Chomsky'nin Demokrasi-İçin-Eğitimi: Aydınlatıcı Zihinsel
Gelişim
C.P. Otero
gg.aa.yyyy
Çeviren: Cevirmen
Önsöz
Demokrasi ve eğitim Noam Chosky'nin eserlerinin merkezinde yer
alan konulardır. Bu da pek şaşırtıcı değildir. Her ikisi de
öğretmen olan ebeveynleri, evde son derece uyarıcı ve düşünmeyi
teşvik edici bir ortam sağlamış ve onu iki yaşından on iki yaşına
kadar, yani yaklaşık olarak 1931 başlarından 1943 yılına kadar,
Temple Üniversitesi tarafından işletilen Deweyci bir deneme
okuluna (Oak Lane Country Okulu'na) göndermiştir.1
(Evde ve okulda yaşadığı) birbirini tamamlayan bu iki eğilim,
belki de Chomsky'nin hayatındaki en belirleyici deneyimler olmuştur.
Bugün dahi o deneyimlerini canlı bir şekilde ve sevgiyle hatırlamaktadır.
Gittiği lisenin, yaşadığı yer olan Philadelphia'daki en iyi
lise olarak kabul edilmesine karşın, lisedeki yılları hakkında
pek bir şey hatırlamamaktadır (kendisinin de kolayca görülebilen
bir hoşnutsuzluk içerisinde ısrarla söylediği gibi "hayatındaki
bir kara deliktir"). Lisans eğitimini aldığı (ve ilk lisansüstü
çalışmasını yaparak tamamladığı) Pennsylvania Üniversitesi'ndeki
deneyimlerine bakıldığında, okula girdikten yaklaşık bir iki
yıl sonra okulu bırakma noktasına gelmiştir. Bu noktada, onun
siyasi görüşlerini paylaşan seçkin bir dilbilim profesörü (Zellig
Harris) ile ilişkisi imdada yetişmiştir. Bundan sonrasını da,
dedikleri gibi, zaten tarih yazmaktadır.
Babası William Chomsky, sadece bir öğretmen ve seçkin bir
akademisyen ("dünyanın en önde gelen İbranice gramercilerinden
biri"–22 Temmuz 1977, New York Times'daki ölüm ilanı)
olmakla kalmayıp asli ilgi alanı da eğitim olan biriydi (çünkü
hayatının büyük bir bölümünde İbranice ve Yahudi eğitimi alanında
kolej profesörü olarak çalışmıştı) ve yazdığı tüm yazılar da
eğitsel bir amaç taşıyordu.
2 William Chomsky, gayet doğal olarak, zamanının
en önemli entelektüel şahsiyeti, "en büyük Amerikan toplum felsefecisi"
(Bkz. Bölüm 15) ve asli ilgi alanlarından biri de demokrasi
ve eğitim olan John Dewey'den "çok fazla etkilenmişti". Aşağıda
anlatılacağı üzere Dewey'in cübbesinin meşru varisi olan en
büyük oğlunun sözleriyle (kişisel görüşme) ifade edecek olursak:
"[baba Chomsky'nin] esas işi (pedagoji), gerek verdiği eğitim
gerekse yazdığı yazılar itibariyle alenen Deweyciydi" ve "dünyaya
genel bakışı da çoğunlukla öyleydi". Gerçekten de William Chomsky,
ölmeden kısa bir süre önce hayatının asli amacını, Dewey'i tekrarlarcasına
şöyle tarif etmişti: "Toplumla bütünleşmiş, düşünceleri özgür
ve bağımsız, dünyayı geliştirme ve zenginleştirme kaygısı taşıyan,
hayatı herkes için daha anlamlı ve yaşamaya değer hale getirmek
için katkıda bulunmaya istekli bireylerin eğitimi."3
En azından bir tanesinde tamamen başarılı olduğu görülüyor:
Herhalde en büyük oğlu bir birey olarak bundan daha iyi tarif
edilemezdi.
Bununla birlikte, Noam Chomsky'nin eğitime olan ilgisinin
kökleri, karakterinin şekillendiği yıllardaki deneyimlerinin
–ve hatta eğitimcilik deneyimlerinin ve daha da genelde bir
kültür öğrencisi ve bir aktivist olarak yaptığı çalışmaların-
çok daha ötesine geçer. Bu ilgi, Chomsky'nin bir bilim insanı
ve bir felsefeci olarak yaptığı araştırmaların tam merkezinde
yer alır. Dilin ve insan zihninin/beyninin doğası üzerine araştırmalarının
en önemli sonuçlarından biri de ileride göreceğimiz üzere şudur:
Demokrasinin doğası ve eğitimin doğası konusunda iki temel geleneksel
tavırdan birini, demokrasinin kendi kendini yönetmek ve eğitimin
de çok büyük ölçüde kendi kendini eğitmek olduğunu savunan tavrı
destekleyen en sonuç alıcı kanıt ve argümanları sunmuştur.
Chomsky'nin herkes-için-demokrasi ve demokrasi-için-eğitim
olarak adlandırdığı şeye katkılarını üç başlık altında ele almak
yararlı olacaktır: (1) eğitimci (2) bilim insanı, epistemolog
ve zihin felsefecisi, (3) (çağdaş ya da yüzyıllarca eski) kültür
(özellikle de entelektüel tarihi) öğrencisi ve aktivist.
1. Eğitimci
Chomsky'nin pratiğinin, özellikle de, kelimenin en geniş
anlamıyla bir eğitimci olarak olgusal başarılarının altında
yatan şey eğitimin çok büyük ölçüde kendi kendini eğitmek olduğunu
savunan yaklaşımdır. Chomsky'ye geniş ölçekte bir eğitimci de
diyebilirsiniz (dünyanın dört bir yanında çok çeşitli dinleyici
topluluklarına düzenli aralıklarla konuşmalar yapar ve dersler
verir, dinleyicileri de onu genellikle olağanüstü aydınlatıcı
bulur. Ayrıca müsait olduğu her zaman yazılar yazar.). Çoğumuz
için Chomsky, her şeyin ötesinde kendini işine adamış bir eğitimci
ve akıl hocasıdır. Norman Mailer, "ilk Pentagona'a Yürüyüş yılı,
1967'deki" etkileyici "tarihsel romanında", polis tarafından
bir yerde kurulan bir tür gözaltı merkezinde Chomsky'nin ranzasının
yanındaki ranzada bir gece geçirdikten sonra ondan "her türlü
zor koşul altında kendisini işine adamış bir eğitimci" diye
bahsediyordu. Chomsky, bu gözaltı merkezinden sonra Washington
D.C.'de bir hapishaneye gönderilmiş ve burada gerçek mahkumların
yaşadığı inanılmaz koşulları görme fırsatı bulmuştu. Aslında,
1945 yılı lise yıllığının da gösterdiği gibi, sınıf arkadaşlarına
özel ders vermeye başladığı 1940'lı yılların başından itibaren
mükemmel bir eğitimci ve akıl hocası olarak ünlenmişti.
Bir eğitimci olarak, (kendisiyle eş düzeydeki dört kişi olan
John Dewey ya da Bertrand Russel –veya Albert Einstein ya da
Richard Feynman'dan çok daha başarılı olarak tüm dikkatleri
üzerine çekecek kadar) olağanüstü başarılı olduğuna hiç şüphe
yoktur. MIT'de ve başka üniversitelerde resmi olarak seksenden
fazla doktora tezi yaptırmış ve diğer birçok doktora tezinin
danışmanlığına da katkıda bulunmuştur. (En azından benim bildiğim
kadarıyla) bu durumun bir benzeri daha yoktur. MIT'deki mesleki
yükselişi de göz kamaştırıcıdır: 1961'de (otuz iki yaşında)
kadrolu profesör olmuş, 1966'da üniversiteye bağışlanan bir
kürsü kazanmış, 1976'dan itibaren de (çoğu Nobel ödüllü olan
bir düzine özel yetenek sahibi akademisyene ayrılan bir paye
olan) herkesin gıpta ettiği Enstitü Profesörlüğünü elde etmiştir.
"Olağanüstü mesleki başarıların, MIT tam zamanlı fakülte üyeleri
tarafından" tescil edildiğini belirten ve belki de en prestijli
fakülte ödülü olan Killian Akademik Başarı Ödülü 1991-1992'de
Chomsky'ye verilmiştir. En seçkin çağdaş dilbilimcilerin ve
diğer bilişim bilimcilerin çoğu onun tavsiye ettiği kişilerdir
ve diğer birçokları da ya onun sınıflarındaki kayıtlı öğrencileri
ve dinleyicileri ya da onun öğrencilerinin veya çalışma arkadaşlarının
öğrencileridir. Aynı zamanda, onun üretken yazılarıyla yetişen
başka birçok parlak öğrenci de vardır. Elinizdeki bu kitabın
içerisinde bir araya getirilmiş olan küçük ve kısıtlı örneklerin
de Chomsky'nin yazılarının her zaman ufuk açıcılığını ve ilham
vericiliğini göstereceğini umuyorum.
Dahası, birçok doktora tezinin ve kitabın teşekkür bölümünde
de belirtildiği gibi, geniş anlamda öğrencilerine düzenli olarak
yaptığı rehberliğin genellikle çok özel bir yanı vardır. (Daha
geniş anlamda, bizim yaşımızda ve çağımızda zihin/beyin konusunda
araştırma yapan hiçbir öğrencinin –ve bunların arasında da ne
yaptıklarının gerçekten bilincinde olanların- onun öğrencisi
olmaması mümkün değildir). Üretici dilbilgisi alanında ve daha
genelde bilişsel psikoloji alanında çalışan herkesin ona özel
bir entelektüel şükran borçlu olduğu gerçeği herkesçe kabul
edilmektedir. Onun sınıflarındaki "benzersiz deneyimi" ve "herkesin
kolayca erişebildiği bireysel tartışmalarını" paylaşma fırsatını
bulacak kadar şanslı olanlar açısındansa bu şükran borcunun
"haddi hesabı yoktur." Özellikle de, "MIT'de hiçbir resmi statüsü
olmayan" ve ondan görüş isteyip, hiç de şaşırtıcı olmayan bir
şekilde sanki orada yarı resmi ya da resmi bir statüsü varmışcasına
karşılandığını gören yeni öğrenciler için durum budur (alıntılar
tezlerin teşekkür bölümlerinden alınmıştır). Chomsky'nin doktora
danışmanlığı yaptığı öğrencilerden biri olmanın çok daha özel
olan deneyimi birçok öğrenci tarafından anlatılmıştır. Ben burada,
çok farklı geçmişlerden gelen (bir Amerikalı, bir Fransız ve
bir Çinli) ama birbirine benzer açıklıkla yazılmış olan sadece
üç tanesine yer vereceğim:4
Noam Chomsky ile çalışmak… çok
az kişinin ümit edebileceği bir ayrıcalıktır, buradaki
dört yılın ardından buradan ayrılırken bile hala bir
rüyadaymışım gibi geliyor. Noam Chomsky hakkında çok
şey söylenmiştir ve iyi olanlarının hepsine katılıyorum.
İlham verici dersleri, parlak sezgileri ve öğrencilerinin
çalışmalarına yönelik yoğun ilgisi onunla birlikte çalışma
deneyiminin sadece üç veçhesidir. Her tür probleme öylesine
çabuk cevap verir ki Chomsky'nin benim ileri sürdüğüm
bir argümana karşı bir argüman bulabilmek için bir kaç
dakika sessizce düşünmek zorunda kalması benim burada
kendimle en çok gurur duyduğum anlardan biridir. Onun
dersinin ve görüşmelerimizin olduğu perşembeleri bir
daha asla bu kadar güzel olmayacak.
-Diana Massam-
Benim üzerimdeki etkisi aşağıdaki
sayfalarda görülecek olan Noam Chomsky, tezimin her
aşamasının yanı sıra dilbilimin ve hayatın farklı yönlerine
dair de çok değerli tavsiyelerde bulunmuştur. Onun bana
gösterdiği ilginin ve benim çalışmama kattığı düşüncelerin
ölçüsü hem benim hem de bir başkasının bekleyebileceğinin
çok üzerindeydi. Bana olan güveni ve benim çalışmama
olan ilgisi geçen yıllar boyunca benim tüm gücümle çalışmaya
devam etmemi sağlamıştır.
-Chen-Teh James Huang-
Modern sözdizim kuramının mucidi
ve bu kuramın en parlak savunucusu olan Noam Chomsky
bu teze herhalde bu tezin içerisinde yazılandan çok
daha fazla katkıda bulunmuştur. Onunla doğrudan çalışmak
sayesinde, ilgi alanına giren her konuda düzenli bir
şekilde sergilediği benzersiz kavrama hızından ve kuramsal
muhayyilesinin enginliğinden çok büyük yarar gördüm.
-(Paris'te doktora derecesi almanın nasıl bir şey
olduğunu da bilen)
Jean-Roger Vergnaud-
2. Bilim insanı, Epistemolog ve Zihin Felsefecisi
Herkes-için-demokrasi ve demokrasi-için-eğitim konuları üzerine
düşünürken ve aynı şekilde insan davranışının diğer yönleri
üzerine düşünürken karşılaşılan en temel soru, kaçınılmaz olarak
"doğa" ve "yetiştirme" ya da daha doğrusu, bir bireyin doğal
genetik yetenekleri ile belirli bir kültürel çevre arasındaki
etkileşim üzerine odaklanır. Elbette bu soru, yalın anlamları
itibariyle "doğa ve yetiştirmenin" birbirinden ayrılmasının
hiçbir anlamı olmadığını varsaymaktadır. Bir insanın (ve aslında
bir hayvanın da) zihinsel gelişiminde hem doğal genetik kabiliyetlerin
hem de belirli bir kültürel çevrenin rol oynadığı gayet açıktır.
Herşeyden önce, herkes Ermenice ya da Baskça ya da Katalanca
… ya da Vietnamca ya da Galce ya da Xhosa
5 ya da Yaqui6
ya da Zhuang
7 dillerini konuşmuyor -bir kadının ya da erkeğin
mizacı, doğasından ayrı düşünülemez (burada bir bireyin doğası,
doğuştan gelen karakteristikleri anlamında ve bir kadının ya
da erkeğin mizacı da deneyim yoluyla edindiği nitelikler anlamında
kullanılmaktadır). O halde burada açığa çıkarılması gereken
husus, insan beyni ve çevrenin her birinin yaptığı katkının
göreli ağırlığı ya da öneminin ne olduğudur.
Ne insanların kartallar gibi uçamamasının ne de bir kartalın
beş yaşındaki bir çocuk gibi konuşamamasının nedeninin çevre
olmadığını görmek için dâhi olmak gerekmez. Ancak beş yaşındaki
bir çocuğun yapabildiği, mucizevi görünen şeylerin herhangi
bir tanesi için çevrenin muhtemelen yeterli bir temel sağlayıp
sağlamadığını herkes o kadar da kolay göremez, başkasının görmesini
sağlamasıysa çok daha zordur. Çocukların, hiç düşünmeden yapabildikleri
şeyleri yapabilmeleri için neler bilmeleri gerektiğine kısa
bir bakış, onların bilgilerinin çevrenin sağlayabileceğinin
çok daha ötesine geçtiğini hemen gösterecektir. Elbette bu durum
yetişkinler için de geçerlidir.
Basit ifade çiftlerine bakmak, burada ne söylemek istediğimize
dair bir fikir edinmek için yeterlidir. Aşağıda verilen (E1
ve E2 olarak adlandıracağımız) ve sadece ikincisinin başındaki
üç sözcük haricinde birbiriyle tamamen aynı olan iki ifadeyi
düşünelim.
(E1) Leslie expects to educate herself (
Leslie kendisini
yetiştirmeyi düşünüyor).
(E2) I wonder who Leslie expects to educate herself (
Acaba
Leslie kendisini kimin yetiştireceğini düşünüyor).
Eğer çevrenin bize sağlayacaklarına bakacak olursak, E1 ve
E2 ifadelerinde kendini yetiştiren kadının aynı olduğu sonucuna
varmamız doğaldır, çünkü her iki durumda da Leslie'den
sonra gelen sözcükler aynıdır ve aynı şekilde sıralanmıştır.
Bununla birlikte, gayet şaşırtıcı bir şekilde, bu beklenti yanlıştır.
İlk olarak, E1 ifadesinde Leslie'nin kadın olduğunu anlamamıza
karşın E2 ifadesinde Leslie'nin cinsiyeti konusunda kararsız
kalıyoruz. Aynı zamanda E1 ifadesinden, kendisini yetiştirmeyi
düşünen kişinin Leslie olduğunu anlamamıza karşın E2 ifadesinde
Leslie değil bir başka kadının kendini eğitmeyi düşündüğünü
görüyoruz: E2 ifadesinde örtük olarak sorulan sorunun cevabınının
"Gerçekten haberin yok mu? Laura'dan söz ediyor." gibi bir şey
olmasını İngilizce konuşan herkes (belki hiç tereddütsüz belki
de biraz düşündükten sonra) tamamen doğal karşılar. Bir başka
deyişle, eğer E2 ifadesinde örtük olarak sorulan sorunun doğru
cevabı Laura ise, (erkek ya da kadın olduğunu bilmediğimiz)
Leslie'nin Laura'nın kendisini yetiştirmesini beklediğini anlarız.
Daha teknik terimlerle söyleyecek olursak, -E2 ifadesinin E1
ifadesinde bulunan bütün sözcükleri tamamen aynı sırayla içermesine
rağmen- E1 ifadesindeki herself "değişkeninin değerinin"
E2 ifadesindekiyle aynı olmadığını anlayabilmek için bu ifadeleri
duyan ya da okuyan kişinin herself "değişkeninin değerini
hesaplaması" ya da bulması gerekir. İngilizce konuşan herkes
bunu "içgüdüsel" olarak bilir. Buradan şu sonuç çıkmaktadır:
Biraz ustalaşmış dilbilimciler haricinde, bir dili konuşanların
asla gerçekten "gözleyemeyeceği" bu ya da (muhtemelen sayılamayacak
kadar çok olan) başka olguların nedeninin açıklanmasında çevre
son derece "yetersiz" kalmaktadır.
Buradaki önemli soru şudur: Sözgelimi İngilizce konuşan biri
olarak siz, mevcut haliyle çevre tarafından sağlanan bilgiyle
radikal biçimde çelişiyor olmasına rağmen bunun böyle olduğunu
nasıl bilirsiniz? Anneniz ya da akranlarınız mı söyledi? Öğretmeniniz
mi söyledi? Şaka yapıyorum. Birkaç yıl önce Chomsky ilk defa
"işte buldum!" diyene kadar kimse bunun farkında olmadığı için
bir başkası size bunu nasıl söyleyebilirdi ki? Acaba herkes
şans eseri doğru ifadeyle karşılaşarak bunu kendi kendine keşfettiği
(sıfıra yakın bir olasılık) ya da ne olup bittiğinin bilinçdışı
bir şekilde farkına vardığı için bu şahane keşiflerinden sonsuza
dek habersiz mi kalır?
Eğer bu ve benzeri soruların cevabı hayır ise, bu açmazdan
çıkmanın sadece iki olası yolu vardır: (1) Günün her dakikasında
tekrar tekrar ortaya çıkabilmesi ilkesel olarak mümkün olan
bir mucizedir ya da (2) İngilizce konuşan (ve zorunlu olarak
insan olan) herkesin sözkonusu iki ifadeyi farklı anlamasını
sağlayan bilgi bireyin içinden gelmektedir ve bireyin doğal
genetik yeteneklerinin yani insan olmasının bir parçasıdır.
Bir başka deyişle, 1. Bölümde ayrıntısıyla tarışılan "doğuştan"
bilginin bir örneğidir.
Bu doğrultuda yapılan daha uzun süreli bir araştırma şunu
ortaya koymaktadır: Her ne kadar çevre genellikle ihmal edilemeyecek
katkılarda bulunuyor olsa da (örneğin her şeyden önce uygun
"gıdalar" olmadan zihinsel ya da zihinsel olmayan bir fiziksel
büyüme olamaz). Bilgimizin büyük kısmı çevreden değil içimizden
gelmektedir. Eğer bu tez doğruysa, ki öyle görünüyor, bu durumda
sadece şu sonucu çıkarabiliriz: Birçok farklı kullanımı olan
"öğrenme" (ya da "öğrenmeye" referans yapılarak anlaşılmak zorunda
olan "öğretme") terimi, zihinsel gelişme ya da büyümeden kaynaklanan
bilgi için, tıpkı güneşin "doğmasından" söz ettiğimizde olduğu
gibi ancak lafın gelişi kullanılabilir. Bu mesele 25. Bölümde
tartışılacaktır.
Bu sonuçları destekleyen kanıtların epistemologlar için son
derece değerli bir kaynak olduğunu görmek, Chomsky'nin bu kanıtları
açık olarak ortaya koymasından sonra bugün artık kolaydır. Çünkü
bu kanıtlar, Aristo ve Britanyalı ampiristlerin değil Plato
ve Descartes'ın epistemoloji felsefesinin doğru yolda olduğunu
su götürmez bir şekilde ortaya koymaktadır.8
Bu kitap çerçevesinde bakıldığında, burada kabaca özetlenen
bulgular ve bunların yol açtığı sonuçlar, 1950'lerin bilişim
devrimi olarak adlandırılan devrimin yani bilişim bilimlerinin
bugün bildiğimiz haliyle ortaya çıkışının altında yatan temel
fikirler olarak görülebilir. Chomsky'nin insan dili ve insan
zihni/beynine dair çığır açan keşifleri bu devrime öncülük etmiş,
beşeri bilimlerde nadiren kullanılan ve çok daha ender olarak
uygulanabilirlik kazanan Galileci-Newtoncu araştırma tarzının
beşeri bilimler incelemeleri alanına tam anlamıyla yayılmasında
bir ilk olmuştur. Ancak bunun sadece başlangıç ilkeleri olduğunu
unutmamak gerekir. İnsan zihninin/beyninin benzeri olmayan asli
bir bileşeni olarak insan dili organının açıklanmasına yönelik
süregiden kapsamlı araştırmalar artık üzerinde çok çalışılmış
yüzlerce sayfayı içermektedir. Bunlardan bazıları, kesin ve
kimi zaman insanın şevkini kıran bir sembol sisteminden geniş
ölçüde yararlanmıştır (özellikle de, Chomsky'nin 1955'te yaptığı
ve yaklaşık bin sayfa uzunluktaki incelemesinin birçok kısmı
böyledir). Doğal genetik yeteneklerimiz içinde dilin merkezi
rolü göz önüne alındığında, (dil genellikle insan olmanın tanımlayıcı
özelliklerinden biri hatta yegane tanımlayıcı özelliği
olarak kabul edilir) Chomsky'nin insanlığın kültürel birikimine
yaptığı en önemli entelektüel katkı olan bu yeni anlayış elbette
çığır açıcı olarak nitelenmelidir. Bu yeni anlayışın hiç de
önemsiz olmayan katkılarından biri de bu kesin insan dili kuramının
diğer bilişim bilimlerine anlamlı bir model önermesidir (her
ne kadar bilişim araştırmalarında halen daha yeterli bir şekilde
uygulamaya konmuş değilse de, bu model uygarlık tarihindeki
bu türdeki ilk doğal modeldir).
Bu modelin, bir demokrasi ve eğitim kavrayışı için önemi,
demokrasinin temelinde bulunan ve dolayısıyla da eğitimimizin
dış sınırlarını belirleyen kültürel düzeyin bireysel aydınlanma
ile ilişkili olduğunu güçlü bir şekilde ortaya koymasından ileri
gelmektedir. Ve Chomsky'nin de bıkıp usanmadan altını çizdiği
üzere, bireysel aydınlanmayı sağlayan eksiksiz zihinsel gelişim
fiziksel olgunlaşmanın sadece özel bir hali, bir başka deyişle
-olgunlaşmanın doğal seyri içerisinde özellikle de ergenlik
dönemi öncesindeki- zihin/beyin olgunlaşmasıdır.
9 Bu aydınlatıcı perspektiften de görülebileceği
üzere, demokrasi-için-eğitimin amacı, bireyin zenginleştirici
zihinsel gelişiminin, yani kendiliğinden aydınlanmaya yönelen
ve dolayısıyla da kendi aydınlanmasını sağlayan zihinsel gelişimin
ilerlemesine yardımcı olmaktır. Ama hangi anlamda ya da yönde
bir Aydınlanma? Maalesef (en azından şu an için) bu sorunun
bilimsel bir yanıtı yoktur. Bu konuya önümüzdeki bölümde tekrar
döneceğiz.
Ancak burada bilimin bir yanıt üretemediği bu konuyla ilişkili
diğer bir soruya dair bir kaç söz söyleyebiliriz: İnsan beyninin
(dil konusundaki benzersiz kapasitesiyle) ortaya çıkışı. Yukarıda
özetlenen perspektiften bakıldığında, bireysel olarak insanlarda
dilin (bireyoluşsal) gelişimi ve insan türünde dilin (türoluşsal)
gelişimi arasında güçlü bir paralellik olduğunu görmek çok da
zor değildir. Döneminin önde gelen davranışçılarından B.F. Skinner
bile bu paralelliği (elbette kendi terimleriyle) görebilmişti.
Bu sayede de, 1966 yılında Science dergisine yazdığı
bu konuya dair bir makalede bu tür bir paralelliği verili olarak
kabul etmiştir.
10 Dolayısıyla, çağdaşı birçok (neo-)Darwincinin
aksine onun en azından tutarlı davrandığını söyleyebiliriz.
Ancak gözden kaçırdığı nokta, tıpkı dilin normal bir çocuğun
zihnindeki gelişimi meselesinin çevresel bir çözümü olmaması
gibi insanın evrimi gizeminin de hiçbir çevresel çözümü yoktur.
Önyargılardan görece kurtulmuş herkes için şu olgu gayet
aşikar olmalıdır: Çevre (yani doğal seleksiyonun) insan türü
içerisinde bilişimin ortaya çıkmasında, çocukta dilin gelişiminde
oynadığı rolden fazla bir rol oynamamaktadır. Her iki durumda
da gerekçe doğanın çok kifayetsiz olmasıdır. İnsan zihnine/beynine
dair herhangi bir ciddi araştırmanın postüle etmesi gereken
karmaşık bilişimsel zihin yapısından tamamen yoksundur. Bu terimlerle
düşünüldüğünde, yaratılışçıların itirazlarını anlamak kendine
(neo-)Darwinci diyenlerin bazılarının dogmatik beyanlarını anlamaktan
çok daha kolaydır.
Yeni başlayanlar için, evrim geçiren tavşanları doğanın sihirli
şapkasından çıkarabileceğiniz şeklindeki desteksiz iddiayı kanıtlamanın
hiçbir yolu yok gibi görünmektedir. Buna karşın, yaratılışçıların
iddialarını makul bir hale getirmek gayet kolaydır: Yapılması
gereken tek şey Spinoza'nın Natura sive Deus yani "Doğa
ya da Tanrı/İlah/Yaratıcı" formülünü kullanmaktır (ve bu formül
örneğin hiç de aptal sayılmayacak Goethe tarafından da övgüyle
karşılanmıştı). Elbette bu formülde sive (aut
ibaresinin tam tersi olarak) temel matematiksel mantıktaki "ya
da" bağlacı değil bir belirteçtir. Bu anlamda Spinoza'nın formülü,
Chomsky'nin de yakın zamanda söylediği gibi "evrimin tamamı
derin bir manada fiziksel süreçler tarafından şekillendirilmiş
ve seleksiyona tesadüfen atfedilen birçok özellik ortaya çıkarmıştır"
demenin eski zamanlardaki biçimlerinden biri olarak düşünülebilir.11
3. Kültür ve Tarih Öğrencisi ve Aktivist
O halde, Chomsky'nin bilimsel ve epistemolojik araştırmaları
eğitimin doğasına dair iki geleneksel tavırdan birinin; doğal
genetik yeteneklerin, çevreden ve özellikle de kültürel çevreden
önce geldiğini savunan tavrın lehine en kesin kanıtları ve akıl
yürütmeleri sunmaktadır (belki tekrar olacak ama bu görüş çevrenin
önemli bir katkı yapamayacağını söylememektedir.) Bu tavır elbette
en iyi şekilde Plato ve onun modern mirasçıları tarafından temsil
edilmektedir. Bu tavrın soykütüğü Descartes'tan başlayarak Britanyalı
Platonistler, özellikle de Ralph Cudhworth (1617-1688) ve Kant'ın
çok şey borçlu olduğu Leibniz aracılığıyla Chomsky'ye kadar
uzanmaktadır. Chomsky'nin düşünce tarihi üzerine çalışmasında
ön plana çıkan ve sadece dil konusunda değil aynı zamanda demokrasi
ve eğitim konusunda da önemli bir kuramcı olan, önde gelen klasik
liberal Wilhelm von Humboldt, (ki kendisi "Prusya eğitim sisteminin
mimarı ve Berlin Üniversitesi'nin kurucusuydu" ve Berlin Üniversitesi
de birçok modern üniversite tarafından bilinçli bir şekilde
model olarak alınmıştı) esas itibariyle bu Kartezyen gelenekle
(farkında olmadan da olsa) oldukça örtüşüyordu (Bkz. 7., 9.,
10. Bölümler).
12
Chomsky'nin eğitim anlayışına bakmanın en öğretici yollarından
biri de, bu anlayışı, Chomsky'nin yüzyıllarca yıllık bir gelenekle
ilişkilendirdiği Kartezyen zihinciliğin düzene konmuş ve zenginleştirilmiş
biçiminin ve elbette bu geleneğin Aydınlanma dönemindeki halinin
günümüzde ulaştığı en üst noktanın doğal bir sonucu olarak görmeye
çalışmaktır. Ancak bu, bir tür yeniden inşa edilmiş tarihsel
idealleştirmedir. Gerçekte olansa, Chomsky'nin kısmi öncellerinden
habersiz olarak keşiflerini yapması ve ardından da kendine önceller
aramasıdır. 13
Bu güncelleştirilmiş ve büyük ölçüde zenginleştirilmiş Kartezyen
perspektiften bakıldığında, insan zihninde potansiyel olarak
varolan bir şeyi açığa çıkarma ya da bunun uygun bir "toprak"
ve "güneş ışığı" altında (elbette gerekli olduğunda "su" ve
"besin" de vererek) "yetişmesine" yardımcı olma süreci olan
"eğitim", her zaman için "öğretime" ya da daha da kötüsü olan
"fikir aşılamaya" tercih edilmelidir. Nazik bir şekilde inanç
aşılamak dahi tıpkı bir kaba su koyar gibi insan zihnine bir
takım karışımlar doldurmaya eşdeğerdir. Eğitim ve öğretim terimleri
genellikle bu şekilde karşı karşıya konmaz ama bu sezginin elbette
çok eskiye dayanan kökleri vardır (eski bir Çin atasözü "öğretmen
kapıyı açar ama kapıdan geçmek öğrenciye kalır" der). Amacını
gerçekleştirmeye çalışan bir demokrasi için, bu tür bir eğitim
pratiğini (Brezilyalı eğitimci Paulo Freire'nin de vurguladığı
gibi bir yaratıcılık ve "özgürlük pratiğini") hayata geçirmeye
çalışmanın muhtemel yararlarının hiç de küçümsenemeyeceğini
görmek o kadar da zor değildir –elbette eğer insan zihni/beyni
konusunda yeni yeni gelişmekte olan kavrayışımız doğru yolda
ise (Bkz. 25. Bölüm).14
Dolayısıyla Chomsky, Bertrand Russel'ın eğitimi "hakimiyet
kurmaktan başka şeylerin değeri hakkında bir fikir vermek, özgür
bir toplumun irfan sahibi yurttaşlarını yetiştirmeye yardım
etmek, yurttaşlığın özgürlük ve bireysel yaratıcılıkla birleştirilmesini
teşvik etmektir; bu da bir çocuğa, tıpkı bir bahçıvanın genç
bir ağaca baktığı gibi, yani içsel bir doğaya sahip olan ve
uygun toprak, hava ve ışık sağlandığında takdire değer bir biçim
geliştirecek olan bir şeye bakar gibi bakmak gerektiği anlamına
gelir" şeklinde tanımlamasını övgüyle alıntılar (Bkz. 9. Bölüm).
Chomsky de, tıpkı "hayatının büyük bölümünde, anaokulu eğitimindeki
reformların sosyal değişim için başlı başına önemli bir araç
olduğuna inanan (ancak daha sonraları bu konuda daha şüpheci
davranan)" Dewey gibi "bu reformların daha adil ve özgür bir
toplumun yolunu açabileceğini ve kendi tabiriyle "üretimin nihai
amacının mal üretmek değil, birbirleriyle eşit bir şekilde ilişki
kuran özgür insan üretmek" olduğunu düşünmektedir. Ve bunun
ardından da, Dewey'in dediği gibi, çocukları "özgürce ve kendi
akıllarını kullanarak değil de alacakları ücret için" çalışmak
üzere eğitilmelerinin "bağnazlık ve ahlaksızlık" olduğunu, çünkü
bu durumda onların faaliyetinin "bu faaliyete özgür bir şekilde
katılmadıkları için özgür olamayacağı" fikrinin altını çizmektedir.
15
Alıntılar bu kitabın Öndeyiş bölümünden, 1994 yılında yapılmış
az bilinen bir konuşmadan yapılmıştır. Chomsky, Fransız ve Amerikan
devrimlerinden beri geliştirilmekte olan demokrasi, özgürlük
ve adalet konularında Batı Düşüncesinin birbirinden tamamen
farklı iki geleneğini karşılaştırarak işe başlamaktadır. Bu
geleneklerden birinin kökleri Aydınlanma değerlerine dayanır,
on dokuzuncu yüzyıl emekçi sınıfının basın ve örgütlerinden
doğmuş ve özgürlükçü sol ve sosyalist hareketlerle evrilmiştir.
Bu gelenek, Chomsky'nin herkes-için-demokrasi ve demokrasi-için-eğitim
anlayışıyla zenginleşmiş ve çok ihtiyaç duyduğu desteği bulmuştur.
Chomsky Öndeyiş'te şöyle yazmaktadır: Bu gelenek
John Dewey gibi ilerlemeci liberalleri,
Bertrand Russel gibi bağımsız sosyalistleri, (çoğu anti-Bolşevik
olan) anaakım Marksist unsurları ve elbette çeşitli anarşist
hareketlere mensup özgürlükçü sosyalistleri ve hiç şüphesiz
işçi hareketinin ve diğer halk kesimlerinin büyük kısmını
içeren bir harekettir.16
Her ne kadar Chomsky, muhtemelen meseleye girmek için uygun
bir yer olmadığını düşündüğü için üzerinde konuşmamış olsa da,
"yirminci yüzyılın Batıdaki önde gelen iki düşünürünün" temel
aldıkları ampirist epistemoloji, (Chomsky'nin görüşüne göre)
özgürlükçü görüşlerinin hakikaten altını oymuştur. "Dinsel bilmesinlercilik
ve gerici ideolojiye karşı genellikle sağlıklı bir muhalefetle
yükselmiş olan" ve "sınırsız bir ilerleme vizyonu öneren" Klasik
Britanya ampirizminin tarihsel olarak "klasik liberal düşünceyle
yakından ilişkili olduğu" doğrudur ve gerek Dewey'in gerekse
Russel'ın durumunda hakikaten açık bir şekilde görülmektedir.17
Ancak Chomsky'nin Reflections on language eserinde
belirttiği gibi "‘boş organizma' kavramına daha derinlemesine
bir bakış, bu kavramın, yanlış olmasının yanı sıra en gerici
toplumsal doktrinler için doğal bir destek işlevi gördüğünü
de gösterecektir."
Bu tamamen yeni bir fikir değildir. Meşhur bir önceline bakalım:
Ellen Wood 1972'de yayımlanan kitabında (UCLA'daki doktora tezinin
gözden geçirilmiş bir baskısıdır) Kant'ın, ampirist doktrinlerin
çeşitli veçhelerine dair eleştirisinin "asla önemsiz bir epistemolojik
tartışma olmayıp insan özgürlüğünün doğasına dair çok önemli
sonuçları olan bir tez" olduğunu öne sürmektedir. Ellen Wood'un
da işaret ettiği üzere bunun nedeni de, insan zihninin ampirist
doktrinlerde söylendiği gibi "doğanın mekanizmaları içerisinde
yer alan duyarlı bir çark" olarak mı yoksa "yaratıcı ve irade
sahibi bir güç" olarak mı görüleceği sorusunun en önemli toplumsal
tercihlerin altında yatan önemli bir soru olmasıdır.
18
Bu perspektiften bakıldığında, Chomsky'nin insan doğasının
ampirist –ve özellikle de davranışçı- kavrayışlarına dair en
başından beri duyduğu kaygıyı anlamak kolaylaşmaktadır. Chomsky
bu kavrayışın esas itibariyle çıkarcı ve zorlayıcı olduğunu
düşünmüştür ve hala da böyle düşünmektedir. Bolşevikler ve diğer
otoriteryenler (ve ayrıca çoğu postklasik liberaller) gibi davranışçılar
da beyni, üstün zekalıların ve ileri görüşlü liderlerin (bir
zamanların Leningrad'ındaki "Leninistlerin", her iki Cambridge'deki
"(neo-)liberallerin", "muhafazakarların" ve benzerlerinin) üzerine
belirli bir bilinci kazıyabileceği boş bir tablet gibi algılamaktadır.
Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Chomsky bu gelişmelerden
özellikle de politik nedenlerden dolayı her zaman rahatsızlık
duymuştur, çünkü bütün bu fikirler kompleksi ona potansiyel
olarak oldukça tehlikeli toplumsal akımlarla ilişkilendirilebilir
gibi görünmektedir.
Chomsky'ye göre bir toplumsal düzen vizyonunun iyi temellendirilmiş
sayılabilmesi için Kartezyen geleneğin hala devam etmekte olan
yolundan ayrılmaması gerekir. Kartezyen gelenek, insan zihninin
tabula rasa19
şeklinde kavranışına tamamen karşı olan bir anlayışı tutarlı
bir şekilde savunur. Bunun yanı sıra tıpkı Descartes gibi Chomsky
için de insanlar arasında yüzeysel fiziksel görünüş özellikleri
haricinde esas itibariyle hiçbir farklılık (yani hiçbir "insanlık
derecesi") yoktur: Bir yaratık ya insandır ya da değildir. Bunun
yanı sıra, ırkçılık, cinsiyetçilik ve diğer eşitsizlikçi eğilimler,
Chomsky'nin esas itibariyle Kartezyen olan kavrayışına göre
–eğer bu kavrayış tutarlı bir şekilde uygulanırsa- mantıksal
birer imkansızlık haline gelir.
20 Bu yenilenmiş ve derinleştirilmiş eşitlikçi
vizyon, bir ölçüde teknik dilbilimsel çalışmasıyla da desteklenerek,
onun insan doğası ve toplum üzerine daha genel çalışmalarının
ve özellikle de eğitim kavrayışının temelini oluşturur. Dolayısıyla,
Chomsky'nin bilimsel ve epistemolojik incelemelerinin ortaya
koyduğu sonuçların önemi insan zihnine dair yüzyıllardır devam
etmekte olan felsefi tartışmanın çözümüne yönelik benzeri olmayan
modern katkısıdır.
Eğer zihnin/beynin, doğuştan boş olmak bir tarafa yüksek
ölçüde yapılanmış ve zengin olduğuna inanmak için güçlü nedenlerimiz
varsa, demokrasi ve eğitimle ilgilenen makul insanlar çevrenin
rolünün, eğer varsa, ne olacağını doğal olarak soracaklardır.
İnsanların kelimenin her anlamında geliştiğini ve yüksek bir
zihinsel ve ahlaki gelişmenin tamamen biyolojik olarak miras
alınmış olamayacağını görmek kolaydır. Doğuştan gelen (tabiatında
varolan) şey, bireyin genetik bünyesidir. Bu genetik bünye zihnin/beynin
temel yapısını, özelliklerini ve gelişimini belirleyen ilkeleri
de içerir. Gelişimin seyrinin büyük ölçüde içsel olarak
belirleniyor olması "bakım, teşvik ve olanaklar olmadan ilerleyebileceği
anlamına gelmemektedir". Her insani gelişim, ahlaki yargının
gelişimi de dahil olmak üzere "çok büyük ölçüde çevrenin doğası
tarafından belirlenir ve çevre uygun olmadığı takdirde ciddi
bir şekilde sınırlı kalabilir": "Doğal merakın, zekanın ve yaratıcılığın
gelişmesini ve biyolojik kapasitelerimizin açığa çıkmasını mümkün
kılmak için teşvik edici bir çevre gerekir". Elbette "eğer bir
çocuk mahrumiyetler içerisinde olan bir çevreye yerleştirilirse
doğuştan gelen kabiliyetleri gelişmeyecek, olgunlaşmayacak,
sağlıklı bir biçimde büyüyemeyecektir" (bkz 3. Bölüm).
21
Bunların ve ilgili sonuçlarının, insan doğasına ilişkin olgulara
dair meseleleri içerdiğini, bunlara ilişkin bazı kanıtlar bulunduğunu
ve "bu olgusal yargılardan, eğitim kuramına ve pratiğine, toplum
kuramına ve bu kuramın sonuçlarına gönülden bağlılık sonucu
doğal olarak akacak olan aktivizme dair belirli sonuçlar çıkarılabileceğini"
söylemeye bile lüzum yoktur. Öyleyse önemli olan, "gözlerini
kapayıp hakim ideolojiye uyum içinde olan" ya da "toplumumuzda
hakim olan yargıların" çoğunu zımnen kabul etmek yerine bu olgusal
yargılar üzerinde iyice düşünerek üretmek için gereken çabayı
göstermektir (9. Bölüm).
Bu durumda bir sonraki soru şu olacaktır: Bireyde nasıl bir
zihinsel gelişim teşvik edilmelidir? Önceki bölümde demokrasi-için-eğitimin
amacının kendiliğinden aydınlanmaya yönelmiş gelişimi, dolayısıyla
kendiliğinden aydınlanmacı olan zihinsel gelişimi teşvik etmek
olduğu çok kesin olmayan bir şekilde ileri sürülmüştü. Aydınlanmanın,
bizim insani özyapımızın iki temel boyutu, yani entelektüel
ve ahlaki boyutları üzerinden ilerlemesinden dolayı aslında
burada entelektüel ve ahlaki bilgi ve kavrayışımızın –ve umarım
irfanımızın- özgürce gelişiminden söz ediyoruz. Bu noktada,
daha önce cevaplamadan bıraktığımız soruya tekrar dönebiliriz:
Başarılı bir öz-eğitimin mihenk taşı ne tür bir bilgi ve kavrayış
olabilir?
Sorunun entelektüel kısmının cevabı, (Galileci-Newtoncu bilimsel
devrimin on sekizinci yüzyıldaki yan etkisi) büyük A ile yazılan
bir Aydınlanma çocuğu için görece kolaydır: Bilgi ya formel
bilimlerde olduğu gibi (mantıksal) akıl yürütme üzerine kurulu
akla dayalı araştırma, ya (insanların öğrenme süreci içerisinde
oldukları en derin ve en güvenilir bilgi deposu olan) doğa bilimlerinde
olduğu gibi hem (olgusal) kanıt hem akıl yürütme üzerine ya
da daha sığ bir düzeyde hayvan davranışı ve insanların kültürel
çabalarının çok ciddi bir şekilde incelenmesi yoluyla elde edilebilir
(Bkz. 5. Bölüm).
22 Kavrayış hem bilimlerden hem "para-bilimlerden"
(beşeri, sosyal ve antropolojik disiplinlerden) hem de (kelimenin
en geniş anlamıyla) sanattan gelebilir.
Sorunun ahlaki kısmına dair anlayışımız ise, en azından şu
an için oldukça zayıftır. Ancak Chomsky'nin de bıkıp usanmadan
tekrar ettiği gibi, bunun da temelinde yatan şey, herkesin kendi
eylemlerinin –ve duruma göre eylemsizliğinin- öngörülebilir
sonuçlarından tamamen sorumlu olduğu şeklindeki herkesçe bilinen
gerçektir. Entelektüel açıdan geri kalmış insanlar (entelektüel
moronlar) olabileceği gibi ahlaki açıdan geri kalmış insanlar
(ahlaki moronlar) da olabileceği gayet açıktır.
Öyle görünüyor ki, gerçekten eğitim almış insanlar en azından
buraya kadar genel bir uzlaşma içerisindedir. Ancak özel durumlar
söz konusu olduğunda durum farklı olabilir. Russel gibi Chomsky'de
"aksini gösterecek ikna edici kanıtlar bulunmadığı durumda,
bir kişinin bir başkasının hayatını, karakterini ve düşünme
tarzını kontrol etmeye çalışmak konusunda oldukça tedbirli davranması
gerektiğini" vurgular. Bu, "eğitimciler ve öğretmenler için
politik ve toplumsal sonuçlarının yanı sıra pedagojik sonuçları
da olan" bir varsayımdır. O halde "bir kişinin bu konulardaki
düşüncesinin ya da düşüncesizliğinin önemli sonuçları ve buna
karşılık gelen kişisel ve mesleki bir sorumluluğu" vardır. Örneğin,
bir anlamda, Skinner'in kitabının 1959'daki kitap eleştirisini
yazmadan önce genel olarak kabul gören türden bir "davranış
kontrolü", "hümanistik bir eğitim anlayışını benimseyen bir
kişi için dehşet vericidir" (Bkz. 9. Bölüm).
Hiç kimsenin ispatlayamayacağı birçok şey vardır. Buradaki
bağlamla doğrudan ilişkili olan bir tanesi de, ister ataerkillik,
kölelik, feodalizm, "modern" özel mülkiyet korporatizmi
23 isterse okullar da dahil olmak üzere diğer
otoriteryen kurumlar olsun bir otorite ve egemenlik sisteminin
gerekli olup olmadığının ispatlanamayacak olmasıdır. Bu durumda
ispat yükümlülüğü, Chomsky'nin son derece açık bir şekilde gösterdiği
gibi, bunun gerekli olduğunu iddia edenlere düşmektedir. İnsanlarla
ilgili önemli konulara dair makul sorular ancak deney yoluyla
cevaplanabilir, ama herhangi bir devlet otokratı, kasaba otokratı,
okul otokratı ya da diğer otokrat türlerine dair başlangıçtaki
olumsuz varsayım (istatistikçilerin deyimiyle sıfır hipotezi)
bunlara ihtiyaç olmadığıdır: Hiç kimsenin herhangi bir çözümü
dayatamıyor olması gerekir. Bunun gerekçesi de, insanlara dair
meseleler konusunda hiç kimsenin en iyi sonucu büyük bir güvenle
önceden tahmin edecek kadar bilgi sahibi olmamasıdır. Geniş
çaplı tartışma ve incelemenin yerini hiçbir şey dolduramaz.
İşte bu yüzden, Chomsky'ye göre yapılması gereken ilk şey son
derece şüpheci olmaktır. 1999 Şubat'ında bir görüşmeciye söylediği
gibi
Dünya çetrefil bir yerdir. İster
bir moleküle isterse uluslararası topluma, neye bakarsanız
bakın benimseyebileceğiniz birçok farklı perspektif
vardır ve benimsediğiniz perspektife göre birçok farklı
yanıt alabilirsiniz. Bu, bilimlerde karşılaşılan standart
sorunlardan biridir. İnsanlar neden deney yapar? Deney
yapmak yaratıcı bir iştir. Şeylerin temel işleyiş ilkelerinin
belirlenmesiyle ilgili olmadığına doğru ya da yanlış
olarak inandığınız şeyleri ayıklayıp, bu ilkeleri gerçekten
görünür kılacak kadar basitleştirilmiş bir şeyler bulup
bulamadığınıza baktığınız ve ardından da bunları kullanarak
karmaşık gerçekliğin bir resmini yapmaya çalıştığınız
bir uğraştır. Gerçekliğin yakınına bile yaklaşamazsınız
çünkü gerçeklik çok karışıktır, işin içinde çok fazla
etken vardır vs. Kesin bilimlerde her deney, aydınlatıcı
olabilecek bir perspektif keşfetmeye çalışır. İnsanlarla
ilgili meseleler gibi karışık ve bir o kadar da az anlaşılmış
şeylere baktığınızda bu yaklaşım daha da gerekli hale
gelir. Son derece karmaşık bir gerçekliğin en iyi ihtimalle
önemli veçhelerinden sadece birini yakalayabileceğinizin
farkında olarak, ilginç şeylerin ortaya çıktığı bir
perspektif keşfetmek zorundasınız. Bunun da önemli bir
şey olmasını umarsınız.
Chomsky'nin (özgürlükçü) bir toplumsal düzen ve derinleştirilmiş
eşitlikçi vizyona ilişkin esas itibariyle Kartezyen kavrayışıyla
yakından ilgili olan çok önemli bir sorunun daha iyi anlaşılmasına
yaptığı bu katkının, bir de gerçekten devrimci bir kültürel
ve toplumsal ilerleme yönünde güçlü bir olasılığa dair sonuçlarla
dolu olan başka bir yanı daha vardır. Burada söz konusu olan
soru, Chomsky'ye göre her ikisi de tiranca olan iki örgütlenme
formu arasındaki genetik ilişkidir (Bkz. 7. Bölüm).
- Totaliter türden devlet sosyalizmi/faşizmi
- A.B.D. tarzında devlet (özel sektör) "korporatizmi"
Birçok kişi, Lenin ve Troçki tarafından oluşturulan ve gerek
beğenenler gerekse eleştirenler tarafından çoğunlukla "gerçekte
var olan sosyalizm" olarak nitelenen Bolşevik sistemin "Stalin
tarafından daha da büyük bir zulüm haline getirildiği" ve bundan
kısa bir süre sonra Mussolini, Hitler ve (Franco'ya kadar uzanan)
daha küçük çaplı benzerleri tarafından oluşturulan (zamanında)
fiilen var olan faşizm/Nazizmin de zalimane insaniyetsizlik
konusunda daha iyi bir sicili bulunmadığı konusunda fikir birliği
içerisindedir. Ancak Chomsky'nin düşüncesinin, (teriminin daha
eski anlamında gerçekten kapitalizm olmaması nedeniyle) "gerçekte
var olan kapitalizm" ya da daha açık bir ifadeyle devlet (özel
sektör) korporatizmi olarak adlandırabileceğimiz sistemi tiranca
bir sistem olarak görme eğiliminde olduğu da pek çok kişinin
malumudur.24
Chomsky'nin insan zihnine dair güncellenmiş Kartezyen anlayışı
perspektifinden bakıldığında, Bolşevizm/faşizm ve A.B.D. tarzı
özel sektör korporatizmi esas itibariyle benzer görünmektedir.
Russell "Bolşevik [komiser] ve [şirket] patronu arasındaki aşırı
benzerliği" çok daha önceleri gözlemlemişti. Hemen ardından
Chomsky de, neredeyse körü körüne ampirist ön kabullerden (Bkz.
Yukarıda 2. Bölüm) türetilen ideolojik olarak önyargılı doktrinler
arasındaki benzerliği eklemiştir. Chomsky'nin "meslek-dışı"
ilk kitabı olan American power and the new mandarins'de(1969)
anlatmaya çalıştığı ana noktalardan biri de budur. Bu kitapta,
"Bolşevizm ve Amerikan liberalizminin temelde aynı şeyin farklı
ifadeleri" olduğunu göstermeye çalışmıştır. Bundan bir kaç yıl
sonra da, "Lenin'in Ne yapmalı? türünden broşürlerinde
proletaryayı, radikal entelijensiyanın üzerine sosyalist bilinçliliği
kazıması gereken bir tabula rasa kitleler olarak algıladığı
… radikal entelijensiyanın toplumsal bilinçliliği kitlelere
dışarıdan getirmek zorunda olduğu" ve "entelijensiyanın ‘sosyalist
yapılar' vücuda getirmek amacıyla (halkın büyük kısmının yani
"kitlelerin" ne düşündüğüne ya da istediğine bakmaksızın) toplumu
örgütlemek ve denetlemek zorunda olduğu" gözlemlerini onaylayarak
alıntılamaktadır.25
Eğer gözü para kazanmaktan başka bir şey görmeyen tüketim-eksenli
toplumumuzdaki mal ve oy tacirlerinin yaptığı gibi bu alıntıdaki
"sosyalist yapılar" yerine "demokratik yapılar" yazacak olursak,
o zaman da "kitleler" (Alexander Hamilton'un büyük canavarı)
bir tür önceden programlanmış izin verilebilir düşünceler akımına
karşı yüzmek zorunda kalacaktır. Bu perspektiften bakıldığında,
(halihazırda var olan ya da kurulmaya çalışılan "casus merkezleri"
bir yana) aşırı büyümüş ve halen de büyümekte olan medyanın
sanal Büyük Biraderi, kendisine göre çok daha az gelişmiş olan
Bolşevik medyanın bir taklidi haline gelmektedir.
Chomsky'nin öğretici analizinde bu iki sistem (özgürlükçü
geleneğe temelden zıt olan) tek bir gelenek halinde birleşmektedir.
Bu gelenek kültürel ifadesini "fiilen var olduğu haliyle endüstri
toplumlarında", onun medyasında ve eğitim kurumlarında bulmaktadır.
Her iki tiranca form da (totaliteryanizm ve neo-liberalizm)
hakiki özgürlükçü değerlere çok kesin ve dramatik bir şekilde
karşıdır Öndeyiş'te de yazdığı gibi "her ikisi de temel inancı
itibariyle son derece otoriteryendir ve bir tanesi halen daha
bunu sürdürmektedir".
Bu noktada bir dizi merak uyandırıcı soru ortaya çıkmaktadır.
Çağdaş endüstriyel toplumların hakim kurumları olan özel sektör
şirketlerinin "modern" (yakın zamanlardaki diye de okuyabilirsiniz)
kavrayışı nereden kaynaklanmaktadır? Bunu besleyen entelektüel
zemin nedir? Altında yatan varsayımlar nelerdir? Chomsky'nin
görüşüne göre, bu soruların cevapları şu anda içinde bulunduğumuz
müşkül durumu büyük ölçüde aydınlatacak ve çığır açma potansiyeli
taşıyan bir hareket çizgisi önerecektir.
Bu sorulara cevap vermeye girişmek için en uygun başlangıç
noktalarından biri de, yüzyıldan biraz uzun bir zaman önce A.B.D.
tarzı özel sektör şirketlerinin, yeryüzünün bu yeni devasa ucube
yaratıklarının (hukuk tarihi terminolojisiyle) "kolektivist,
yasal tüzel kişiler" olarak nasıl ortaya çıktığıdır. Bu nasıl
oldu? Önceki çağların özel sektör şirketleri ve kurumları nasıl
oldu da bireylerin doğuştan gelen haklarına ve ayrıcalıklarına
sahip oldu? Uygun bir hukuki zemin sayesinde mi? Asla. Büyük
ölçüde, seçkin bir entelektüel cemaati tarafından desteklenen
mahkemeler ve avukatların marifetiyle oldu. Mahkemeler ve avukatlar
yasal sistemde, bu tiranca "kolektivist yasal tüzel kişilere"
("tam olarak bu şekilde adlandırılıyorlardı") şu anda sahip
oldukları hakları bahşeden büyük değişiklikler yaptılar. Bu
değişiklikler geçmişle radikal ve talep edilmeyen bir kopuştu.
Aslında on dokuzuncu yüzyıl, Chomsky'nin de hatırllattığı gibi
"tamamen farklı bir ahlaki iklimle" karakterize edilmekteydi:
"Çalışan insanlar bir tarafa, Abraham Lincoln, Cumhuriyetçi
parti ve New York Times gibi kişi ve kurumlar dahi
ücretli emeği kölelikten çok da farklı olmayan bir şey olarak
görüyorlardı". Bu uzun süre devam eden gelenekten radikal bir
şekilde ayrılmaya yönelik ilk adımlar ancak on dokuzuncu yüzyılın
sonuna doğru atıldı.26
Citizenship Studies dergisine 1988'de verdiği bir
röportajda işaret ettiği üzere:
Süreç 1880'lerde başlamıştır [Bkz.
Yeni dünya düzeninde yalanlar ve gerçekler (1996
s.124-125], ancak sistemin hakikaten kurumsallaşması belirli
bir zaman almıştır. O dönemde sayıları giderek azalmakta
olan ve (tipik olarak devletçi gericiler tarafından devralınan
isimleri haricinde) artık tamamen ortadan kaybolmuş olan
muhafazakarlar bu süreci şiddetle lanetliyordu. Gerekçeleri
de, bu radikal değişikliklerin geleneksel "doğal haklar"
doktrininin yanı sıra pazarın da altını oyuyor olmasıydı.
Bu gelişmeler ekonomiye çok önemli gelişmeler olarak yansıdı
ve kafa karıştıran bir fikir yelpazesi tarafından desteklendi:
Süreci malum nedenlerden dolayı destekleyen şirket iktidarlarının
yanı sıra "ilerici fikirler" de bu süreci desteklemişti.
İlk bakışta şaşırtıcı görünse de, bu benzeri görülmemiş yeniliklerin
entelektüel kökeni, o dönemde de inanılamayacak kadar saçma
olan bir fikirdi: Bireylerin yanı sıra "organik varlıklar" da
kişilerin sahip olduğu haklara sahiptir. Chomsky'nin görüşüne
göre bu fikir hiç şüphesiz neo-Hegelci bir doktrindi. Antik
bir metafor olan "organik form" ("organik birlik" ilk olarak
Plato tarafından tartışılmış ve daha sonra Aristo tarafından
tanımlanmıştır) Alman Romantiklerinin zihnini meşgul eden başlıca
konulardan biriydi ve hiç kuşkusuz "Greklerin sahip olduğu ihtişama"
yönelik sınırsız hayranlıklarıyla ilişkiliydi. Bu nedenle, örneğin
Wilhelm von Humboldt'un dilin "organik formu" anlayışı (Goethe'nin
çok daha önceki Urform
27 anlayışına paralel olarak) "Romantik
dönem boyunca devam etmiş olan ‘mekanik form' ve ‘organik form'
arasındaki ayrıma ilişkin yoğun tartışmaların oluşturduğu arka
plana karşı düşünülmelidir".28
Ancak o dönemlerde, açıktır ki çoğu kişi insanlar tarafından
özgürce yaratılan bir formun "organik" olduğu düşüncesinin mecazi
anlamda söylenmiş bir söz olduğunun ve gerçek anlamıyla düşünülmemesi
gerektiğinin farkındadır: Metaforik "organikçilik", (tıpkı insan
dilinin biyolojik organik formunda olduğu gibi) biyolojik organikçilikle
karıştırılmamalıdır.29
Bir başka deyişle, çoğu kişi biyolojik olmayan "organizmaların"
(özellikle de devlet ya da toplumda) biyolojik bir varlığa sahip
olduğunu ya da biyolojik organizmaların karakteristik özelliklerini
taşıdığını düşünmez.
(Sadece bu konuyla sınırlı olmayan) kayda değer bir istisna,
Chomsky'nin üzerinde dikkatle düşünülmüş bir şekilde "dehşet
verici bir cehalet sahibi bir kişi" (ve defedilmesi gereken
"korkunç bir ırkçı") olarak nitelediği Hegel'dir. Hegel, herkesin
anlayamadığı bazı nedenlerden dolayı bir zaman boyunca ve bazı
yerlerde halen daha siyasi yelpazenin her kanadından büyük saygı
görmektedir.30
Hegel'e göre, devlet gibi onun görüşüne göre cemaatin kimliğini
ifade eden bir varlık, "organik bir varlık" ya da kendi başına
bir hayatı olan toplumsal bir (eğer inanabilirseniz kelimenin
sözlük anlamıyla) "organizmadır": Cemaatin bireysel bileşenlerinden
mantıksal ve fiili olarak önce gelir. Bir başka deyişle Hegel'e
göre bütün gerek mantıksal gerekse fiili olarak parçalarda önce
gelir ve "kültürler, geleneksel tavırlar, kurumlar vs. ilerleme
suretiyle gerçekleşen tarihsel gelişimin ürünleri olarak görülmelidir."
İşte bu nedenden dolayı Hegel, (ona göre her zaman mutlakiyetçi
olması gereken) devletin meşruiyet kaynağı olarak "toplumsal
sözleşmeyi" bile "yanıltıcı bir felsefi uydurma" diyerek reddeder.31
Bu doktrinin, genellikle modern totaliteryanizmin iki ana
formu olarak kabul edilen Bolşevizm ve faşizm/Nazizmin altında
yatan dogmalardan pek de farklı olmadığını görmek çok zor değildir.
Daha az aşikar olan şey, yirminci yüzyıl A.B.D. tarzı özel sektör
korporatizminin altında da benzeri neo-Hegelyen dogmaların bulunduğudur.
Çünkü yasa önünde şirketler de insanların "organik" statüsüne
sahiptir.32
Eğer A.B.D. tarzı özel şirketler gerçekten de Chomsky'nin
dediği gibi "insanların bugüne kadar icat etmeyi başardıkları
en totaliteryen kurumlardan biri" ve "kendi hiyerarşik emir
komuta yapıları içerisinde yer alan kişilerin yukarıdan emir
alıp aşağıdakilere emir verdiği bir yer" ise insanların "organik"
statülerine sahip olmaları meselesinin hiç de hafife alınmaması
gerekir.33
"‘Faşist' ve ‘totaliter' türünden terimlerin politik varlıklar
için geçerli olduğu" olgusu durumu değiştirmez. Chomsky'nin
devamında Dewey'den alıntılayarak söylediği gibi "terminoloji
gölgenin ardındaki varlığın görülmesini engellemek üzere tasarlanmıştır".
Asıl mesele, "karakterlerindeki benzerliğin su götürmez olmasıdır".
Onun görüşüne göre, hakiki muhafazakarların (ve bunların içerisinde
klasik liberallerin) insan hakları ("doğal" haklar) ilkelerine
ve pazara (şirketlerin aynı zamanda pazara yönelik radikal bir
saldırı olduğunun da altını çizmektedir) yönelik bu saldırıya
şiddetle karşı çıkmalarının nedeni budur. Aynı şekilde, (post-klasik)
"liberallerin" ve "ilerlemecilerin", şirketlere aşırı güce sahip
"ölümsüz kişi" hakları bahşetmeye yönelik çığır açan yasal kararları
destekleme eğiliminde olmasının nedeni de budur.
İnsan haklarına yönelik bu saldırının, aslında "bireyselliğe"
yönelik ağır bir saldırı olmasına rağmen kimi zaman "bireyselliğin"
mirası olarak görülmesi manidardır. Daha açık bir ifadeyle bu
saldırı, uzun zamandan beri doğru olduğu kabul edilen, "kişilerin"
doğuştan gelen hakları olduğu doktrinine yönelik bir saldırıdır.
Burada "kişiler" dendiğinde, klasik liberaller, tarihsel zamanın
büyük bölümünde standart olarak kabul edildiği şekliyle etli
canlı insanları kastetmektedir, "kolektivist yasal tüzel kişilikleri"
değil. Neticede günümüzde, mega-şirketler bir yana tipik bir
özel sektör şirketi bile, bir tür mutlakiyetçi devlet-benzeri
bir kurumdur ve aslında "iş yaptığı" yabancı devletlerin bazılarından
kimi zaman daha büyük, daha güçlü ve daha otokratiktir. Bir
"şirket tüzel kişiliğinin" "organik bir varlık" ya da bir toplumsal
"organizma" olduğu kabul edildiğinde, bunların "hakları" (özellikle
de pazarlama, reklam ve diğer aldatma türlerindeki "ifade özgürlükleri")
pratikte kişilerin sahip olduğu hakların çok ötesine geçmektedir.
Çünkü hem ölçekler arasında muazzam bir fark vardır hem de özel
sektör şirketleri (mahkemeler tarafından da şart koşulduğu üzere)
ölümsüzdür. Chomsky bu özelliklerin tekrar tekrar altını çizmektedir
(Bkz. 15. Bölüm).34
Bir şirkete genel olarak koyulan geleneksel kısıtlamalardan
bir tanesi asla değişmeden kalmıştır ve neyse ki halkın büyük
bölümü de böyle kalması gerektiğini düşünmektedir: Şirketlerin
kurulma ve çalışma izni bir devlet tarafından verilir. Bu, önemi
asla küçümsenmemesi gereken bir nevi Aşil topuğudur: Çünkü bu
çalışma izni geri alınabilir, bir Amerikan özel sektör şirketinin
"kaderi kamunun iki dudağının arasındadır".35
Bu nedenle de, Batı'daki başlıca (tiranik) iktidar sistemi
olan özel sektör şirketleri, Chomsky'nin görüşüne göre görünüşünün
aksine zayıftır. "Halkın yarısının her iki partinin de feshedilmesi
gerektiğini düşündüğü" ve "yüzde sekseninden fazlasının da ekonomik
sistemin ‘doğası gereği adil olmayan' bir sistem olduğunu" ve
"hükümetin de … halkın değil bir azınlığın yararına çalıştığıni
düşündüğü" göz önüne alındığında, belirli bir kavrayış ve sorumluluk
düzeyine ulaşıldığı takdirde "demokratik olarak örgütlenmiş
bir toplum her şirketin elinden çalışma iznini alabilir ve bunları
işçilerin ya da halkın kontrolüne verebilir".
36 Bu iş uzun bir zamandır (herhalde 1880'lerden
beri) yapılmıyor ama mekanizmaları mevcuttur ve çalışmaya hazırdır.
Eğer durum buysa, o halde bu merkezi, otokratik ve hesap sorulamayan
iktidar sisteminin henüz ikiz kardeşleri olan faşizm/Nazizm
ve Bolşevizm gibi yenilgiye uğramamış olmamakla kalmayıp etki
ve hakimiyet alanını tüm dünyaya yayması tüm tarihsel gelişme
olanaklarının çoktan tükenmiş olduğu anlamına gelmemektedir.
Bu iki yozlaşmış zulüm sisteminin liderleri de kendi sistemlerinin
bin yıl daha yaşayacağına inanıyorlardı ama bu zamanın çok daha
kısa bir parçasında yenilgiye uğradılar. Otokrasinin bugün hala
varlığını sürdüren somut örneklerinin görünüşte ezici olan gücü
de "tıpkı içinden çıktıkları beşeri kurumlar gibi ne değiştirilemeyecek
kurallar ne de doğa ya da toplum yasaları üzerine kurulu olmayan
özel amaçlı toplumsal politikalardır".37
Bu noktada mükemmel bir düşünce tarihçisi tarafından yapılan
bu aydınlatıcı analizden bir eğitim programı –ve bunun da ötesinde
anlamlı ve etkin olma potansiyeli taşıyan bir eylem programı-
çıkarmak hiç de zor değildir. Çünkü "atılması gereken ilk adım
çarpıtma ve kandırmaca bulutlarını iyice kavramak yoluyla dağıtarak
dünyaya dair hakikati öğrenmektir", okullarımız ve kolejlerimiz
de çalışmalarının bir bölümünü bunları ortaya çıkarmaya ayırmalıdır.
Bu açıdan bakıldığında sorumlulukları hiç de hafif değildir
ve şu gerçeğin artık son derece açık bir şekilde anlaşılması
gerekmektedir: "Tarihte, yapılan tercihlerin insanlık açısından
bu kadar önemli sonuçlar doğurduğu başka bir dönem bulmak zordur".38
Hiç şüphe yok ki eğitim, yeni binyılın başında Amerikan
halkının en önemli politik meselelerinden biri olacaktır.
Okullarımızda, kolejlerimizde ve üniversitelerimizde (ve
bunların yanı sıra yerel ve ulusal basınımızda da) yukarıda
tasvir edilen türden –sadece ilerleme için değil aynı zamanda
insan uygarlığının ve hatta kendi türümüzün (ve elbette diğer
birçok türün) hayatta kalabilmesi açısından da- gerçekten önemli
sorulara dair açık ve dürüst tartışmalar yürütülmesi, Chomsky'nin
anladığı anlamda gerçekten demokratik olan (politik ve ekonomik)
bir düzen içerisinde yürütülecek her tür demokrasi-için-eğitim
programını kesin sonuçlara ulaşmamızı sağlayacak bir şekilde
test etmek için kullanılabilecek adil bir ölçüdür. Ancak her
türden önemli sorunu okullarımızda ve üniversitelerimizde çok
yönlü bir müfredat dahilinde açık ve dürüst bir şekilde rutin
olarak tartışmaya başladığımız zaman şu anki uyuşukluğumuzun
getirdiği kasvetten kurtulduğumuzu ve gerçekten ileri bir endüstriyel
toplumun en azından ışığını görmek yolunda olduğumuzu söyleyebiliriz.
Dahası, en azından on sekizinci yüzyıl Aydınlanmasının ulaştığı
entelektüel ve ahlaki düzeye erişmiş bir toplum, bu tür bir
eğitimi her çocuğumuza ve her gencimize –ve aslında hangi yaşta
olursa olsun isteyen herkese- koşulsuz serbest hale getirecektir
(Bkz. 10. Bölüm). "Market democracy in a neoliberal order" (1997)
konuşmasının girişinde "olanak sunmayan bir özgürlük şeytani
bir aldatmacadır ve bu tür olanakları sağlamayı reddetmek de
suçtur" denmektedir. İçimizde entelektüel ve ahlaki gelişim
açısından korunmaya daha muhtaç olanlar (çoğunlukla da çocuklar)
söz konusu olduğunda, bu düşünce daha da geçerli hale gelir.
Aslında, "korunmaya daha muhtaç olanların akibeti, şu anda içinde
bulunduğumuz durumla ‘uygarlık' olarak adlandırabileceğimiz
şey arasındaki mesafenin belirlenmesi açısından en kesin kıstaslardan
biri olarak düşünülmelidir."39
Noam Chomsky'nin Ocak 2007'de BGST Yayınları tarafından yayınlanan
"Demokrasi ve Eğitim" adlı kitabının Önsöz'ü
Notlar:
1 John Dewey,
"İlerlemeci eğitim ve eğitim bilimi" eserini Chomsky'nin
doğduğu 1928 yılında yayınladığını ve Progressive Education
Association'ın (PEA) onursal başkanlığına getirildiğini
ancak eğitim konulu son eseri olan ve çoğu "ilerlemeci"
eğitim yönteminin çok kötü ve çok yanlış olduğu temasını
merkeze aldığı Experience and education kitabınıysa
(ve bu temayı içeren başka yazıları çok daha sonraları)
1938'de yayınladığını unutmamak gerekir.
2 Bkz.
N. Chomsky'nin Language and Politics (1988)
kitabına yazdığım giriş bölümü. (Hatırlatma:
Bu giriş bölümünde ve seçilen metinlere dair "Editör
Notları"nda değinilen ya da tartışmalarla ilgili olan
yazılara dair referansların listesi kitabın sonunda
bulunmaktadır.)
3 Kinsman
(ed.), Contemporary authors (1975-1978), s.v. Chomsky
4 Bu konuda
daha fazla bilgi almak ve daha geniş tanıklık örneklerine
ulaşmak için bkz. Otero 1986/1994.
5 Güney Afrika'nın
güneydoğusunda yaşayan Bantu kökenli Xhosa halkının konuştuğu
dil (y.h.n.).
6 Arizona'daki
Pascua Yaqui kabilesinden yerlilerin konuştuğu dil (y.h.n.).
7 Çin'deki
en büyük etnik grup olan Zhuang'ların konuştuğu dil (y.h.n.).
8 Bu sonuç
ve daha genelde Chomsky'nin felsefesi genellikle yanlış
anlaşılmaktadır. Belki de bunun nedeni (tıpkı, hala
çok sayıda insana makul görünen dünyamerkezlilik fikrinin
reddedilmesinde olduğu gibi) sağduyu beklentilerine
tamamen ters düşmesidir. Bu bağlamdaki uygun örneklerden
biri de The philosophy of education (1973)
ed. R.S. Peters kitabında yeralan D.W. Hamlyn tarafından
yazılmış "Human Learning" bölümüdür. Tahmin edilebileceği
üzere Hamlyn, Language and learning: the debate
between Jean Piaget and Noam Chomsky (1980) ed.
M. Piatelli-Palmarini kitabına, özellikle de Chomsky'nin
Piaget'ye cevabına aşina değildi. Bu kitap, yeterince
bilgi sahibi olmayan ve yanlış yönlendirilmiş eleştirmenlerin
meseleyi tamamen yanlış anlamalarını pekala önleyebilirdi.
9 Ergenlik
dönemi öncesi elbette kaba bir yaklaşıklıktır. "Kritik
yaşlar" gelişimin her boyutu (olgunlaşmanın her alt
izleği) için elbette aynı olmayabilir. Tek bir izlek,
sözgelimi dilin gelişimi içerisinde dahi, birden fazla
"kritik yaş" ayırd etmek mümkündür. Ayrıntı için bkz.
Strozer, Language acquisition after puberty
(1994).
10 Skinner'ın
ifadesi, "sözel davranış" üzerine kitabının 1959'da
Chomsky tarafından yapılan eleştirisinde gayet haklı
bir şekilde övülene dek gülünç derecede yetersşz olarak
kabul edildi. Bunun ardından "Chomsky'nin yıldızı parlamaya
başladı" ve "üretken gramer yaygın kabul görür hale
geldi." Anlaşmazlık o zaman orada tamamen sona ermesi
(Skinner kendi tavrını savunmaya hiçbir zaman teşebbüs
etmedi) ortada inatla tutuculuğunu sürdüren kimse kalmadığı
anlamına gelmemektedir. Herhalde bir kitap halinde yayınlanan
en son "yeniden gözden geçirme" Richelle'nin B.F.
Skinner (1993) kitabıdır. Skinner'ın Chomsky'ye
cevap vermeme gerekçesi, kitabın 122. sayfasında uzun
bir alıntıyla değinilmiş bu metindeki son iki alıntı
da buradan alınmıştır. Bu gerekçe ilgiye değerdir. Aynı
zamanda bkz. Chomsky'nin For reasons of state
adlı eserindeki "Psychology and ideology" (1972) bölmüne
de bakılabilir, bu bölüm The Chomsky reader
içerisinde de kısmen yeniden yayınlanmıştır.
11 "An
interview on minimalism" (Adriana Belletti ve Luigi
Rizzi tarafından yapılmıştır), Siena Üniversitesi, 8-9
Kasım 1999 Chomsky'nin Of nature and language
(2002) içerisinde ve İtalyanca baskısında (2001)
yer almaktadır; bkz. Science and creationism
(1984) ed. A. Montagu. Bu sorulara dair geniş bir
tartışma Jenkins, Biolinguistics (2000) eserinde,
Calvin ve Bickerton'un Lingua ex machina:reconciling
Darwin and Chomsky with the human brain (2000)
eserine ilişkin yorumunda ve Chomsky'nin Dil ve
Zihin (Ayraç, 2001) 16:4'te bulunabilir. Aynı zamanda
bkz. Weston Beyond natural selection (1991)
eserinin yanı sıra Lewin'in Complexity (1992,1999),
Waldrop'un Complexity (1992) ve özellikle de
Kaufmann'ın At home in the universe (1995)
ve bu eserlerdeki referanslar.
12 Alıntı
Humboldt'un The limits of state action (1792)eserinin
Burrow tarafından yapılan baskısına (1969) kendisi tarafından
yazılan giriş bölümü s.vii'den alınmıştır. Bu önde gelen
klasik liberal (ama bu kategorinin neo-liberaalik bir
tarafa, günümüzde anlaşıldığı şekliyle çağdaş "liberal"
ile karıştırılmaması gerekir) hakkında daha zengin yegane
bilgi kaynağı herhalde Sweet'in Wilhelm vın Humboldt:
a biography (1978-1980) adlı eseridir. 1808 ila
1810 yılları arasını (yardımcı olması açısından hem
Darwin hem de Lincoln 1809 yılında doğmuşlardır) kapsayan
8. Bölümün büyük kısmı "tereddütlü bir eğitim reformcusuna"
ilişkindir. Aynı zamanda bkz. Viertel "The concept of
diversity in Humboldt's thought" (1973).
13 Chomsky'nin
eserinin yenilikçi ve orjinal karakterinin, onun çoğu
kimseden daha geleneksel ve muhafazakar –halihazırda
devam eden geleneğin izin verdiği ölçüde muhafazakar-
olduğunun farkedilmesini güçleştirmiş olması makul karşılanabiilecek
bir durumdur. Aslındai kimi zaman söylenen ve Chomsky'nin
de gösermekten hoşalndığı üzere, gerçekten devrimci
gelişmelerden değil gerici manevralar halihazırda devam
etmekte olan geleneksel değererden kesin ve sorumsuz
bir şekilde ayrılma eğilimindedir. Bkz. MacIntyre,
A short history of ethics (1966) böl. 17.
14 Bkz.
Spring, Wheels in the head: educational philosophies
of authority, freedom and culturefrom Socrates to Paulo
Freire (1994).
15 Bkz.
Chomsky, Dünya düzeni: eskisi, yenisi (Metis,
2000), 2.1, özellikle de metnin 4. dipnotunda yeralan
ve bu temaların Adam Smith (ve Aydınlanmanın diğer klasik
liberalleri) tarafından dile getirilişine ilişkin cümle.
Çocukların özgürce katılımlarına ilişkin olarak, Dewey'in
sadece "müfredatta yer alan konuları çocukların ilgi
ve faaliyetleriyle birleştirmeyi" halen daha başaramayanlara
değil aynı zamanda (çok daha az bilinmekle birlikte)
"çocukların ilgi ve faaliyetlerini müfredatta yer alan
konularla birleştirmeyi başaramamalrından dolayı "ilerlemeci"
çocuk-merkezli eğitim savunucularına da karşıdır. (Westbrook
s.99; ayrıca bkz. s.502 dipnot).
16 Chomsky,
"Marksist anaakımın önde gelen unsurları" olarak Rosa
Luxemburg, Arthur Rosenberg, Anton Pannakoek, Karl Korsch
ve (rahmetli arkadaşı) Paul Mattick ve "çeşitli anarşist
hareketlerde yer alan özgürlükçü sosyalistlerin" önde
gelen iki ismi olan Mihail Bakunin ve Rudolf Rocker'in
ismini saymakta ve "bu konuda Russel'ın fikirleri de
oldukça benzerdir" diye eklemektedir. (Yeni dünya
düzeninde yalanlar ve gerçekler (Mavi Ada, 2000)
s.130; Amerikan power [1969], s.363 [Chomsky
reader, s.413]; Dil ve sorumluluk (Ekin,
2002); Language and politics [1988], s.167-69.)
"Çeşitli halk kesimlerine" ilişkin önemli referanslar
arasında Chomsky'nin aklında herhalde Ware'in Industrial
worker 1840-1860 (1924) ve David Montgomery'nin
Citizen worker (1993) ve The fall of the
house of labor (1987) eserleri vardır.
17 Her
ne kadar her ikisi de bir ampirizm formuna bağlı kalmışlarsa
da (ki Russel bu konuda Dewey'e göre çok daha bilinçlidir)
iki düşünür arasında önemli farklar vardır. Russel,
Batı felsefesi tarihinin (1945) 30. Bölümünde Dewey'i
"yüksek karakterli, bakış açısı liberal, kişisel ilişkilerinde
cömert ve nazik, çalışmalarında yorulmak bilmez" bir
kişi diye tarif ederek onun çoğu fikriyle "neredeyse
tamamen uzlaşma içinde olduğunu"söyledikten sonra, Dewey'in
en önemli eser olduğunu düşündüğü " geleneksel ‘hakikat'
nosyonuna yönelik olarak Dewey'in ‘enstrümentalizm'
olarak adlandırdığı kuram dahilinde vücut bulan eleştirisini"
"tamamen felsefibir bakış açısından" çürütmeye koyulur.
Dewey'in enstrüentalizmi ve daha genelde pragmatizmi
tıpkı Russel'a olduğu gibi Chomsky'ye de yabancıdır
–benzer şekilde Russel'ın ampirizmi de Chomsky'ye yabancıdır.
Ne Russel ne de Chomsky'nin Dewey'le kıyaslanabilecek
bir inanç ve ilke değişikliği içerisinde olmamaları
da göz ardı eedilebilecek bir durum değildir. Bkz. Chomsky,
American power (1969) s. 6, 317 (bu sayfa16.
Bölüme eklenmiştir).
18 Alıntılar
Chomsky'nin Reflections on language (1975)
s. 128 dipnottan alınmıştır (ayrıca bkz. 12. Bölüm).
Bölümün geri kalanı en az bunun kadar konuyla ilgilidir
ancak burada yer sınırlılığı nedeniyle daha fazla yer
verilememiştir.
19 David
Hume'un ortaya attığı "boş levha" önermesine işaret
eder. Bir ampirist olan Hume'a göre, zihnimizde doğuştan
gelen bir fikir yoktur. Kavramlar, olgular, bilgiler,
sonradan, gözlem veya deneyleme yoluyla zihinde yer
alır (y.h.n.).
20 Bu fikirlerin
gelişimi için bkz. Harry Bracken, Mind and language:
essays on Descartes and Chomsky (1984).
21 Ayrıca
bkz. Language and problems of knowledge (1986)
171-176 arası sayfalar ve son sayfa. İlgili diğer referanslar
için bkz. Corson'un "Chomsky on education" (1980) ve
Barsky'nin (yayına hazırlanıyor) Böl. 5, Üniversitenin
işlevi üzerine görüşleri için bkz. Rai (1995), Böl.
8.
Beklendiği üzere Chomsky'nin görüşleri güncel akımlara,
özellikle de eğitim sisteminin özelleştirilmesine yani
şirketlerin tıpkı sağlık sistemini ve hapishane sisteminin
bir kısmında olduğu gibi eğitim sistemini de yüksek
karların elde edildiği kaynaklar haline getirmek üzere
devralması girişimine tamamen karşıdır. Bir başka deyişle
Chomsky, Özel Sağlık Kuruluşlarının eğitim alanındaki
analogunun Özel Eğitim Kurumları olacağından endişelenmektedir.
"Finans kapitalin gitmeye çalıştığı yol budur…[Yatırımcıların]
kamu parasına yönelik olarak zenginlerin parazit tavrıyla
elde etmeye çalışabilecekleri bir sonraki büyük hedef
eğitim sistemidir." (A.B.D. dünyaya karşı: çekilin yolumuzdan",
1999). Chomsky'nin görüşüne göre bu durum, geçen çeyrek
yüzyıldır dayanışma, demokrasi, toplumsal refah ve şirketlerin
iktidarına ve kar etmeye müdahale eden herşeye yönelik
olarak yürütülen genel saldırının bir parçasıdır. Bu
gidişat konusunda yakın zamanlarda yazılmış özel bir
rapor için bkz. "MIT'in Yenilik Dergisi" Technology
Review'un Temmuz-Ağustos 2000 sayısında Rebecca
Zacks'ın "The TR university research scorecard" içerisinde
yer alan "entelektüel mülkiyet, ticari ortak ve kar
elde etme çabalarına göre en üst düzey A.B.D. üniversiteleri"
sıralaması (hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Kaliforniya
Üniversitesi gerek "kampüs patentlemesi" gerekse "teknoloji
transferi zenginliği" itibariyle tartışmasız bir numaradır,
MIT birinci kategoride uzak ara ikinci sırada ikinci
kategorideyse onuncu sıradadır); aynı sayıda ayrıca
bkz. Buderi'nin "From the ivory tower to the bottom
line" makalesi. Öğretimin üniversitenin görevi olduğunu
düşünmeyi bir kenara bırakarak araştırma ödenekleri
ve büyük karlar için rekabet eden şişirilmiş üniversite
idareleriyle yönetilen büyük ticari işletmeler olarak
yüksek öğretim kurumlarının eleştirisiiçin bkz. R. Solomon
ve J. Solomon Up the university:re-creating higher
education in America (1993), Soley Leasing
the ivory tower: the corporate takeover of academia
(1995), Masao "Ivory tower in escrow" (2000). Genel
konu başlığının ilgili yönleri için bkz. Hewlett
Child neglect in rich societies (1993), Hewlett
ve West The waragainst parents (1998).
22 İnsanlara
dair meselelerle ilgili incelemelerinin diğer incelemelerden
daha az rasyonel olması için bir neden yoktur: eğer
rasyonel bir yaklaşımın kendi seyrini izlemesine hakikaten
izin verilmiyorsa, yolunu muhtemelen kurumsal yapılar
tıkıyordur. Öte yandan, on yedinci yüzyıldaki bilimsel
devrimin zirveye ulaştığı andan beri çoğu aklı başında
insan ampirik konularda sorgulamaz bilgi ya da mutlak
kesinlik diye bir şey olmadığını kabul etmektedir. Bkz.
Popkin, The historyog scepticism from Erasmus to
Spinoza (1979).
23 Tüm
toplumu devlete tabi olan kolektif kurumlar halinde
örgütleme kuramı ve pratiği (y.h.n.).
24
Korporatizm terimi İngilizce'de ilk olarak
1890'da (tarihi önemlidir) belgelenmiştir. Bunu kamu
korporatizminden ayırd etmek için "özel sektör" nitelemesini
eklemek gerekmektedir. Her iki türü de gerek faşist
rejimlerde gerekse "liberal" demokrasilerde buluabilmektedir.
İlginç bir şekilde, korporatizme dair güncel incelemeler
A.B.D. türünden ("büyük şirketlerin") özel sektör korporatizmine
pek ehemmiyet vermemektedir. Bunların ilgilerinin odağı
kamusal ya da komünal korporatizm, özellikle de faşist
ya da eski faşist devletlerdir (örneğin bkz. The
corporate state: corporatism and the state tradition
in Western Europe [1988], ed. Cox ve O'Sullivan).
Dolayısıyla, Amerikalı bir uzman bu konudaki karşılaştırmalı
bir değerlendirmede
Aslında, biz Amerik Birleşik Devletlerinde korporatizmden
çok fazla bahsetmekten pek hoşlanmayız. Kısmen faşizmle
olan ilişkisi nedeniyle kibar toplantılarda pek değinilmez…Biz
kendimizi özgür ve demokratik bir ülke olarak görmekten
hoşlanırız. Kendimizi …gibi görmekten pek hoşlanmayız.
yazdığında, Chomsky'nin analizine tamamen ters bir görüş
ifade etmektedir. Çünkü, (faşist rejimlerin bir ölçüde
dizginlemeye çalıştığı) özel sektör korporatizmi üzerine
düşünmemekte, aşağıdaki alıntınında açıkça ortaya koyduğu
üzere kamusal tedbirler üzerinde odaklanmaktadır.
Bununla birlikte, (iş dünyası, emek öğretmenler gibi)
özel sektör gruplarını politik sisteme katmaktan
söz ettiğimizde; devlet-destekli grup yetkilendirmeleri,
tahsisatlar, kontenjanlar ya da grup kayırmalarla karşılaştığımızda;
sağlık reformlarını, sanayi politikalarını, Medicare
ve Medicaid sistemlerinde reform yapmayı, refah ya da
Sosyal Güvenlik reformlarını tartıştığımızda – korporatizm
ya da korporatizmin unsurları hemen her zaman işin içine
girmektedir. (Wiarda, Corporatism and the comparative
politics, 1997, s.129,130)
Chomsky'nin kullanımından (ya da aşağıda "Yeni Sola"
atfedilenden) oldukça farklı bir kullanım amacıyla önerilen
inanılması hakikaten güç bir meşrulaştırma da şudur:
"Yeni sol", "şirketleşmiş devlet" terimini ticari şirketlerin
önemli ya da karar alıcı bir nüfuza sahip olduğu bir
devleti ifade etmek amacıyla kullanmaktadır. Eğer bu
kullanım genel kabul görecek olursa, Alman Ständestaat'ının
"eski anlamda bir ‘şirketleşmiş devletin'") İngiliz
eşdeğerine sahip olmak durumuna düşeriz. Fransızlar
ve İtalyanlar elbette ordre corporatif ve
stato corporativo terimlerini burada kullandığımızla
aynı anlamda kullanmaktadırlar. (Landauer, Corporate
state ideologies: historical roots and philosophical
origins, 1883, s.1)
25
Problems of language and freedom (1971), s.63
dipnot.Dil ve sorumluluk (1979), s. 92.
American power'daki ana noktalardan birine dair
alıntı Language and politics (1988) s.181'den
alınmıştır.
26 Alıntılar,
Chomsky'nin Znet'te kendisine sorulan sorulara verdiği
cevaplardan yapılmıştır, bkz.
Dünya düzeni: eskisi,
yenisi (Metis, 2000) s.271. Başka eserlerin yanı
sıra bkz. Sklar,
The corporate reconstrruction of
American capitalism, 1890-1916 (1988); Sellers,
The market revolution (1991), Montgomery,
Citizen worker (1993); ayrıca, Veblen,
The higher learning in America: a memorandum on the
conduct of universities by business men (1918);
Spring,
Education and the rise of corporatist state
(1971); Smith,
Who rules the universities?
(1974). (Bkz. yukarıdaki 16. dipnot). Gerçek resim malum
doktrininkinden oldukça farklıdır. Örneğin Sklar, Sherman
Antitröst Yasasına ilişkin anlattığı öykü, yüzeysel
bir araştırmanın sağlayacağı sonuçlardan çok daha farklı
sonuçları ortaya çıkarmakta ve bizi zorlu bir güncel
meseleyle yüzyüze getirmektedir.
27 Bir
formun geçmişte ve gelecekte alacağı tüm halleri içeren
ideal bir prototip, fiziksel olarak mümkün olan organizmalar
sınıfını belirleyen bir oluşturucu ilke (y.h.n.).
28 Chomsky,
Cartesian linguistics (1966), s.22 dipnot.
Chomsky aynı zamanda dilin, Saussurecü yapısalcılıkta
"un système où tout se tient (
herşeyi içeren bir
bütün)" ve "un tout organique (
organik bir
bütün)" olarak vurgulanmasının "en azından kavramsal
olarak" Humboldt'un yaklaşımının "doğrudan sonucu" olduğunu
söylemektedir.
29 Bkz.
Organic form (1972), ed. Rousseau, özellikle
de Orsini'nin "The ancient roots of a modern idea" ve
Wimsatt'ın "Questions about a metaphor".
30 En
olgun eserinden (tarih felsefesi üzerine derslerinden)
bazı öğretici örnekler ve "döneminin (pek de sevecen
olmayan) standartları açısından dahi şok edici olan
acayip ve şaşıtıcı derecedecahilce ırkçı saçmalıklardan"(Znet
forumu) alıntılar için bkz.Chomsky,
Year 501
(1993) s. 4-5, 119-120, 226, 230.
31 Bkz.
Boucher ve Kelly (ed.)
The social contract from Hobbes
to Rawls (1994), (B. Haddock tarafından yazılan) 8.
Bölüm
32 Chomsky'nin
de işaret ettiği gibi, neo-Hegelyen doktrinler ve bunların
Bolşevizm, faşizm ve özel sektör korporatizminin tarihi
içerisinde sahip olduğu entelektüel konum son derece
ilginç bir çalışma konusudur, aynı zamanda son derece
aydınlatıcı olması beklenen bu konu bazı yerlerde üstü
kapalı olarak değinilse de henüz derinlemesine çalışılmamıştır
(siyasi yelpazenin hiçbir yeri için pek rağbet edilen
bir çalışma konusu değildir). Bu üstü kapalı değinmelerden
bazıları ve belki de en eskilerinden biri, Chomsky'nin
her zaman için "çok önemli bir Veblenci politik ekonomist"
olarak nitelediği Robert Brady'nin çok değerli çalışması
Business as a system of power, (1943)'de bulunabilir.Hukuk
tarihine dair başlıca kaynak Harvard'da hukuk profesörü
ve önde gelen bir hukuk tarihçisi olan Morton Horwitz'in
The transformation of American law, 1870-1960
(1992) eseridir. Horwitz buradançağdaş şirket yasalarının
kökeninde yer alan ilgili yargı kararlarının ilginç
ve ayrıntılı bir tarihini vermektedir. Kendisinin de
yazdığı gibi "şirketlerin bu türden bir hukuki kişileştirilmesi…Amerikan
yasasında ticari şirketlerin konumunu radikal bir şekilde
geliştirmiştir" (s. 67). Önsözde de işaret ettiği gibi,
"Hegel, Marx ya da Whig gibi tarih düşünürleri, McCauley
gibi tarihçiler ya da Sir Henry Maine gibi muhafazakarlar
gibi çok çeşitli kesimlerden insanlar" doğa bilimlerini
taklit ederek "tarihin, gelişimin ve toplumsal ilerlemenin
genel yasalarını bulmaya çalışıyorlardı" ve biz de buna
bazı kültürel varlıkların insan organizmasından daha
az "organik" olmadığı hemen hemen bilinçli bir şekilde
varsaydıklarını ekleyebiliriz. Ayrıca bkz. s.52, 222
ve "The natural entity theory" s.100 dipnot.
33 Yeni
dünya düzeninde yalanlar ve gerçekler (Mavi Ada, 2000),
s. 124
34 Chomsky'nin
işaret ettiği gibi, gayet yanlış bir şekilde "serbest
ticaret anlaşmaları" olarak adlandırılan (NAFTA, DTÖ,
vs.) anlaşmalarda şirketler kişilerin çok ötesine geçen
haklara sahip olmaktadır: örneğin, NAFTA'nın 11. maddesi
şirketlerin yabancı devletlere karşı "kamulaştırmaya
eşdeğer" uygulamaları (yani, gelecekteki karlarını etkileyebilecek
düzenlenlemeler) ya da "ulusal tavırları" nedeniyle
dava açma hakkı tanımaktadır. Bu hak Meksika'da General
Motors tarafından kullanılabilir ama New York'taki etli
canlı bir Meksikalı böyle bir hakka sahip değildir.
35 Kaliforniya
savcısını, Unocal şirketinin çalışma izninin Burma ve
Kaliforniya'da işlediği suçlardan dolayı feshetmeye
zorlamaya yönelik bir girişimin oldukça güzel bir değerlendirmesi
için bkz. Robert W. Benson,
Challenging corporate
rule: the petition to revoke Unocal's charter as a guide
to citizen action (1999) (kitap yazıldığı sırada
girişim mahkeme sürecindeydi). Bu kitap aynı zamanda
başka yerlerdeki yurttaş eylemleri için de iyi bir arkaplan
ve rehber işlevi görmektedir. Ayrıca bkz. Dean Ritz
(ed.)
Defying corporations, defining democracy:A
book of history and strategy (2001).