Beyan Edilmeyen Konu: Zarkavi’nin Davet Edilmesi
Greg Palast
O artık ellerinde; Irak’taki büyük, kötü, gözü dönmüş katil. Fakat Zarkavi’nin ele geçirilişindeki tüm o coşkunun içinde beyan edilmeyen bir şey var. Onu Irak’a ilk çağıran kimdi?
Peri masalınızın gerçeklerle kirletilmesini istemiyorsanız bu yazının geri kalanını okumayın. Eğer gerçeğin huzursuzluğunu tercih ediyorsanız, şununla başlayın: 21 Nisan 2003’te Saddam’ın Bağdat’taki Sarayına bir telefon geldi. Arayan General Jay Garner ile güvenli bir hattan konuşan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’di.
General işgal altındaki ulusun idaresini üzerine almaya Bağdat’a geleli henüz birkaç saat olmuştu. Rumsfeld’den gelen hiç de iç açıcı bir hoş geldin mesajı değildi. Rummy, Garner’a: “Bavulunu hiç boşaltma Jack, çünkü kovuldun” dedi.
Peki, Garner ne yapmıştı? Çok yıldızlı general Başkanın bizzat kendisi tarafından bu zorlu görevi üstlenmek üzere gönderilmişti. Irak gergin, fakat görece sakindi. Garner’ın işi ise barışı muhafaza etmek ve demokrasiyi getirmekti.
Ne yazık ki general Başkanın söylediklerini gerçek sanmıştı. Fakat yanılıyordu. “Barış” ve “Demokrasi” sadece slogandı.
Garner alçakgönüllü bir tavırla bana şunları söylemişti: “Benim tercihim bir şekilde seçimleri gerçekleştirip en kısa zamanda Iraklılar’ı yönetime getirmekti.”
Fakat “Büyük Plan”da seçimler yoktu. “Büyük Plan” henüz yeni işgal ettiğimiz toprakların uzun vadede geleceğini yönlendirmek üzere hazırlanmış 101 sayfalık bir belgeydi. İçinde demokrasi, seçimler veya güvenlik hakkında hiçbir şey yoktu. Bunların yerine “Irak’ın tüm kamu varlıkları”nın nasıl satılacağının ayrıntılı bir iş takvimi vardı ve kamu varlıkları Irak’ta neredeyse her şeyi kapsıyordu. Büyük Plan, “Özellikle petrol endüstrisi ve onu destekleyen endüstrilerden” söz ediyordu. Özellikle de petrolden.
Satmak için petrolden fazlası da vardı. “Büyük Plan” Irak bankalarının satışını ve garip bir şekilde, Irak’ın telif haklarına dair yasaları ile diğer tuhaf maddelerin değiştirilmesini içeriyordu. Bu da planı, Irak’ın kendi ayakları üstünde durmasını sağlamaya yönelik bir programdan çok, Irak halkının malvarlığının şirketler tarafından talan edilmesini hedefleyen bir programa dönüştürüyordu. (Ve şüphesiz, BBC’de de gördük ki, birçok tuhaf hususun arkasında – telif hakları ve vergi yasasındaki değişiklikler örneğin – lobi faaliyetleri ile bilinen Jack Abramoff’un ortağı Grover Norquist’in eli vardı.)
Bir yıl sonra Washington’da karşılaştığımızda öğrendim ki, Garner “Büyük Plan” üzerine çok fazla düşünmemişti. Kafasında başka şeyler vardı. “Salgınları önlemek, kıtlığın önüne geçmek için yiyecek dağıtımına başlamak” gibi.
Irak’ın petrol sahalarının tapusunu ve mülkiyetini ele geçirmek Garner’ın yapılması gerekli olduğunu düşündüğü şeyler arasında değildi. Ve bunun Washington tarafından bilinmesinde de bir mahsur görmedi. “Iraklılar’ın ABD planını izlemelerinin gerekli olduğuna inanmıyorum, yapmamız gereken Irak halkının iradesini temsil edecek bir Irak hükümeti kurmaktır.” Ve ekliyordu, “Burası onların ülkesi ve bu petrol onların petrolü”.
Fakat açık ki, Savunma Bakanı Rumsfeld, Garner ile aynı fikirde değildi. Ve tabii lobici Norquist de. Ve Garner “demokrasi” fikrinde ısrar ederek – mesela Bağdat’ın ele geçirilişinden sonraki 90 gün içinde erken seçime gitmek için çağrı yaptı – onların öfkeli tepkilerine hedef oldu. Fakat Garner’ın 90 gün içinde seçimlerin yapılması taahhüdü doğruca petrolün satılması programı ile çatışıyordu. Planın EK D bölümünde petrolün satılmasının en az 270 gün, yani 9 ay alacağı belirtiliyordu.
Daha da kötüsü, Garner Sünniler, Şiiler ve Kürtler arasında bir anlaşma için arabuluculuk yapıyordu. Hatta Garner’ın deyimi ile detaylar üzerinde uzlaşacakları ve seçim gününe karar verecekleri bir “büyük çadır” toplantısına başlamak üzereydiler. Hatta Garner ihtilaflı gruplar birbirlerinin boğazlarını kesmeden bunu gerçekleştirmek için 90 günü olduğunu hesap ediyordu.
Fakat çabuk bir seçim kamu varlıklarının satılmasını öngören planın sonu demek olacaktı. Iraklılar’dan oluşacak bir hükümet tüm ekonomilerinin yabancı şirketler tarafından yutulmasına neden olacak bir programın parçası olmayı asla kabul etmeyecekti. Özellikle de petrollerinin. Garner, Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan bölgesinde görevli olarak yıllarca çalışmıştı ve Iraklılar’ı iyi tanıyordu. Varlıkların ve petrolün gasp edilmesinin ve “özelleştirmelerin”, duyarlı halkın silaha başvurmasına neden olacağından emindi. “Bu, şu an içine girmek istemeyeceğiniz bir savaştır” diyordu.
Fakat bu tam da Savunma Bakanlığı’ndaki yeni muhafazakarların istediği savaştı. Ve Rumsfeld, Garner’ın yerine bu savaş için can atan bir adamı tayin etti. Paul Bremer’in Irak’ta sahada herhangi bir deneyimi yoktu, fakat Garner’ın sahip olmadığı çok sağlam bir sicili vardı: Bremer, Kissinger ve Ortaklarının genel müdürlüğünü yapmıştı.
2003 Nisanında, Bremer Bush stili demokrasiyi kurmuştu: Seçimleri ertelemişti ve tüm hükümeti bizzat kendisi atamıştı. İki ay sonra, Şiiler için çok önemli olan Necef’teki belediye başkanı seçimleri dahil tüm belediye seçimlerini askıya aldı. Önde giden adaylardan ılımlı Şii Asad Sultan Abu Gilal, Bremer’i şunları söyleyerek uyardı “Eğer bize özgürlük vermezlerse, ne yapacağız? Sabrımız var, fakat bir yere kadar." Yerel Şiiler “Mehdi Ordusu”nu kurdular ve bir yıl içinde Bremer’in taleplerini reddetmesi üzerine silahlı saldırıya geçtiler ve 21 ABD askerini öldürdüler.
İsyan başlamıştı. Fakat Bremer’in işi henüz bitmemişti. Peşinden gidilecek Sünniler vardı. Bremer, “Baastan Arındırma” demek olan “Bir Numaralı Emir’i” yayınladı. Gerçekte bu, “Sünnilerden Arındırmaya” dönüştü.
ABD işgalcileri ile gizlice işbirliğine girdiklerini öğrendiğimiz Saddam’ın çoğunlukla Sünni olan generalleri, şimdi ödüllerini bekliyorlardı ve kendilerini öldürülmüş ya da tutuklanmış olarak buldular. İşgal öncesi pazarlıklara aracılık eden ve ABD’de yaşayan Irak doğumlu Falah Aljibury bana şunları söyledi: “ABD güçleri bizim siyasi liderler olarak tanımladığımız herkesi hapse attı.” Aljibury, Irak ordusunun ABD askerlerine ateş açmasını önlemişti.
Aljibury’nin asıl endişesi Iraklı işbirlikçileri ve Baasçı kodamanları tutuklamanın Vahabilerin işine yarayacak olmasıydı. Aljibury’nin Vahabilerden kastı, şimdi deneyimli askeri komutanları, yani ABD-kaynaklı rejimle savaşmak dışındaki tek seçeneği tutuklanma, mahvolma ya da ölüm olan Sünnileri kazanmış olan yabancı isyancılardı. Bunlar, çok geçmeden, kendini “Şii yılanları” yok etmeye adamış, Sünni yanlısı bir Vahabi olan Abu Musab Al-Zarkavi ile birleşeceklerdi.
Peki petrol alanlarına ne olacaktı? Aljibury petrol boru hatlarının hava uçmaya başlamasının (ABD tarafından atanan petrol bakanının düşük çenesi sayesinde) petrol alanlarının satışı ile ilgili planların açıklandığı döneme rastlamasının önemine dikkat çekti. İşgalin planlanmasında merkezi bir rol oynamasına rağmen, Aljibury şimdi petrol alanlarının hırs ve çılgınlıkla kapışılmasının ülkesini parçalara bölecek bir iç savaşı körükleyeceğini görüyordu.
Aljibury’e göre, “İsyancılar ve yeni bir Irak’ı istikrarsızlaştırmak isteyenler bunu kullanarak şöyle demişlerdi: ‘Bakın ülkenizi kaybediyorsunuz. Liderliğinizi kaybediyorsunuz. Tüm kaynaklarınız bir grup zenginin eline geçiyor. Bir grup milyarder sizi ele geçirecek ve hayatınızı berbat edecek.’” Ve şunu ekledi: “Petrolün özelleştirilmeye başlanacağı açıklaması gerekçe gösterilerek, petrol kuruluşları ve boru hatlarının bombalanmasında bir artış gördük.”
General Garner ise işgalci yönetimin provokasyonu ile artan isyanları izlerken bana alçakgönüllü bir tavırla şunları söyledi: “İnanıyorum ki, günün sonunda gün başlarken sahip olduğunuzdan daha çok düşmanınız olsun istemezsiniz.”
Fakat bir savaş olmazsa savaşçı bir Başkana da ihtiyacınız olmaz. Ve düşmanlarınız olmadan savaşamazsınız. Başkomutan “Getirin onları” demişti. Ve Zarkavi davete icabet etmişti.
10 Haziran 2006 www.zmag.org sitesinden alınmıştır
çeviren: Özlem Aslan
|