Diyarbakır Cezaevi
Onur Günay
Şiddetin Eleştirisi’nde Walter Benjamin, hukukun şiddet tekeline olan ilgisinin kanuni amaçları korumak niyetinden ziyade, hukukun kendisini korumak niyetiyle ile ilgili olduğunu yazar. Benjamin’e göre şiddet hukukun tekelinde olmadığı müddetçe, elde etmek için uğraşacağı amaçlarla değilse de sadece hukukun dışındaki varoluşu ile hukuku tehdit eder. “Şiddet, bir araç olarak ya hukuk yapıcı ya da hukuk koruyucudur” [1] . Benjamin, şiddeti hukukun temeli olarak görür ve bunun en önemli dışavurumunu da ölüm ve yaşam üzerindeki şiddet olarak görür. Hukuk (yasa) kendini -herhangi bir kanuni işlemden daha çok-, şiddetin yaşam ve ölüm üzerindeki icrasında teyit eder [2] . Bu yazıdaki amaç da temel olarak devletin ve hukukun şiddetle olan ilişkisini bu kavramlar açısından incelemek, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nde yaşananlara, daha sonra tüm Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da yaşanan iç savaşa ve olağanüstü hal (OHAL) durumuna bu çerçeveden bakmaktır.
12 Eylül darbesi ile beraber Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar bize yeni bir hukuk anlayışının nasıl kurulduğunu ve aslında tüm yapılanların bir çeşit hukuksuzluk ya da hukukun dışına çıkılma hali değil de tam olarak yeni bir hukukun kuruluşu olduğunu, egemenliğin tekrar nasıl inşa edildiğini göstermektedir. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları tarif etmek bu yazının sınırlarını ve de haddini aşmaktadır, ancak yine de “içeride” olup bitenler ile ilgili bilebildiklerimiz ve okuyabildiklerimiz gerek 12 Eylül askeri darbesini gerekse devletin hukuk ve şiddeti nasıl kurduğu ve kullandığını açık bir şekilde göstermektedir. İnsanın tahayyül sınırlarını zorlayan ve her seferinde bu kadar da olur mu, olabilir mi dedirten anlatılar bize şiddetin bir araç olarak nasıl yeni bir hukuk düzeni kurduğunu ve bunun tüm bir bölgenin kaderini nasıl çizdiğini göstermektedir. Kötülüğün bu kadar sıradanlaşmasının nasıl olup da bu denli “meşru” bir şekilde yapıldığını anlamak açısından da ciddi fikirler vermektedir.
Anlatılanlar içerisinde bir yandan insanlara vurulan, “sokulan” coplar, kalaslar ve yapılan hakaretler, pislikler, dışkılar ve yıl boyunca yıkanmamaktan kaynaklı bitler, sakat bırakılan, delirtilen ve öldürülen insanların anıları; diğer yandan ise direnişler ve açlık grevleri ve -mahkûmların kendi aralarında konuşmalarının dahi yasak olduğu böylesi bir ortamda olsa da- komik anılar öne çıkabiliyor. Yine de tüm mahkûmlar sayfalarca süren mülakatlarından sonra bile anlattıklarının tüm yaşananların ancak çok küçük bir kısmı olabileceğini söylüyor ve ekliyorlar: “Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların tamamıyla anlatılması mümkün değildir.” Tüm bu anılar içerisinde benim aktaracaklarım ise doğal olarak bu anıların sadece çok küçük bir kısmı, ancak yine de yaşanan vahşet açısından bize fikir verebilecek türden anlatılar.
Tüm koğuşlarda farklı işkence metotları uygulandığından onlarca farklı işkence çeşidi geliştirildiğini görüyoruz. Mesut Baştürk anlatıyor: “27. koğuş havalandırmasının ortasında bulunan lağım çukuru açılıyor; tutuklular tek sıra halinde, lağım çukuruna kafalarını daldırıp çıkarıyorlar. Bütün koğuş, yüzleri-gözleri bok içinde, koğuşlara giriyor. Komutanın sil emrine kadar hiç kimse yüzündeki boku silemezdi. Çünkü kontrole gelebilirdi.” [3] Bir başka arkadaşının anlattığı bir olayla devam ediyor: “1981 direnişinde hücrede elleri kolları bağlı bir vaziyetteyken askerler canlı küçük bir fare getirip, bunu yiyeceksin diyorlar, fareyi ağzına sokuyorlar. Fare ağzını ve dilini kemirmeye başlıyor. Askerler coplarla fareyi arkasından ağzına doğru itiyorlar. Bakıyor ki fare kendisine daha büyük zararlar verecek, bu sefer kendisi dişiyle fareyi ısırıyor. Askerler de ha bire fareyi coplarla iteliyorlar. Arkadaşımız da boğulmamak için fareyi yutuyor. Daha sonra bize, ‘Ne yapabilirdim? Ben onu yemesem o beni yiyecekti’ dedi.” [4]
Cezaevi koşulları dolayısıyla yapılan bir açlık grevinde, greve katılan Halit adlı bir tutuklunun yaşadıklarını “bilinci açık olan” başka bir tutuklu anlatıyor: “…Açlık grevi sırasında koşullara uymadıkları için herkesi hücrelere yığmışlar. İşte o sırada hücrelerin lavabo ve tuvalet taşları kırılmış, bu kırılmalardan ve cezaevinin yapısındaki bozukluktan bütün tuvalet pislikleri o iki hücreye yığılmış bulunuyordu. Ve bu arada dışarıya taşmalar da oluyordu. Oradaki o kokuyu tanımlamak oldukça güç. İşte bu sözünü ettiğim Halit denilen kişi de o fosseptiğin içerisindeydi. Ben hücredeyken gözlerimle tanık oldum buna.” [5]
Behlül Yavuz anlatıyor: “Yılmaz’ın bulunduğu koğuşta, bütün koğuş esas duruşta izlerken, koğuşun gözleri önünde üç kişiyi döve döve öldürmüşlerdi ve hiç kimse hazır ol vaziyetini bozamamıştı. Böyle bir dehşetin yaşandığı yerde insanlar nasıl yaşar, buna nasıl dayanır, gerisini siz düşünün.” [6] Bu acıyı ve dehşeti ise şöyle tarif ediyor: “Diyarbakır’da yaşanan vahşetin bir benzerini yeryüzü bu çağda hiç görmemiştir. Diyarbakır vahşetinin tanımı o vahşetten kurtulmak için insanın haşlanırken bile kıpırdamama halidir ve Dörtler o şekilde haşlandılar. Bu vahşetin acısının en iyi tarifini kendini yakan o dört insan gösterdi (Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin, Necmi Öner)… İşte bu arkadaşlar, bir dönemin vahşetine karşı kendilerini ve bu mum misali yanmayı, yaşanılan vahşete tercih ettiler… Yatakların pılı pırtılarıyla ve tinerle kendilerini yaktılar; o tiner hemen tutuşmuyor, yavaş yavaş tutuşuyor; haşlama noktasında da hiçbir ideoloji, din geçerli değil, ne olursanız olun, can havliyle zıplar kaçarsınız, ama o insanlar kaçmadılar; birbirlerine sarılarak mum gibi dirhem dirhem yandılar. Evet, gençtiler, kahramandılar! Ama çektikleri acının tarifi yoktur ve Diyarbakır Zindanı öyle bir vahşetti ki, insanlar haşlanarak ölmeyi tercih ettiler…” [7]
“Daha önceki geçmişlerinin olmadığını zanneden insanlar, cezaevinde doğduklarını zannedenler”, ”cezaevini öbür taraf, gardiyanları da zebani zanneden Çoban Halil” ya da “sara hastası olduğu için bayılan ama gardiyanlar tarafından numara yaptığına inanıldığından, uyandırılmak için burnuna çakmak tutulan ve de burnu tamamıyla yanan Hakkarili bir tutuklu” [8] da sanırım Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan şiddeti biraz olsun idrak edebilmemiz için fikir verecektir.
Yetkileri artırılıp devasa birer güç haline getirilen “Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri” olağanüstü kurumlar olarak görülüyor ve işliyordu. Hukukun kullanılmasındaki keyfiyet ise 12 Eylül rejiminin temel yapıtaşlarından biri olarak öne çıkıyor. 12 Eylül döneminde bölgede görev yapan Avukat Mustafa Özer anlatıyor: “Sanıkların dosyalarına ulaşmak, hukuki yardımda bulunmak, aylarca süren gözaltında onlara ulaşmak, akıbetleri hakkında bilgi edinmek asla mümkün değildi.” [9] Mahkemeye dilekçe verip de bu yüzden öldürülen ya da savunma yaptığı için günlerce işkencede kalan, öldürülen tutuklular bize 12 Eylül hukuk sisteminin nasıl işlediğini gösteriyor. Diyarbakır Cezaevi “yasal” olmadığı halde tahliyeden sonra tutukluları uzun süreler cezaevinde tutabiliyordu. “Tahliyeden günlerce sonra bırakılanlar vardı. Ben 12 gün gibi uzun olmayan bir sürede bırakıldım. Ama 90 gün sonra bırakılanlar da oldu.” [10]
12 Eylül süresince Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar ve dönemin hukuk sisteminin işleyişi, yeni hukuk sisteminin ve rejimin nasıl kurulduğunu en çarpıcı haliyle göstermektedir. Bu süreç boyunca önceki dönemin anayasasına göre suç olabilecek her türlü devlet edimi ve şiddeti yazılı olmasa da yasalaştırılmış ve bir şekilde “meşrulaştırılmıştır”. Avukat Mustafa Özer, dönemin yargı sistemini özetliyor: “Dönemin siyasal konjonktüründe yargı sistemi, Komutan, Adli Müşavirlik, Askeri Savcılık, Askeri Mahkemeler ve Cezaevi Müdürlüğü bileşenlerinden oluşuyordu. Bu bileşenler için yasal mevzuatın pratiğe uygulanmasının hiç mi hiç önemi yoktu.”
Dönemin ruhu ve yaşananlar Türkiye tarihinde “sıkıyönetim”, “darbe” gibi isimlerle anılıp tüm bu durumlar ya görmezden gelinir ya da istisnai bir halmiş gibi sunulur. Ancak bu halin ne kadar istisnai olduğu konusunda bölgede yıllarca süren OHAL’in tarihini ve bu kadar yıl devam edişini düşünmek yeterince açıcı ve faydalıdır. Walter Benjamin Tarih Kavramı Üzerine’de açık bir şekilde bu durumu tasvir etmiştir: Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız “olağanüstü hal”, bir istisna değil kuraldır. [11] Giorgio Agamben, İstisna Hali isimli kitabında bu bağlamda Hitler dönemini 12 yıl süren bir istisna dönemi olarak kabul eder. Agamben’e göre, “bu açıdan, modern totalitarizm, istisna hali aracılığıyla, yalnızca siyasi hasımların değil, şu ya da bu nedenle siyasi sistemle bütünleşmeyecekleri belli olan yurttaş kesimlerinin bedenen ortadan kaldırılmasına izin veren bir iç savaş olarak tanımlanabilir. O zamandan bu yana, –Hitler döneminden itibaren- kalıcı bir acil durum halinin oluşturulması, çağdaş devletlerin, demokratik denilenlerinin temel uygulamalarından biri haline geldi” [12] ve de Agamben bu “istisna halinin” en temel niteliklerinden biri olarak kalıcı yöntem uygulamasına dönüşme eğilimini gösterir. [13] Hukukun askıya alınması ve şiddetle oluşturulan yeni rejimin kendi meşruluğunu sürekli “olağanüstü hal”e dayandırması, “olağanüstü hal”i bir kural haline getirmiştir.
Bana göre, bu bağlamda Diyarbakır Cezaevi’nin özellikle “bölge”nin tarihinde çok önemli bir yeri vardır ve burada yaşananlar belli biçimler ile tüm bölge tarihini belirlemiştir. Bir taraftan içeride olup bitenler ile, şiddet araçsallaştırılarak yeni bir hukuk, yeni bir rejim inşa edilirken diğer taraftan da Kürt kimliği ve tüm bölgenin tarihi şekillenmekte, şekillendirilmekteydi (Belirtmek gerekir ki bu tek taraflı bir süreç değildir ve bir taraftan devlet kendini inşa ederken, Kürt hareketi de kendini ve direnişi belli biçimlerde Diyarbakır Cezaevi üzerinden tanımlamıştır). Şiddetin Eleştirisi’ne geri dönersek, Benjamin hukuk yapıcı şiddet ile hukuk koruyucu şiddet arasında diyalektik bir azalıp artma ilişkisi tanımlamıştır. Öyle gözükmektedir ki, Diyarbakır Cezaevi’nde hukuk “yapan” şiddet, şekli değişmiş olsa da savaşla, faili meçhullerle, OHAL ile kendini devam ettirmektedir, ancak yeni durumdaki amacı hukuku “yapmaktan” ziyade hukuku “korumaktır”.
Dışarıda insanlar içeride neler olduğunu ancak yıllar sonra öğrenmeye başlamıştır ancak Diyarbakır Cezaevi darbeden itibaren başta mahkûmların ve yakınlarının hayatlarında kalıcı etkiler bırakarak, bölgedeki hayatı her açıdan etkilemiştir. Behlül Yavuz anlatıyor: “O dönemi yaşayan insanlar arasında bir güven bunalımı var. Kürt milletinin hak ve hukukundan vazgeçmemişler ama kendilerine de güvenemiyorlar, bir şey üretemiyorlar, bir sürü fiziki sağlık sorunları yaşıyorlar… 12 Eylül bitmiş, Olağanüstü Hal kalkmış, biz 2003’ün Eylül’ündeyiz, iki gün önce oturduğumuz kahveye polis girmiş. ‘Polis, kalkın kimlik araması yapılacak’ denildiği anda hemen başımı masanın altına eğdim ve kustum.” [14]
Selim Dindar kendi izlerini anlatıyor: “Ben ülkemizde geçmişte yaşanılan bir vahşeti anlatıyorum. Bugün 43 yaşındayım, Diyarbakır Cezaevi'nden konuşulduğunda hâlâ hayattan kopuyorum. İçimdeki fren boşalıyor, bağırmak, ağlamak, haykırmak istiyorum. Benim hanımım ve çocuğum var. Kalabalık bir ailem ve dost çevrem var. İçimdeki frene basamıyorum ve herkesin önünde hüngür hüngür ağlıyorum, ağlıyorum” [15] ... Dindar’ a göre, “Diyarbakır Cezaevi'ndeki insanları birer militan haline getirdiler. Bunların yüzde 80'den fazlası dağa çıktı. İnsanın oradaki vahşeti gördükten sonra normal yaşama dönmesi çok zordu. 'PKK hareketi 1984'te patladı' derler ya, bu tarih, Diyarbakır Cezaevi'nden ana tahliyelerin olduğu tarihtir.” [16] Elbette ki PKK’nin ortaya çıkış ve gelişim sebeplerini sadece burada olanlarla açıklamak pek mümkün değildir ancak Diyarbakır Cezaevi travmasını yaşayanların bir şekilde bu algıya sahip olması ve bu vurguyu yapması dönemin karakteri açısından ciddi anlamda fikir vericidir.
Korku ve “Susmak”
İşkencelerle beraber cezaevinde, 12 Eylül ile birlikte tüm ülkede, özellikle de bölgede korku, bir yaşam biçimi halini alır. 1984’ten sonra bölgede başlayacak OHAL de bunun somutlaşmış halidir. “Alışmamıştık, ama şaşırmamayı da zorunlu olarak öğrenmiştik.” [17] Yaşanılan korku tüm bölge insanının ruh halini anlatmaya yeterli bir hal almaya başlar. “İşkence sayesinde tek tek bireyler aracılığıyla tüm topluma korkmayı öğreterek ciddi bir yaptırım aracı olarak kullanılır.” [18] İnsanlar bir taraftan işkence anlatılarıyla kuşatılmışlardır – mahkûmların söyleyişi ile, devlet var gücünü kullanıp elinden geldiği kadar insanı bu tezgâhtan geçirmeye çalışmaktadır-, diğer taraftan da gündelik hayat militarize edilmeye başlanmıştır ve korku sürekli bir ruh halinin adıdır artık. Avukat Cemşit Bilek, Diyarbakır Cezaevi’ni ve OHAL’i anlatıyor: “Yani cezaevindeki haksızlıkların benzeri dışarıda da yaşanıyordu, insanlar aynı tedirginlikleri yaşıyorlardı, akşam belli bir saatten sonra herkes evine kapanıyordu, biraz geç saatte kapısı çalanların yüreği ağzına geliyordu. Dışarıdaki bu tedirgin yaşam bir iki yıl öncesine kadar devam etti.” [19] Linda Green, benzer bir şekilde Guatemala’da korkuyu bir yaşam hali olarak tanımlar ve ekler: “Yakın geçmişteki işkence, ölüm, katliam ve yok edilmelerin izi, bireylerin bedenlerine ve kolektif hayal gücüne sürekli bir tehdit algısı aracılığı ile yazılır.” [20]
Her çeşit işkence ve infazlarla Diyarbakır Cezaevi’nde oluşturulan korku ve belirsizlik bir yaşam biçimi halini almıştır, bunu sağlamanın önemli bir yolu da insanları susturmaktır. “Birbirine çok benzer durumda olan insanların, aynı mekânda günde 24 saatini, ayda 30 gününü, yılda 12 ayını ve böyle yıllarını geçiren insanların bile birbirlerini tanıyamaması, birbirleriyle hiçbir şey konuşamamaları…” [21] Tüm OHAL yılları boyunca bölgede bir taraftan iç savaşla, faili meçhullerle diğer yandan da sembolik şiddetle yüz yüze gelen bölge insanı için de sadece susmak ve en yakındakilerle bile durumunu paylaşamamak çok fazla rastlanan ve yaşanan korkuyu artırdığı gibi, insanları birbirinden uzaklaştıran ve izole eden bir durumdur. Michael Taussig’e göre, “Susturmak ve suskunun arkasındaki korkunun derdi hafızayı silmek değildir. Aksine, hafızayı tek tek bireylerin metanetinin derinliklerine yollayarak gerçeklik ve kurgunun birbirine karıştığı, daha fazla korku ve belirsizlik yaratmaktır.” [22]
Hafızanın Adresi Bedenler
Diyarbakır Cezaevi ile ilgili neredeyse bütün anlatılarda ortaya çıkan bir başka şey de orada yaşayan mahkûmların fiziksel yahut psikolojik rahatsızlıklarının olması. Her ikisi de anlaşılabilir olmakla beraber burada dikkat çekmek istediğim konu, fiziksel hastalıkların önemli bir yer kaplaması ve insanların bedenlerini, yaşananları hatırlamak için kullanacakları –kimi zaman isteyerek kimi zaman istemeden, farkında olmadan- alanlar olarak kurmaları. Linda Green’in dediği gibi, “bedenlerindeki fiziksel acılarının ve ıstıraplarının dahi bir karşı-diskura ve mücadele alanına dönüşmesi” [23] . Bir ihtiyarın anlattıkları durumu adeta özetlemekte: “Ben unutmaya çalışsam ne olacak, bedenimdeki bu ağrılar unutmama izin vermez ki.” [24] OHAL bölgelerinde hastalıkların çok fazla olması ve insanların bedenlerinin sürekli olarak fiziksel acılar yaşaması, durumun bu dönemde de devam ettiğini gösteriyor. Doktor Seyfettin Kızılkan: “Bu bölgede çok ciddi tahribatlar yaşandığını; 30 bin insanın ölümü, maddi kayıplar, ahlaki erozyonlar, kötü uygulamadan, şiddetten, işkenceden kaynaklanan bir sürü psikolojik hastalık; kadınlarda sebepsiz kanamalar, kaşınmalar, mide ağrıları, intihar gibi vakaların yaşandığını, Olağanüstü Hal yönetiminin toplum sağlığını çok kötü bir şekilde bozduğunu hep söylüyordum.” [25] Sanırım Linda Green’in Guatemala’daki kadınların bedenleri ve hastalıkları ile şiddet arasında kurduğu ilişki bölge insanında da çok benzer bir şekilde işlemektedir: “Bu kadınlar, bu şiddetin sadece kurbanları değil aynı zamanda onlar bedenleri ile kendilerine karşı işlenmiş toplumsal, kültürel ve politik suçları da tarihe geçiriyorlar.” [26]
Terör Fantezisi ve Devlet
12 Eylül’ün daha ilk günlerinden itibaren, askerler ve denetimlerindeki basın kuruluşları tarafından tüm ülkede sağ-sol çatışmalarının olduğu ve bunun nedeninin de beceriksiz politikacılar olduğu söylendi. Zira darbe bu şekilde meşrulaştırılmaya çalışılıyordu. Söylenenlere göre ülkede terörizm kol geziyordu ve “vatandaşlar” rahatça sokaklarda gezemiyordu. Ancak sürekli bahsedilen bu çatışmalarda ölen, göz altına alınan ya da işkence gören insan sayısı darbenin yakınına bile yaklaşamamıştı. Tanımlanan bu aşırı güçlü “terör hayaleti” sayesinde gerçeklik ve kurgu iç içe geçmişti. Bu durum askeri darbeler, haksız tutuklamalar, işkence gibi politik alanların yanı sıra politik kültür olarak da belirsizlik ve korkunun yaygınlaşmasını da sağlamaktadır. [27] Devlet olarak tanımlananlar da -12 Eylül Türkiye’si için askerler- teröristlerin, bölücülerin, gerillaların ya da suçluların sezilen, olduğu varsayılan güçlerini akıllarından çıkaramıyorlar. [28] Aretxaga’nın bahsettiği bu paranoyak ikizleme dinamiği sayesinde de devlet ve düşmanları güçlü birer hayali kurgu olarak üretilirler. Bu şekilde devlet, kendi ürettiği “terörist” imajının gücünün saplantılı büyülenmesi ve her şey üzerinde tam kontrol sağlayan bir devlet fantezisi ile, ‘terörist’te olduğunu farz ettiği gücü elde edebilmek için kendini ‘terörist’ uygulamalarla kurar. ( Begoña Aretxaga)
Bu durumla ilgili Diyarbakır Cezaevi hakkında anlatılan birçok olaydan biri, yiyecek paylaşmak için aralarında komün kuran dört tutuklunun başına geliyor. K.Y. anlatıyor: “Tabi komün deyince asker de komünü olağanüstü bir örgüt şekli olarak anlıyor. Bir baktık ki bir sürü asker gelip kapıya vurdular ve tek tek isimlerimizi saya saya bizi dışarı çıkardılar. Dışarıda bizi döve döve dört tane kalas kırdılar. Gardiyan bir asker... Bunlar bizi dışarı çıkarmış öldüresiye dövüyorlar, elimizi yakıyorlar, vücudumuzda sigara söndürüyorlar; ‘Ulan siz kimsiniz komün kurarsınız?’ diye bağırıp ha bire dövüyorlardı, her tarafımızı yara bere içinde bıraktılar. En sonunda bir arkadaşımız Serdar Can, çıkıp bin bir belayı göze alarak onbaşıya, ‘Komutanım, siz yanlış anlıyorsunuz. Komün öyle örgüt falan değil. Bazı arkadaşlarımızın ziyaretçileri gelemiyor, dolayısıyla durumları iyi değil, o yüzden yiyecek bir şey aldığımızda beraber paylaşıyoruz. Bizim yaptığımız budur başka bir şey yok’ dedi… Nihayet onbaşı yakamızı bıraktı.” [29] Bir başka örnek de gardiyanların, eğitimleri sırasında tutuklular için “anaları ve bacılarıyla zina yaptıklarına” [30] inandırılarak yetiştirilmeleri. Begoña Aretxaga’nın bahsettiği gibi fantezi sayesinde devlet kendini şiddet üzerinden kurabiliyor, rasyonaliteden ziyade bu fazlalık sayesinde kendini şiddetle ve ‘terörist’ uygulamalarla var edebiliyor.
Gestapo
Hapishanedeki gardiyanlar gerçek isimlerini kullanmamışlardır. Bu dönem kendilerine koyulan isimlerle birbirleriyle anlaşmakta ve tutuklular arasında da bu şekilde bilinmektedirler. “Gestapo” kod adlı gardiyan birçok anlatıda karşımıza çıkacaktır. “Tayyip Erdoğan'a, belediye başkanlığı döneminde danışmanlık yapan gazeteci Altan Tan'ın babası Bedii Tan'ı da bir gardiyan işkenceyle öldürdü.” [31] “Arkadaşlar da Gestapo’nun dişlerimi nasıl kırdığını gördüler, vahşi hayvan gibi bir adamdı…” [32] Gestapo ile ilgili anlatılardan anlayabildiğimiz kadarıyla bu gardiyan tutuklulara en fazla işkence yapan ve onları en hırsla dövenlerden birisi.
Diyarbakır Cezaevi anlatılarında adı en çok geçen tutuklulardan biri daha sonra Diyarbakır HEP İl Başkanlığı yapacak olan Vedat Aydın’dır. Aydın, başkanlığı sırasında 5 Temmuz 1991’de emniyetten geldiğini söyleyen bir grup tarafından kaçırıldı ve 7 Temmuz’da bir “faili meçhul”e kurban gitti. Vedat Aydın ile ilgili bir hikâye: “Rahmetli Vedat Aydın’ın cüssesi çok iriydi; cesur bir arkadaşımız olduğu için onu bir türlü zaptedemiyorlardı. Vedat Aydın biraz da küfürbazdı, getirirlerken bütün o askerlere küfrediyordu. O yüzden ona ve Zeki Karataş’a kelepçe takarak hücrelere getirmişlerdi. Hatta Vedat Aydın, o zamanki yüzbaşının yüzüne de tükürerek ‘pis Gestapo’ dedi; bizim hücremizin başında bekleyen gardiyana da, o kanlı tükürüğüyle tükürerek ‘senin de ananı, avradını …’ dedi. Ve gardiyan dehşete kapılarak ‘verin lan onu bana, parçalayacağım!’ diye bağırıyordu ancak tam o sırada hücrenin kapısı açıldı ve Vedat’ı içeriye çektik, ne yaptılarsa Vedat’ı geri vermedik.” [33] Burada önemli olan şudur ki Vedat Aydın’ı o gün parçalayamamışlardır ancak 7 Temmuz’da Ergani’de bir yol kenarında bulunan Vedat Aydın’ın cesedi işkenceden tanınmayacak haldedir ve de daha sonradan açığa çıkacaktır ki onu bu hale getiren, Türkiye’nin “Gestapo”su sayılan JİTEM’dir. “Vedat Aydın'ın kaçırılması, faili meçhullerin miladı olarak bilinir. Aydın, ağır işkenceler edildikten sonra katledildi. Onu sadece Diyarbakır değil, tüm Kürtler kucakladı. Yüz bin insan cenaze törenine katılarak Vedat Aydın'ı bağrına bastı. Ondan sonra ölüm makinelerinin düğmesine basıldı.” [34] Kim bilir belki de Vedat Aydın, yüzüne tükürdüğü ya da küfrettiği, Diyarbakır Cezaevi’nde fazlaca bulunan “Gestapo”lardan biri tarafından öldürülmüştür.
Dıjwarlar ve Hizbullah
Diyarbakır Cezaevi gerek koşullarının “olağanüstü”lüğü ve buradan çıkan vahşet hikâyeleri ile gerekse somut anlamıyla içerden çıkan Dıjwarlar [35] ve Hizbullahçıları ile bölgenin kaderini çizmiştir. Orhan Miroğlu burası için, “Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde bir değil birçok Dıjwar yetiştirildi ve gün geldi bu insanlar, özellikle 1990’lardan itibaren birer ölüm makinesine dönüştüler…” [36] der. Dıjwar, Kürtler içinde Apê Musa olarak bilinen ve herkesin sevgisini kazanmış ünlü gazeteci yazar Musa Anter’i öldüren kişinin kod adı. “JİTEM'e gittik. Geldiğimizde Ali Ozansoy, ‘Tamam’ dedi. Hamid, Apê Musa'yı vurmuş, olayı yapmış. Biraz sonra Hamid geldi. Hamid ‘Tamam, vurdum’ dedi. Hogir ‘Niye yanımıza getirmedin, niye bu iş yolda oldu?’ diye sordu...” [37]
Hizbullah konusu ile Diyarbakır Cezaevi’nin ilişkisi ise bugüne kadar çok da fazla göz önüne çıkmamış, görece daha geri planda durmuştur. Çocuk koğuşunda kalan K.Y. anlatıyor: “Çocuk koğuşunun açılması aslında normal değildi. Herhalde kolordunun, askeriyenin, devletin bilinçli bir politikasıydı. Ayrıca o dönem Diyarbakır’da uçak kaçıran dört hava korsanın da katkılarıyla (Biliyorsunuz o korsanlar İslami Cihat patentliydiler) Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nde Çocuk Koğuşu kuruldu. Bu hava korsanları, Diyarbakır Askeri Cezaevi’ndeydiler ve Esat Oktay Yıldıran’ın da çok yakın dostlarıydılar, dolayısıyla işkencelerden ve diğer uygulamalardan muaftılar. Korsanların başı olarak bilinen Yılmaz Yalçıner’i ise, Çocuk Koğuşu’na sorumlu yaptılar. O dönem yakalanan birçok insan çocuk yaştaki oğlu ya da kardeşiyle beraber tutuklanmıştı. Bunların sayısı da az değildi. Çocuk Koğuşu şöyle bir anlayışla kuruldu: ‘Eğer bu çocukları ağabeylerinden, babalarından ayırırsak, hem bölücü fikirlerden uzak tutmuş oluruz, hem de kendi isteğimiz doğrultusunda onların kafasını şekillendiririz’…” [38]
Belirtmek gerekir ki burada bahsedilen anlayış daha sonra PKK ile mücadele etmek için bölgede Hizbullah’ın güçlendirilmesi fikriyle ciddi paralellikler taşır. K.Y.’nin anlatısının devamı ise bir cezaevinin kocaman bir coğrafyanın kaderini nasıl çizdiği ile ilgili ciddi fikirler verir: “İşte bütün çocuklara uzun, tesettürlü don (ailelerine aldırtarak) giydiriyorlardı, yoğun bir şekilde Kuran okutuyorlardı. Özellikle şeriat uygulamalarının anlatıldığı yayınları okutuyorlardı. Radikal İslamcı örgütlerin yetiştirdiği insan tipinin aynısını orada yetiştiriyorlardı. Mesela Türkiye’nin bir Darülharb olduğunu, Türkiye’nin bir şeriat devleti olması gerektiğini söylüyorlardı; tamamıyla şeriat anlayışına ve duygularına uygun bir gençlik yetiştirdiler. Nitekim o koğuşta yetişen çocukların bir kısmının, daha sonra Hizbullah’ın karıştığı faili meçhul cinayetlerde de kullanıldıklarını dolaylı yollardan öğrendik.” [39] Burada da özellikle 90’larda bölgede gerçekleştirilen faili meçhul cinayetlerden bahsedilmektedir.
Eğitim
Diyarbakır Cezaevi’nde insan aklının almayacağı türden işkencelerin ve her türlü infazın “eğitim”; mahkûmların da askeri öğrenci olarak kodlanması bölgenin ve Kürtlerin devlet katında nasıl anlamlandırıldığına dair ciddi ipuçları taşır. Aslında bu durum 12 Eylül 1980’den önce kurulan söylemden çok da farklı değildir, ne de olsa Kürtlerin sürekli olarak “eğitimsiz, cahil ve isyankâr” olarak kodlanması, anlamlandırılması cumhuriyetin ilk yıllarına dayanmaktadır. Doğru düzgün Türkçe ‘bile’ bilmedikleri için cahil denilen Kürtler için bölgedeki eğitim sürekli olarak kendi kimliklerinden sıyrılıp “gelişme”, “cahillikten kurtulma” ve “asimilasyon” aracı olarak kullanılmıştır. Bölgeye giden bazı öğretmenlerin ya da devlet memurlarının Kürtleri “kuyruklu” sanması [40] aslında Türkiye’de bu konuda var olan toplumsal tahayyülün sadece biraz uç bir dışavurumudur. Sürekli olarak Kürt kimliğini ya da en basitinden varlığını bile yok sayan “eğitim projeleriyle” gündeme gelen bir bölgenin ve “cahillik” ile anlamlandırılan, kendi benliği mevzubahis edilmeyen bir halkın “içerideki” durumu da çok farklı değildir.
Diyarbakır Cezaevi’ndeki mahkûmların anlatılarında ortak olan bir görüş cezaevindeki uygulamaların ve eğitimin asıl amacının Kürt kimliğinin tamamıyla yok edilmesi ve muhalefetin tamamen susturulması olduğu yönündedir. Söz konusu “eğitim” her ne kadar vahşet içerisinde geçekleştiriliyorsa da mahkûmların anlatımına bakılırsa cezaevindeki eğitimin içeriği dışarıdakinden çok da farklı değildir. Kenan Kızıl anlatıyor: “Uygulamalar ‘eğitim’ adı altında başladı; önce koğuşlar arası konuşmaları yasakladılar, sonra nizami yürüyüşleri dayattılar; daha sonra ırkçı marşları, Atatürk’ün nutuklarını, Atatürk’ün İlke ve İnkılâplarını ezberletmekle baskı programını hayata geçirmeye başladılar.” [41] Ve de en büyük kurallardan biri Kürtçenin hiçbir şekilde kullanılmamasıdır -ki Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde okula yeni başlayan çocuklardan istenen de budur- hatta sadece Kürtçe bilen mahkûmlardan da beklenen budur. İlk sorgulamayı bitirip, hücreden çıkmak için başta İstiklal Marşı olmak üzere 50 tane marşın ezberlenmesi gerekmektedir. Bu herkes için geçerli bir kural olup Türkçe bilmeyen mahkûmların tek kurtuluş yolu çevrelerindeki lise ya da üniversite mezunu mahkûmlardan Türkçeyi ve marşları en kısa zamanda öğrenmektir. Cezaevine girdiğinde hiç Türkçe bilmeyen Hasan Daş marşları okuyamadığı için yapılan işkenceden sonra “eğitimli” arkadaşlarına dönüp biraz kinayeli bir şekilde “Hani dışarıda en çok siz okumuş gençler bu marşlara karşı çıkıyordunuz, burada hemen ne çabuk ezberlediniz! Siz de okumasaydınız adam bana o kadar yüklenmezdi, şimdi direndiğimi zannediyor” [42] diyor.
Bana göre “eğitim” ve çevresinde gelişen cahillik söylemi, hem cezaevinde hem de daha sonraki yıllarda tüm bölgede etkili bir söylem olmuştur ve bu duruma karşı duyulan tepki Kürt kimliğinde ve bölge insanının öznelliğinde de belirleyici bir yer tutmuştur. Mesela Diyarbakır Cezaevi’ndeki birçok anlatıda gardiyanlara duyulan tepki onların ne kadar cahil oldukları üzerinden ifade edilmiştir. Bazı mahkûmlar gardiyanların, kendilerinden çok, daha önce belediye başkanlığı, milletvekilliği yapmış ya da üniversite mezunu “tahsilli” insanlara işkence yapmayı sevdiğini söylemektedir ve bunun sebebi olarak gardiyanların eğitimsiz olmaktan duydukları ezikliği göstermektedir. Ruşen Arslan anlatıyor: “Hayat boyu ezilmiş ve özellikle askerde acemi eğitiminde birçok dayak ve küfre maruz kalmış olanlar birdenbire emredebilecekleri, küfredebilecekleri ve hatta öldüresiye dövebilecekleri bir kitleyi karşılarında bulmuşlardı. Benliklerindeki aşağılanma ve ezikliğin acısını çıkarabilecekleri bir fırsat doğmuştu… Gardiyanlar ‘oğlum avukat’, ‘oğlum bakan’, ‘oğlum kaymakam’ yahut ‘oğlum polis’ diye ‘nazik’ hitapla başlayan emirlerini verdiklerinde adeta mest oluyorlardı.” [43]
Bu durum, yani sürekli eğitilmeye çalışılmış ve bu yolla dilleri ve kimlikleri asimile edilmeye çalışılmış insanların gardiyanların eğitimsizliği ile dalga geçmeleri ya da onların ezikliğini bu yolla anlatmaya çalışmaları biraz çelişkili gözükebilir. Ancak bu konu üzerine Castoriadis’in Birinci ve Üçüncü Dünya ülkeleri arasında kurulan ilişkiden bahsederken yaptığı tespit, üstüne düşünmeye değerdir. Castoriadis gelişmeyi “merkezi anlam” olarak alır ve Birinci Dünya’nın, Üçüncü Dünya’yı düşünürken tahayyülünü “gelişme”ye dayandırdığını söyler. Tomlinson’a göre, gelişme ve eğitim projeleri sayesinde Üçüncü Dünya’nın toplumsal tahayyülü sömürgeleştirilmiştir ve bu tek tek bireylerin hayal gücünün itaati anlamına gelmese de toplumun kurumsal olarak ve kendini kurduğu alanlarda Batı’nın toplumsal tahayyülüne itaati anlamına gelir. [44] Bence Kürtlerin benliklerinde eğitimin bu kadar önemli bir yer tutması ve gerek Diyarbakır Cezaevi’nde gerekse daha sonraki yıllarda çoğu şeyi “eğitim” üzerinden anlamlandırmaları da ancak bu sayede mümkün olmuştur. Bu bakımdan gardiyanlarla ilgili temel değerlendirmenin eğitim çerçevesinde olması çok da şaşırtıcı sayılmaz.
Devlet, Cinsellik ve Mahremlik
Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkence anlatılarında sürekli olarak cinsellik, gardiyanlarla askerlerin tutuklularla iletişim dili olarak öne çıkıyor. Tutuklulara cop sokmak, onları birbirlerine cop sokmaya zorlamak, sürekli olarak küfretmek, tutukluları çırılçıplak bırakıp öylece dövmek ya da makata silah saklandığı bahane edilerek makat açtırmak bu uygulamalardan sadece birkaçı. “...Dört beş kadar asteğmen, bir de teğmen bulunuyor aralarında… Ellerinde düzgün kalaslar, coplar ve ince, dalından yeni koparılmış gibi yeşil ağaç kırbaçlar var. Kahkahalar atıyorlar, küfrediyorlar ve tören başlamadan önce bize ellerindeki aletleri tanıtıyorlar. Tümü de cinsel çağrışım yüklü. Kristin Haydar, Ajda Pekkan, Müjde Ar gibi.” [45] “…mesela Haydar’ın elindeki kalasta ‘sev beni’, ‘öp beni’, ‘okşa beni’ gibi yazılar bulunuyordu. Bu Haydar elindeki kalası gösterip ‘Tercih yap’ diyordu ve yazıların her birisi farklı bir işkence yönetiminin ifadesiydi.” [46] Tabi ki tüm bu cinsel çağrışımlar heteroseksüel matriste kuruluyor, eşcinsel çağrışımlı ifadeler küfür yerine kullanılıyordu: “İbne kelimesi artık tutukluların önadıydı.” [47]
Begoña Aretxaga’ya göre “Cinsellik pratikleri ve söylemlerinin devletin oluşumunda ve yeniden üretilmesindeki rolünü yok saymamız imkânsızdır.” [48] Aretxaga için devlet nötr bir beden değil, cinsel faaliyetleri politik güçle kuşatılmış olan cinsiyetlendirilmiş bir bedendir. [49] Diyarbakır Cezaevi’nde bu kadar fütursuzca devam eden ve cinsellikle sarmalanmış şiddet birçok anlatıya bakılacak olursa daha sonraları OHAL yıllarında bölge insanının karşısına köy basmalarda, genç kadınlara tecavüzden, yaşlı erkeklerin cinsel organlarından bağlanarak tüm köyde gezdirilmesine kadar farklı hallerde ve tonlarda çıkmıştır. Bu durum gerek cezaevinde gerekse sonraki yıllarda ‘devletle halk arasında garip bir mahremlik doğurur’. [50]
Direniş
Baskının bu denli yoğun yaşandığı, insanların cezaevi müdürünün köpeği Co’ya tekmil verdiği, uyurken bile uygun pozisyonda yatmak zorunda olduğu, işkencenin her türlüsüne maruz kaldığı ve de tüm mahkûmlar tarafından sürekli üzerine basılarak söylendiği üzere “insanlık onurunun ayaklar altına alındığı bir cehennemde”, direnişin var olmaması düşünülemez. Diyarbakır Cezaevi’nde insanlar fosseptik çukurlarına atıldıkları halde açlık grevlerine devam etmişlerdir, tüm bu şiddet ve zulüm karşısında onurlu bir ölüm için kendilerini yakanlar olmuştur. Latif Kaya, Diyarbakır Cezaevi’ni “cehennem”le kıyaslıyor: “İnsanın manevi şahsiyeti ve onuruna yönelik bir işkence türünün cehennemde olduğunu şimdiye kadar hiç kimse söylemedi.” [51]
Öyle gözüküyor ki tüm direniş gerek bireylerin beyinlerinde gerekse kolektif tahayyülde insanlık onuru üzerinden örgütleniyor. Kaya, 5 Eylül 1983 direnişini anlatıyor, “…dünyanın özgürlük ordusu gibi haykırıyorduk; hiçbir örgütün ve fraksiyonun önemi yoktu; insanca ve insanlık onuru için haykırıyorduk… Ben şahsen yeniden dünyaya geldiğimi hissettim; inanıyorum ki o cezaevinde bulunan bütün tutuklular, sanki ölümden sonra dünyaya yeniden geldiklerini hissettiler.” [52] Dışarısı da cezaevindeki durumdan nasibini alıyor: “Kıyamet koptu. Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi sallandı; sadece cezaevi değil bütün Diyarbakır sallandı.” [53] Sadece 12 Eylül döneminde değil daha sonra da Kürt hareketi için belirleyici bir yer Diyarbakır Cezaevi. Ekrem Toğan devam eden mücadele için şunları söylüyor: “Kürt illerinde mücadele sürüyorsa, Diyarbakır’daki işkencelerin unutulmaması sayesinde. O yüzden yaşadıklarımız kayıt altına alınmalıdır.” [54]
Diyarbakır Cezaevi gerek tüm bu baskıların yaşandığı dönemde dışarıyı etkiliyor gerekse daha sonrasında birçok alanda olduğu gibi yaşanan mücadelenin de karakterini belirliyor. Bölgenin kaderini çizmeye, hayatın tüm alanlarını işgal ederek tüm bölge halklarının yaşamlarını belirlemeye devam ediyor.
Notlar:
[1] Critique of Violence, Walter Benjamin (1927), s.243
[2] Critique of Violence, Walter Benjamin (1927), s.242
[3] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.103
[4] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.103
[5] Cezaevi Cezaevi, Neyyire Özkan, Onur Yayınları 1986, s.124
[6] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.34
[7] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.34
[8] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 200, s.58
[9] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.201
[10] Cezaevi Cezaevi, Neyyire Özkan, Onur Yayınları 1986, s.137
[11] Son Bakışta Aşk, Walter Benjamin, seçme yazıları, Metis Yayınları, s.43
[12] İstisna Hali, Giorgio Agamben, Otonom Yayınları, s.10-11
[13] İstisna Hali, Giorgio Agamben, Otonom Yayınları, s.15
[14] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.36
[15] “Üç yılını 'cehennem'de geçirdi”, Neşe Düzel, Radikal
[16] “Üç yılını 'cehennem'de geçirdi”, Neşe Düzel, Radikal
[17] Cezaevi Cezaevi, Neyyire Özkan, Onur Yayınları 1986, s.121
[18] Beste Tungandame, psikolog, işkence rehabilitasyon uzmanı, Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.6
[19] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.197
[20] Fear as a Way of Life, Linda Green, Columbia University Press, S.55
[21] Cezaevi Cezaevi, Neyyire Özkan, Onur Yayınları 1986, s.135
[22] Walter Benjamin’s Theory of History, The Nervous System, Michael Taussig(1992), s.27
[23] Fear as a way of Life, Linda Green, s.9
[24] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003
[25] Doktor Seyfettin Kızılkan, Diyarbakır Tabipler Odası, Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.160
[26] Fear as a Way of Life, Linda Green, Columbia University Press, s.112
[27] Maddening States, Begoña Aretxaga, s.402
[28] Maddening States, Begoña Aretxaga, italikli bölümü Türkiye’deki 12 Eylül durumu düşünülerek değiştirildi., s.402
[29] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.70-71
[30] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.31
[31] Selim Dindar Gestapo kod adlı gardiyandan bahsetmektedir. “Üç yılını 'cehennem'de geçirdi”, Neşe Düzel, Radikal
[32] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, K.Y adlı mahkum, s.67
[33] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, K.Y adlı mahkum, s.71
[34] Vedat Aydın'ı Ersever Ekibi Öldürdü(1),11-03-2004 bianet.org, http://www.savaskarsitlari.org/arsiv
[35] Musa Anter’in tetikçisinin kod adı, cezaevindeki samimi itirafçılardan birisi. Daha sonra JİTEM operasyonlarına katılıyor. Dıjwar, Orhan Miroğlu, Avesta 2004
[36] Dıjwar, Orhan Miroğlu, Avesta 2004, s.12
[37] 'Apê Musa'ya Tetiği Hamid Çekti'(2)11-03-2004 bianet.org, http://www.savaskarsitlari.org/arsiv
[38] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.67
[39] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.67-68
[40] Bölgede ve Diyarbakır’da birçok insanın bizzat karşılaştığı bir durumdur.
[41] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.61
[42] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.50
[43] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.189
[44] In Cultural Imperialism, “Modernity, Development and Cultural Fate”, J. Tomlinson(1991), s.162
[45] Dıjwar, Orhan Miroğlu, Avesta (2004), s.119
[46] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.120
[47] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.101
[48] Maddening States, Begoña Aretxaga, s.403
[49] Maddening States, Begoña Aretxaga, s.403
[50] Maddening States, Begoña Aretxaga, s.403
[51] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.74
[52] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, s.75
[53] Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, Latif Kaya, s.74
[54] İrfan Aktan’la söyleşi, Express, 25 yıldır her gün 12 Eylül her gün faşizm, sayı 53, Eylül 2005, s.23
Kaynakça:
Giorgio Agamben. (2005) İstisna Hali, İstanbul: Otonom Yayıncılık.
Begoña Aretxaga. (2003) Maddening States. Annual Review of Anthropology.
Walter Benjamin. (1927) Critique of Violence.
Walter Benjamin. (1993) Son Bakışta Aşk, hazırlayan: Nurdan Gürbilek. İstanbul, Metis Yayınları.
Linda Green. (1999) Fear as a Way of Life. New York: Columbia University Pres.
Orhan Miroğlu. (2004) Dıjwar, onlara dair her şey. İstanbul: Avesta Yayınları.
Neyyira Özkan. (1986) Cezaevi Cezaevi. İstanbul: Onur Yayınları.
Serbestî, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, Sayı 14, Eylül-Ekim 2003, İstanbul: Doz Bazım ve Yayıncılık.
Michael Taussig. (1992) The Nervous System, Terror As Usual: Walter Benjamin’s Theory of History As State of Siege. New York: Routledge, Chapman and Hall, Inc.
J. Tomlinson. (1991) Cultural Imperialism, A critical introduction, “Modernity, Development and Cultural Fate”. London: Pinter Publications.
Neşe Düzel, Radikal. (23.06.2003) “Üç yılını 'cehennem'de geçirdi”.
İrfan Aktan, Express (Eylül 2005), Diyarbakır Cezaevi, Ekrem Toğan’la söyleşi.
|
|