuz, o zamanın 301'i olan 159'dan yargılanmıştım
ve gazeteci arkadaşlarımın pek çoğu benimle röportaj yaparken de,
özel sohbetlerimizde de "sen bu kitabı yazarken başına ne geleceğini
bilmiyor muydun, hiç düşünmedin mi, bunu niye yaptın?" manasına
sorular sordular. Bunu söyleyen arkadaşlarım da benzeri şeyleri
konuştuğumuz, benzeri şeyleri dert eden arkadaşlarımdı. Otosansür
esasen bizi öyle bir yakalıyor ki ben onu her yerde şöyle tarif
ediyorum: Aslında sansür daha baş edilebilir bir şey, çünkü sansürde
sınırlar çok belli ve sınırları genişletme mücadelesi veriyorsunuz,
kendiniz ve sizin gibi düşünenlerle birlikte. Ama otosansürde çok
tek başınasınız ve bir genişletmeden değil bir daraltmadan söz ediyoruz;
yani kendi kendimize "bunu da demesek olabilir, bunu da yapmasak
olabilir, bunu da yazmasak olabilir" dedikçe gittikçe konularımızın
daraldığını, hayatımızın bir anlamda tırnak içinde bir hayli "rahatladığını"
söyleyebiliriz. Bu yüzden, otosansür baş edebilmesi çok daha zor
bir şey. Tabii ki bu okurun haber alma hakkıyla da son derece ilgili.
Medyadan söz ederken ABD başkanlarından Thomas Jefferson'ın bir
lafı var, onu çok seviyorum. İki üç gün önce de Radikal Kitap'ta
Celal Üster de hatırlatmış. Diyor ki: "Bir gazetenin en yanlışsız
sayfası ilan sayfalarıdır." Bu gerçekten çok önemli, çünkü ilan
sayfalarında yanlış yapmak asla kabul edilemez, çünkü o ilanın parasını
alamazsınız. Ama gazetenin diğer sayfalarında dezenformasyon, mizenformasyon,
manipülasyon, hepsi sırayla yer alabiliyor. En önemlisi de bu otosansürün
yol açtığı yayımlanmayan haberler meselesi. Biz daha çok yayımlanan
haberlerden söz ediyoruz, çünkü yayımlanan haberler başımıza dert
açıyor. Ama yayımlanmayan haberlerin de en az yayımlananlar kadar
problem olduğunu, bunun üzerinde de düşünmek gerektiğini söylemeye
çalışıyorum. 1985'lerden itibaren biz, pek çok arkadaşımla birçok
medya projesi yaptık, "bir dergi çıkartalım, bir pazar gazetesi
çıkartalım, şunu yapalım, bunu yapalım" diye. Kimileri olabildi,
kimileri olamadı. Onları yaparken son on yıla kadar diyeyim, şöyle
bir şey yapıyorduk: Bir proje düşlüyoruz ama ama paramız yok. "Şuraları
nasıl olacak, buraları nasıl olacak?" diye konuştuğumuzda, nasıl
olsa muhabir arkadaşlarımızın hepsi Hürriyet'te, Milliyet'te, şurada
burada çalışanlar haber yapıyorlar, kullanılmayan haber öyle çok
ki… O zamanlar pek bilgisayar da yok. Haber olamayan, yani gazete
sayfalarında kendine yer bulamayan haber çöpe gidiyor. "Çöp haber"
diyorduk onlara. Her projede bir tane de bölüm vardı: Çöp haber
bölümü. "Biz çöp haberden çok besleneceğiz" diye düşünürdük. Ama
şimdi gelinen noktada, mesela bizim BİANET'te (
www.bianet.org ) "şu
haberimi yayımlamadılar, gönderiyorum, Bianet'te çıksın" diyen meslektaşlarımızın
sayısı fazla değil. Çünkü gazeteciler, haberciler hangi haberin
yayımlanabileceğini, hangi haberin yayınlanmayabileceğini, dolayısıyla
sorun yaratabilecek, yaratmayacak haberleri kestirebiliyorlar. Tabii
burada bir haberin yayımlanmayacağına dair son kararı veren bizim
kafamızda giderek büyüyen, bizi daraltan kendi otosansür mekanizmamız
değil mi?. Yani özgürlüklerin varlığının/yokluğunun ya da yasal
düzenlemelerin, sahiplik yapısı, devletle ilişkileri, çalışanların
örgütlenme düzeyi, dolayısıyla iş güvencesi ve editoryal bağımsızlığın
varlığının/yokluğunun ya da seviyesinin belirlediği bir ortamın
yarattığı ve beslediği bir mekanizmadan söz ediyoruz. Şu günlerde
en çok 301'den konuşuyoruz. Bizim Medya Özgürlüğü ve Bağımsız Gazetecilik
İzleme ve Haber Ağı (BİA) olarak Cuma günü Bianet'te yayımladığımız
2006 Temmuz-Ağustos-Eylül dönemi üç aylık İfade Özgürlüğü raporumuzda
son üç ayda 25 kişi hakkında 301'den dava açıldığı belirtiliyor.
Esasen hukukçu arkadaşlarımız burada konuşacaklar, ben onların alanına
pek girmek istemiyorum, ama şunu söylemek istiyorum: Bu davaların
çoğu bir şekilde beraatla sonuçlanıyor. Gidiyoruz, duruşmalara katılıyoruz,
destek oluyoruz yargılanan kişilere. Bu arada tabii, son dönemde
–Murat Belge'nin "Kerinçekler, Perinçsizler" diye tarif ettiği–
bir takım kişilerin suç duyuruları üzerine açılan davalar var. Bu
davalar da genel olarak beraatla sonuçlanıyor. Bu sürecin hepimiz
açısından çok ciddi bir tehdit oluşturduğunu ve otosansürü de güçlendiren
bir şey olduğunu düşünüyorum; çünkü düşünün: Radikal gazetesinde
çalışıyorsunuz ve 301'den İsmet Berkan'a dava açıldı. İsmet Berkan
bu ülkede, gazeteci olarak bakıldığında, elitlerin arasında yer
alan tepedeki gazetecilerden biri, Radikal gazetesinin genel yayın
yönetmeni. Radikal'deki genç bir muhabirin haber yaparken genel
yayın yönetmeninin başına geleni aklında tutması ihtimalini sizlere
bırakıyorum. Ya da herhangi bir yerel gazetede –belki 300–500 satıyor–
bir muhabirin herhangi bir şey yazmaya kalkarken İsmet Berkan'ı
Murat Belge'yi aklından geçirmesi sürpriz mi? Öte yandan haklarında
dava açılanlar, haberciler, yazarlar, insan hakları savunucuları
kendi işlerini yapacaklarına mahkemelerde dolaşıyorlar. Murat Belge'yi
düşünün, akademisyen, yazar, gazeteci… Belki bir roman yazacak,
belki bir araştırma yapacak. Bunun yerine mahkemelerle uğraşıyor,
geriliyor, gazeteciler telefon ediyorlar, röportajlar veriyor falan.
Sonuç olarak, kişi üzerinden gitmeyeyim burada, ama dava açılan
kişinin belli ölçüde hayatını da etkilediği için insan "benim başıma
bir şey gelirse bunu ne kadar karşılayabilirim, hapiste ne kadar
yatabilirim?" diye düşünebilir. Hem onun daha sonraki ürünlerini,
ifade tarzını, hem de onun gibi yazma eylemi içinde olan, düşünmek,
düşüncesini ifade etmek durumunda olan –tabii sadece Türkiye'den
bahsediyorsak bütün bir ülkeyi kapsıyor bu- insanlara "bir dakika"
dedirten bir şey var. Otosansür burada son derece kuvvetli bir şekilde
devreye giriyor. Rapordan söz etmek istiyorum. Bizim Cuma günü yayımladığımız
raporun başlığı "İfade Özgürlüğü İhlallerinde Ordu Gölgesi." Biz
şimdi "ifade özgürlüğü nedir?" tartışmasını birbirimize sorsak,
neler deriz? Bu ülkede, yazarken duraksadığımız konuların başında
tabii ki ordu geliyor. Orduyla ilgili bir şey yazmaya veya söylemeye
kalkıştığımızda, belki de on kere düşünüyoruz bir kere konuşuyoruz.
Kişiye bağlı, ama bir düşünmemiz gerekiyor. Düşünmeden, sözgelimi
Recep Tayyip Erdoğan'la ilgili konuştuğumuz gibi orduyla ilgili
konuşamıyoruz diyorum. Az önce söyledim, üç ayda 25 kişi 301'den
mahkemelik oldu. DGM'ler (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) biliyorsunuz
kaldırıldı, bunun yerine ihtisaslaşmış ağır ceza mahkemeleri geldi.
Bu mahkemelerde son zamanlarda 301'den isimlerini o kadar duymadığınız,
Sabahattin Karakurt, Hasan Kılıç, Milliyet gazetesinin Diyarbakır
bölge muhabiri Namık Durukan, Birgün gazetesinden Gökhan Gencay,
İbrahim Çeşmecioğlu, Özgür Gündem'den Birgül Özbarış yargılanıyorlar.
Bu adlarını saydığımız gazeteciler hakkında toplam 59 yıl hapis
isteniyor. Yeni TCK'nın yürürlüğe girdiği Haziran 2005'ten bugüne
toplam 65 kişi 301'den yargı önüne çıktı. Bu tabii bütün 301'leri
biz biliyoruz anlamına da gelmiyor; bunlar sadece kayıtları tutulabilenler.
Bunun yanı sıra, biliyorsunuz, yazın en çok okunan kitabı, çok kıymetli
bir çalışma olan İpek Çalışlar'ın yazdığı Latife Hanım biyografisine
de Atatürk'ü koruma kanununa muhalefetten dava açıldı. Nedir? İşte
deniyor ki Latife Hanım kitabında Mustafa Kemal çarşaf giymiş, evden
çıkmış; bilgiler, tanıklıklar bu doğrultuda. İtiraz şu: Mustafa
Kemal çarşaf giymez, giyemez. Çarşafı kadınlar giyer, ona giydiremezsiniz.
İkincisi o bir lider ve öyle gitmez. Zihniyete bakın! Siz burada
akademi dünyasında nasıl cumhuriyet tarihi araştıracaksınız, nasıl
biz yeni şeyler öğreneceğiz, nasıl tartışacağız? Bütün bunların
da önüne geçilmeye çalışılıyor. O zaman akademi dünyasında da muhtemelen,
bizim aynen haberlerimizi, yazılarımızı yazarken olduğu gibi, "acaba
burasını yazabilir miyiz?", "acaba burayı es geçelim mi?", "belki
on yıl sonra bu bilgiyi de ekleyebiliriz" gibi şeyler yaşanıyor.
Bu üç aylık dönemde 71 gazeteci de mahkemeye çıkmış. RTÜK (Radyo
Televizyon Üst Kurulu)'le bağlantılı şeyler var, bir takım operasyonlar
var. Sayıları sıralamak istemiyorum. Yani çok da parlak olmayan
bir durum var. Bizim raporda parlak olarak "şimdi de iyi haberler"
başlığıyla şunları yazmışız: Elif Şafak davası düştü, Orhan Pamuk
davası düştü, bunlara seviniyoruz. Bir dava açılıyor, bir beraat
ya da düşme olunca buna seviniyoruz. Bunun önüne nasıl geçilecek?
Ben gazeteci olarak bağımsız medyanın önemli olduğu üzerinde durmak
istiyorum. Fakat belki de bunu ikinci bölümde yaparız. Zamanım da
aşağıya yukarı doldu. Bu da başlı başına bir konu. Bağımsız medyanın
ne olduğu, bunu nasıl hayata geçirebileceğimiz, otosansürden, yasal
düzenlemelerden, bir dolu tehditten nasıl kendimizi kurtarıp bunlarla
başa çıkacağımızı birazdan ikinci bölümde tartışırız diye düşünüyorum.
Teşekkürler.
Fahriye Dinçer: Çok teşekkür ederiz. Şimdi sözü Taylan Tosun'a
veriyorum. Taylan Tosun Boğaziçi Üniversitesi mezunlarından. Aram
Yayıncılık'ta çevirmen ve editör olarak çalışıyor. Kendisine açılan
davayla da bağlantılı bir şekilde kendisini ifade özgürlüğü mağdurları
arasında tanımladı. Dinliyoruz.
Taylan Tosun: Ben iki temel eksen üzerinden gitmeye çalışacağım.
Aslında aynı temel eksenin iki ayrı parçası olarak düşünülebilir.
Birincisi, Türkiye'de ifade özgürlüğünün kapsamı, yani yarattığı
mağdurlar bakımından kapsamı. İkincisi de, yasal bakımdan tartışılanın
veya kamuoyuna yansıyanın ötesinde çok daha kapsamlı bir sorun olduğu.
Nadire Hanım biraz değindi aslında… 301 malum, başka maddeler de
var. Ben iki kitaptan dolayı yargılanıyorum. Birisinde çevirmen
olduğum, ikincisinde de editör olduğum için yargılanıyorum. Birisi
Noam Chomsky'nin Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği
adlı kitap. Biraz önce Nadire Hanım'ın bahsettiği gibi medyanın
kendisine nasıl otosansür uyguladığını anlatan bir kitap. Diğeri
de Türkiye'nin 90'lı yıllarda Amerika'dan silah alımlarını ve Türkiye'de
işlenen insan hakları ihlallerini anlatan bir kitap. İkisinde de
301'den yargılanıyorum. Savaş Ganimetleri'nde –diğer kitabın adı
bu– Atatürk'e hakaretten, Noam Chomsky'nin kitabında da 216'dan
yargılanıyorum. 301'i biliyorsunuz. Atatürk'e hakaret şöyle gerekçelendiriliyor
iddianamede: Savaş Ganimetleri kitabında, Atatürk'ün milliyetçiliğinin
faşizmin bir versiyonu olduğu söyleniyor. 216. madde de halkı kin
ve nefrete teşvik etmek, dinsel, etnik vs. temellerde halkı birbirine
karşı kışkırtmak; bunu yaptığınızı varsayarak sizi cezalandırmaya
çalışan bir madde. Her iki kitap da Türkiye'deki insan hakları ihlallerinden
ve bunun sistematik bir şekilde yapıldığından bahsediyor. Örneğin
Noam Chomsky'nin kitabında 90'lı yıllarda Türkiye'de sistematik
bir etnik temizlik yapıldığı, hatta Kürtlere karşı soykırıma varan
uygulamalar olduğundan bahsediliyor ve 301'in konusu oluyor. Ona
birazdan değiniriz, ama sanıyorum 301 Türkiye'de bir kaza değil.
Yani çok da kaza olarak veya bir rastlantı sonucu olarak oraya konmuş
bir madde değil. Aslında 301, eski 159. madde. Avukat Erdal Bey
veya Mihdi Bey daha iyi bilir, ama çok az değişiklikle, yani eski
Osmanlıca'dan yeni Türkçe'ye çevrilmiş. 159. madde, yanlış biliyorsam
Erdal Bey düzeltsin lütfen, 141, 142'nin olduğu ceza kanunda geçiyor;
yani İtalyan faşizminden alınan bir madde. Tek parti döneminden
gelen bir madde ve 2005 yılında TCK'da reform yapıyoruz denirken,
aslında öztürkçeleştirilerek 301 ismini alıyor. Çok eskiden beri
olan bir madde ve size şunu yasaklıyor: Devleti sistematik olarak
eleştiremezsiniz, sistematik insan hakları ihlalleri yapmakla veya
başka bir şey yapmakla eleştiremezsiniz. Şunu söyleyebilirsiniz:
"Şu güvenlik güçleri şu köyde yaptıkları operasyon sırasında şöyle
bir insan hakları ihlaline yol açmıştır" diyebilirsiniz, yani münferit
eleştiriler yapabilirsiniz. Ama sistematik bir eleştiride bulunamazsınız.
Örneğin Ermeni meselesinin 301'e takılmasının nedeni büyük ölçüde
bu. Aram Yayıncılık'ın burada durumu aslında ilginçtir. Aram Yayıncılık
ikisi arasında duruyor. Yine Noam Chomsky'den, Rızanın İmalatı kitabından
bahsedersek, burada aslında iki tür kurban vardır, kitabı okuyanlar
bilirler. Bir, "değerli kurbanlar" vardır. Bir de "değersiz kurbanlar"
vardır. Medyada ve AB çerçevesindeki ilişkilerde ortaya çıkan aslında
değerli kurbanlardır. "Değerli kurbanlar" Noam Chomsky'nin Amerikan
medyası için geliştirdiği bir kavram. O zaman sosyalist sistem varken
sosyalist ülkelerde işlenen ağır insan hakları ihlallerine dikkat
çekmekte Amerikan medyası çok başarılıdır. Mesela Polonya'da bir
rahip öldürülür; ne şekilde öldürüldüğünü, ne şekilde katledildiğini
bütün ayrıntılarını okuyabilirsiniz. Örnek olarak da onu verir.
Ama Amerika'nın kendi bölgesinde, örneğin Orta Amerika'da, Türkiye'de,
kendi nüfuzu altında yer alan ülkelerdeki kurbanlara –onlar da kurban
olmasına rağmen– yer verilmez veya çok az yer verilir. Aslında kurban
kurbandır, ama biraz da mizahi bir şekilde, "worthy"/"unworthy",
yani "değerli"/"değersiz kurban" der. Aram Yayıncılık Türkiye'de
medya alanında ikisi arasında durmaktadır. Bazı yurtdışı ilişkileri
vardır, çevirdiği yazarlar nedeniyle. Ama aslında Aram Yayıncılık'ın
22 tane davası vardır. Bazı davalar değersiz kurban kategorisine
girdiği için medyanın ilgisini çekmez. Ama Noam Chomsky gibi yazarlar
söz konusu olduğunda onlar değerli kurbanlardır. Bu davalarda Aram
Yayıncılık olarak biz daha çok kitaplar aracılığıyla biliniriz.
Bunun Türkiye'de ifade özgürlüğü mücadelesini engellediğini, en
azından zayıflattığını düşünüyorum. Aslında burada medyanın yapmak
istediği –ana akım medyayı kastediyorum- yani ana akım medyada ve
AB raporlarında geçtiği kadarıyla kurulmaya çalışılan şöyle bir
şey: Belirli bir kesimi öne çıkarmak. Tabii bunlar değerli insanlar,
belli riskleri göze alıyorlar, Orhan Pamuk gibi mesela; ama sorun
o değil. Onları öne çıkarmak ve belli bir kesimi de tecrit etmek,
onlara "terörist yayıncı", "terörist gazeteci" muamelesi yapmak.
Mesela Orhan Pamuk iyi bilinen bir vaka, Elif Şafak iyi biliniyor,
Hrant Dink iyi biliniyor. Bundan sonra Aram Yayıncılık ve Belge
Yayınları çerçevesinde değerlendirebileceğimiz Ragıp Zarakolu geliyor.
Bir de onun altında bilinmeyen kurbanlar, değersiz kurbanlar vardır.
Mesela Ahmet Önal vardır, Peri Yayınları'nın sahibi, Kürt yayınevi,
hakkında 25 tane dava vardır. Ama görülmez, gözükmez yani. Evrensel
Yayınları'nın sahibi Songül Hanım var mesela. Sadece bir iki isim
veriyorum. Tohum Yayınları'nın sahibi var. Mardin'in Nusaybin ilçesinde
Mavi ve Kent diye bir gazete çıkartan bir insan var. Mesela bir
yıl altı ay hapse mahkum olmuş. Atılım gazetesinde çalışanlara son
dönemde bir operasyon yapıldı ve bu insanlar gazeteci olmalarına
rağmen, ki onlar da ifade özgürlüğü kurbanı, ama TMY kapsamında
yargılanıyorlar. Yeni çıkan TMY'de böye bir madde var: Sakıncalı
görülen hallerde avukatların dosyalara erişimi hakkı sınırlandırılıyor.
Altı ay dosyaya gizlilik kaydı konmuş durumda ve altı aydır dosyaya
ulaşamıyorlar, yani bu insanların neden yargılandığı belli değil.
Guantanamo benzeri bir sistem var aslında. Ama bu vakayı çok göremezsiniz,
medyada göremezsiniz, başka yerde göremezsiniz. Bunlar değersiz
kurbanlardır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Burada aslında yapmamız
gereken yayıncılar olarak ya da bu işin içindeki insanlar olarak
veya insan hakları savunucuları olarak mümkün olduğu kadar bu kapsamı
gözler önüne sermek. Aslında Türkiye'de çok fazla kesimin, çok değişik
kesimlerin ifade özgürlüğü mağduru olduğunu gözler önüne sermek.
Yapmamız gerekenin bu kesimlerin daha birleşik, daha bir dayanışma
içinde mücadele etmesine ve aslında bu tecrit etme oyununa gelmemeye
dikkat etmek, özen göstermek olduğunu düşünüyorum. Bu bahsettiklerim
yayın alanında çok fazla görünmeyen vakalar. İlginçtir, Türkiye'de
ifade özgürlüğü sorunları yayıncılık alanıyla sınırlıymış gibi bir
düşünce vardır, niyeyse? Bu çerçevede kapsamı biraz daha genişletip
Doğu-Güneydoğu bölgesine baktığımızda, Mihdi Bey birazdan söz edecek
herhalde, ilk dokuz ayda ifade ve örgütlenme özgürlüklerini kullandıkları
için insanlara açılan 1.400'e yakın dava veya soruşturma var. Dile
kolay, 1.400 soruşturma ve dava. Bunun içine haklarında soruşturma
açılan üniversite öğrencileri giriyor, İnsan Hakları Derneği (İHD)
yöneticileri çok fazla giriyor. İHD yöneticileri veya üyeleri hakkında.
zaten bir insan hakları mağduriyeti olmuş, bu mağduriyeti açıklarken
bir de dava açılıyor. Mesela en son Diyarbakır İHD başkanı hakkında
bir mahkumiyet kararı çıktı, iki sene altı ay. 301'den cezalandırılmadı,
ben gazetede haberi okudum. "Zaten hep 301'i tartışıyorsunuz" diye
biraz da sitem ediyordu. TCK'da 220. madde diye bir madde var. Bu
madde örgütün propagandasını, örgütün amacının propagandasını yapmakla
ilgili. Ondan dolayı mahkum edildi. Yine dava açılan bu kişiler
arasında Demokratik Toplum Partisi (DTP) üyeleri var, sivil toplum
kuruluşları üyeleri var, çok geniş bir kesim var. Mesela Barış Anneleri
İnisiyatifi onar ay ceza aldılar. Bölgede özellikle sendika üyeleri
veya demokrasi platformu üyeleri hakkında yine böyle yoğun bir dava
veya soruşturma açma durumu söz konusu. Biraz daha kapsamı genişletelim.
Bölgeyle ve Kürt sorunuyla bağlantılı olan tarafı vurguladıktan
sonra Türkiye'de şiddet gören, özelikle devlet kurumlarından şiddet
gören kadınların durumuna bakabiliriz. Eren Keskin hakkında açılan
davayı biliyoruz, Türkiye'de gözaltında tacize ve şiddete uğrayan
kadınlar hakkında bir şey söylemek bile suç oluyor zaten. Onların
durumunu kamuoyuna yansıtmak bile suç kabul ediliyor. Biraz daha
farklı bir kesime gidelim. Mesela Aleviler olabilir, Ermeniler olabilir,
etnik azınlıklar olabilir. Bu insanların kendi sorunlarını vurgulamasının
yolu da aslında büyük ölçüde kapalı. Farklı cinsel tercihlerde bulunanlara
bakalım. Eşcinseller, travestiler, o kesimi de ele aldığımızda –örneğin
Kaos GL dergisinin toplatılması olmuştu– ifade kanalları sürekli
olarak tıkalı. Vicdani retçilere gelelim. Vicdani ret zaten Türkiye'de…
Hangi madde kapsamına giriyordu? Halkı askerlikten soğutmak Siz
daha vicdani ret kararınızı açıklarken, askeriyenin dışında, ifade
özgürlüğü çerçevesine, Türk milletini askerlikten soğuttuğunuz için
otomatikman o yasa kapsamına giriyorsunuz. Dolayısıyla aslında ben
ifade özgürlüğü konusunda Türkiye'nin karnesinin zayıf olduğu düşüncesine
pek katılmıyorum. Türkiye'de ifade özgürlüğü sorunu demokratikleşmeyle
ilgili bir sorun. Türkiye'de çok köklü bir sorun, Cumhuriyet'in
kuruluşundan beri gelen bir sorun. İfade özgürlüğü sorununu, bir
ülkenin insan hakları siciline bakarken olması gerekenin altında
veya belirli eksiklikleri olan, durumu kötü olan bir karne gibi
değerlendirmektense bence şöyle değerlendirmekte fayda var: İnsan
hakları felsefesi hakkında çok fazla bilgim yok, ama aslında ifade
özgürlüğü bir şey için var. Mesela yaşama özgürlüğü gibi değil.
Yaşama özgürlüğünün bir amacı olması gerekmez, kimse ihlal edemez
ya da vücut bütünlüğünü kimse ihlal edemez. İşkence yasaktır ve
işkence görmemek bir insan hakkıdır. Ya da konut dokunulmazlığını
da örnek gösterebiliriz. Ama ifade özgürlüğü bir şey için kısıtlanıyor.
Türkiye'de çok fazla sorun olduğu için: Kürt sorunu olduğu için,
Ermeni sorunu olduğu için, demokratikleşme meselesi olduğu için,
ordu –ordu demeyeyim de– ordunun başında olduğu militarist sistem
olduğu için kısıtlanıyor. Ve buna çok fazla rastlantı olmasının
ötesinde, bir karne zayıflığı olarak algılamanın ötesinde bakmakta
fayda var. Nitekim, Amerika'da 1960'lara kadar benzer sorunlar yaşanıyor.
Yani oralarda da ifade özgürlüğü kolay kazanılmıyor. Çünkü ifade
özgürlüğü bir toplumun normal sisteminin değişik yönlerini, bu erkek
egemen kimlik de olabilir, etnik bir sorun da olabilir, direkt devletin
kendisi de olabilir, eleştirebilmeyi kapsıyor. 301. madde –buna
benzer birçok madde var aslında– o maddeler doğrudan bunu yasaklamaya,
bunu engellemeye çalışıyorlar. Nadire Hanım'ın dediği çok doğru,
insanları otosansüre itmeye çalışıyorlar çünkü suskun bir toplum
yaratmaya çalışıyorlar; çünkü aslında insanların daha iyi yaşam
koşullarına kavuşması, daha demokratik bir ülkede yaşaması istenmiyor.
Dolayısıyla, ifade özgürlüğü sorunu aslında türev bir sorun. Benim
yargılanmamdan söz edecek olursak, Güneydoğu Anadolu'da köylerin
boşaltılmasından, yakılmasından bahseden bölümlerden dolayı yargılanıyorum.
Şimdi insan hakları ihlalleri meydana gelmiş, yayınevi bir kitap
almış ve onu yayımlamak istemiş, biraz tartışılsın, Türkiye biraz
daha demokratikleşsin, bu ihlaller yaygın şekilde gündeme gelsin
diye. Mehmedin Kitabı da böyle bir kitaptı. Türk askerlerinin gözünden
oradaki olayları anlatmaya çalışan bir kitaptı. Bunlar istenmediği
için karşımızda sistematik önlemler getirme durumu var. O bakımdan
kapsama bence dikkat etmek gerekiyor.
İkinci olarak, yasalar meselesini de çok kısa olarak üstünkörü
geçeceğim. Benim gençliğimde tartışılan, 12 Eylül öncesinde, 141.,
142. maddeler vardı. O zaman da aslında 159, yani şu andaki 301
var. 216 da, yani halkı kin ve nefrete kışkırtmak şeklindeki maddenin
eski versiyonu olan 312. madde de var. 12 Eylül'de örgüt suçlarının
yanı sıra ifade özgürlüğü suçları da vardı. Dergilerin yazı işleri
müdürleri vs. binlerce yıla varan cezalar alıyorlardı. O dönemde
141, 142'nin yanı sıra 159'dan da çok uzun yıllar ceza alanlar var.
312. maddeden dolayı çok uzun yıllar ceza alanlar da var. Sonra
1991'de, 141, 142 kaldırılıyor. "Merak etmeyin, bu boşluk dolacaktır"
deniyor ve Terörle Mücadele Yasası getiriliyor. TMY getirildiği
zaman, bilirsiniz birçok aydın cezaevine giriyor o dönemde. Mesela
1995 yılında, TMY'nin 8. maddesinden, yani basın yoluyla bölücülük
propagandası yapmaktan dolayı 486 mağdur var. Daha sonra gelen eleştiriler
üzerine TMY'nin 8. maddesine bir hafifletme getiriliyor. Bunun üzerine
o sene 130 kişi cezaevinden serbest bırakılıyor. TMY'nin 8. maddesinden
dolayı yargılandığınızda, bu maddede değişiklik yapılması davanızın
düşmesi anlamına gelmiyor. Bu sefer 312. maddeden veya 169. maddeden
yargılıyorlar. TCK'da 169, yayın yoluyla bölücü örgüte yardım yataklık
etmek maddesi. 312 dediğim gibi halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek
ya da tahrik etmek. Daha sonra, 159. madde yoğun olarak devreye
giriyor. 169 da çok fazla tepki topluyor ve 169'da da bir hafifletmeye
gidiliyor. Bu sefer insanlar, TMY'nin 7. maddesinden yargılanmaya
başlıyor. Daha sonra biliyorsunuz bu yaz eski TMY kaldırıldı, yeni
bir TMY benimsendi. Orada gazete kapatma vs. gibi daha ağır koşullar
söz konusu. 5., 6. maddeler var. Mesela iki gün önce Gündem gazetesi
o yüzden kapatıldı. Bunun dışında 159. ve 312. maddeler ufak tefek
farklarla şu anda 301. ve 216. maddeler oldular. Bunun dışında,
Atatürk'ün ideolojisine veya kişiliğine hakaret etmeyi yasaklayan
bir madde var, aslında resmi ideolojiyi korumayı amaçlayan bir yasa
bu: 5816 sayılı yasa. "Örgütün veya örgütün amacının propagandasını
yapmak" hem TMY'de düzenleniyor, hem de TCK'nın 220. maddesi çerçevesinde
düzenleniyor. Soruşturmanın gizliliğiyle ilgili bir yasa var. Mesela
bir soruşturma devam ederken siz bir gazeteci olarak bir işkence
raporunu ele geçiriyorsunuz, bir basın yayın organında yayınlıyorsunuz;
böylece soruşturmanın gizliliğini ihlal etmiş oluyorsunuz, böyle
bir madde var. Yargıyı etkileme, yargı devam ederken… Ermeni konferansı
sırasında Murat Belge'ler hakkında dava açılmasına neden olan madde.
Bir olayı eleştiremiyorsunuz, çünkü o zaman mahkemeyi etkiliyorsunuz
diyor madde. Mesela yine Siyasi Partiler Yasası değişiyor, ama maddelerin
numarası değişiyor sanıyorum; onun dışında ciddi bir değişiklik
olmuyor. 81. madde yerine 117. madde geçiyor. Türkiye'de siyasi
parti faaliyetlerinde Türkçe'nin dışında dil kullanılmasını yasaklayan
bir madde. Bunu dışında birçok madde de var. Söylemek istediğim,
eğer toparlayacak olursam, aslında sorun 301'in ötesinde. Kısıtlamalar
çok sistematik olarak ceza yasalarına yerleştirilmiş durumda, gerek
TMY olsun, gerekse TCK olsun. Aslında karşınızda çok sistemli, çok
donanımlı, toplumu ya da aydınları otosansüre yöneltmeye çalışan
bir mekanizma duruyor. Pek boşluk bırakmamak için birbirlerinin
yerine kullanılabilecek ceza yasalarıyla düzenlenmiş sistemli, bilinçli
bir durum var karşımızda. Bunun farkına vararak ifade özgürlüğü
mağdurlarının veya bu alanda çalışanların hem yasal hem de mağdurlar
düzeyinde sorunun kapsamına dikkat çekmeye çalışması ve 301 gibi
maddelere takılmaması gerekiyor, çünkü hep aynı şey oluyor. En yakın
örnek, bildiğim kadarıyla TMY'nin eski 8. maddesi. Sorunu bir yasaya
sıkıştırmak, o yasa çerçevesinde veya belirli insanlar çerçevesinde
sorunu daraltmak, o yasayı yumuşatmak ve başka yasaları devreye
sokarak devam etmek şeklinde… Ve bu böyle devam edip gidiyor. Ciddi
bir değişiklik olmuyor aslında. Dolayısıyla, sorunları oraya sıkıştırmaktan
elden geldiğince kaçınmaya çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Teşekkür
ederim.
Fahriye Dinçer: Şimdi sözü Mihdi Perinçek'e bırakıyoruz. Kendisi
İHD Doğu ve Güneydoğu bölge temsilcisi.
Mihdi Perinçek: Şimdi sizinle bazı rakamları paylaşacağım. Bu
rakamlardan bir resim çıkıyor, hep beraber bu resmi değerlendireceğiz.
Türkiye nüfusu içinde Kürt bölgesinin nüfus payı yüzde 19, coğrafi
olarak payı yüzde 39'dur. Buna karşılık, son beş yılın Türkiye'deki
hak ihlal bilançosuna baktığınızda yaşam hakkı, kişi güvenliği ve
düşünceyi ifade özgürlüğü noktalarında yaşanan ihlallerin yüzde
altmışından fazlasının bu bölgede meydana geldiğini görüyoruz. Bunun
önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Gene 2002 dahil bazı yıllar
ile 2006 yılının ilk dokuz ayının bazı verilerini paylaşayım. Düşünce
ve ifade özgürlüğü noktasında 2002 yılında 101 tane soruşturma yapılmış-dava
açılmış, 30 etkinlik yasaklanmış, toplatılan-yasaklanan yayın 30,
kapatılan sivil toplum örgütü veya radyo 4 tür. 2003 yılındaki rakamlar
şöyle: 1199 soruşturma yapılmış-dava açılmış, 335 etkinlik yasaklanmış,
toplatılan-yasaklanan yayın 34, kapatılan sivil toplum örgütü veya
radyo 3 tür. 2004 yılında; 2642 soruşturma ve dava, 16 yasaklanan
etkinlik, 2 tane toplatılan yayın, kapatılan sivil toplum örgütleri
ve radyoların sayısı 4. 2005 yılında yağılan soruşturma-açılan dava
sayısı 3152'ye çıkmıştır, yasaklanan etkinlik 16, yasaklanan yayın
2, kapatılan sivil toplum örgütü ve radyo sayısı 1 olmuştur. 2006
yılının ilk dokuz ayının verilerine bakıldığında, Sayın Tosun da
söyledi, bu dönemde yapılan soruşturma-açılan dava sayısı yaklaşık
1400, yani düşünceyi baskılayan, düşüncenin açıklanmasını engelleyen
önemli bir faktör olan soruşturma-dava noktasında Türkiye'deki ihlallerin
yüzde 60'ından fazlası. Bunu sadece Güneydoğu'ya uyarladığınızda
bu oran yüzde seksene dayanmıştır.
Niye böyledir, neden bu kadar ihlal var? Bir ihlalin olmaması
için bazı kıstaslar gerekiyor. Bunlardan bir tanesi şudur: İhlal
yapmama siyasal iradesinin ortaya çıkması gerekiyor. Diğeri, bunun
için idari tedbirler alınması lazım; bir diğeri, bunun için hukuki
mevzuat oluşturulması gerekir; bir diğeri yargı mekanizmasının işleyişinin
buna uygun hale getirilmesi gerekiyor; en önemlilerinden bir tanesi
de güvenlik tedbirlerinin de buna uygun olması gerekiyor. Ancak
bölgede yaşananlar temelinde diyebiliriz ki Türkiye'deki siyasal
iradenin bölgeye bakışı özeldir. Bunlar Kürt'tür, bunlar bölücüdür,
bunlar ayrılmak istiyor diye bakıyor. Yasama-yürütme iradesi de
böyle bakıyor. Buna uygun bir biçimde yasalar da çıkarıyor. Biraz
sonra değineceğim, farkı koymaya çalışacağım. Bu mantığı içselleştirmiş
adli kadroları atıyor. Yani mevcut yasaları dahi gözardı eden hakim,
savcı hatta zabıt katibi dahi gönderiyorlar. Oradaki hukuk özel
bir hukuktur. Türkiye'deki genel hukukun dışında bir hukuktur. Oradaki
idari mekanizmaların da düşünceye, düşünceyi ifade etmeye, örgütlenmeye
ilişkin yaklaşımı farklıdır. Bir sel felaketi yaşandı. İnanın arkadaşlar,
bir kurum veya bir bireyin basın önünde "bu selde ölüyoruz" demesi
dahi veya bunu basına haber etmesi dahi devletin kolluk ve idari
mekanizmaları tarafından kuşkuyla karşılanıyor. Hemen oraya güvenlik
güçlerini gönderiyor, farklı tedbirler geliştiriyor, yani yaklaşım
özeldir.
Burada, güvenlik birimlerinin ses kaydı yapmadığı bir ortamda
düşüncelerimizi paylaşıyoruz. Ama bölgede sel ile ilgili dahi olsa
mutlaka ve mutlaka güvenlik güçleri valilikten onay alır, gelir
onun ses veya-görüntü kaydını yapar, sel ile ilgili dahi olsa böyle
olur. Böyle bir yaklaşım egemendir orada. Ağırlıklı olarak kimlere
karşı yapılıyor, bu da çok önemlidir. Sivil toplum örgütlerine karşı,
başta insan hakları derneği olmak üzere insan hakları savunucusu,
insan hakları örgütlerine, oranın yerel yönetimlerine veya oradaki
siyasi partilere. Örnek veriyorum, AKP şu anda hükümettir. AKP İl
Başkanı dahi düşünceyle ilgili bir açıklamayı önüne koyduğunda,
devlet ona da kuşkuyla bakıyor, kaydını yapar ve istisnasız tüm
söylediklerimiz, tüm yaptıklarımız soruşturma konusu olur. Birkaç
örnek vermek istiyorum. Birkaç ay önce Hakkari şubemiz, kendisine
yapılan başvurular ile günlük basından çıkan ve bizim ihlal olarak
değerlendirdiğimiz verileri il raporu haline getiriyor, bölge raporu
için bize gönderiyor, biz de bölge şubelerinin bütün verilerini
bir rapor biçiminde açıklıyoruz. Hakkari şube yöneticilerimizin
hakkında gazete derlemelerinden oluşan rapor nedeniyle soruşturma
yapıldı ve dava açıldı. Hangi Gazeteler Hürriyet'dir, Milliyet'dir,
Cumhuriyet'dir, Özgür Gündem' dir, vesaire vesaire.
Bir örnek daha. Hani hepimiz hatırlarız, 2004 yılının 21 Kasım'ında,
Kızıltepe'de bir baba ile oğul infaz edildi. İnsan Hakları Derneği
heyet oluşturdu, gitti ve inceleme araştırma yaptı ve bir raporu
kamuoyuyla paylaştı. İnsan Hakları Derneği'nden sonra giden kurumların
tümü de İnsan Hakları Derneği'nin ulaştığı verilere ulaştı. Sadece
Meclis İnsan Hakları Komisyonu ek bir veriye ulaşmıştı -o da demek
devletten o bilgiyi almıştı. O infaz sürecinde kaç polisin ateş
ettiğinin tespitini yapmıştı. Gerisi aynı. Ve birçok köşe yazarının,
davanın seyriyle ilgili köşelerinde yer verdikleri haberleri de
bir tarafa bırakıyorum, bunun içerisinde BİANET de vardı. Ama kimse
hakkında soruşturma yapılmadı, dava açılmadı. Bu heyette yer alan
arkadaşlarımıza çok ucube bir yaklaşımla basın yasasını ihlalden
dava açıldı. Böylesine bir hukuki yaklaşım. Yakın tarihten bir örnek.
Diyarbakır Şube Başkanı arkadaşımız Selahattin Demirtaş, herkesin
istediği, dillendirdiği, çağrısını yaptığı bir çatışmasızlık süreciyle
ilgili yaptığı açıklamalardan dolayı bu hafta içerisinde iki dosyadan
iki buçuk yıl hapis cezası aldı. Son dönemde özellikle insan hakları
savunucularına yönelik 2004 yılında, 2003 yılında, 2005 yılında
yapılan açıklamalar ile ilgili soruşturmalar yapılıyor-davalar açılıyor.
"Gazete bunu yazıyor, bu bir ihlaldir" demek dahi bir soruşturma
konusu oluyor. Bunların tekrar hepsi gündemleştirildi. Bölgedeki
hemen hemen tüm şube başkanlarımız, şube yöneticilerimiz hakkında
soruşturmalar ve davalar hızlandırıldı. Yakın zamanda hepimizin
birden fazla cezayla karşılaşma durumu gelişecek diye düşünüyoruz.
Türkiye'de özellikle düşünceyi engelleyen madde sanki yalnızca
TCK 301'miş gibi bir algı var. Hukukçu arkadaşımız söyleyecek, kırka
yakın yasa var. Bir hukukçu arkadaşımızın tanımıyla, Türkiye'deki
yasal mevzuat bir mayın tarlasına benziyor. Bu madde olmazsa başka
maddeden aynısını yapacaktır. Önemli bir fark daha var. Eğer ben
İstanbul'un bir semtindeki muhtara burada ikamet ediyorum desem,
beyanda bulunsam ve yüzümü de biraz pudralasam, burada söyleyeceklerim
301'den soruşturma konusu olacak. Diyarbakır'da muhatara kaydımı
naklettiğimde ve pudrayı sildiğimde 220/8' den dava açılıyor. Son
dönemde ciddi anlamda bölgede 220/8 maddesinden soruşturmalar yapılıyor,
davalar açılıyor, davalar devam ediyor. 301 yanılsamasını, başta
düşünce ve ifade özgürlüğünü savunan insanlar olmak üzere hukukçular
ve basın aşmalıdır.
Soru: 220/8 nedir?
Mihdi Perinçek: 220/8 örgüt ve amacının propagandası. "Amacının
propagandası" ucube bir tanımlama. Bölgede, yasalarla tanınmayan
örgütlere çağrı yapacak bir metni kaleme alalım mı diye sesli düşünmeye
başladık. Bunlara yönelik çağrımızda; "Allah için, barıştan, demokrasiden,
özgürlükten söz etmeyin; amacınıza koymayın; yani çıkarın biz de
rahat rahat konuşalım" diye.
Böylesi ucube ve özel bir yaklaşımı, yakın zamanda bölgede yaşanan
sel felaketinde de gördük. 44 insanımız yaşamını yitirmiştir, binlerce
hektar alan tahrip olmuştur. Sadece Batman'da 12.850 ev oturulamaz
hale gelmiştir. Devlet olanaklarını çok çok ketum bir biçimde kullanmıştır.
Bu da o özel düşüncenin, özel yaklaşımın bir sonucudur. Kızılay'ından
tutun hükümete kadar bu felakete yaklaşım diğer yerlerde yaşananlara
göre çok farklı olmuştur. İnsanlar gölge etme başka ihsan istemez
dercesine geldi. Madem ki sen yapmıyorsun, buradaki yaraları ben
sararım diye bir çabanın içine girdi. Birçok yerde bu insanlara
ulaştırılmak üzere yardımlar toplandı. Ama yardımı toplayan, yardımın
sahibi, mağdura ulaştırmak için harekete geçtiği zaman devlet onlara
dur orada dedi, yardımlara el koydu. Sen toplarsın ama ben dağıtırım,
sen bunu yapamazsın. Bu insanlarla dayanışmayı senin yaptığını bilmesinler,
beni bilsinler. Üstüne üstlük o yardımı oraya götürmeye çalışan
insanları da cezalandırdılar, para cezasıyla. Sen nasıl benden habersiz
yardım toplarsın. Yani öyle bir yaklaşımla bakılıyor ki "iyiliğin
dahi izne tabi olduğu bir coğrafya." Teşekkür ediyorum arkadaşlar.
Fahriye Dinçer: Çok teşekkür ederiz. Son olarak Avukat Erdal
Doğan konuşacak. Kendisi İstanbul Barosu üyesi ve avukat. Staj eğitimi
ve meslek içi eğitimlerde sanık hakları ve ceza hukuku konusunda
da eğitim çalışmalarını sürdürüyor ve eğitmen olarak çalışıyor.
Buyurun.
Erdal Doğan: Ben öncelikle dünyada düşünce ve ifade özgürlüğünün
nasıl algılandığını anlatmaya çalışacağım. Bu algılama biçimi sözleşme
bağlamında, yani Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin dokuz veya
onuncu -örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen dokuzuncu, ifade özgürlüğünü
düzenleyen onuncu- maddesi ile birlikte düşünülmesi gereken bir
durumdur. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin bir bağlayıcılığı
yok ama bu tür saydığımız tüm sözleşmelerin, yani Birleşmiş Milletler
bağlamında veyahutta yine bapta çıkan uluslararası tüm sözleşmelerin
menşei olarak dayandıkları ve gözettikleri standart ilkeler bakımından
önemlidir. Bildirge, bu konuda on dokuz, yirmi, yirmi birinci maddelerinde
düşünce, ifade, kanaat, örgütlenme özgürlüklerini düzenlemiştir.
Bu düzenlemeler yalnızca diğer sözleşmeleri etkilemekle kalmamış,
doğrudan veya dolaylı olarak uluslararası düzenlemelerle birlikte
somut olarak mahkeme kararlarına da yansımıştır. Yine bu bağlamda
özet biçiminde de olsa üç beş karar örneğini sizlere okumak ve aktarmak
isterim. Daha sonra da mevcut mevzuatımız nedir ve bu aşamaya nasıl
gelindi, acaba hukuki olarak ne yapılabilir bunları konuşalım.
Şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde biraz önce değindiğim
paralelde alınan kararları okuyacağım. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni,
Avrupa'da Strasbourg'da bulunan ve coğrafi olarak pek uzak ve ulaşılmaz
bir mahkeme olarak algılamamak gerekir. Mahkemeyi, Türkiye'deki
Yargıtay, Danıştay aynı zamanda Anayasa Mahkemesi kadar iç hukukumuza
girmiş olan, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın doksanıncı maddesinin
beşinci fıkrası gereği kararlarının ulusal yasa ve içtihatlarından
daha da öncelikli olarak gözetilerek uygulanması gereken bir mahkeme
olarak bilmek ve bildirmek zorundayız. Yani içtihat ve yol gösteren
bir iç mahkememiz gibi düşünülmesi gerekiyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi çoğulculuk, hoşgörü, görüş açıklığı
ve görüşlerini açıklama eylemini demokratik toplumun vazgeçilmez
kurucu öğeleri olarak algılıyor ve böyle nitelendiriyor. Bu açıdan
sert (Ceylan/Türkiye, 8.7.1999), saldırgan (Şener/Türkiye, 18.7.2000),
düşmanca (Polat/Türkiye, 8.7.1999) ifade ve görüşlerin kaleme alınabileceklerini
-bunlar Türkiye ile ilgili kararlar-, herkesçe hoş görülen sıradan
görüşlerin yanı sıra toplumu sarsan, rahatsız eden düşüncelerin
de anlatım özgürlüğü içinde değerlendirilmesi gerektiğini, aslında
düşünce açıklama özgürlüğünün bu tür görüşler için olduğunu, bu
özgürlüğün yalnızca kişisel değil toplumsal bir hak ve öğrenme,
başkalarını bilgilendirme özgürlüklerinin de kaynağı olduğunu ve
yönetime katılmayı sağladığını, çoğulcu demokrasinin temel, başat
öğesi olduğunu sürekli bir biçimde yineleyerek vurguluyor. Handyside
(İngiltere) 7.12.1976, Sunday Times (İngiltere) 26.4.1979, Lingens
(Avusturya) 8.7.1986, Oberschlick (Avusturya) 23.5.1991, Incal (Türkiye)
9.6.1998, Türkiye Birleşik Komünist Partisi 30.1.1999 ve Thoma (Lüksemburg)
29.3.2001 tarihli kararlardan çıkarılan özet içtihat bu. Bununla
kalmıyor, devam ediyor Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları.
Yine kamuya mal olmuş kimselerin yolsuzluklara bulaştıkları (Romanya,
1999), rüşvetçi oldukları (Thoma /Lüksemburg, 2001), bir bakan hakkında
geçmişte faşist olduğu (Feldek/Slovakya, 2001) yolunda yayınlar
yapılabileceğine karar vermiştir. Zorunlu hizmetini, yani askerlik
hizmetini yapan bir kişinin komutanına gönderdiği hakaret içeren
mektuplardan dolayı orduya yani silahlı kuvvetlere hakaret suçundan
hüküm giymesi düşünce özgürlüğünün ihlali olarak benimsenmiştir
(Yunanistan, 1997). Yine Profil dergisinin basımcısı Peter Michael
Lingens "oportünizmin en aşağılığı, ahlaksızlık, onursuzluk, vahşilik,
siyasi ahlaktan yoksunluk" sözcüklerini kullanarak Avusturya Başbakanı
Kreisky'yi aşağılamış ve Avusturya mahkemelerince hüküm giymiş.
Yine yukarıda anlattığım ilkelerden yola çıkan mahkeme, bunun düşünceyi
açıklama özgürlüğünün, demokrasinin temel taşı olduğunu, birey ve
toplumun gelişmesi için zorunlu bulunduğunu; yalnızca sakıncasız
görüşleri değil incitici ve kaygı verici olan görüşleri ve haberleri
de içerdiğini; çoğulculuk, hoşgörü, açık görüşlülüğün dolayısıyla
basın özgürlüğünün demokratik toplumun yüreği ve toplumun sağlık
bekçisi olduğunu vurgulayarak bu cezanın ihlal olduğuna karar vermiştir
1986 tarihinde. Birkaç özet karar daha okuyacağım. Bunlar, bundan
sonraki düşüncelerimizde ve bundan sonraki mahkeme süreçlerimizde
bize ışık tutacak kararlar ama Türkiye'de nasıl uygulanır, uygulanıyor
mu açısından da ayrıca irdeleyeceğim. Yine Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi, düşünce özgürlüğünün demokratik toplumun temellerinden
biri ve sıradan haber ve görüşlerden çok toplumları sarsıcı ve kaygılandırıcı
görüşler için olduğunu (Lehideux ve Isorni/Fransa, 1998, Nielsen
ve Jonhson/Norveç) demokratik toplumun vazgeçemeyeceği değerlerden
biri olan basın özgürlüğünün de kışkırtıcı dahil abartılı dozda
haber ve değerlendirmeler içerebileceğini karara bağlamıştır (İzlanda,
1992). Yine aynı şekilde faşist değerlendirmesinin de bir değer
yargısı olduğunu, kanıtlanamayacağını, bunu içeren bir değerlendirmeninse
yayınlanmasının düşünceyi açıklama özgürlüğüne aykırı olmadığını
belirtmiştir (2002). Fakat bir de Türkiye'nin, bu kararlarla bağlantılı
olarak Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun, 2001/170 sayılı kararında
şöyle deniyor: İfade özgürlüğü sadece lehte olduğu kabul edilen
veya zararsız veya etkilenmeye değmez görülen haber ve düşünceler
için değil, devletin veya nüfusunun bir bölümünün aleyhinde olan,
onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bu,
demokratik toplum düzeninin ve çoğulculuğun gereğidir ve eleştiri
de kaynağını özgürlükten alır, eleştiri doğasından kaynaklanan sertlik
suç oluşturmaz, eleştirinin övücü olabildiği gibi sert, kırıcı ve
incitici olması doğaldır."
Düşünce ve ifade özgürlüğüyle ilgili aslında bizi daha çok evrensel
boyutta ilgilendiren ve bağlayıcı olduğu ve aslında bir iç hukuk
haline gelen durum açıkçası böyle. Yaşanan nedir? Maalesef böyle
değil. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren esinlendiğimiz, özellikle
totaliter İtalyan faşist ceza yasasından etkilenerek aldığımız bu
yasalar 2001 sonrası, 11 Eylül sonrası katmerleşerek daha farklı
bir alana sıçradı. Bu sıçrayış yalnızca Türk Ceza Kanunu ya da sonradan
çıkan Terörle Mücadele Yasası şeklinde değil, bunları daha görünür
kılan ve bunları savunmak bağlamında mahkemelerimizde görülen veya
savunma hakkını oluşturan Ceza Yargılaması Hukuku'nda da kendisini
gösterdi. Özellikle bu hazırlık soruşturmasında. Beş yıldır yazıp
çizerim ve söylerim: Basit yönetmeliklerle bu geliyorum dedi aslında
ve yönetmelikler değişti Türkiye'de. O yönetmelikte ucu açık bir
şekilde, Mihdi Bey'in dediği gibi, olağanüstü hal ve hukukun uygulandığı
Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki hazırlık soruşturması yapılandırması,
soruşturmanın nasıl yürütüleceği, politik etkiler, savcı yetkileri
ve avukat haklarının sınırlandırılması konusunda arama yönetmeliği
çıkarıldı mesela. İfade alma tarzlarıyla ilgili çıkarıldı. Yönetmeliklerde,
avukatlara nasıl davranılacağı konusunda polise yetkiler bile verildi.
Biraz muhalefet oldu, bir kısmı kaldırıldı ama çoğu olduğu gibi
kaldı. Hem anayasaya, hem yasaya hem de uluslararası sözleşmelere
aykırı olarak o yönetmelikler hazırlandı ve korundu. Sonrasında
Türk Ceza Kanunu'nunda yaklaşık yirmi yıldır gündemde olan bir tasarı,
son bir iki yıl içerisinde hızlandırılarak 2001 sonrası içerisinde
bir kaç kafadar akademisyen çevresinde şekillendirildi. Ama bunları
şekillendiren kim, aslında bunu halk da çok iyi biliyor: Güvenlik
elemanları, emniyet müdürlüğü, ordudan temsilciler ve hükümetin
Dışişleri Bakanlığı'ndan bürokratlar, İçişleri Bakanlığı'ndan bürokratlar,
sivil bürokratlar. Bunlar bu yasaların şekillenmesi konusunda çok
ciddi bir katkı sahibidir. O gördüğümüz Türk Ceza Kanunu'nda yenilik
ve reform olduğunu söyleyen hocaların hiçbirisi, burada katip olmaktan
öteye gidememişlerdir. Çünkü hiçbir fonksiyonları yoktu, tek fonksiyonu
olan Adem Bey vardı mesela. Bu Adem Bey kendi yakarışlarını sonradan
bize aktarırken nasıl muhalefet ettiğini ama çoğu zaman muhalefet
edemeyip başarısız kaldığını, kendisi de bizzat söylemiştir. Çıkarılan
bu temel ceza yasalarının aslında Avrupa Birliği'ne uyumu değil
uyumsuzluğu daha da derinleştirmenin bir göstergesi olarak çıktığını
düşünmekteyim. Çıkarılacağı senenin bahar ve yaz mevsiminde yasa
tartışmalarını zina maddesi üzerinde yoğunlaştırarak, diğer önemli
kısımlarının bir bütün olarak tartışılması engellenerek yasa tasarıları
zina tartışmasında boğuldu. Yine çok bilinçli yapıldığını düşünmekteyim.
Basın bu stratejiye araç olmuş, yasaların diğer can alıcı birçok
noktasını böylelikle görmemezlikten gelmiştir. Neden görmemezlikten
geldiğini biraz araştırırken karşıma o dönem hükümetle medya patronları
arasında kredi pazarlıklarının yoğun biçimde yapıldığı konuşulmaktaydı,
haliyle hükümet ve devlet icraatı olan bu yasa tasarıları da görmemezlikten
gelinecekti. Ve yine şüpheli bir şekilde 1 Nisan 2005 öncesinde
medya gruplarında bağ ve ağı olan Basın Konseyi aracılığıyla bir
muhalefet deklarasyonu yayımlandı. Çünkü artık alışveriş bitmiş
olsa gerekti. 1 Nisan öncesindeki bu bildiriyle özellikle basında
düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlandığı şeklinde bir çıkış yapıldı
ve o çıkıştan sonra da yasa tasarıları iki ay sonrasına ertelendi.
Bildiğiniz gibi yasalar bu ertelemeyle 1 Haziran 2005'te çıktı.
1 Haziran'da basınla ilgili bazı kısımlar, özellikle düşünce ve
ifade özgürlüğünü yasaklayan hükümlerdeki "basın yoluyla işlenirse
ağırlaştırıcı olur" hükümlerinin bir kısmı kaldırıldı veya hafifletildi
ama büyük oranda hiçbir değişiklik gerçekleşmedi. Değişmediği gibi,
aslında orada bilinmeyen ve görünmeyen bir şey daha oldu. O da Ceza
Muhakemesi Kanunu (CMK) da daha kısıtlayıcı şekle dönüştü. O süreçte
1 Nisan 2005'in hemen öncesinde Jandarma ve Emniyet ve İstihbarat
teşkilatı tarafından hazırlanıp yetiştirilmeyen otuz otuz beş maddelik
bir hazırlık o erteleme sürecinde hükümete verilerek CMK yasasına
konuldu. Burada hazırlık soruşturmaları aşamasında temel kişi hak
ve özgürlükleri kısıtlanarak güvenceli yaşama ve yargılanma ortamı
kamu otoritesi lehine kısıtlanmış oldu. Ceza yargılamalarında ajan
kullanma, DNA genetik bilgi merkezi oluşturulması, insan bedenine
müdahaleyi kolaylaştırarak çeşitli bedene ait salgı, sıvı, kıl gibi
bilgi ve bulguların alınması, araştırılması, konut, işyeri ve üst
aramalarının polis tarafından rahatlıkla yapılabilmesi, hazırlık
soruşturmasında delil toplamada kullanılan ajanın kim olduğu suçlanan
kişi ve müdafisince hiçbir şekilde görülmeden hukuki delil olarak
kullanılması olanağının sağlanması, ayrıca 151/3. madde denilen
CMK'da, avukatın ilgili terör veya örgütle ilgili 220. maddede ve
diğer maddelerle ilgili soruşturma gördüğü aşamadan itibaren müdafilikten
ya da avukatlıktan çektirilebileceği. Bu maddeler de o 1 Nisan'dan
1 Haziran'a ertelenen otuz otuz beş maddelik bir kısımla CMK'ya
girdi. Bizim hukukçularımız Ceza Muhakemesi'nin usul yönünü çok
dikkate almazlar, çok önemsemezler. Doğrudan maddi hukuku da ilgilendirmesi
açısından, hakkı ve savunmayı vücuda, ete kemiğe büründürmesi açısından
aslında çok önemlidir. Bunun da önemini o zaman içerisinde çok görmedik.
Biraz ses çıkarıldı, barolar filan tarafından ama maalesef Türkiye'deki
özellikle üç büyük ilin barosu da mevcut durumda çok sıkıntılı ve
anlayış açısından devletin biraz kendi kurumları gibi çalıştıkları
için sesin belli bir noktadan sonra devamı gelmedi. O yasalar da
öyle geldi. Yalnızca 301 ile ilgili olmadığını arkadaşlarımız dillendirdiler.
Ben diğer maddelerin bir kısmına değineceğim. Hangisi düşünce ve
ifade özgürlüğünü özellikle etkilemektedir.
Düşünce ve ifade özgürlüğünü şöyle algılamayalım: Yalnız söz
ve yazı, basılı veya internet ortamındaki görünür düşünceler olarak
düşünmemek lazım veya buradaki konuşmacının yalnızca konuşma hakkı
olarak da düşünmemek lazım. Çünkü düşünce ve ifade özgürlüğü belli
bir noktadan sonra bedensel bir yaşam biçimine dönüşen, vücut diline
yansıyan, takıya yansıyan, ondan sonra basın açıklamasına yansıyan,
yürüyüşe kadar giden, toplantı ve gösteri yasasına kadar uzantısı
olan, onun da ötesinde örgütlenmeyi de içinde barındıran kapsamlı
bir olgudur. Yani düşünce ve ifade özgürlüğünü yalnızca yazı yazan,
söz söyleyen kişilerin alanına giren bir özgürlüğün kullanımı biçiminde
algılanmaması gerekir. Bu özgürlüğün kullanımını dar yorumlamayıp
geniş kapsamlı değerlendirdiğimizde görülecektir ki insanı insan
yapan hayati bir önem taşımış olduğudur. Benim Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi kararlarına veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin normsal
bütününe eleştirilerim çokça oluyor ama özellikle panel konumuzda
önemli içtihatlar oluşturduğunu görmemek, söylememek objektiflikten
uzaklaşmayı doğurur. Avrupa hukukunun getirdiği -dokuzuncu ve onuncu
madde- örgütlenme ve düşünceyi ifade özgürlüğü konusundaki içtihatlar
gerçekten de anlamlı ve olabildiğince dikkate alınması gereken hususlar
barındırmaktadır. Bu evrensel hukuk açısından da sizlerin de çok
rahatlıkla ulaşabileceği normlar ve içtihatlardır. Türk Ceza Kanunu'nun
hangi hususu, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda neleri kısıtlamaktadır?
Mesela intihar maddesi, özellikle ölüm oruçları gibi siyasi eylemleri
kısıtlayan bir maddedir. Katılmayabilirsiniz ölüm orucuna veya savunmayabilirsiniz
ama böyle bir eylem biçimi var ve çeşitli şekillerde insanlar cezaevlerinde
veya dışarıda sürdürmektedirler. Şu anda zaten bir meslektaşımız
ölüm orucunda, herhalde ölüme doğru yaklaşmakta. Başında bu işin
nereye gideceğini tahmin ettiğimizde basın açıklaması filan yaptık
ama dinleyeceği bir şey yok bu devletin artık, garip bir devlet.
Belki biraz da anarşist bir söylem ama bütün devletler katildir
veya bütün devletler zalimdir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin zalimliğini
biz daha yakından hissediyoruz. Yaşar Kemal'in ölüm orucunda olan
meslektaşımızı ziyaretinde kendisine bir sözü oldu, "Behiç, vazgeç
bu eyleminden, bu devlet zalimdir bunu anlamaz, seni dinlemez" şeklinde.
Böyle işte çoğu zaman katılmamak mümkün müdür? Ama bu meslektaşımızla
ilgili ölüm orucu eylemine başvurdu diye hakkında intihara teşvik
ve örgüt propagandası gibi suçlamalardan garip garip daha doğrusu
abuk sabuk davalar, soruşturmalar açılıyor.
Şimdi 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu'nun
hep gündemde olan 301. maddesi dışındaki diğer düşünce ve ifade
özgürlüğünü kısıtlayan düzenlemelerinin neler olduğuna olursak bunlar:
Haberleşmenin gizliliğini ihlal başlıklı 132. madde, kişiler arasındaki
konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması başlıklı 133. madde, özel
hayatın gizliliğini ihlal başlıklı 134. madde, suç işlemeye tahrik
başlıklı 214. madde, suçu ve suçluyu övme başlıklı 215. madde, halkı
kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama başlıklı 216. madde, kanunlara
uymamaya tahrik başlıklı 217. madde, örgütün veya amacının propagandasını
yapma suçlaması durumunda karşı karşıya kalınacak 220/8.madde, müstehcenlik
başlıklı 226'nın madde ve bu maddenin özellikle 2. ve 5. fıkra düzenlemeleri
(suç kabul edilen müstehcenlik konusunun görüntü, yazı ve sözlerle
yayımlanması ve çoğaltılması ağırlaştırıcı bir durum olarak düzenlenmiş),
ekonomi alanında yapılan haber ve yorumların fiyatları etkileme
başlığı altında cezalandırılmasını düzenleyen 237. madde, ceza soruşturmasının
gizliliğinin ihlaline konu olabilecek yayınlara karşı gizliliği
ihlal başlıklı 285. madde ve yine bu bağlamda biraz sonra ayrıntılarıyla
değineceğim adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs başlıklı 288. madde,
hak kullanımını ve beslenmeyi engelleme başlıklı açlık grevleri
ve ölüm oruçları hakkındaki eylemleri, yazma, haber yapma ve eyleme
katılmayı yasaklamayı amaçlayan 298. madde, çok iyi bildiğimiz popüler
madde olan Türklüğü, cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını
aşağılama başlıklı 301. madde, devlete karşı savaşa tahrik başlığıyla
düzenlenen 304. madde, 301. maddenin muadillerinden olan ve onun
yerine ikame edilebilecek, yedekte tutulan bir madde olan milli
yararlara karşı hakaret başlıklı 305. madde, halkı askerlikten soğutma
başlıklı 318. madde, savaşta yalan haber yayma başlığı altında düzenlenen
323. madde, yine devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme
ve devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri
açıklama başlıkları altında düzenlenen 327.madde ve 329. madde.
Nadire Mater: Üniversitelerin kapatılması gerekiyor bu maddeye
göre.
Erdal Doğan: Kesinlikle. Devam edecek olursak, devlet güvenliği
ile ilgili belgeleri elinde bulundurmayı cezalandıran 339. madde
ile yabancı devletlerle olan ilişkilere karşı suçlar bölümü altında
yer alan 340., 341. ve 342. maddeleri saymak gerekir. Yani benim
özellikle üstünde durulması gerektiğini düşündüğüm ve çıkarmış olduğum
maddeler bunlar. Ve 29 Haziran 2006 tarihinde yeni ve yeniden değişikliklerle
düzenlenen nurtopu gibi bir Terörle Mücadele Yasası ile TCK da sayılan
bu maddelere daha ağırlaştırıcı maddeler eklendiği gibi biraz önce
saydığım maddeler, terör amacıyla işlendiğinde de zanlı, sanık ve
mahkumları terör yargılaması ve infazına muhatap kalacaklardır.
Düşünce ve ifade yasağına uymayan sanıklar terörist olarak yargılanmaları
sonrasında mahkum olurlarsa cezaların infazları, inşa edilmiş fakat
yeterli gelmeyen F tipi cezaevlerine eklenen muadilleri H ve L tipi
hücre hapishanelerinde yani tecrit edilmiş izolasyonlu hapishanelerde
gerçekleştirilecek. Yani anlayacağınız üzere bu tür suçların infaz
sistemleri de değişti. Yani bu yasaklayıcı ideolojik hukuk organizması,
yapısı kendisine muhalif olan her kesime artık terör damgası vuruyor.
Terör ideolojisi, kavramları, hukuki mevzuatı ve infaz sistemlerinin
gelişimi hem dünyada hem de ülkemizde ilginç bilinçli bir gelişim
seyretti. İktidarlar karşılarında ciddiye alır bir muhalefet ve
direnç bulamadıkları içindir ki bu kadar pervasız bir şekilde davrandılar
ve bu yasaları çıkardılar. Ki son TMY'nin çıkarılmasında Türkiye'de
son zamanlarda pek göremediğimiz bir muhalefet ve karşı koyma, eleştiri
dalgası bulunmuş olmasına rağmen bu yasa çıktı. Öyle ki TMY "toplumla
mücadele yasası" şeklinde o kadar güzel açımlandırılıp direnç ve
karşı atılımlar yapılmasına rağmen tüm bu muhalefet birikimi ve
biçimi dikkate alınmadı. Çünkü bu yasa bir yıl öncesinden hazırlanmıştı.
Öncesinden gündeme sokuldu ancak bir karşı muhalefet olduğu görüldü.
Sonra bir yıl beklendi ve tepkiler biraz soğutularak; yaratılan
konjönktürel risk haritası ve halleri, pompalanan paranoyak güvenlik
ideolojsi ve "değerleri" ile muhalefet eden hükümet cephesi de onaya
doğru evriltilerek yasa bir oldu bitti ile hemencecik çıkarıldı.
Bu yasa ile terörün tanımı tahmin edilemeyecek bir şekilde genişletildi.
Terörle Mücadele Yasası çıkmadan iki ay önce -nasıl çıkacağını kuvvetle
muhtemel tahmin ettiğim için- bu tehlikelere karşı kamuoyunu uyarmak
ve bilgilendirmek amacıyla eleştiri yazısı yazıp müstakbel yasayı
halkla savaş yasası olarak ilan ettim. Adalet Bakanlığı'nın talimatıyla
mevcut terörle mücadele yasasına muhalefetten soruşturulup yargılanmam
istendi. Yani bu talimat, gelecek yasanın -yani şu an mevcut yasanın-
nasıl bir potansiyel içerdiğinin çok kötü, trajik bir teyidi oldu.
Yani beni kanıtlarcasına. Bu alanda çalışan bir hukukçu olarak Ceza
Hukuku'na ne getirip götüreceği hakkında yasa tasarısını eleştiriyorsunuz
ve terörist olarak yargılanmaya başlıyorsunuz. Felaket olarak adlandırmaktan
başka kelimeyle tarif etmek mümkün değil. Sözün bittiği yer. İşte
biraz önce Mihdi Bey'in dediği gib... 44 kişi ölüyor ve "biz de
öleceğiz, yardıma ihtiyacımız var" diyen kişileri örgüt ve amacının
propagandasını yapmaktan yargılıyorsunuz. Bu anlayış, artık çok
rahatlıkla bu bölgelerde hem yargılama hukukuna hem yargılama anlayışına
hem de savcıların kültürüne yansımış oluyor veya bu konudaki talimatlar
artık doğal karşılanıyor. Çünkü gelen talimat Adalet Bakanı'ndan
ve Adalet Bakanı da bir avukatın bu konuda yargılanmasını ve soruşturma
açılmasını savcıdan rahatlıkla isteyebilir. TMY ile getirilen yeni
maddelerle birlikte, TCK da yasaklayıcı maddeler hem ağırlaştırılmış
oldu hem de bir sürü madde terör kapsamı içerisine girmiş oldu.
Aynı zamanda bunların dernek, vakıf, siyasi parti, işçi ve meslek
kuruluşları ve bunlara ait yan kuruluşlarda bina, lokal, büro ve
eklentilerde veya şu anda sizi çok ilgilendiren öğretim kurumlarında
ve öğrenci yurtlarında ve bunların eklentilerinde işlenmesi halinde
iki katı olarak cezaların uygulanması gündeme geldi. Daha önce 15
yaşından 18 yaşına çıkarılan çocuk yaş sınırı ve BM Çocuk Hakları
Sözleşmesi artık yine rafa kaldırılmış durumdadır. Ayrıca fon ve
para sağlama konusunda... Her kim tümüyle ya da kısmen terör suçlarında
kullanılacağını bilerek veya isteyerek fon sağlar veya toplarsa
örgüt üyesi olarak cezalandırılır ve fon kullanılmamış olsa dahi
faili aynı şekilde cezalandırılır. Bununla ilgili mesela bir çalışma
yaparsanız dikkat edin bundan sonra. Çünkü bu paranın kullanılıp
kullanılmaması çok önemli değil. Aynı şekilde, para istenilen yere
gitmemiş olsa dahi yine bu maddeden yargılanması söz konusu olacaktır.
Şüpheliyle avukatın görüştürülmesi 24 saat kısıtlaması söz konusu
ve burada işkence vakaları, gözaltında kayıplar yine gündeme gelecek.
Avukatın evrakları inceleme ve evraklardan örnek alma konusundaki
yetkisi kısıtlanacak ve bununla ilgili görüşmelerde avukatla gözaltındaki
müvekkili arasında bir kişi sürekli durup dinlenmesini alabilecek.
Ayrıca terörle mücadeleyle görevli olan hem memurlar hem yargıç
ve savcılar için buraya sosyal güvenlik maddeleri eklenmiş. Onlar
rayiç bedelden kiralarla konutlarda oturtulabilecek. Ayrıca ola
ki bir memur işkence veya kötü muamele ve yargısız infazdan, öldürmeden
sorumlu tutulursa bunlara herhangi bir ücret tarifesine bağlı tutulmaksızın
üç tane avukat tutulabilecek. Yani devlet bütçesinden, halkın vergileriyle
bu şahıslara, yani "işkencecilere", infaz eden ya da her şeyiyle
silah kullanmış şahıslara avukat tutulup bunların paraları sizin
cebinizden, bizim cebimizden çıkabilecek. Bununla kalmıyor... Yeni
infaz sistemi çok ciddi bir şekilde ağırlaştırılıyor. Ceza Muhakemesi
Kanunu denen kanunda çok usturuplu değişiklikler yapıldı. Polislerin
silah kullanmayla ilgili bir yetki verildi ve bununla ilgili yetkide
polisin silah kullanımının öldürmeyle sonuçlandığı durumlarda davanın
beraatle sonuçlanması konusunda bir hüküm eklendi. 1 Nisan'la 1
Haziran içerisindeki o kısa süre içerisinde. Onu tekrar teyit etmek
açısından da ikinci bir şey eklendi 16. maddeye. Güvenlik kuvvetlerine
doğrudan silahlı kullanma yetkisi verilmiş oldu. Güneydoğu'daki
ya da Doğu Anadolu'daki olaylardaki o silah kullanma yetkisi İstanbul'daki
ya da bu bölgedeki olaylarda da çok rahatlıkla uygulanacak. Yani
bu Terörle Mücadele Yasası, biraz önce okuduğumuz tüm içtihatları,
anayasayı ve yasaları ortadan kaldıran bir gölge. Avukatları da
değiştirdi, avukatları da Misak-ı Milli ölçüleri içerisinde bölünmez
bütünlük ve bölücülere karşı tektipleştirdi. Böyle bir anlayış ve
kültür hukukçuları da, yalnızca yargıç ve savcıları değil avukatları
da şekillendirdi. Vahim olanı da bu, yani siz belli noktadan sonra
bu davaları izleyecek veya daha rahat davranacak avukat da bulmakta
çok zorlanacaksınız. Avukatlar da artık bu şekilde kullanılmaya
başlandı çünkü Kerinçsizler denen şahıslar, hukuk gruplarıyla barolarda
ciddi bir şekilde bu anlayışı geliştirmeye başladılar. Bir de şu
var, savunma stratejisi nasıl olacak aslında bunu da biraz konuşmak
lazım. Belki sürem uzadı, sorularla birlikte bunu açarız.
Fahriye Dinçer: Şimdi sorulara geçebiliriz.
Soru: Ben aslında buraya gelirken Nadire Hanım'la benzer bir
şeyi düşünüyordum. Yani artık konuşulacak ne kaldı ve ne yapıyoruz
biz gibi bir soru kafama çok takılıyordu. Evet, durumu anlamak için
gerekli verilere sahibiz şu anda, ama bundan sonrası için nasıl
şeyler var kafalarında. Ne yapılabilir toplumsal muhalefet adına.
Fahriye Dinçer: Galiba bu soruyu pek çok arkadaşımız yanıtlamak
istiyor. Taylan başlayacak, Nadire Hanım'ın da zaten bu konuda sözü
yarım kalmıştı, zannediyorum devam etmek isteyecek. Buyurun.
Taylan Tosun: Senin sorun herhalde toplumsal eylemlilik anlamında
neler yapılabilir. Aslında ilginç olan bazı şeyler var, mesela biraz
çalışmamdan ve gözlemlerimden hareket ederek söyleyebilirim. Örneğin
90'lı yıllarda, 95'te örneğin, demin verdiğim bazı sayılar vardı...
İşte yüzlerce insanın cezaevine düştüğü, düşünce suçlusu olduğu
filan. o zaman Türkiye'de bence daha güçlü bir ifade özgürlüğü mücadelesi
vardı. 2000'li yıllarda mücadeledeki çözülmenin çeşitli faktörleri
olduğunu düşünüyorum: Yayıncıların ya da bu alanda uğraşanların
ya da bu alana giren faaliyetleri itibariyle insanların otosansüre
başvurmasının bence çok payı var. Avrupa Birliği sürecinin fazlasıyla
abartılması, Avrupa Birliği'ne gidip gelen heyetlerle bu işi kendi
aramızda halledelim gibi içe kapalı ve toplum tabanından kopuk bir
tarz alması söz konusu. Veya belki genişleme söz konusu... Ama ilginç
bir şey, yani 90'lı yıllarda yüzlerce insan cezaevine giriyor ama
Düşünceye Özgürlük Girişimi'nin o gün yaptığı bir takım eylemler
var: Düşünceye Özgürlük Dizisi 95'te başlıyor yanılmıyorsam ve 2003
ya da 2004'e kadar devam ediyor, topluca suç işleme gibi sivil itaatsizlik
eylemleri filan var, değerli aslında bunlar bir yandan. Bunların
aslında gündemden düşmesi ve bu alanda bir bölünme meydana gelmesi,
bir parçalanma meydana gelmesi ve daha dayanışmacı bir tarzın unutulması
ya da geri plana itilmesi gibi bir sorunla karşı karşıya kaldığımızı
düşünüyorum. Burada bence topluma dönük, toplumu aydınlatmaya dönük
şeyler yapılması gerekiyor. Örneğin, bizim demin bahsettiğimiz şeylerin
daha sistematik bir şekilde, şu ya da bu maddenin ötesinde söz konusu
zihniyet üzerinden ele alınması gerekiyor. Burada doğrudan yayıncılar,
gazeteciler ya da siyasi parti aktivistlerinin ötesinde aslında
toplumun kendi sorunlarını dile getirmesinin engellendiğinin altını
çizmek gerekiyor. Yani demin de bahsetmeye çalıştım, insan hakları
ihlalleri olduğu için siz zaten açıklama yapıyorsunuz, siz zaten
biliyorsunuz, sizin hakkınızda dava açılıyor ama aslında sorun birincisinden
kaynaklanıyor yani toplumun kendisi de aslında mağdur edildiği için
ve siz aslında onun mağduriyetini dile getirdiğiniz için size dava
açılıyor. Ortada bu mağduriyet olmasa belki de bu kadar ciddi bir
sorun da olmayacak. Dolayısıyla toplum tabanına yayılan ve daha
birleşik, çok çeşitli kesimleri içine katan bir mücadelenin gerekli
olduğunu düşünüyorum. Ama bu o kadar kolay değil, yani o kadar kolay
değil derken daha iyiye doğru bir gidiş olacak Avrupa Birliği süreciyle.
Ben Avrupa Brliği sürecini eleştirmiyorum, tam tersine destekliyorum,
ama Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi tam üye olarak almaması, imtiyazlı
ortaklık vesaire gibi bir pozisyona geçilmesiyle birlikte aslında
iç dinamikler diyeceğimiz yerel dinamiklerin, yerel aydın dinamiklerinin
devreye girmesi bence çok önemli kazanımlardı. Bu noktada belki
biz geri bir pozisyondayız, yani bu işin mağdurları olarak geri
bir pozisyondayız. Mağdurların da bir şeyler yapması lazım. Belki
herkesin aklına geliyordur, belki çok orjinal bir görüş değil ama
demin Mihdi Bey bahsetti. İşte diyelim ki yarın İHD'de yaptığı bir
basın açıklaması nedeniyle hakkında dava açıldı mesela. Bin kişi
ya da onbin kişi bu dava için imza atsa, yani davada söz konusu
olan suçlamanın altına imza atsa, böyle bir kampanya yürütülse,
böyle bir kitlesellik sağlansa... Mesela, biz şu şu insanlar olarak
bu açıklamayı biz de yaptık, buyurun bizi de yargılayın dense. Yani
bu tip şeylere gerek var. Biraz da sarsılmasına gerek var, belki
biraz da birilerinin özveride bulunmasına, fedakarlık yapmasına
gerek var. Ama toplumun dikkatini çekmek gerekiyor bu noktada. Benim
söyleyeceğim bu.
Nadire Mater: Şimdi Taylan Tosun'un sözlerini dinlerken sahiden
1990'ların başından 2000'lere kadar ifade özgürlüğü açısından daha
güçlü bir mücadele var mıydı diye düşündüm. Doğrusu, şimdi burada
hemen bir karşılaştırma yapmak kolay değil ama biraz hatırlamaya
çalışalım. Tabii, 1990'ların ilk yarısı Türkiye'de ihlaller açısından,
yaşam hakkına yönelik ihlaller başta olmak üzere çok özel bir dönemdi.
Ayrıntıya fazla girmeyeceğim. Ama gazeteciler açısından şunu söylemek
istiyorum. 1992 ve 1996 yılları arasında, Türkiye'de yirmi iki gazeteci
öldürüldü. Bu gazetecilerden sadece ikisi Olağanüstü Hal Bölgesi
dışında öldürüldüler: İstanbul'da Metin Göktepe, Ankara'da Uğur
Mumcu. O günlerde gazetecilerin ölüm haberleri geldikçe Özgür Gündem
gazetesinin Kadırga'daki merkezinden Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'ne
yada Valilik binasına kadar yürüyüşü yapmaya çalışırdık. Kimi zaman,
hatırlıyorum, 20-30 kişi falan olurduk. Özgür Ülke gazetesinin bombalanması
sırasında toplandık, sonra bir süre her gün gazeteniN taşındığı
yerde birer ikişer gazeteci katkıda bulunmaya çalıştık. Yine de
çok güçlü ve örgütlü bir tepkiden söz edebilir miyiz emin değilim,
hele sonrası yıllarla ya da bugünlerle karşılaştırıldığında… Tabii
24 Ocak 1993'te Uğur Mumcu'nun katline ülke çapında gösterilen tepki
ve öfke tepki -ki sadece gazeteci kimliğiyle bağlantılı değildi-
farklıydı. Gazeteci öldürülmelerine karşı yaygın tepkinin ancak
8 Ocak 1996'da Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe'nin İstanbul
Eyüp'te gözaltında dövülerek öldürülmesi üzerine geliştiğini söyleyebiliriz.
1996'da Metin Göktepe'nin öldürülmesi İstanbul'da çok gözümüzün
önünde oldu, çok görünür bir cinayetti. Gözaltına alınıyor, dövülüyor
ve öldürülüyor. Buna gelen tepki bile o dönemde biraz gecikerek
başlamıştı. Evet, başka eylemlilikler de var, mesela gözaltında
kaybedilenlere karşı başlayan dört yıl süren her cumartesi İstanbul'da
İstiklal caddesinde Galatasaray lisesi önündeki protesto oturmaları
gibi. Aslında cumartesi oturmaları da İstanbul'da bir gözaltında
kaybolmaya; Hasan Ocak'ın kaybedilmesine, daha sonra da işkenceyle
öldürülmüş bedeninin bulunmasına tepki olarak başlamıştı. O ana
kadar yine Olağanüstü Hal Bölgesi'nde çok sayıda kişinin gözaltında
kaybedildiğine dair iddialar, bilgiler, haberler vardı; geliyordu.
Yani ihlallerin daha görünür olması, daha yakında olması da karşı
çıkışta etkili olmuştu. Tam da burada ifade özgürlüğünün gösteri
özgürlüğüyle, örgütlenme özgürlüğüyle mutlaka birlikte düşünülmesi
gerektiğini söylemek istiyorum.
Peki şimdi ne yapılabilir? Birkaç ayak üzerinde durulabilir herhalde.
Önce dünyadan başlayacağım. Dayanışma, haberdar olma, ilgilenme
önemli. İfade özgürlüğü mücadelesi veren adresler, çevreler üzerinden
bakıldığında, Türkiye'de ve dünyada çok eşit muhataplar olarak,
taraflar olarak yer almıyoruz. Biz daha çok üzülünen, "Sizler için
ne yardım yapabiliriz?" denilen oluyoruz. Laf da aynen bu oluyor.
Ben bunu hemen düzeltiyorum: Yardım değil dayanışma meselesi. Üstelik
de bu yalnızca bizim problemimiz değil, İspanya'da da böyle bir
problem var, Kolombiya'da da… İtalya'da ben bir panelde konuşurken
moderatör bir ara sözümü kesip salona dönüp şunu dedi: "Aslında
sizi kandırdık Nadire Türkiye'den geldi diye, esasında o bir İtalyan."
Çünkü benim anlattıklarımla İtalya'da yaşananlar arasında o kadar
büyük farklar yoktu, benzerlikler vardı.
Gazetecilikten konuşuyorsak gazeteci sendikalarının, şimdi bizdeki
sendikasızlığa geleceğim, birlikte neler yapılabilir meselesini
gündemlerine almalarının, dayanışarak ifade özgürlüğünün önündeki
engellere karşı ortak mücadele yürütmenin yollarını bulmalarının
önemli olduğunu düşünüyorum. Şimdi Türkiye'ye geldiğinizde, ifade
özgürlüğünün ve örgütlenme özgürlüğünün birlikteliği özellikle medyada
en önemli konu. Sendika meselesi... Ve ne yazık ki ben bu konuda
üç cümle daha kuramayacağım, çünkü son derece karamsar buluyorum
kendimi. Bir sendika var biliyorsunuz, bu sendikaya TRT, Anadolu
Ajansı çalışanları üye. Son bir kaç ayda bazı arkadaşlarımız üye
oldular ama bu toplu pazarlık hakkı olmayan, çalıştığı medya kuruluşunda
bir karşılığı bulunmayan bir üyelik. Bu üyelik nasıl harekete geçirilecek,
Avrupa Birliği ilerleme raporunda buna da dikkat çekiliyor. En önemli
meselelerden biri bu. Hani çöp haberi demiştim ya çöp haberi yapabilmen
için senin arkanda bir şey olması gerekiyor. Yani işten atıldığında
yan masadaki arkadaşının gözyaşları seni kurtarmıyor. Bunun çok
önemli olduğunu düşünüyorum. Bir başka ayak okur, dinleyici, izleyicilerden
oluşuyor. Bu kitlenin, hak ve özgürlüklerine sahip çıkması gerekiyor
değil mi? Burada bir aksaklık var, yani bu ayakta ciddi bir aksaklık
var Türkiye'de. Bir dolu toplantı bunu konuşuyoruz.; medyanın denetimi,
vs… Birkaç gazetede ombudsmanlar var. Bu yeni ve önemli bir adım
elbette… Yararları yok mu? Var, yine de halen çok şekilsel kaldıklarını
da görmek gerekiyor. Ve okurda tek tek şuur yaratmamızın çok önemli
olduğunu düşünüyorum. Hani bir kişinin hareketiyle ne olacak dememek
gerekiyor. Öfkelendiğimizde radyoya, televizyona, gazeteye telefon
açmalıyız, bir elektronik posta göndermeliyiz. Bütün bir yayın politikasını
değiştirmesi tabii ki mümkün değil, ama bunların yapılması da önemli
olabilir. Bazı şeyleri bu kadar serbest atmak, serbest yalan yazmak,
serbest hakaret etmenin biraz önünü kesmenin yollarından biri gibi..
Medyanın dönüştürülmesi anlamında, bazı şeylerin değiştirilmesi
anlamında bunların önemli olduğunu düşünüyorum. Bir de tabii bağımsız
medyalar meselesi var. Bunlar da çok önemli ama Türkiye'de bunu
da yapmak o kadar kolay değil. Biz 2000 yılından beri bu yolda çalışıyoruz..
Tabii bunu izleyenler, kullananlar, beğenenler ve en önemlisi katkı
verenler hızla artıyor. Tabii ki bağımsız medyalarda sürdürebilirlik
ve dolayısıyla kamu fonlarının önemli olduğunu söylemek gerekiyor.
Bitmez tükenmez fon tartışmalarını sizler de burada üniversitede
yaşıyorsunuzdur. Üniversitelerin yeterli araştırma fonları olsa,
bağımsız çalışmalar için yeterli kamu fonları olsa şu anda başka
şeyleri de tartışıyor olabiliriz. Yani Türkiye'de kamu fonları,
bizim vergilerimiz nereye gidiyor? Mesela TRT'ye gidiyor kamu yayını
anlamında ve biz TRT'yi denetleyemiyoruz, denetleyemediğimiz gibi
neredeyse seyretmiyoruz bile. Yani zaten seyretmediğimiz için de
denetlememiş oluyoruz. Dünyanın kimi yerlerinde görülen okur örgütlenmelerinin
bu tür durumlarda ciddi olarak denetim yapabildiklerini görüyoruz.
Bütün bunları düşününce ben aslında "yasal engellerin" en görünür
olduğunu ve başa çıkmasının bu anlamda daha az zor olduğunu düşünüyorum.
Başımıza yasalar nedeniyle çok dert gelse de… Zaten bütün bu süreçlerde,
verilen mücadelenin katkısıyla, Avrupa Birliği'nin de hızlandırıcı
gücüyle bir dolu iyileştirici atılım da yaşadık.
Erdal Doğan: "Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" denilen bir
madde. Burada şöyle diyor: Maddede kısa ve öz olarak diyor ki bir
olayla ilgili olarak başlatılan soruşturma veya kavuşturma kesin
hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hakim, mahkeme bilirkişi ve
tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü ve yazılı beyanda bulunan
kişi altı aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bunu
adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs adı altında düzenlediler. Türkiye'nin
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)'nde adil yargılamayla ilgili
-sözleşmenin altıncı maddesi düzenliyordu bunu- onlarca kez yüzlerce
kez mahkumiyeti var. Yani bu sistem bir kere adil değil. Yani hukuki
düzen adil değil. Ama öyle bir tanımlamış ki: Bu düzen adil, sen
teşebbüs ederek, onu eleştirerek gizli kalması gereken soruşturmayı
etkiliyorsun. Kime açtılar bu davayı mesela?. Örnek vermek gerekirse
bu gibi davalara: İsmet Berkan, Murat Belge, Hrant Dink. Hrant kendi
davası ile ilgili basına demeç verirken, sanık olarak demeç verirken,
yargılamayı etkilemeye teşebbüsten kendisine bir dava açıldı.
Bu madde biraz önce saydığım bütün maddelerin önünde sübop bir
madde aslında. Çünkü bu madde diğer maddelerden yargılanan şahısları
hiçbir şekilde yargılama sürecinde dillendirmeme maddesi. Sanık
olan, mağdur olan, Taylan'ın da dediği gibi sanık-mağdur olan, devletin
bu yargı araçlarıyla mağdur edilen şahıslar kendileriyle ilgili
hiçbir yorum yapmayacak ve bu noktada avukatları dahi belki yargılanabilecekler.
Bu madde de bunun önünde bir sübop. Kale kapısını tutan, bu sistemi
tutan bir madde. Bizim hukuk fakültelerinde de öğretilen şöyle bir
şey var: Yargı mekanizması kutsaldır. Adalet kutsaldır. Adalet demeyelim
de müdafi savunma kutsaldır. Hiçbir şey kutsal değildir bu açıdan
biraz hukukla ilgili sizlerin eğer hukukçu değilseniz bu kutsal
denilen yerleri eleştirmeniz gerekiyor aslında. Ve bu, biz hukukçulara
bırakılmayacak kadar önemli bir şey.
Bir hakta sanık ve mağdur olma potansiyelini taşıyan kişiler
olarak vergi verip aidatını ödediğiniz bir kurumu eleştirmek ve
sistemi eleştirmekle bu işe başlayabiliriz. Buna önce hukukçuların
başlaması gerekir ama hukukçular çok tutucudur, avukatlar çok tutucudur.
Özellikle avukatlar bazen savcılardan da tutucudur. Bu işi kimseye
bırakmak istemezler. Daha çok teknik donanımla, teknik ifadelerle
bu işi biz biliriz derler. İstisnalar vardır tabii genele yayamayız.
Bu açıdan akademisyenlerin, öğrencilerin, yurttaşların, vatandaşların
hepsinin bu eleştiri hakkını bilmesi gerekir ve yayınla, yazıyla,
sözle bir şekilde sınıflarda eleştirilmesi gerekiyor. Yargının bu
şekilde kutsallığa bürünmesi birçok şeyi tartışmamızı da engelliyor.
Sanığın kendisinin yargıyı etkilemesi gerekir. Sanık mahkemeyi etkileyecek
ki kendisiyle ilgili adil bir karar çıksın. Onun bile eleştirilerini
yargı konusu yapabilen bir düzenle karşı karşıyayız. Onun için yargının
bir kere bu davaları ve bu davaları açan savcıları hedefe alması
lazım. Yargılanan sanıkları da çok ikna edemiyoruz. Çünkü onların
da bir şekilde ikna olmaları gerekiyor. Bu türden gerekçelerle dava
açan savcı hakkında gerekirse hemen hem cezai hem hukuki davalar
açılması gerekiyor. Bu noktada da bir takım çekingenlikler var.
Kimse savcıyla uğraşmak istemiyor. Bitsin diyor benim mahkemem orada.
Ondan sonra böyle kalsın hiç ellemeyeyim. Bu noktada da belki gruplar
olarak suç duyurularında bulunulabilir. Bu bir yöntemdir. Bugüne
kadar yapılan yöntemlerden birisi davaya katılmaktı. Ama bir de
savcıları ve yargıçları yargılamak açısından ihbar edilebilir. Çünkü
bunlar dokunulmaz insanlar değillerdir. Bunların da biraz sorgulanması
gerekiyor. Mesela namus cinayetleriyle ilgili başvuruların biraz
üzerine gidildi. Bu namus olgusuyla ilgili adımlar atıldı.
Açıkçası yargıya dokunmamız gerekiyor. Yargıya izleyici olarak
ya da ileride olabileceğiniz potansiyel sanık durumuyla değil, gerekirse
yazı yazarak gerekirse sorarak yargıya biraz müdahale etmeniz gerekiyor.
Yargıya dokunmamız gerekiyor.
Soru: Yasalardan etraflıca bahsettiniz. İçtihatlar ne yönde gelişiyor
son bir senedir?
Erdal: Mesela Atatürk'ün o veciz sözünü kullanarak Hrant Dink
Ermeni diasporasını eleştirmişti kendi gazetesinde. Onunla ilgili
bir dava konusu oldu TCK 301'den. Temyiz aşamasında ben kendisine
yardım etmiştim. O davada ilginçtir hukuk bitti. Bütün hukuk şuuru,
yargıtayın kendi şuuru da kapandı ve o Yargıtay Ceza Genel Kurulu
-ki yargının tepesidir- toplandı ve temel ceza hukuku ilkelerini
çiğneyerek yani bir yazıyı bütün halinde değerlendirmek ve bu yazının
kimi eleştirdiğine bakmak gerekirken aynı burdaki yerel yargı gibi
diğer yazıları okumam gerekmiyor dedi ve kanı dondurarcak bir karar
çıktı Yargıtay Genel Ceza Kurulu'ndan. Kendi hukuki namusunu kurtaran
bazı yargıçlar buna şerh düştüler. Ama yargının da Türkiye'de geldiği
sınır maalesef belli olabiliyor. AİHM'e gidip yine bozulup geri
gelecek ama Türkiye'nin sınırlarını belirlemesi açısından önemli.
Gerekçesinde diyor ki "Her ülkenin kendine göre değerleri vardır.
Öyle ülkeler vardır ki bayrağından şort yaparsın hoşgörür; öyle
ülkeler vardır ki ineğine dokunursun infaal yaratır; öyle millet
vardır ki kan dedin mi ecdadının akıttığı oluk oluk şehit kanı gelir;
öyle millet vardır ki akla bu toprakların her santiminde bulunan
ecdad kanı gelir. Bu toprağın her karesi kanla sulanmıştır." Yargıtay
Ceza Genel Kurulu bu karara imza attı. Bu algılamayla sokaktaki
bir vatandaşın algılamasının yerine geçerek böyle bir karar verdi.
Bu milliyetçilik sadece Ermeni meselesinde değil Kürt meselesinde
de böyle. Kürt örgütlenmelerinden yargılanan şahısların Devlet Güvenlik
Mahkemesi (DGM)'ndeki tahliyeleri, tutuklanmaları veya bunlarla
ilgili cezalar çok ilginç. Sol örgütlere göre bile değişiyor. Böyle
bir ayrım bile var yani. Görünür bir şekilde ayrım var. Bunlar Türkiye
Cumhuriyeti'nin kurucu ve dokunulmaz meseleleri: Ermeni sorunu,
Kürt sorunu, bir de laiklik meselesi. Ve bu üç husus Türk savcılara,
Türk yargıçlara çok güzel işlemiş, avukatına da işlemiş, katibine
de işlemiş, polise zaten işlemiş. Bu şekilde gerekirse kendi verdiği
hukuku da çiğneyebilir.
Biraz önce dediğim gibi biraz yargıya dokunacaksınız. Sizler
dokunacaksınız çünkü hukukçuların buna dokunması kendi muhafazası
içinde kalıyor. Biraz da okur yazar kişinin nasıl dokunabileceğini,
yargının nasıl eleştirilebileceğini sorması gerekiyor çünkü yargı
eleştirilirse bir noktaya gelir; çünkü vatandaşın o kuruma sahip
çıkması, sahip derken düzeltmesi gerekir. Çünkü kutsal bir mekanizma
değil orası. Kendini yargıçlar her ne kadar tanrısal bir konumda
görüyorsa, avukatlar ve savcılar o tanrısal boyutun bir parçası
olabiliyorsa bu cübbe hiyerarşisinin ötesinde dokunabilmelisiniz
sivilleştirmek açısından.
Soru: Türkiye'de Avrupa Birliği sürecine rağmen çok daha ağırlaştırılmış
yeni yasalar çıkabiliyor. AB'de de düşünce ve ifade özgürlüğüne
dair durumun ne olduğuylailgili görüş almak isterim.
Nadire Mater: Esas olarak yasal düzenlemeler çerçevesinde bakıldığında
Türkiye'den tabii çok daha ileri bir durumda. Medyada sendikalaşma
ve örgütlenme meselesi Türkiye'den çok daha ileri durumda. Bu tabii
çok önemli bir güvence. Ama orada da hem küreselleşme hem Avrupa
Birliği'nin kendi ideolojisi, mantığı çerçevesinde bakıldığında
giderek sendikalaşma bütün alanlarda olduğu gibi medya alanında
da zayıflıyor ve bunlar da genel olarak otosansür bazında olayı
etkiliyor. Bizde yasalar var, davalar açılıyor sonra beraat edebiliyoruz.
Büyük olasılıkla da beraat edeceğiz diye bakıyoruz ya da ertelenmiş
cezalar. Ama söz gelimi, benim bildiğim kadarıyla, açılan davayla
beraat eden dava arasındaki oran Fransa ve Türkiye arasında büyük
bir farklılık gösteriyor. Orada insanların sahiden cezalandırılma
olasılığı çok yüksek ise dava açılıyor. Öyle rasgele durmadan davalar
açılmıyor. Ama medyanın genel olarak çalışanların hakları açısından,
örgütlenme açısından... Ve tabii ki medyanın sahiplik meselesi...
Dünyanın her yerinde sermayenin konsantrasyonu var ve aşağı yukarı
-şimdi rakamları yanlış telaffuz etmek istemiyorum ama- yirmi kadar
büyük medya grubu bütün dünyayı kontrol ediyor. Ondan sonra onların
taşeronları diyebileceğimiz gruplar var. Böyle bakıldığında zaten
tek merkezli bir haber yayma örgütüyle karşı karşıyayız neredeyse.
Bunun da ne kadar ciddi bir sorun olduğunu uzu uzun düşünmek gerkiyor
ve görüyoruz da. "Düşmanlar var, dostlar var" terminolojisiyle askerileşmiş
medyayla, "biz" ve "öteki" diye ayırılan dünyalarıyla, erkek duruşuyla
bütün bunlar esasında medyanın bütününü farklı düzeylerde de olsa
tanımlamamıza yardım edecek unsurlar diye düşünüyorum. Türkiye'de
nasıl oluyor? Üç tane grup Türkiye'yi kontrol ediyor. Geçenlerde
İsmet Berkan yazmıştı. Okudum, okudum yazıyı gayet heyecanlı...
Yerel medyayı savunuyor diye. Sonra diyor ki Radikal yerel yapalım.
Yani yerel medya lazımsa onu da büyük medya yapacak. Böyle bir durum
var. Alın CNN'i: CNN International, CNN ABD, CNN Espana, CNN Türk.
Geçenlerde de galiba CNN Fransa başladı. Şimdi böyle bir dünyayla
karşı karşıyayız. Bütün bunlara baktığın zaman insan sahiden çok
ürküyor ve yapılacak çok şey var diye düşünüyor. Ama bu dağınıklıkta
nasıl yürüyebileceğiz, neler yapacağız... Ben umutlu olmak istiyorum
ama bu o kadar da kolay değil gibi.
Erdal Doğan: Biraz önce okuduğum kararların bir kısmı, çoğu aslında
Avrupa'dan gelen kararlar ve Avrupa'dan gelen kararlarla birlikte
üç Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatları. Şimdi orada 9.
ve 10. madde örgütlenme usulüyle ilgiliydi. Hassas bir şekilde değerlendiriyor
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bağlamında. Çünkü ifade özgürlüğü
hassas konulardan birisi. Çeşitli müdahaleler daha farklı şekillerde,
yani Nadire Hanım anlattı, tekel yapılanmasıyla birlikte yaptırım
şeklinde orada da sürüyor. Ama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin
üç dokunulmaz kıstası var mesala: yaşam hakkı, kölelik ve işkence.
Bence bu düşünce ve ifade özgürlüğünün de bunların istisna tanınmayan,
tanınması gereken bir parçası olması gerekiyor. Ama orada da bu
ayrı tutuluyor. Ama her zaman kamu güvenliği ve olağanüstü hallerde,
mesela türban meselesinde, gerektiği noktada yasaklama getirilebileceğinin
işaretlerini verdi. Türban meselesinde Türkiye'ye bir olasılık verdi.
Refah partisinin kapatılmasında da haklılık bularak aynı şeyi verdi.
O jakoben anlayışı ipuçlarını alttan verdi. Bunlarda Türkiye'den
giden kararlar da kendisini çok gösterdi ve bu iki karar da çok
önemlidir Avrupa İnsan Hakları sürecinde, ama Türkiye'deki husus
açıkladığımız manzara içerisinde daha vahim bir hal anlatıyor. İşte
Türkiye'nin seksen doksan yıllık cumhuriyet tarihinde, onun öncesinde
Osmanlı yapılanmasında çok açık bir durum var düşünce ve ifade özgürlüğü
konusunda. Her şeyi etkileyen ve birçok konuşmacımzın da dikkatle
altını çizdiği askerlerin Türkiye'deki etkisi. Türkiyede birçok
şeyi biçimlendiriyor. En basit yönetmeliğin bile yapılanmasında
etkilerini söyleyebilirim size. Ve bu şahısların hiçbir sorumlulukları
yok. Mesela Genelkurmay Başkanı'nın Türkiye'de yargılanma mercisi
yok. Yargılama mevzuatı yok. Cumhurbaşkanı'nı yargılayabiliyorsunuz
herhangi bir nedenden dolayı, bir numaralı denilen adamı. Ama Genelkurmay
Başkanı'nı yargılayabilecek bir mevzuatın olmadığı bir Türkiye'de
düşünce ve ifade özgürlüğünden bahsediyoruz. Bir hafta önce bir
gazete, Özgür Gündem gazetesini hedef gösterdi üç gün sonra kapatıldı
on beş günlük. PKK'nin partisi diye bahsedilen bir partinin yakında
kapatılma olasılığı güçlü bir şekilde. Yani böyle bir fütursuzluk,
böyle bir ortam içerisinde biz hukuktan bahsediyoruz. Onun için
yargıya dokunmak lazım. Yani yargıyı sarsmak lazım. Ve askeriyenin
bu noktadaki sorumluluklarını. Çünkü iki yargı biçimi var: Bir askeri
yargı. Onlarla AİHM ilgileniyor. Şu son dönemde sivil kişilerin
askeri yargıda yargılanması önlenmiş oldu. Ama bugüne kadar halen
varlığını sürdüren bir askeri yargı sistemi var Türkiye'de. Bir
de sivil yargı var. Ama sivil yargı da asker kafasıyla düşünüyor
yine. Avrupa'da da çok pür değil ama birçok noktada bu standartın
epeyce bir yüksek olduğunu söyleyebiliriz.
Nadire Mater: Şunu söylemeyi unuttum. Belki de en önemlisi oydu
bence. Avrupa'da, dünyanın başka bir yerinde rejimler kendilerini
tehlikede gördükleri anda uyur gibi olan yasal düzenlemelerini tabii
ki hemen har |