Türkiye Anayasayı ve Demokratikleşmeyi Tartışıyor: Rehavete
Kapılmamakta Fayda Var
Ömer F. Kurhan
08.08.2007
Genelkurmay destekli cumhuriyet/bayrak mitinglerinde örgütlenen
CHP-MHP bloğunun seçim sandığına gömülmesinden sonra, Türkiye
bir kez daha demokrasi mücadelesine elverişli bir ülke haline
geldi. Nitekim, seçimden hemen sonra, AKP'den milletvekili seçilen
Prof. Dr. Zafer Üskül'ün girişimiyle, 12 Eylül yapımı anayasayı
tasfiye etme konusunda hararetli bir tartışma başladı. Tabii
ki hemen sevinmemek lazım: Kemalizm'in totaliter yorumunu temel
alan 12 Eylül anayasasına karşı çıkan Zafer Üskül'ün Türklüğe
ve Atatürk'e karşı tavır alıp almadığı tartışma konusu yapılarak,
resmen, demokratikleşmenin temel bir gündem maddesi çarpıtılıyor
ve askeri vesayet rejiminin meşruluğunu kaybettiği demokratik
bir anayasa talebinin kuvveden fiile geçmesi engelleniyor.
Etnik ve dinsel bir topluluk olarak Türklüğün egemen ve kurucu
unsur olarak tanımlandığı bir vatandaşlık anlayışı yerine, etnik
ve dinsel ayrımcılığı ortadan kaldırmayı taahhüt eden anayasal
bir vatandaşlık anlayışının yerleştirilmesi, AKP'nin seçim vaatleri
arasındadır. Bizzat Başbakan Recep Tayip Erdoğan, seçim meydanlarında,
etnik ve dinsel milliyetçiliklerin karşısında olduklarını belirtmiştir.
Fakat, asker ve sivil bürokrasi karşısında, "seçilmişlerin"
iktidarını sınırlayan ve yeri geldiğinde, rejim krizi yaratma
pahasına cumhurbaşkanını bile seçtirmeyen anlayışı ortadan kaldırmaya
dönük girişim, Kürt meselesinin çözümü için gerekli ve kültürel
çoğulcu bir toplum yapısının meşruiyetini ve gelişme olanaklarını
tanıyan bir anayasa talep edildiği anlamına gelmiyor. AKP'nin
askeri vesayet rejimine "millet" adına karşı duruşunun ciddi
sınırları olduğunu görmek gerekiyor. Örneğin, AKP'nin hükümet
kurmasında belirleyici bir faktör olan para piyasalarındaki
olağanüstü "iştahlı" gidişata (likidite bolluğu ve sürdürülebilir
cari açığa) şüpheyle bakan Uğur Civelek gibi "kötümser" ekonomistlere
kulak vermekte fayda var. Onlar Türkiye'yi ciddi bir şekilde
sarsacak bir ekonomik krizin en geç bir iki yıl içinde meydana
gelmesinin olası değil, kaçınılmaz olduğunu düşünüyorlar. "Gelişmekte
olan piyasalar"ın "refah toplumu" idealini hayata geçirme iddiasına
sahip AKP hükümeti, muhtemelen ekonomik kriz koşullarında hükümet
etme gücünü büyük ölçüde yitirecek ve bir erken seçim bile gündeme
gelebilecektir.
Kültürel çoğulcu perspektif açısından, sayısı sınırlı da
olsa DTP' nin parlamentoda kuracağı gurup, AKP' nin kaldıramayacağı
belli ve mecburen sırtlandığı demokratikleşme yükünü hafifletebilir
mi? Örneğin toplum tabanında tartışmaya açabileceği bir anayasa
taslağı çalışması var mı? Hiç sanmıyorum. Varsa bile bundan
haberimiz yok. Demokratik bir toplum yapılanmasının vazgeçilmez
şartı olan kültürel çoğulcu hareketin Türkiye'deki önde gelen
temsilcisi olması beklenen DTP' nin somut bir toplumsal programdan
ve söylemden yoksun olması bir yana, örneğin "Milletvekilliği
yemininde tutumunuz ne olacak?" sıkıştırmaları karşısında aldığı
"medeni" davranma kararı traji-komik tabloların oluşmasına yol
açıyor. Resmi milletvekili yeminini akıllı uslu yaptıklarında
ya da MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile el sıkıştıklarında,
işler yoluna girmiş gibi kabul ediliyor. Oysa, PKK ve Abdullah
Öcalan'ın muhatap olarak sisteme kabul ettirilmesi yönündeki
çabaların sonuç vermesi imkansız görünüyor ve "uzlaşma jestleri"
sadece DTP imajının zedelenmesine hizmet ediyor.
Elbette DTP' yi eleştirip durmakla bir yere varmak mümkün
değil. DTP' nin niçin toplumsal ve somut bir programla hareket
etmediği ya da anayasa tartışmalarına aktif bir şekilde katılmadığı
- en azından Kürdi talepleri somutlayıp derli toplu tartışmaya
açmadığı - kendisine yüklenen şekilci ve seçkinci yüksek siyaset
misyonuyla ilgilidir. Örneğin Leyla Zana'nın, Kürdistani, "Apo-Talabani-Barzani"
birlikteliğini öneren ve açtığı ünlü "eyalet" tartışmasıyla,
örtülü federasyon talepleri içeren çıkışları karşısında, şimdilik
Aysel Tuğluk'un, Kemalist asker ve sivil bürokrasiyi ikna etmeye
dönük "Atatürk mucizesi" tespitine dayalı görüşleri öne çıkarılmaktadır-ki
bu da, bir yanıyla, yıllardır Abdullah Öcalan'ın seslendirdiği
çeşitli düşüncelere ve diplomatik uzlaşma girişimlerine tekabül
etmektedir. Kurumsal olarak serinkanlı diplomatik söylem geliştirme
kültürü ciddi zaaflar içerdiği için, bu tip girişimler bilimsel,
ideolojik ve moral şaşkınlık imalatına da ciddi katkılarda bulunmaktadır;
fakat, iddia edildiği gibi teslimiyetin ya da "işbirlikçi" aczin
ifadeleri değildir. "Leyla Zana out Aysel Tuğluk in" formülü,
ikna çabalarının seyrine göre tersine de dönebilir - ki kuvvetle
muhtemel olan da budur. Zaten PKK-KCK de "uzlaşma jestlerini"
abartmayıp, DTP' ye dik durmasını öğütlemekte ve marjinalleşme
tehlikesini haber veren kitlesel aşınmanın nedenlerini tartışmaktadır.
Askeri vesayet rejimini meşrulaştırma girişiminin sandığa
gömüldüğü koşullarda, PKK-KCK yöneticilerinin toplumdaki savaş
karşıtı eğilimi destekleyen bir çatışmasızlık ortamı vaat etmemesi
ve seçim sonrasında sivil alan faaliyetlerinde yoğunlaşma üzerine
kurulu stratejik bir canlanmayı öne çıkarmaması kritik öneme
sahiptir. Bu anlamda, Kürt aydınlarından Altan Tan'ın DTP'nin
tabanını AKP'ye, yönetim yapısını ise CHP'ye benzetmesi gayet
yerindedir. Türkiye'nin kültürel çoğulcu demokratik bir yeniden
yapılanmayı gerçekleştirmesi Kürt halkının temel talebidir ve
bu hareket iki yönlü gelişmek durumunda: Bir yandan aşağıdan
sosyal dayanışma örgütlerinin çeşitlenip büyümesi gerekiyor,
diğer yandan halk adına yüksek seçkinci siyasete müdahale edebilecek
yapı ve kadroların örgütlenmesi gerekiyor. PKK-KCK'nin siyasi
merkezinde durmayı sürdürdüğü Türkiye'deki Kürt halk hareketi
adına söylenebilecek olan, her iki yöndeki gelişmelerin de umut
verici seyretmediğidir. Bunun anlamı PKK-KCK'nin işinin bitmek
üzere olduğu değildir; aksine, Ortadoğu ve Kürdistan'ın siyasi
bir aktörü olarak, hem ABD destekli Kürt federe devletine güç
katan seçkin ve özel bir askeri gücü temsil etmekte, hem de
bölgede alternatifi olmayan örgütsel kimliğini korumaktadır.
Fakat bunlar kısa vadeli eğilimler haline gelmiştir; Türkiye'deki
kitlesel dayanakları daralma ve erime sürecinde bir PKK-KCK
mevcut pozisyonunu sürdüremez. Türkiye devleti ABD'nin talebine
uygun olarak, Güney Kürdistan'daki federe devlet oluşumunu tehdit
etmeyi ve aşağılamayı bırakır ve yöneticileriyle anlaşırsa,
PKK-KCK'nin Türkiye Kürtleri'ni temsil eden merkezi siyasi güç
olarak varlığını sürdürmesi kısa vadede de zora girecektir.
Bu öngörüleri destekleyen pek çok olguyu ele almak ve tartışmaya
açmak önemlidir. Şimdilik, Kürt halk hareketinin özgürlükçü
ve sosyalist toplum projesinin lokomotifi olacağı ve bunun da
harekete yön veren siyasi yapılanmanın öncülüğünde gerçekleşeceği
yönündeki varsayımın çöküşüne dikkat çekmek istiyorum. Bunun
tersine döndürülebilir bir süreç olup olmadığı, uzun vadede
ve bugün Güney Kürdistan merkezli bir ulusal yapılanma süreci
yaşayan Kürt halkı adına tartışmalıdır. Diğer yandan, 1990'larda
küresel düzeyde ve acımasız savaş koşullarında Kürt halk hareketini
temsil eden siyasi yapılanmanın 2000'li yıllarda yaşadığı demokratikleşme
krizinden halklaşarak (örgütlü bir şekilde toplum tabanına nüfuz
ederek) çıkamadığı, dolayısıyla zorunlu bir daralma sürecine
girdiği söylenebilir. Güncel olarak "Niçin kurumlar, örneğin
güncel anayasa tartışmasından kalkarak demokratik taleplerini
duyuracak bir hareket geliştirmiyor?" türünden sorularla yakınıp
durmayı sürdürmek, bir yanıyla kurumlara atfedilen hayali ve
gerçek dışı rollerle ilgilidir.
Kaba olumlama ve olumsuzlamaların ötesine geçebilecek ve
kurumların yapısı ve işleyişi ile ilgili bir bilinçlenme tabii
ki önemlidir; fakat, kurumsal talepkârlığın ya da kurumlara
yansıtılan kurtarıcı imgesinin özgürlükçü olmaktan uzak bir
zihniyetin ürünü olduğunun bilincine varmak daha da önemlidir.
Niçin daha iyi ağaların ya da hanım ağaların kurumları yönetmediğine
ya da atanmadığına hayıflanıp durmak ve bunu rehavetin gerekçesi
haline getirmek, özgürlükçülük adına komik duruma düşmektir.
(Türk soluna bağlı olanlar istiyorlarsa "daha iyi ağalar ya
da hanım ağalar" yerine "daha iyi erkek ya da kadın yöneticiler"
diyebilir; fakat temelde önemli bir fark olduğunu düşünmüyorum.)
Özgürlükçü düşünceyi aldatıcı bir retorik olmaktan çıkarmanın
yolu, bu düşüncenin bariz kabullerini pratikleştirmekten geçiyor.
Örneğin demokratik bir anayasanın alması gereken biçimi tartışmak
ve önerilerle ortaya çıkmak ve bu önerilerin hayata geçirilmesi
için örgütlenmek sıradan ve demokrat bir vatandaşın işleri olarak
kabul ediliyorsa, o zaman özgürlükçü düşünce kazanıyor ve aldatıcı
bir retorik olmaktan çıkıyor diyebiliriz.