Dramatik Bilince Katkı Amacıyla Güncel Siyasal Gelişmeler
Hakkında Bir Yorum
Ömer F. Kurhan
06 Nisan 2008
Entelektüel yatırımını esas olarak dram sanatına yapmış
biri olarak politik çözümlemelere duyduğum ilgiyi tuhaf bulanlar
vardır. Benim tuhaf bulduğum ise, dramatik bilincin politik bilinci
içerme çabasının tuhaf bulunmasıdır. Gelişkin bir politik bilinç
içermeyen bir dram sanatının, estetik yanı ne kadar iddialı olursa
olsun, söz konusu toplumsal olaylar olduğunda verimli sonuçlar
alamayacağını da eklemek gerekir. Tiyatro tarihinden bir örnek,
Moliére’in 17. yüzyılda Fransa’da dinsel gericiliği
sorunsallaştırdığı “Tartuffe – Sahtekâr” oyunudur. Öylesine güncel
görünür ki, sanki TC’nin kuruluşundan bu yana varlığını sürdüren bir
çeşit laiklik anlayışını gözler önüne sermektedir. Oyunda,
burjuvazinin (orta sınıfın) kolayca dinci sahtekârlığın tuzağına
düşebildiği, dinsel gericiliğin aşılmasında kadınların aktif roller
üstlenebildiği, dinsel gericiliği geri püskürtmek için adil ve güçlü
bir merkezi otoritenin devreye girmesi gerektiği vs. vurgulanır.
İrtica konusunda Moliére’in birkaç yüzyıl önce sunduğu çatışma
evreni bugünün Türkiyesi için gerçekten açıklayıcı olabilir mi?
Genel seçim öncesi Türk bayraklarıyla meydanları doldurarak irtica
ve bölücülüğe karşı sesini yükselten cumhuriyetçi kitlelere göre bu
sorunun yanıtı olumludur. İşleri yeniden yoluna sokması için TSK’ye
yapılan darbe çağrısı, Moliére’in merkezi otoriteye (krala)
yüklediği rolden farklı değildir. Tıpkı sahtekâr yobaz Tartuffe
gibi, AKP de sinsi bir plan uygulamaktadır: Servet dağılımını
taraftarlarının lehine çevirmekte ve oy çokluğuna dayanarak devlet
aygıtını ele geçirmektedir. Başbakanlık, meclis başkanlığı,
bakanlıklar derken, en son cumhurbaşkanlığı ve YÖK de kaptırılmış,
geriye yalnızca TSK ve yargı aygıtının bir bölümü kalmıştır. Bu
gelişmeleri görmekten aciz ve AKP’nin iktidarının pekişmesinde
anahtar role sahip liberalizme meyilli seçmen kitlesinin, “Tartuffe
- Sahtekâr” oyununda servetine ve hatta karısına sahip çıkmaktan
aciz enayi kocaya benzediği söylenebilir. Bu anlamda, Emin
Çölaşan’ın “liberal” kelimesi yerine aşağılayıcı ve homofobik
“liboş” kelimesini ikame etmesi ve irtica tehlikesine duyarlı
kitleler tarafından da benimsenmesi bir tutarlılığa işaret eder.
AKP’yi irtica ile özdeşleştiren ve modernleşmeyi kendi tekelinde
gören cumhuriyetçilerin önemli bir sorunu, siyasal İslam
bünyesindeki modernleşme tartışmalarını ve meydana gelen yol
ayrımlarını yok saymalarıdır. 28 Şubat dayağı yiyen Refah
Partisi’nden kopan kadroların kurduğu AKP’nin AB eksenli bir dinsel
özgürlük arayışı içine girmesi ve bu sırada merkezdeki kitle
partilerinin askeri vesayet rejiminin kişiliksizleştirdiği toplumdan
kopuk siyasi bürolara dönüşmesi, Türkiye’de hiç beklenmedik bir
şekilde siyasal İslam’ın değişimin siyasi öznesi haline gelmesini
sağladı. Refah Partisi, 1990’ların ortasından itibaren yaşadığı,
kendisini adım adım iktidara taşıyan büyümeyi hazmedebilecek bir
esnekliğe sahip değildi. Buna karşılık AKP, gerekli esnekliği
gösterme ve liberal ideolojiyle uzlaşma vaadiyle yola koyuldu ve
Refah Partisi’nin tıkandığı noktada görevi devraldı.
Bu aşamada, Alişan Akpınar’ın Kültürel Çoğulcu Gündem’de
yayımlanan “Vakay-ı Hayriyeden Bugüne” başlıklı yazısında dile
getirilen bir tezin geçerlilik kazandığı söylenebilir. Bu teze göre
asıl mesele, değişen dünyaya ayak uydurması gereken Türkiye’yi kimin
yöneteceğidir. Böylece İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok partili
düzene geçen Türkiye’de yerleşik hale gelen “demokrat sağ” –
“cumhuriyetçi sol” gerilimi yeni bir biçim kazanarak tekrar gündeme
geldi. CHP’ye göre, Türkiye’nin hiçbir meselesi Cumhuriyetin kuruluş
ilkeleriyle ve üst yapı kurumlarıyla çatışmalı AKP tarafından
çözülmemelidir. Örneğin üniversitede okuyan kadın öğrencilerin
başörtüsü takmalarına karşı olmadığını söylemektedir; fakat,
üniversitelerde başörtüsü takma özgürlüğünü AKP değil CHP
getirmelidir.
CHP'nin yaklaşımını sorunlu hale getiren, Moliére’in ünlü irticai
karakteriyle simgelenen siyasal İslam’ı Refah Partisi’nden kopuşla
örgütlenen AKP ile özdeşleştirme zorluğudur. Gerçekten de, AKP’nin
Batıdaki örneklerine benzer bir şekilde Müslüman Demokrat parti olma
hedefiyle kurulduğu söylenebilir. Buna karşılık, irtica karşısında
kendi başına bırakıldığında kolaylıkla tuzağa düşebilen toplumu
kurtarmak üzere devreye giren deus ex machina (toplumun ötesinde ve
üzerinde, beşeri krizleri sona erdirmek üzere sahneye indirilen
ilahi irade), bugünlerde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Anayasa
Mahkemesi tarafından temsil ediliyor.
“Yargı darbesi” Genelkurmay-AKP uzlaşmasının AKP açısından bir
tuzağa dönüştüğünü gösteriyor. Türban sorununda inisiyatifin MHP’ye
kaptırılması tuzağı daha da derinleştirmiştir. Sınır ötesi kara
harekâtı Kürt seçmenler arasındaki prestijini sarsmıştır. Kısacası,
genel seçim sonrası AKP’nin politik performansı berbat
seyretmektedir. Durum bazı yanlarıyla 12 Eylül öncesi Adalet
Partisi-Genelkurmay ilişkisine benzemektedir. 12 Eylül darbesinden
sonra Süleyman Demirel, askere ne istediyse verdiklerini, ama yine
de hedef olmaktan kurtulamadıklarından şikayet etmişti. Zaten mesele
de budur: Bu oyunda elini veren kolunu da kaptırır. Türkiye’deki
Genelkurmay-hükümet ilişkisi Batı ülkelerinde devletin bileşeni
kuvvetlerin koalisyon ilişkisine benzemez: Genelkurmay koalisyonun
başat ve yeri geldiğinde iktidarı tamamen kendisinde toplayabilecek
ortağı gibi hareket etme eğilimindedir. Bunun için, meclise
güvensizlik ve orduya dönük en güvenilir devlet kurumu algılaması
ayakta tutulur. Cumhurbaşkanlığı makamı, hükümet ile Genelkurmay
arasında aracı rolü üstlenirken, askerin kaygılarını haklılaştırmayı
ihmal etmemelidir.
Bununla birlikte, tespit etmek gerekir ki, 2000’li yıllarda
canlandırılan AB süreci, 12 Eylül darbesiyle yasal çerçeve de
kazandırılan bu yönetim anlayışını tehdit etmeye başlamıştır. Bir
önceki Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün ordunun istenmeyen adamı
ilan edilmesi, devlet yönetiminde Genelkurmayın başatlık iddiasından
vazgeçtiğini gösteren jestleri nedeniyledir. Buna karşılık Yaşar
Büyükanıt, “kodu mu oturtan paşa” kimliğiyle bu geri adımı telafi
etmek üzere işbaşı yapmıştır.
2007 genel seçiminden sonra AKP, elde ettiği “dindar”
cumhurbaşkanlığı karşılığında Genelkurmayla uzlaşarak, bir bakıma
kendi sonunu hazırlamıştır. Genel seçimde toplumun geniş desteğini
alan AB’li ya da AB’siz demokratikleşme gündemini terk ederek,
kopmayı vaat ettiği irticai gizli gündemine dönüş yaptığı bile
söylenebilir. Fakat, kapatma davasının açılması gibi açık bir
tasfiye uyarısı alınca, yeniden AB’ye endeksli demokratikleşme
sürecine sarılarak kendisini kurtarma telaşına düşmüştür. AB’ye tam
katılım kararlı bir hal alan AB ırkçılığı nedeniyle yılan hikayesine
dönmesi ve fiilen “özel statü” uygulanması nedeniyle, AKP’nin deus
ex machina’sı AB olmuştur. Sorun şuradadır: Kararlı ve
içselleştirilmiş bir demokratikleşme deus ex machina ile
yaşanabilecek bir süreç değildir ve bu yalnızca AKP’nin değil,
demokrasi talep eden herkesin sorunu haline gelmiştir.
Türkiye’deki güncel siyasal gelişmeleri ele alan bir dram yapıtı
üretmek istediğimizde, yazının başında sözünü ettiğimiz
“Tartuffe-Sahtekâr”, özellikle Cumhuriyetçi sol ideolojiyi anlamak
açısından yardımcı olabilir. Fakat, esas olarak, demokratikleşmenin
de deus ex machina çözümüne endekslenmesi gibi bir garabet üzerinde
yoğunlaşmak makul görünmektedir.