Yılmaz Güney ve Umut
Onur Günay
13.09.2011
Bu yazı 2010 yılında Altyazı sinema dergisinde
yayınlanmıştır.
Sürgün bir sinemacı: Yılmaz Güney
Sürgün nerede başlar nerede biter? Hapislerde, sürgünlerde
geçmiş hayatlar bizlere neler söyler? Memleketini ve insanlarını
en çıplak en yoksul halleriyle sevenlere reva görülen neden hep
ölüm ve sürgündür? Bugün Nazım Hikmet’in, Yılmaz Güney’in,
Mehmed Uzun’un ve Ahmet Kaya’nın adlarını dillerinden
düşürmeyenlerin neden bir sefer olsun aklından özür dilemek
geçmez? Ve vatandaşlıktan çıkarılanlara bugün vatandaşlıkları
iade edilse sahiden kurtulan onların itibarı mı olacaktır?
Ülkelerinden kovulanlar, kaçmak zorunda bırakılanlar bize
vatandaşlığın sınırlarını göstermez mi?
Topraksız bir köylü ailenin çocuğudur Yılmaz Güney. Babası
Siverekli bir Zaza ve annesi Vartolu bir Kürttür, Yılmaz (Pütün)
Çukurova’da dünyaya gelir. Devlet dersinde sınıfta
kalanlardandır. Devlet şiddeti ile asimile edilmiştir. Ulusal
duyguları güçlü sinemaseverlerin üzüldüğü hatta bilakis rahatsız
oldukları ifadesi ile “asimile edilmiş Kürt’tür.” Birçoklarının
işine gelir Yılmaz’ı “Türk” sinemasını dünyaya tanıtan isim ilan
etmek. Düşüncelerinin ya da tavizsiz duruşunun lafını etmeden
bütün değerlerimizi kucaklama sevdalıları için ne Kürtlüğü
önemlidir Yılmaz’ın ne de sosyalistliği.
Vedat Türkali, Atıf Yılmaz, Ömer Lütfi Akad gibi ustalarla
beraber çalışmış, sinemanın tekniklerini, anlatım dilini ve
imkanlarını onlardan –ve de onlarla beraber- öğrenmiş, kendi
sinemasını yapabilmek için gerekli olan maddi manevi gücünü yine
Yeşilçam’dan almıştır. Yalındır ve serttir Yılmaz Güney’in
sineması, Yeşilçam’ın içinden çıkmış, ama aynı zamanda
Yeşilçam’a en sert cevap olmuştur. Yeşilçam’ın içkin
eleştirisidir bir bakıma. Şüphesiz ki çokça kulanılmış
kalıpları, sinemasal teknikleri kullanmış, ancak bunları tersyüz
ederek kendi oluşturduğu sinema dilinin olanaklarını
geliştirmiştir. Dönemin birçok senaristi ve yönetmenin elinde
klişelerle dolu melodramlar haline gelecek konularla
ezilenlerden yana bir sinema geleneği inşa etmiştir Yılmaz
Güney.
Başka bir yaşamın, hikayelerimizin birbirine değdiği,
kırılgan olduğumuz yerlerde ve anlarda birbirimize tutunduğumuz
bir dünyanın düşüdür Yılmaz Güney sineması. Yalnız olmadığımızı
görürüz onun filmlerinden, bütün içtenliği ve adanmışlığıyla
kendi hikayelerimizi anlatır, dostuna yarasını gösterir gibidir.
Belki de Ahmed Arif’in “Yalnız Değiliz” derken anlattığı yiğit
Yılmaz’ın ta kendisidir.
“Dostuna yarasını gösterir gibi
Bir salkım söğüde su verir gibi
Öyle içten
Öyle derin
Türkü söylemek, küfretmek,
Çukurova yiğidine mahsustur...”
(Ahmed Arif, Yalnız Değiliz)
Umut
Çirkin Kral’ın, artık Yılmaz Güney olmaya başladığı yıllardır
70’ler ve şüphe yok ki Türkiye sineması da asla eskisi gibi
olmayacaktır. “Umut” halen aşılamamış bir eşik olarak karşımızda
durur. Toplumsal gerçekliği en sade şekliyle izleyicilerle
buluşturabilen bu film Yılmaz Güney sinemasının da doruk
noktalarından birisidir. Hayatla, baskıyla ve sömürüyle derdi
olan bir sinema adamının ezber cümleler kurmadan, sinemada
kendisinden önce –ve de sonra- fazlaca kullanılmış klişelere
başvurmadan; bambaşka bir sinema dili ve estetik anlayışıyla
taçlandırdığı başkaldırısıdır “Umut”. Güney kendisi gibi
olanların, topraksız köylünün, işsiz aşsız şehirlinin
deneyimlerini sahneye taşır. Sinema tarihinde ve istisnaları
dışında entelektüel geleneğinde ezilenlerin ismi geçmeyen bir
ülke için az şey değildir bu. Belki de bu yüzdendir Yılmaz’la
halen hesaplaşamamaları, Ertuğrul Özkök ve türevlerinin her
fırsatta ona saldırmaları.
Sıradan insanları anlatır Yılmaz Güney, hayatının her
veçhesinde baskıya ve sömürüye maruz kalanları, adı
duyulmayanları, adsızlaştırılanları. Kuzu sürüsü gibi oldukları
yerde kalsın istenenlerin dertlerini söyler bize, ancak
filmlerini sadece dert anlatmakla sınırlı tutmayan ve
kendisinden sonra belki de onun gibi “politik” sinema yapma
derdi olan yönetmenlerin karikatür filmlerden ayıran Güney’in
sinema zekası ve ezilenlerin gündelik deneyimlerini “içerden”
biliyor olmasıdır. Bu yüzden onun sineması, ya da en basitinden
kendi imgesi başkalarının emeğini sömürenleri, iktidarları ve
dalkavuklarını adeta bir hayalet gibi izler, yakalarını bırakmaz
ve yıllar sonra onları rahatsız etmeye devam eder.
Gündelik yaşamımızdan, hafızamızdan silinmeye çalışılanların
yaşantılarını anlatır Güney, yok edilenlerin, sesi kısılanların
seslerini taşır beyazperdeye. Budur onu bu kadar korkulan,
dayanılmaz yapan; her fırsatta saldırılan yapan. Bir nevi arzu
nefret ilişkisidir onunla kurulan ilişki. Televizyonlarda,
gazetelerde ne onun ismi geçmeden edilebilir, ne de onun isminin
geçtiği yerde karalama çabaları biter. Hakkında yazmamış köşe
yazarı yok gibidir, filmleri, temsil ettiği şeyler karalanır,
arada bir de hakkı temsil edilir.
Umut, bir hayatta kalma mücadelesidir. Umutsuzluğun ortasında
piyango biletlerine sarılmış Cabbar’ın hikâyesidir. Eski
arabasına kimsenin binmediği, beş çocukla borç harç içinde
yaşayan Cabbar’ın öyküsüdür. Filmin içinde tek bir umutlu sahne
yoktur, piyangoyu kontrol ederken ya da ettirirken dahi biliriz
ki Cabbar için umut yoktur. Tesadüfler sadece felaketler
şeklinde gerçekleşir Cabbar’ın hayatında. Faytonuna araba
çarpar, atı ölür; tam yeni bir at almak için gereken parayı
eşyalarını satarak toparlamışken faytonunu ve diğer atı
alacaklıları satar. Alacaklısı çoktur Cabbar’ın, hem zaten gayet
iyi bilinir ki fakirin yüzü soğuktur. Ne parayı bulacak bir yer
vardır ne de iş, piyangodan da bir amorti bile çıkmaz.
Çok uğraşır kendisi gibi beş parasız arkadaşı Hasan’ın lafını
dinlememek için, Hoca’ya okutup üfletip define peşine gitmemek
için. İlk başlarda saçma bulur sonradan peşinde koşacağı hayali.
Peki define peşinde koşmayı, piyangodan para beklemeyi saçmalık
da yapan hayal de yapan nedir? “Mantıklı” kafaların saçma
bulduğu, gülüp geçtiği şeyler nasıl olup da “ötekiler” için
hayal olup karşımıza çıkar? Umut’u izleyince kim Cabbar’a güler,
yaptığını yanlış bulur? Yaptığı tercih, elindeki avucundakini de
definenin peşinde koşmaya ayırmak, kendi tercihi midir?
Doğruyla yanlışın iç içe geçtiği, ayrımının bile
anlamsızlaştığı bir yaşamdır söz konusu olan, çocukların
bisiklete binebilmesi, yeni ayakkabılar, elbiseler ve birlikte
yenilecek kebaplardır hayalin adı. Hiçbir çaresi kalmayan bir
adamın tercihidir definenin peşine gitmek. Definenin yılan
biçiminde kaçabileceğini düşünenlerin yılana dört elle
sarılmalarıdır, “biz”lere anlaşılmaz gelen. Mantığımıza
sığmayan. Buradan bir insanın yok oluşunu anlamak yerine,
ezilenin acizliğine, yanlış seçimlerine ve mantıksızlığına
göndermeler yapılmasına sebep olan.
Sonu muhakkak ki acıdır Cabbar’ın hikâyesinin, zorlar
izleyeni; birçoğu için anlaması da zordur anlamlandırması da.
Kendine benzeyen birçoklarının hikâyesine benzer, o da
yenilmiştir. Birçokları için önemsiz bir ayrıntı, şalvarlının
tekidir, hükmü yoktur hayatımızda, maruz kaldığı şiddet,
ayrımcılık küçük bir virgülden öteye geçmez.
Sahi, Cabbar niçin delirir?
Notlar: